11. bölüm / 14
Bir Gülüşün LanetiYaşamak
Bölümler 14Şu an: Yaşamak
- 1 Alenya4.099 kelime
- 2 Tanıdık591 kelime
- 3 Büyümek667 kelime
- 4 Sarmaşık427 kelime
- 5 Kırılma1.929 kelime
- 6 Rastlantı1.320 kelime
- 7 Bulmak859 kelime
- 8 Aşk3.482 kelime
- 9 Zay558 kelime
- 10 Yaşamak1.281 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 Yakın690 kelime
- 12 Emanet670 kelime
- 13 Kayıp404 kelime
- 14 Huysuz732 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm 10
Ruhunun Ağrısı
Son günlerde rüzgâr bile şiir okur gibiydi.
İlkbaharın ortasındaydılar, ama Mery’nin içi hep sonbahar gibiydi.
Zay yoktu.
Zay sessizliğe saklanmıştı.
O gün nehir kenarında bulduğu defteri hâlâ saklıyordu Mery, ama açmaya cesareti yoktu.
Bir şey vardı... Yaralı bir şey.
Yaralı bir yürek mi, yoksa suskun bir vicdan mı, bilemiyordu.
Bahçeye her çıkışında istemsizce o eski gül ağacına bakıyordu.
Her defasında aynı utancı, aynı özlemi, aynı kaybolmuşluğu taşıyordu gözleri.
Ama ne bir kâğıt, ne bir satır, ne de bir iz bırakılmıştı artık.
Sanki Zay, sadece ayakta değil, şiirlerde de iyileşmeyi bırakmıştı.
Oysa Zay... Zay yeniden yazmaya başlamıştı.
Çiftliğin arkasındaki ahırın yanındaki eski ceviz ağacının kovuğuna bırakıyordu artık şiirleri.
Belki de biliyordu Mery’nin gül ağacına bakamayacak kadar suçlu hissettiğini.
Belki de aşkın yer değiştiren yollarıydı bu; bazen bir çitin üzerinden, bazen bir kuşun kanadından geçip varıyordu birbirlerine.
Zay’ın kalemi hâlâ titriyordu.
Elinin ağrısı geçmemişti, ama kalbinin sızısı kalemi tutmasına yetiyordu.
---
Ve o gün.
Çiftliğin verandasından sessizce yürüyen Mery, Zay’ın ahır kapısında durduğunu gördü.
Hayvanlarla ilgileniyor gibi görünüyordu ama elleri cebindeydi.
Mery onu görünce kalbinin tam ortasında bir şey sanki hızla aşağıya doğru çekildi.
Ayakları onu istemsizce oraya götürdü.
Sözsüzdü.
Ve ilk defa yaklaştığında bir şey fark etti:
Zay’ın dudaklarında titrek bir kıpırtı vardı.
Sanki yıllar sonra biri adını fısıldamıştı da, onun yankısını duyuyordu hâlâ.
Mery konuşmadı.
Zay da.
Ama göz göze geldiklerinde her şey konuşulmuş gibiydi.
Bir çiftlikte, bin hayvanın içinde, bin sessizliğin ortasında iki göz birbirine kavuştu.
Zay o an ilk defa korktu.
Mery’ye “Bir şey mi arıyorsunuz?” diye sordu.
Sesi çatlamıştı.
Ve sonra, cebinden bir kâğıt parçası çıkardı.
Mery’nin gözleri birden büyüdü.
Şiirdi bu.
Kıvrımları belli, kenarı yıpranmış, ama Zay’ın el yazısı kadar tanıdık.
“Bu… sizin mi?” diyemedi.
Dili kurumuştu.
Zay sadece uzattı.
“İsterseniz alabilirsiniz.”
Ve o kâğıdı Mery’nin ellerine bırakıp hiçbir şey demeden oradan uzaklaştı.
---
Günler geçti.
Mery artık her sabah o ceviz ağacının yanına gidiyordu.
Zay’sa hiçbirini izlememiş gibi davranıyordu.
Bir gün, sessizliği parçalayan bir nefesle Mery onun yanına gitti.
“Eliniz daha iyi mi?” dedi.
Zay hafifçe gülümsedi.
“Biraz iyiyim ama... sanırım şiir yazarken hâlâ canım yanıyor.”
Birlikte yürümeye başladılar.
İlk defa... yan yana ama konuşarak.
Nehre gittiler.
Ayakkabılarını çıkarmadılar bu kez.
Dizlerine kadar suya girdiler.
Elbiseleri ıslanmaya başladı ama ikisi de aldırmıyordu.
Zay başını Mery’ye çevirdi.
“Biliyor musunuz, bazen aşk bir dağın ucuna çıkar ama oradan düşüp ölmez.
Aşk, o dağda kalır.
İkisinden biri cesaret edemezse o dağın tepesinde donar kalır.”
Mery'nin içi titredi.
“Ya ikisi de cesaret ederse?”
Zay sustu.
Gözleri Mery’nin dudaklarında takılı kaldı ama hiçbir şey yapmadı.
---
O an uzaktan biri izliyordu: Zay’ın küçük kız kardeşi.
O, iki insanın sadece bakışarak nasıl aşık olduğunu o gün öğrendi.
Ve bir gün bu bakışların neye mal olduğunu anlatacağını biliyordu.
---
Gece.
Mery, yatağına uzanmıştı.
Yastığın altında o şiir vardı.
Zay’ın elinden aldığı.
Satırları sessizce fısıldadı:
> “Ben seni gözümle sevmedim
çünkü göz yanılır.
Ben seni sesinle sevmedim
çünkü ses unutulur.
Ben seni ruhumla sevdim
çünkü ruh hiçbir zaman yalan söylemez.”
Bir damla gözyaşı, şiirin tam ortasına düştü.
Ve Mery ilk kez “evet, bu aşk gerçek” diyebildi.
Ama içinin bir yerinde, adını koyamadığı bir karanlık büyümeye başlamıştı.
Çünkü aşk bu kadar gerçek olduğunda,
kırılmak da o kadar mümkündü.
****
"Gülün En Açtığı An"
Ay, bu gece gökyüzünde büyük ve ağırdı.
Çiftlik, adeta nefesini tutmuştu.
Bütün hayvanlar uyumuştu, çalışanlar evlerine çekilmişti, hatta rüzgar bile sessizce yaprakların arasından süzülüyordu.
Mery, balkonda ayakta duruyordu.
Geceliği inceydi.
Gözleri ne gülü, ne ayı arıyordu — sadece Zay’ı.
Zay, avluda, göğsüne bastırdığı defteriyle yürüyordu.
Bakışları bir kez yukarı kalktı, Mery’yi gördü.
Ve o anda ne defter kaldı elinde, ne de cesaret kaçabildi içine.
Mery gözlerini kaçırmadı.
Zay birkaç adım attı.
Sonra daha fazlası geldi.
Aralarındaki tüm utanç, tüm çekinme o gece yıldızlarla birlikte eridi.
---
Kapı açıldığında saat çoktan gece yarısını geçmişti.
Mery geri bile çekilmedi.
Zay içeri girdiğinde gözleri doluydu.
Ama bu sefer bir ayrılığın değil, kavuşmanın ağrısı vardı içinde.
“Yıllardır sana şiir yazarken, en çok neyi merak ettim biliyor musun?” dedi Zay, sesi titriyordu.
“Dudakların… okuduğum her mısrada hangi şekli alıyor? Hangi kelimeye takılıyor? Hangi hecede titriyorsun?”
Mery cevap vermedi.
Dudakları aralıktı.
Kalbinin sesi, odadaki her şeye çarpıyor, yankılanıyor, Zay’ı kendine çekiyordu.
Zay yavaşça yaklaştı.
Mery’nin yanağına dokunmadı.
Parmaklarını havada gezdirdi.
Ve sonra ilk temas:
Avuç içi Mery’nin sol yanağına oturdu.
Mery’nin gözleri kapandı.
Bir sessizlik, bir dalga gibi aralarından geçti.
Zay fısıldadı:
“Bana dokunmana izin ver, ama sadece ruhunla…”
Mery başını eğdi.
Ama bu sefer kaçmak için değil, teslim olmak içindi.
Zay başını eğdi.
Ve… ilk öpücük.
Zaman, Mery’nin dudaklarının kenarına yapıştı.
Nefesler birbirine karıştı.
Gövdeleri birbirine değmedi, ama ruhları çoktan sarılmıştı.
Öpücük uzadı.
Ama şehvet, bir aleve değil, yavaş yanan bir buhara dönüştü.
Zay, alnını Mery’nin alnına yasladı.
Nefesleri karıştı.
“Yıllarca seni sevdim… hiçbir ten, hiçbir vücut değmedi bana.
Çünkü ben sadece senin yokluğunu içime aldım.” dedi Zay.
Mery ağlıyordu artık.
Ama bu ağlamak, acıdan değil…
Bir aşkın en kutsal halinden doğuyordu.
---
O gece, birlikte nefes aldılar.
Yatağa uzanmadılar.
Sarılmadılar bile.
Sadece pencerenin kenarında, sırt sırta verdiler.
Zay bir kez daha Mery’nin elini tuttu.
Bu sefer ilk defa parmakları birbirine dolandı.
Dudaklar, önceki öpücüğün hatırasıyla titriyordu.
Ve o an…
İnsanlığın unuttuğu bir aşk şekli, bu iki yaralı ruhun arasında yeniden doğuyordu.
Onlar tenlerini değil, acılarını sarıyorlardı.
Ve bu, en gerçek sevişmenin ta kendisiydi:
İki insanın, birbirine teslim olmadan önce, ruhlarını gözlerinden dökmesi.
*****
Bölüm: Gecenin En Derin Yeri
Odanın içinde yalnızca mumun titrek ışığı vardı.
Pencereden giren gece rüzgârı, perdenin ucunu hafifçe havalandırıyor, gül kokusuyla karışmış bir serinliği odaya yayıyordu.
Mery pencerenin kenarındaydı.
Saçları gevşemiş, yanağına düşen bir tutamı sürekli kulağının arkasına atıyordu ama nafile, o tutam her defasında kalbine düşüyordu.
Zay hâlâ ayakta, ona bakıyordu.
Sanki karşısında yıllarca yazdığı her şiirin şekil bulmuş hali vardı.
Ve hiçbir şiir, o an kadar gerçek değildi.
Adımlarını atarken tereddüt etmedi.
Ama her adımda içinden bir sızı geçti;
Yaklaştıkça değil,
Yaklaşmanın sonsuza kadar sürmeyeceğini bildiği için.
Mery başını kaldırdı.
Göz göze geldiler.
Ve bir anda odada zaman kıvrıldı.
Dakikalar saat, saatler tek bir nefes oldu.
Zay, Mery’nin yanına geldiğinde, gözleri onun dudaklarına değil, boynunun gölgesine takıldı.
O gölgede yalnızlığı gördü.
Hasreti, sızıyı, sevgisiz geçen yılların izini.
Elini uzattı.
İlk önce Mery’nin saçına dokundu.
Parmak uçları, boynunun arkasına kadar indi.
Bir titreme geçti Mery’nin bedeninden, ama korkudan değil;
Bu, bir ilahinin beden bulması gibiydi.
Zay, alnını Mery’nin alnına yasladı.
Burunları birbirine değdi.
İkisi de gözlerini kapattı.
Sadece nefesleri konuşuyordu artık.
Mery’nin elleri titreyerek Zay’ın gömleğine uzandı.
Parmakları yavaşça gömleğin düğmelerini çözdü.
Bir suç gibi yavaş,
Bir dua gibi dikkatliydi.
Zay, gözlerini açtı.
“Bu gece sonsuza kadar sürsün,” dedi.
“Birbirimize sadece bakmamız bile yeter.”
Ama yetmedi.
Kalp, teni ister.
Ten, kalbin ritmini duymak için yaklaşır.
Mery, başını Zay’ın göğsüne yasladı.
Zay kollarını yavaşça sardı ona.
Artık iç içeydiler.
Ve o an bir sıcaklık yayıldı odaya.
Ne muma ait, ne bedene.
Sadece iki ruhun birbirine değdiği o sıcaklık...
Zay başını eğdi, Mery’nin omzuna bir öpücük bıraktı.
İz bırakmadan ama varlığı yakan bir öpücük.
Mery, Zay’ın boynuna dokundu,
O da ona bir öpücükle karşılık verdi.
Dudakları, derinin üzerine değil, anılara değdi.
Yavaşça yatağa uzandılar.
Sarılı değillerdi, ama birbirlerinden uzak da değillerdi.
Mery’nin yüzü Zay’a dönüktü.
Zay’ın eli, Mery’nin kalbinin tam üzerine koyuldu.
Kalbinin attığını hissetti.
Düzenli ama hüzünlü.
Sanki her vuruşta, “ben buradayım ama yorgunum” diyordu.
Zay fısıldadı:
“Bu kalp, benim ellerimde güvende…”
Mery gülümsedi.
Sonra gözlerini kapattı.
Zay onu izledi, sanki uyanınca bir daha hiç göremeyecekmiş gibi.
Gece ilerledikçe, dokunuşlar derinleşti ama hâlâ kutsaldı.
Birbirlerinin tenini değil, geçmişini öptüler.
Sırtına çizilen yalnızlıkları, göğsündeki boşlukları.
Birbirlerinin en karanlık yerlerine ışık sürdüler.
Korkmadan, saklamadan.
Sonunda, Mery Zay’ın kulağına fısıldadı:
“Beni hiç sevmemiş gibi ölüme bırakırsan…
Ben seni böyle, iliklerime kadar sevmişken…
Ruhum senden başka kimseye dokunamaz…”
Zay yanıtlamadı.
Sadece alnını öptü.
Ve ikisi birlikte, o geceyi bir ömürlük aşka mühürlediler.
Bölüm etkileşimi
