6. bölüm · BİR KURŞUN KADAR

3. BÖLÜM: KRİTİK EŞİĞİN ARDI VE KADER OYUNLARI

Merve 🫶🏻

"Kapıdan gelecek bir haberdi tek dayanağımız. Herkes susuyor, ama yürekler feryat ediyordu. Birimiz değil, hepimiz vurulmuştuk o gün."

🕊️🇹🇷🪖

Saatlerdir açılmayan bir kapının önünde beklemek, bazen en uzun savaştır. İçeride bir beden yaşamla ölüm arasında ince bir çizgide salınırken, dışarıda kalpler sessizce çarpıyordu. Ne üniforma, ne rütbe... O an herkes sadece bir insan, bir dost, bir kardeşti. Gözler çaresizlikle aynı noktaya kilitlenmiş, nefesler fark edilmeden tutulmuştu. Her geçen dakika, içerdekinden çok dışarıdakini tüketiyordu. Ve nihayet, beklenen o ses geldi. Kapı aralandı. Ardından bir çift yorgun ama umut dolu göz göründü.

Kapı aralandığında, bekleyenlerin içinde bir sessizlik yayıldı; zaman bir anlığına durdu sanki. O an, umut ve korku arasında ince bir çizgide salınan herkesin yüreği hafifçe rahatladı. İçeriden gelen sessiz adımlar, savaşın bitmediğini ama yeni bir sayfanın açıldığını fısıldıyordu. Bir beden orada, o karanlık odada, hayatla savaşmaya devam ediyordu. Dışarıdakiler ise, uzun süredir taşıdıkları yükü biraz olsun indirmiş, yeniden nefes almanın kıymetini bilerek beklemeye devam etti. Çünkü biliniyordu ki, en karanlık anlardan sonra bile umut doğar, yaşam kendini gösterir.

Bekleyişin ağırlığı, kapının arkasında yaşayan bir mucizenin habercisiydi şimdi. Gözlerde beliren hafif bir parıltı, ruhlarda uzun süredir aranan bir sükûnetin ilk kıvılcımıydı. Herkes bilirdi, kolay değildi bu savaş; ancak yaşamın gücü bazen en umutsuz anlarda bile kendini gösterirdi. Sessizliğin içinde yankılanan o küçük adımlar, bir direnişin, bir yılmazlığın simgesiydi. Dışarıdaki kalpler, içerdeki hayat için attıkça, bir arada olmanın, beklemenin ve ummanın anlamı büyüyordu. Ve herkes, o karanlık odanın içinde, yeni bir şafak doğduğunu hissediyordu.

Askeriyeye geldiğimizde Berkay hastaneye kaldırılmıştı. Bütün Altay Timi olarak hastane kapısının önünde bekliyorduk. Oğuz'un gözleri ağlamaktan şişmişti. Eve göndermeye çalışsak da yerinden bile kımıldamıyordu. Şuan ise boş hastane duvarına bakıyordu. Bir şeyler düşündüğü belliydi. Berkay'ın en yakın arkadaşıydı. Berkay'ın bu durumu en çok onun yüreğinde derin bir yara açmıştı. Furkan ve Sarp ise karşımdaki koltuklarda oturuyorlardı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Meriç ise askeriyede kalıp bu pusu hakkında araştırma yapıyordu.

Ben ise Meriç'in yanından yeni gelmiştim Berkay'ın durumunu öğrenmek için. Ama durumu kötüydü. Hayati tehlikesi sürüyordu. Doktor bu gece için kritik bir zaman demişti. Kimseyi yanına almıyorlardı. İçeride bir doktor iki hemşire bir tedavi uyguluyorlardı. Ailesine haber verilmişti. Annesi ve kız kardeşi ilk uçakla buraya geliyorlardı. Babası ise iş yerinden izin alıp eşi ve kızının ardından gelecekti. Bana göre babasının izin almaya çalıştığı falan da yoktu. Daha önce Berkay kolundan vurulduğunda da gelmemişti asker adam o bir şey olmaz diyerek.

Az çok biliyorduk babasının Berkay'a neler yaptıklarını. Ama annesi ve kız kardeşi Berkay'ın dünyasıydı. Gözleri her seferinde parlardı Zeynep'e bakarken. Abi-kardeş ilişkileri her göreni imrendiriyordu. Berkay'ın babası dışında sağlam aile ilişkisi vardır.

Aradan birkaç saat geçer geçmez koridorun orada bir bağırış duydum. Bütün tim üyeleri olarak sesin geldiği yöne döndüğümüzde koridordan bizim olduğunuz tarafa doğru koşan iki kişi gördük.

Berkay'ın annesi ve kız kardeşi...

Bilge Teyze beni tanıyordu. Onunla daha önce çok kez karşı karşıya gelmiştik. Bana bir evladı gibi davranır çocuklarından farklı görmezdi. İlk baş bütün koridorda gözlerini gezdirdi ve en son bakışları benim üzerimde durdu. Beni görür görmez dikleşmiş omuzları düştü ve seneleyerek bana doğru geldi. Ve daha ben konuşamadan beni sımsıkı sarıp sarmaladı. Çok sürmeden de kısık kısık hıçkırıkları doldurdu kulağımı. Kafamı yavaşça döndürüp Zeynep'e baktım. Gözleri ağlamaktan şişmişti. Hafifçe ona da kolumu açtım ve hemen o da sarıldı. O da benim kardeşim gibiydi.

Bir sürü o şekilde sarılı pozisyonda bekledik. Daha sonra ikisi de benden ayrıldı. Gözleri ağlamaktan şişmişti Bilge Teyze'nin. Tam bir Anadolu kadınıydı, başındaki eşarbı hafif bir çekiştirdi ve Berkay'ın yattığı yoğun bakım odasının kapısına baktı. Dolu gözleri ve düşük omuzlarıyla sadece bakmakla yetindi. O kadar çok şey vardı ki söylemek istediği ama içinde tutuyordu belli ki. Sarp ve furkan'a başımla işaret ettim ve Bilge Teyze'yi bir sandalyeye oturttular. Zeynep'e gel işareti yaptım ve annesinin yanına yerleştirdim. Onun yanına ise ben oturdum. Saatlerce hiç kimse konuşmadı.

Meriç ise hastaneye bile gelemiyordu askeriyedeki yoğunluktan.

Sadece geçmiş olsun dileklerini iletiyordu. Biz ise gece olmasına rağmen bekliyorduk hastane kapısının önünde. Çünkü bu gece kritikti. Her şey bu gece belli olacaktı. Tek temennimiz Berkay'ın buradan sapasağlam bir şekilde çıkabilmesiydi. Geçen zamanlarda Oğuz'u eve göndermeniz çok zor olsa da Furkan bunu başarmıştı. Tabii Meriç'in bu süreçte arayıp ona küfür etmesi de dahildi. Burada kaldıkça daha fazla yıpranıyordu.

Herkes sus pus bir şekilde hastane duvarlarını seyrederken bir anda Berkay'ın olduğu odanın kapısı açıldı ve içeriden bir hemşire çıktı. Hepimiz ona doğru ilerledik ve ağzından çıkacak bir haberi bekliyorduk. O ise bize kendisinin bilgi veremeyeceğini, doktorun biraz sonra gelip bizle konuşacağını söyledi. Ayakta doktoru beklemeye başladım. Zaten çok sürmeden de kapı açıldı ve doktor göründü. Hepimizin gözünde bir umut ışığı mutlu haberi bekliyorduk. Ama doktorun yüzünde kötü bir ifade yoktu aksine mutlu gözüküyordu. Derin nefes aldı ve söze girdi.

"Merhaba. Hepinize geçmiş olsun. Hastamızın durumu şu an için oldukça iyiye gidiyor. İlk 24 saati başarıyla atlattık ve bu, bizim için çok kritik bir eşikti. Vücut verdiğimiz tedaviye olumlu yanıt verdi.
Akciğerindeki hasar büyük ölçüde kontrol altına alındı. Solunumu kendiliğinden devam ediyor, bilinci de kısmen açılmaya başladı. Refleksleri yerinde. Enfeksiyon riski şimdilik görünmüyor, değerleri stabil."

"Yani artık tehlikeyi atlattı diyebilir miyiz?" diye atıldı Sarp.

Doktor ise gülümseyerek cevapladı.

"Evet, şu an için hayati tehlikesi kalmadı. Elbette kontrol altında tutmaya devam edeceğiz ama iyileşme süreci başladı diyebiliriz. Sadece dinlenmeye ve biraz zamana ihtiyacı var. Moraliniz yüksek olsun, hasta savaşmayı sürdürüyor ve vücudu buna güçlü şekilde yanıt veriyor." dedi ve geçmiş olsun diyerek uzaklaştı.

Ben ise hastane odasına bakarken tek bir şey söyledim.

"İyi ki bırakmamışsın, kardeşim..."

🥹

Berkay'ın durumunun iyi olduğu haberini aldıktan sonra Bilge Teyze ve Zeynep'i yanına aldılar ziyaret için. Fazla yorulmaması gerekti. Bu yüzden biz Tim olarak taburcu olduğunda ancak konuşabilecektik. Herkes derin bir oh çekmişti. Çünkü silah arkadaşlığından çok kardeşimiz gibiydi. Oğuz'u arayıp iyi haberi vermiştik. O ise hıçkırarak ağlamasına rağmen gözüme toz kaçtı deyip telefonu Sarp'ın yüzüne kapatmıştı.

Bilirdim hastane kapısında beklemeyi. Zordur. Bunu daha çocuk yaşta hastane koridorlarında annesini bekleyen biri olarak söylüyorum. İçerideki kişi canıyla savaş veriyordu ama dışarıda bekleyenin ise ömründen ömür gidiyordu.

Meriç sağolsun askeriyedeki işlere baktığından bana gerek olmadığını söylemişlerdi. O yüzden ben ise şuan evimde temizlik yapıyordum. Dışarıda ise bir kamyon sesi geliyordu. Tam karşı daireme biri taşınıyordu galiba. Daha doğrusu bu apartmana taşınacak kişinin başka seçeneği yoktu çünkü benim dairenin karşısındaki dışında kalan hepsi doluydu. Bir de gelen kişinin fazla eşyası olmalıydı ki sabahtan beri kamyonların ardı arkası kesilmiyordu.

Elime aldığım bez ile camları silmeye başladım. Saatlerdir süren temizliğin sonlarına yaklaşıyordum. Bu iş bitince yemek de yapacaktım. Son kalan camı da sildim ve eşyaları elime alıp çıkardığım işe bakmak için salonda göz gezdirdim.

Bir insan bu kadar hamarat olabilirdi yani.

Aklıma gelenlerle yüzümü buruşturdum. En son teyzem bana hamarat dediğinde görücü getirmişti. Ne gündü ama! Bir türlü kurtulamamıştım teyzemden ve gelen görücülerden. Teyzem ise ısrarla bak okumuş çocuk işi de var, arabası desen ne güzel diye diye evin içinde etrafımda yörüngeye girmişti. Tabii gecenin sonundaki kurtuluş yolu biraz deliceydi ama ben sonuçlara bakardım.

Sonuç ise adamın kahvesinin içindeki bulaşık deterjanı!

İç sesim şuan konuşmasa da olurdu. Ne var yani istemede kahve yapılırken içine tuz koyulduğunu bilmediğimi ve bende deterjan bulduğum için onu koyuverdim yalanını söylediysem? Bence gayet akıllıcaydı.

Her neyse. Şimdi daha önemli düşünecek şeylerim vardı. Yemek. Acaba ne yapabilirdim? Mutfağa gidip malzemelere bakarsam bulurdum bir şeyler. Mutfağa girdim ve yemek yapmaya başladım. Ama bir süre sonra telefonum çalmaya başladı ve elime bir bez alıp telefonu açtım. Teyzemdi. Görüntülü arıyordu. Tezgaha telefonu yasladım ve hem konuşup hem yemek yaptım.

Laf arasında karşı daireye birinin taşındığını konuşmuştuk. Teyzem ise yeni komşu ya al git bir tabak yemek tanışmış olursun hem demişti. Ben ise yaklaşık yarım saat gerek olmadığını savunmuştum ama her zamanki gibi galip belliydi. Peki ben şuan nerede miydim?

Karşı dairenin kapısının önünde!

Elimde bir tabak et yemeği vardı. Taşınma işi bitmişti tahminimce çünkü evin önünde kimse yoktu. Sabahki işçiler bile gitmişti. Gerçekten tanımadığım birinin kapısına dayanmış yemek verecektim. Peki ya kapı açılınca ne diyecektim?

Teyzem size bir tabak yemek getirmemi söyledi?

Aynen karşılığında da şeker vermiştir hatta. Oldukça saçmalıyordum. Daha kim olduğunu bile görmemiştim. Kaç yaşında bordo bereli olsam da anne sözü denildiğinde maleseff öylece kalıyordum. Derin nefesler eşliğinde kapıyı çaldım. Biraz bekledim ama açan olmadı, zaten işime gelir diyerek arkamı döndüm ama tam yürüyeceğim sırada arkamdaki kapı açıldı. Artık çok geçti. Yüzüme bir tebessüm yerleştirdim ve arkamı döndüm. Ama... Erkekti.

Beklemiyordum. Bir aile falan yerleşir diye düşünmüştüm ama benden yaklaşık birkaç yaş büyük biriydi. Aferin bana. Elimde tabakla kalakaldım.

Bazen hayat, yeniden karşılaşmanı istemediğin biriyle seni aynı kapının önüne getirir. İlk bakışta hakkında iyi bir izlenim edinmediğin, hatta pek de hoşlanmadığın bir yüz. Yanından geçip giderken sadece birkaç saniyeliğine baktığın, ama bakışının sende bıraktığı izden rahatsız olduğun biri. Zihnin uzak dur derken, kaderin yeniden dene diye fısıldadığı anlardan biri. Ve sen, sadece bir tabak yemeği uzatmak için çaldığın bir kapının ardında, geçmişte karşılaştığın o tanıdık yabancıyla yeniden göz göze gelirsin.

İçinde bir tereddüt belirir. Bu tanışıklık hoş bir başlangıç vadetmez; önyargıların sessizce kulağına fısıldar. Ama bazı karşılaşmalar, ilk izlenimlerin ötesine geçmek içindir. Bazen hayat, bir yüzü sana yeniden göstererek seni sınar. Belki de o yüzden bazı kapılar sadece açılmak için değil; içini yoklamak, sınırlarını görmek ve belki de beklenmedik bir yola adım atmak içindir. Tesadüf gibi görünse de aslında hiçbir şey rastlantı değildir.

Bir dakika... Bu kişiyi bir yerden hatırlıyordum.

Siktir!

Bu düğünde çarpıştığım nezaketten nasibini almamış adamdı.

Şuan burada olmamalıydım. Ama biraz daha konuşmazsam daha garip duracaktı.

"Şey..."

Ney Duru ney?

Adam ise beni cesaretlendirmek için evet dedi. Aklıma elimdeki yemek tabağı geldi ve hemen ona uzattım.

"Yemek yapmıştım da siz de yeni taşındınız hem hoşgeldiniz demek için hem de evde daha yemeğiniz yoktur diye getirdim."

İçime teyzem kaçtı! Onun söylediklerini tekrarladım gerçekten.

Adam ise tebessüm edip elimden tabağı aldı.

"Teşekkür ederim ne zahmet ettiniz."

Bir dakika bir dakika. Adam nazik mi davrandı?

"Önemli değil afiyet olsun. Tekrardan hoşgeldiniz apartmanımıza."

Aferin kızım Duru. Kurdele de keselim mi? Apartmanımıza hoşgeldiniz ne ya? Bu mu gerçekten?

Daha fazla konuşmadık. O ise en son bir baş selamı verdi. Bende tekrardan evime girdim. Çok şükür atlatmıştım. Artık karşı daireme Çağatay Ulusoy gelse götürmezdim yemek falan. Yok götürürdüm ama... Her neyse.

Yemeğimi yiyip bulaşıkları makineye yerleştirdim. En rahat pijamalarımı giydim. Televizyonun karşısındaki koltuğa oturdum. Jelibonumu da aldım yanıma. Keyfim yerinde bir şekilde filmi izlemeye başladım. Ve zaten hobilerim arasında televizyonun karşısında uyuya kalmak olduğu için gözlerim yavaş yavaş kapandı.

🥱

Telefondan gelen bildirim sesiyle gözlerimi araladım. Hafif bir esneme eşliğinde gelen bildirime baktım. İnternetteki alışveriş sitesinden gelmişti. Gözlerimi pencereye çevirdim.

Hava kararmıştı!

Hemen salondaki jelibonun ambalajını aldım çöpe attım. Televizyonu açık kalmıştı onu kapattım sonra oturdum, tekrardan telefona bakmaya başladım. Furkan'ı arayıp Berkay'ın durumunu öğrenmiştim. Gayet iyiydi durumu, birkaç gün sonra taburcu edeceklerdi.

Bir süre oturduğum koltuktan kalkmadım. Ama dairemin zil sesi doldurdu kulaklarımı. Girişe doğru yöneldim ve ilk önce kimin geldiğini öğrenmek için kapıdaki delikten baktım. Keşke bakmaz olaydım!

Benim sabah yemek götürdüğüm adam kapının önünde duruyordu. Elindeki tabak mıydı? Ve içinde de sarmalar...

Umuyorum ki düşündüğüm şey olmamıştır. Derin bir nefes aldım ve kapıyı yavaşça araladım. Tamamen göz göze geldiğimizde bir süre beni inceledi. Daha sonra gözleri yavaş yavaş aşağıya doğru kaydı ve üzerimdekilere baktı. Sikeyim! Hello Kitty'li pijamalarım...

Gerçekten utançtan duvarları kemirebilirdim. Onun ise üstünde beyaz bir tişört ve siyah bir eşofman vardı. Bir süre gezinmeye devam etti üzerimdeki bakışları. Bordo bereliler Hello Kitty'li pijama giyemez diye bir kural mı vardı? Var da ben mi bilmiyordum. Gerçi adam benim asker olduğumu bile bilmiyordu.

Tekrardan göz göze geldik ve hafif bir tebessüm ile elindeki tabağı bana uzattı.

"Tabağı boş göndermeyeyim dedim. Ama müsait değilsiniz galiba." dedi pijamalarıma bakarak.

Ya sabır! Sanane be adam!

"Yok gayet müsaitim. Teşekkür ederim yemek için." dedim ve elindeki tabağı aldım. Görüşürüz seramonisi bittikten sonra arkamı dönüp gidecekken onun ayakkabılığında duran postallar çarptı gözüme. O da mı askerdi?

"Asker misiniz?"

"Evet." dedi ve elini uzattı.

"Yüzbaşı Toprak Tözmen." dedi havalı bir şekilde.

Tabii benimde havalı olmam lazımdı.

"Yüzbaşı Duru Aybars." dedim elini sıkarak.

Yüzüne bir an afallama geldi. Bocalamıştı. Beklemediği belliydi. Şaşkın şaşkın baktı hatta elimi bırakmayı bile unuttu diyebilirim. Baktım onun bırakacağı yok ben çektim elimi. Daha sonra bir yere dalmış gibi kafasını iki yana salladı ve şaşkınlığını belli etti.

"Beklemiyordum."

Gurur gülümsemesi yerleşti yüzüme. Cevap vermedim sadece güldüm.

"Meslektaşız o halde."

Yavaşça kafa salladı. Bir şey düşünüyordu.

"Evet meslektaşız. Kartal Timi'nin yüzbaşıyım ben. Ama başka bir timin yanında birlikte çalışmak için görevlendirildik. Askeriye değiştiği için taşınmak zorunda kaldım."

İyi de ben sana hayat hikayeni sordum mu?

Anladım mânâsında kafa salladım ve kendini yalnız hissetmesin diye bende konuştum

"Ben de Altay Timi'nin yüzbaşıyım."

"Evet duydum o Timi. Çok başarılı olduğu konuşuluyor."

E tabi konuşulacak. Kimin Timi?

Sadece gülümsedim ve sohbeti sonlandırdım.

"Ben gideyim artık tekrardan sağolun, iyi günler."

"İyi günler."

Kapıyı yüzüne kapatmış gibi olmamak için gitmesini bekledim. Gidince de kapıyı kapattım. Yatak odama doğru ilerledim. Ve daha yeni uyansam da tekrar yattım çünkü yarın erken kalkacaktım. Albay bütün Timi toplamamı istemişti. Yeni bir gelişmeden bahsedecekmiş. Bu konu beni epey merakta bırakmıştı. Sırtım yatakla buluştuğunda uykuya daldım.

🤔

Çalan alarmla sabahın ilk saatlerinde uyandım ve askeriyeye gitmek için hazırlandım. Kahvaltı yapıp evden çıktım. Arabama bindim, bir şarkı açtım ve mutlu mesut askeriyenin yolunu tuttum.

Kısa zamanda geldim ve bahçede beni bekleyen Timi'min yanına yürüdüm. Albay daha gelmemişti.

"Komutanım, neden toplandık bir bilginiz var mı?" dedi Sarp.

"Bir gelişme varmış bizi ilgilendiren. Ondan bahsedecekmiş Albay."

Sarp sadece kafa salladı ve bekleyişimiz devam etti. Biraz sonra bahçe kapısından giren Albayı gördüm ve Timdekilere hizaya geçmelerini söyledim. Yanımıza geldi hepimizin üzerinde göz gezdirdi. Ve vakit kaybetmeden söze girdi.

"Evlatlarım, biliyorsunuz ki bir hain var ve bu hain için Altay Timi görevlendirilmişti. Ancak yanınıza birlikte çalışmanız için bir tim daha görevlendirildi artık 2 tim olarak hain bulma çalışmalarına devam edeceksiniz." dedi ve hepimiz hayretle Albaya baktık.

"Komutanım, biz başka tim olmadan da halledebilecek kapasiteye sahibiz aslında." dedim. Çünkü bize tam olarak güvenmiyorlar anlamına da gelebilirdi.

"Ondan hiç şüphem yok yüzbaşı. Ama dediğim gibi yardımcı amacıyla görevlendirildi bu tim." dedi.

Ve konuşması biter bitmez askeriyenin bahçesine bahsettiği tim girdi. Ama ben gördüğüm şeyle afalladım. Bu nasıl olurdu?
Timin en önünde karşı daireme taşınan, dün tanıştığım Toprak vardı. Askeri üniformasıyla ve arkasındaki timiyle göz alıcı duruyordu.

Hayat kesinlikle bana bir oyun oynuyordu. Bu kadar tesadüf olması garipti.

Bahçe kapısından içeri girdiklerinde ilk fark ettiğim oydu. Toprak, timinin önünde yürüyordu; sanki herkes onun adımlarına ayak uyduruyordu. Duruşunda emir, yürüyüşünde düzen vardı. Siyah kepin altından çıkan düz siyah saçları, ense hizasında net bir çizgiyle bitiyor, rüzgârla birlikte hafifçe dalgalanıyordu. Birkaç adım gerisinden gelen askerlerin hepsi onunla aynı ritimde yürüyordu. Beyaz teni, keskin hatlarını daha da belirginleştiriyor, gözlerini olduğundan daha sert gösteriyordu. Komutan gibiydi, hayır... Komutandan da fazlasıydı. Sanki tim değil, bizzat onun gölgesi yürüyordu ardı sıra.

Biraz ilerledi ve bakışlarımız kesişti. Ben onu gördüğümde ne kadar şaşırdıysam o da bir o kadar şaşırmıştı. Yüz ifadesi hayrete düşmüş gibiydi. Ama hemen toparladı.
Bizim yanımızda yer alıp asker selamı verdiler. Albay rahat emri verdi ve Toprak'a doğru konuştu.

"Artık Yüzbaşı Aybars'ın timi olan Altay Timi ile birlikte çalışacaksınız yüzbaşı."

"Emredersiniz komutanım!" dedi keskin bir tonla.

Albay ise bir süre daha konuştu ve timlerin birbiriyle kaynaşması için yanımızdan ayrıldı.

Kesin yaşanırdı bu olay.

Kendi timime baktım ama hepsinin gözünden ateş çıkıyordu. Sevmemişlerdi belli ki. Kartal Timi de öyleydi. Ve artık emindim ki bu iki tim kavga etmeden durmazlardı. Benim timimdekiler ne kadar iri ve cüsselilerse diğer tim de öyleydi. Ama Toprak bunların hiçbirini umursamadan karşıma gelip elini uzattı sanki daha önce hiç tanışmamışız gibi.

"Merhaba yüzbaşı. Kadere bak ki yeniden ben. Birlikte iyi işler çıkaracağımızdan eminim."

Elini sıktım. "Şüphesiz." dedim sadece. Çünkü hal ve hareketlerinden hiç haz etmemiştim. Tamam en yüzbaşı sensin.

"Bir de bunlarla uğraşacağız." diye homurdandı Furkan.

İki tim karşı karşıya geldiğinde, havadaki gerilim neredeyse elle tutulur gibiydi. Göz göze gelen her asker, diğerini tartıyordu; kim daha sert, kim daha kayıtsız, kim ilk konuşursa zayıf düşer... Hiç kimse tek kelime etmese de bakışlar birbirine çarpıyor, suratlarda küçümseyen kıvrımlar beliriyordu. Sessizlik, saygıdan değil; öfkenin henüz uygun zaman bulamamış hâliydi. Ben bu sessizliği tanırım. Bu, fırtınadan hemen önceki durağanlık. Aralarındaki enerji öyle birikti ki, sanki ilk kıvılcımda yer gök birbirine girecek.

Henüz kimse ağzını açmamıştı ama ben çok iyi biliyordum: Bu iş burada kalmayacak. Ne bir adım geri gidecekler, ne bir lafı sineye çekecekler.

Bu sadece başlangıçtı...

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

BÖLÜM SONU CANOLARRRR 💜

*Bölüm nasıldııı?

*Toprak karaketini sevdiniz mi?

*Sizce Duru'nun düşündüğü gibi iki tim arasındaki gerginlik artacak mı?