7. bölüm · BİR KURŞUN KADAR
4. BÖLÜM: İKİ YUDUM ÇAY, BİR ÖMÜR LAF
~Oğuz'un Ağzından~
Günün ilk ışığı gri bir sessizlikle yayılıyordu şehre. Gökyüzü ne yağmur vaadediyordu, ne de güneş. Camdan dışarı bakarken, şehir sanki nefesini tutmuş gibiydi. Aracın içindeydim, direksiyona yaslanmış, bir süredir çalışmayan radyoyu açmaya bile gerek duymamıştım. Bugün gereksiz hiçbir sesi taşımak istemiyordum içimde. Hedef belliydi. Hastane.
Kapının önünde durduğumda elimi cebime atıp bir sigara aradım, ama bulamadım. Zaten sigarayı da çoktan bırakmıştım; alışkanlık, sadece boşluğun içinde neyle oyalandığını unutturmak için vardı. Adımlarım sertti, botlarımın sesi soğuk zeminde yankılanıyordu. Her adımımda başka bir şey düşünüyordum ama aslında hiçbirine tam olarak tutunamıyordum.
Koridorlardan geçerken hastane kokusu burnuma doldu: steril, keskin, biraz da mesafeli. Beyaz duvarlar arasında yürürken, zamanın burada daha yavaş aktığını düşündüm. Dışarısı hayatın içinde devinirken, burası durmuş gibiydi. 205 numaralı odaya vardım. Kapıyı tıklatmadan önce birkaç saniye bekledim. Sonra hafifçe vurdum ve araladım.
Oturuyordu. Sırtı yastığa yaslanmış, bir bacağı yatağın kenarından sarkmıştı. Sol kolu hâlâ sargılıydı. Ama yüzünde, o bildik sırıtışı vardı.
"Oo komutanım geldin demek?"
"Senin gibi sarsaklar için bizzat geliyorum işte, daha ne yapayım?"
Gülümsedi. "Tebrik ederim. Dakikliğinle yine büyüledin."
"Sabah trafiğine yakalanmasaydım daha da erken gelirdim ama senin suratını görmek için fazla acele etmeye gerek yoktu bence."
Kahkaha attı. "Oğlum bak, moralim bozulur, bu halimle kalkar sana bir tekme atarım."
"Kolun kalkıyor mu ki tekme atasın?" dedim alayla, yaklaşıp çantasını aldım.
"Eh, moralim yerinde. Onu saymazsak fiziki olarak biraz dağıldım."
"Toparlan. Sargılarınla poz vermeden çıkalım buradan. Ayakta kalabilecek misin?"
Kahkaha atmakla homurdanmak arasında bir şey yaptı. "Ben ayağa kalkarım da, yürürken yakışıklı gözükmezsem üzülürüm."
"Şu yürüyüşü senin için slow-motion'a alalım istersen."
Ayağa kalktı, biraz sendeledi. Elimi uzattım, omzuna destek olsun diye ama eliyle hafifçe itti.
"Yok, yok. Destek alırsam çökmüş gibi hissederim. Zaten dört gün yattım, bir de yattığımın reklamını yapma bana."
Beraber koridora çıktık. Hemşirelerden biri başıyla selam verdi, diğeri göz ucuyla baktı. O da çaktırmadan saçını düzeltti.
"Bu halimle bile bakıyorlar be," dedi fısıltıyla.
"Acıyarak bakmak başka, etkilenerek bakmak başka." dedim alaya vurarak.
"Hain."
Gülüştük. Asansör gelene kadar bir süre sustuk. Ama sessizlik bile rahatsız etmiyordu. Yanımda biri vardı çünkü; birlikte ölümden dönmüşlüğümüz vardı. O zamanlarda kurulmuş dostluklar sessizlikten zarar görmez.
Aşağı indiğimizde hastanenin bahçesine açılan camlı kapıdan çıktık. Hava serin ama bastırıcıydı. Gökyüzü hâlâ kararını vermemişti. Gri. Tam da içimiz gibi.
Arabanın kapısını açtım. Önce o bindi, sonra ben direksiyonun başına geçtim. Emniyet kemerlerini takarken bir an bana baktı.
"Sağ ol lan. Cidden. Dört gün boyunca nefes aldım ama şimdi ilk defa dışarı çıktım gibi."
Dönüp bakmadım. Gözümü yola diktim.
"Sakın duygusallaşma. Midem kalkar."
"Hadi lan oradan."
Motoru çalıştırdım. Sessizce yola çıktık. Radyoyu açtım. Şarkılar eşliğinde yola koyulduk. Berkay'ın evde birkaç gün istirahat etmesi gerekiyordu. Hemen sahalara gelemezdi. Benim evimde kalacaktı.
~Duru'nun Ağzından~
Her zamanki gibi kargalar bile kahvaltısını yapmadan çoktan hazırlanmıştım. Bulaşıkları makineye dizip evi gelişigüzel toparladım. Ve çantamı alıp evden çıktım. Ardımdan kapıyı kilitleyip merdivenleri bir bir indim. En son apartman kapısından da çıktıktan sonra arabama bindim ve rotamı askeriyeye çevirdim.
Yarım saatlik bir yoldan sonra arabamı park edip bahçeye girdim. Ama içeriye girerken gözüme bir kişi çarptı.
Toprak TÖZMEN
Bahçede bir askerle ciddi şekilde konuşuyordu. Karşısındaki askerin ise Toprak'ın her dediğine kafa sakladığını görebiliyordum. Keskin çehresi ciddiyetle donanmıştı Toprak'ın.
Yönümü tekrar girişe çevirip ilerleyecektim ki beni görmesiyle karşısındaki askerin yanından uzaklaşması bir oldu.
Gelme be adam!
Bana doğru gelmeye başladı. Ben ise nefesimi tutmuş sadece bakıyordum. Bir ümit uzaklaşmaya çalıştım ama bana seslenmesiyle o da mümkün olmaktan çıktı.
"Nereye yüzbaşı?"
"Güzel soru. Nereye olabilir?" dedim ters bir şekilde.
Ama dediğimi hiç dinlememiş gibiydi. İlk önce etrafı kolaçan etti diğer askerleri kontrol ediyor gibi. Daha sonra bana dönüp hafif çekingen şekilde konuştu.
"Bir çay içelim mi? Daha erken çünkü. Boşuna bekleme."
Çay mı?
Sorum maküldü."Neden?"
Cevabı ise daha maküldü."Çünkü daha erken."
"Olur içelim." dedim.
Bir dakika bir dakika. Olur içelim mi? Ne münasebet. Neden böyle bir cevap verdiğimi bile bilmiyordum. Bir anda içelim lafı çıkmıştı ağzımdan. O ise zafer kazanmış gibi güldü. Bir beyefendi gibi ilk önce benim gitmem için yol verdi. Kantine doğru ilerledik. Ama kantine girmeden durdurdu beni.
"Sen beni şu bankta bekle. Ben alıp geleyim."
Kafa salladım.
Neden her dediği şeye tamam diyorsun?! Biraz ağırdan alsana!
İç sesimle ciddi bir kavgadaydım. Ama haklıydı. Her dediğine sanki komutanından emir almış gibi tamam diyordum. Söylediği banka geçip onu bekledim. Bir süre sonra elinde iki çay ile geldi. Bana birisini uzattı. O da yanıma oturduğunda elini uzattı. Paketli şeker vardı avucunda.
"Ben şekersiz içiyorum." dedim.
O da sen bilirsin der gibi omuz silkti. Ve kendi çayına 4 şeker attı.
Dört şeker mi?!
Gözlerimi kocaman açarak bakakaldım. O da benim baktığımı görünce tek kaşını kaldırdı.
"Bir şey mi yaptım?"
"Yok. Şaşırdım sadece. Dört şeker fazla değil mi? Nasıl içiyorsun?"
Hafifçe güldü ama hemen toparladı. Benim çayımı gösterdi.
"Asıl sen nasıl içiyorsun? Zift gibi." Yüzünü buruşturdu.
"Neyse zevkler ve renkler tartışılmaz demişler." diyerek konuyu kapattım.
Konuyu kapatma hızıma şaşırmıştı. İkimizde konuşmadan çaylarımızı içtik.
Acaba alışmış mıydı buraya? En çok merak ettiğim şey buydu.
Sen neden adam hakkında bir şeyi merak ediyorsun!
Yandan yandan baktım. O da bir anda konuştu karşıya bakarak.
"Sor."
Anlamadım?
"Neyi sorayım?"
"Bir şey soracaksın ama sonra vazgeçiyorsun."
"Sen müneccim boku falan mı yedin?"
Ney ney? Ben ne dedim?! Adamın yüzüne böyle bir şey denir mii?
Hemen utançla gözlerimi kaçırdım. Yanaklarıma kanlar akın etmişti. Kıpkırmızı olduğumu biliyordum. O ise gülüyordu.
"Ben. Yani. Şey... Öyle demek istemedim-"
"Yok önemli değil. İtiraf ediyorum bu kadar dürüst olmam beni de şaşırttı."
Hâlâ gülüyor ya!
"Neyse. Sen ne soracaktın?" dedi gülüşünün arasından.
"Buraya alışabildin mi diye merak etmiştim."
Bir anda duraksadı. Ne olmuştu? Gözlerinden bin türlü duygu geçti. Ama o kadar profesyoneldi ki onun ne düşündüğünü anlayamıyordum.
"Alışmaya çalışıyorum diyelim."
Sonra ikimizde sessizliğe gömüldük. Birkaç iş ile ilgili diyalog dışında konuşmadık. Çaylarımız da bitince kalktık ve aynı sessizlikle askeriyenin içine girmek için yürüdük. Sanki bakışlarımızla anlaşıyor gibiydik.
İçeriye girdik ve iki timin de bulunduğu yere ilerledik. Ama yakınlaştığımız an birkaç kişinin yüksek sesle konuşması duyuluyordu. Bunlar Furkan ve Sarp'tı. Sesinden tanımadığım birileriyle tartışıyor gibiydi.
Kartal Timi üyeleri!
Asıl savaş başlıyordu sanki.
Durduk. Kapı aralığından sesler net duyuluyordu artık.
"Senin konuşmandan daha sıkıcı tek şey var, o da yüzün!" Bu Furkan'ın sesiydi.
"Senin yüzünü görünce moralim bozuluyor zaten. Karşımda çocuk var gibi hissediyorum." Bu kişi de Kartal Timi'nden olmalıydı.
"Kendine güveniyorsan sahada konuş, burada değil." diyen Sarp'tı.
"Sahada da sizin gibi timle çalışıyorsam, düşmanla işbirliği yaparım daha iyi." Kartal Timinden başka biriydi.
Sanki düşman gibilerdi.
Oğuz'un sesi bu kez sert ve netti.
"Sen önce kendi timine güven. Sonra bizimle uğraşırsın."
Kartal timinden başka biri konuştu bu sefer.
"Ya bi susun lan. Sizin timde konuşan çok ama iş yapan az. Bir kişi var konuşmayan aranızda. Bak mesela şu adama. Sabahtan beri ağzından bir kelime dökülmedi."
Bahsettiği kişinin Meriç olduğunu görmesem de anlayabiliyordum.
"Bana hiç bulaşma, sikerim belanı." Sesi sert ve keskindi.
Toprak bana döndü, kaşlarını kaldırdı.
"Senin tim sağlam laf çakıyor ha."
Gülümsedim.
"Biz önce konuşuruz, sonra vururuz."
Furkan yine araya girdi içeriden.
"Sizin suratlar ceza gibi. İnsan görevde düşman yerine sizi vurur."
"Sen aynaya hiç baktın mı lan?" Bu ses Toprak'ın timinden başka biriydi.
"Baktı. O yüzden bu kadar özgüvenli. Sen de bak, belki konuşmazsın bir süre." Sarp Furkan'ı savunuyordu.
Kahkaha attım.
Kapıyı tıklatmadan açtım. İçeride hepsi birbirine dönmüştü. Suratlar kızarmış, gülümsemeler sinirliydi. Ama ortam sıcaktı. Askeri disiplinin içinde kalan o küçücük boşlukta, böyle atışmalar bile dostluğun işaretiydi.
Yani umarım öyledir.
İçeriye girdiğimizde atışmaları hâlâ devam ediyordu. Bizi görmemişlerdi bile. Ta ki Toprak bağırıncaya kadar.
"Susun lan! Çocuk musunuz siz! Ne bu hareketler!"
Kendi timini azarlıyordu. Kartal Timi hemen hizaya girip başlarını eğdiler. Garip durmasın diye bende kendi timime dönüp konuştum.
"Bir daha böyle bir şey görmeyeceğim! Onlar silah arkadaşınız sizin! Düşman gibi davranamazsınız birbirinize!"
Dışarıdan bakılınca yalandan bağırıyormuş gibi duruyordum. Bunu fark eden Sarp gülmemek için çaba harcıyordu. Kısa bir boğazını temizledi.
"Dağılın!" diye kükredi Toprak. Benim tim de dahil olmak üzere hepsi bir anda kaçıştılar.
Bana baktığında biraz önceki öfkeli adam uçup gitmişti. Bu duygu değişimi de neydi böyle?
Konu bulup dikkatini dağıtma ihtiyacı hissettim.
"Yeni askerler gelecekti. Albay onlara bakmamızı istemişti. Gidelim mi?"
"Gidelim." dedi hızlıca.
Ne oluyor bu adama?
Koridorda yürümeye başladık. Tam merdivenlerden inecektik ki bi asker önümüze çıktı. Hemen hazır ol duruşuna geçti.
"Komutanım." dedi ama sonra iki kişi olduğumuz aklına gelmiş olmalı ki "Yani komutanlarım, Albay sizi görevlendirdi. Bir sorgu varmış. Bu sorguya ikinizin girmesini istedi." dedi.
Sonra elindeki dosyayı bana uzattı. Sorgu bilgileri olmalıydı.
"Tamam gidebilirsin."
Asker yanımızdan ayrıldı.
"Başarabilecek misin?" dedi Toprak.
Pardon?
"Başaramamam için bir sebep söyle?"
Sustu.
Güldüm ve onu beklemeden ilerledim.
Koridorun sessizliği, her adımımızda yankılanan bot sesleriyle bölünüyordu. Sorgu odasına doğru yürürken, içimdeki konsantrasyonu bozabilecek tek kişi yanımda yürüyordu: Toprak. Yanağında her zamanki sinsi gülümsemesi, elleri cebinde. Bu adam ciddiyetini arada bir kaybediyordu, işte yine o halindeydi.
"Ne kadar hızlı yürüyorsun, sanki yarışa çıkıyoruz," dedi arkamdan hafifçe gülerek.
Gözlerimi devirdim ama cevap vermedim. Beni sabırla kızdırma oyununu daha kaç kez oynayacaktı merak ediyordum.
"Bak, ciddiyim. Sorguya birlikte giriyoruz ya... Önce kim başlar tahmin et bakalım?" diye sordu, sesi alaycıydı.
"Umurumda değil. İşini düzgün yap yeter." dedim kısa bir şekilde.
Toprak omuz silkti. "Ben hep düzgün yaparım. Sen de şu kaşlarını çatmazsan, belki odadaki hava biraz yumuşar. Karşıdaki asker bizi düşman sanacak."
Bir an durup ona döndüm. "Benim kaşlarım değil, senin dilin ortamı sertleştiriyor."
"Benim dilim sadece doğruyu söyler. Belki biraz sivri ama etkili." diye yanıtladı, göz kırparak.
İstem dışı hafifçe gülümsedim. Bu kadar sinir bozucu olmasa, gerçekten eğlenceli biri olabilirdi.
Sorgu odasının kapısına geldiğimizde, gülümsememi sildim. Ciddiyet yüzüme oturdu. Toprak da bir anda toparlandı. Ne kadar rahat davranırsa davransın, sorgu onun için de ciddiydi. Bu kapıdan içeri girerken rolleri unutmazdık.
Kapıyı açtım, içeri girdik. Oda küçük, duvarları gri boyalıydı. Masanın karşısında oturan genç asker, ellerini dizlerinin üzerine koymuş, gözlerini kaçırarak bize baktı. Nefesi biraz hızlıydı.
Toprak masanın diğer yanına geçti. Oturduğunda bile tavırları rahattı ama gözleri dikkatle askeri süzüyordu.
Ben dosyayı önüme aldım, göz ucuyla Toprak'a baktım.
"Başlayalım mı, yüzbaşı?" dedim, sesimde hafif bir ima vardı.
Toprak kısaca başını salladı. "Lütfen, sen başla. Ben arkandan toparlarım."
Gözlerimi kısmadım ama içimden bir derin nefes çektim. Askeri dikkatle inceledim. "İsim, rütbe ve son görev bilgin. Net ve hızlı."
Asker yutkundu. "Uzman Onbaşı Kerem Saygılı. Sınır devriyesindeydim, üç gün önce döndüm."
Toprak araya girdi. "Dönmeden önceki son operasyonda yer aldın mı? Dosyada adın geçiyor."
Kerem bir an tereddüt etti. Gözleri masaya kaydı. "Evet komutanım. Küçük bir temas yaşadık."
"Küçük mü?" dedim kaşlarımı kaldırarak. "Raporda kayıp ve yaralı var. Senin için bu küçük mü oluyor?"
Toprak hafifçe başını sağa eğip bana baktı. "Yüzbaşı, belki de onun için küçük değildir. Kelime seçimi kötü olabilir. Biraz sabret, dinleyelim bakalım."
"Ya da sorumluluk algısı zayıf," dedim. Söylediği şeyi takmayarak.
Asker hemen toparlandı. "Hayır, öyle demek istemedim. Ciddi bir durumdu. Çok hızlı gelişti."
Toprak, dosyaya eğilip sayfaları çevirdi. "Senin tim liderin Emir Astsubay raporunda, senin pozisyonunu terk ettiğini belirtmiş. Ne diyorsun buna?"
Kerem’in gözleri büyüdü. "Hayır komutanım, ben pozisyonu terk etmedim. Emir Astsubay beni başka noktaya yönlendirdi. Sesli komut verdi."
"Kanıt?" dedim anında.
Kerem bir an duraksadı. "Telsiz kayıtlarında olabilir. Ama o an karmaşaydı."
Toprak araya girdi. "Peki o noktadan döndüğünde ne oldu? Birliğin yerinde miydi?"
Kerem başını salladı. "Yaralılar vardı. Destek verdim."
Sessizlik oldu bir an. Ben ona dik dik bakarken Toprak sandalyesine yaslandı.
"Yani diyorsun ki bir yandan emirlere uyuyorsun, bir yandan sorumluluk alıyorsun ama biri seni suçluyor. Ve sen hiçbir ses kaydı, görüntü, şahit getiremiyorsun. İlginç," dedi Toprak, sesi yumuşaktı ama kelimeleri keskindi.
Ben ise masaya eğildim. "Seni buraya çağırmamızın nedeni bu çelişkiler. Ama senden dürüstlük bekliyoruz. Eğer bilerek mevziyi terk ettiysen, bu askerî suçtur. Ama eğer komut aldıysan bunu ispatlamak senin görevin."
Kerem başını öne eğdi. "Komut aldım. Yemin ederim."
Toprak bana döndü. "Bence sesi alalım. Telsiz kayıtlarını teknikten isteriz. Karar kayıtla verilir."
Ben başımı salladım. Son bir kez askere baktım. "Bu görüşmeyi burada sonlandırıyoruz. Ama kayıtlar geldikten sonra tekrar çağrılabilirsin. Hazır ol."
Kerem selam verip çıktı. Kapı kapandığında odada yalnız kaldık.
Toprak derin bir nefes aldı. "Fena değildi. Ama biraz sert girdin. Çocuk neredeyse ağlayacaktı."
Ona dönüp baktım. "Ben gerçeği istiyorum. Acırsam görevime ihanet ederim."
Toprak başını salladı. Hafifçe gülümsedi. "Ben de sana acımıyorum zaten. Ama biraz yumuşarsan, daha çok konuşurlar. Benden sana taktik."
Ben dudak büktüm. "Senin taktiğinle değil, kendi vicdanımla hareket ederim."
Sandalyeden kalktı. Bende ayaklandım. Göz göze geldik. Ve ikimiz de o odadan çıkarken, içeride sadece bir asker değil aramızdaki mesafenin de sorgulandığını biliyorduk.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
BÖLÜM SONU 💜
*Bölümü nasıl buldunuzzz?
*Hangi tarihte okudunuzzz?
*Kitapta görmek istediğiniz sahneler varmıı?
