13. bölüm · Bir Gülüşün Laneti
Emanet
Bölüm 12
Bay Frenk, kapıyı kapattıktan sonra pencereden dışarı baktı.
Çiftlik geniş, sessiz ve huzurlu görünüyordu ama içinde fırtınalar kopuyordu.
Kızının mutluluğu, onun için dünyanın en kıymetli şeyi olmuştu; ancak koruması gereken birçok sır ve acı vardı.
“Beni izliyorlar…” diye mırıldandı kendi kendine.
“Her şey yavaş yavaş açığa çıkacak. Ama ben hazırlıklı olmalıyım.”
O sırada, Mery odasına çekilmiş, pencereden bahçeye bakıyordu.
Zay, kapının eşiğinde duruyordu; aralarındaki mesafe görünürde fazlaydı ama kalpleri neredeyse birbirine dokunacak kadar yakındı.
Birbirlerine bakıp küçük, anlamlı bir gülümseme paylaştılar; dokunmaktan kaçındıkları elleri, içlerinde büyüyen bir alev gibi yanıyordu.
Günler geçtikçe, Mery ve Zay çiftlikte birlikte daha çok vakit geçirmeye başladılar.
Hayvanların hasta hallerini birlikte izliyor, yavaş yavaş sessiz adımlarla hayatlarına dokunan bu aşkı besliyorlardı.
Ama ne olursa olsun, aralarındaki dokunuşlar hep inceydi; bir elin nazikçe kolu tutması, birbirine yakın yürümenin verdiği tarifsiz heyecan.
Çiftlikteki çalışanlar bile bu değişimi fark etti.
Bay Frenk’in, Zay’a karşı daha yumuşak ve koruyucu tavrı, Mery’nin gözlerindeki o uzak ama umutlu ışık...
Çiftlik, ilk defa bu kadar huzurlu, bu kadar neşeliydi.
Ama kimse bilmiyordu, bu aşkın altında yatan karanlık sırlar ve yaklaşan fırtına…
Bay Frenk’in sessiz uyarıları, Mery’nin kalbindeki kırılganlık ve Zay’ın geçmişindeki gölgeler, bu mutluluğun gölgesinde büyüyordu.
***
Sessiz Bir Kabul
Bay Frenk o sabah biraz erken uyanmıştı. Gözleri tam açılmamışken, ayaklarını yere bastı. Penceresini araladı. Rüzgârın serinliği tenine çarptığında gözlerini kısıp bahçeye baktı.
Ve orada gördü onları.
Gül ağacının hemen önünde, sabah ışığında oturan iki siluet. Mery başını hafifçe yana eğmiş, bir şey anlatıyor gibiydi. Zay ise onu dikkatle dinliyor, omuzları gevşemişti. Aralarında tek bir dokunuş yoktu. Ama sessizliklerini bile birbirlerine sunduklarını görebiliyordu.
O an bir şey koptu Bay Frenk’in içinde.
Mery’nin saçları tıpkı Alenya’nın gençliğine benziyordu. Ama Mery’nin gözleri... bambaşka bir hayata bakıyordu. Korkmadan. Saklanmadan. Kaçmadan.
Bay Frenk geri çekildi. Odanın içine yürüdü. Elini cebine attı. Her zaman taşıdığı, yıllar önce Alenya’nın bıraktığı o sararmış mektubu ve kurumuş gül yaprağını çıkardı. Yavaşça yatağa oturdu.
“Ben kaçtım... ama onlar kalıyorlar,” diye düşündü.
“Ben sustum... ama onlar birbirlerine şiir yazıyorlar.
Ben yalnızdım... ama onlar, ellerini tutmadan bile birbirlerine dokunabiliyorlar.”
O gün, Mery kahvaltıya indiğinde Bay Frenk oturuyordu. Gazetesini açmamış, kahvesine dokunmamıştı. Gözlüğünün ardındaki gözler kızının gözlerinde uzun uzun gezindi.
“Bahçeye biraz serin düşmüş bu sabah,” dedi sessizce.
Mery duraksadı. Ne demek istediğini tam anlayamamıştı. Ama sonra babasının gülümseyişini gördü. Çok yorgun ama gerçek bir gülümsemeydi.
Zay o gün çiftliğin büyük avlusunda Bay Frenk’le karşılaştı. Eğilip selam verdi. Ama Bay Frenk bu sefer alışılmadık bir şey yaptı. Zay’ın omzuna elini koydu. Hafifçe sıktı.
“Hayvanlarla ilgilenmeyi seviyorsun, biliyorum,” dedi.
Zay başını eğdi, “Evet, Bay Frenk.”
“İnsanlar da yaralanır bazen. Ve bazı yaralar, elin değil, kalbin değmesine muhtaçtır. Ona iyi geliyorsun.”
Bu sözler Zay’ın yüreğine işledi. Sanki o güne kadar hiçbir şey bu kadar açık ve doğru söylenmemişti. Bay Frenk, ona sessizce Mery’yi emanet ediyordu. Hiçbir tehdit, hiçbir korku, hiçbir kıskançlık yoktu bu sözlerde. Yalnızca bir babanın, geçmişin karanlığından çıkmaya çalışan bir adamın, kendi sessiz kefareti.
O günden sonra çiftlik değişti. Gül ağacı yeniden tomurcuklanmaya başladı.
Bahçedeki toprak daha yumuşak, rüzgârlar daha ılık esiyordu.
Çünkü aşk artık sadece bir sır değildi—gizli bir suç değil, kabul edilmiş bir mucizeydi.
Zay ve Mery hâlâ birbirlerine dokunmuyordu. Ama bahçede yürürken gölgeleri bazen birbirine değiyor, elleri bir anlık titreşimle yan yana düşüyor, kelimeler yetmediğinde gözleri konuşuyordu. Ve Bay Frenk, verandasından onları izlerken, içinden şu cümleleri geçirdi:
> “Ben cesaretsizdim. Ama onlar, korkuların arasından geçerek bir yol buldular.
Belki bu çiftlikte herkesin geçmişi kırıklarla dolu... Ama artık o kırıklar gül yapraklarına karışıyor.
Ve ilk defa, bu topraklar bir şeye benziyor... sevgiye.”
****
Gölge
Çiftlikte aylar geçmişti.
Gül ağacı yeniden çiçek açmıştı.
Mery ve Zay artık gözleriyle konuşmayı, susarken birbirlerine her şeyi anlatmayı öğrenmişti. Sessizliğin içinden yankılanan şiirler, gülümsemelerin ardına gizlenen özlemlerle birleşmişti. Nehir kenarındaki yürüyüşler, sabah çiyleriyle ıslanan otların üzerine çıplak ayakla basmak gibi iç burkan bir güzelliğe sahipti.
Zay, artık çiftlikte daha fazla kalıyor, hayvanların sağlığıyla ilgileniyor, Bay Frenk’le arası her geçen gün daha da samimileşiyordu.
Mery ise babasının gözlerindeki değişimi fark ettikçe geçmişin zincirlerinden bir bir kurtuluyordu.
Ama bazı zincirler... derinlere gömülmüştü. Ve Victor’un gölgesi hâlâ oradaydı.
