9. bölüm / 14
Bir Gülüşün LanetiAşk
Bölümler 14Şu an: Aşk
- 1 Alenya4.099 kelime
- 2 Tanıdık591 kelime
- 3 Büyümek667 kelime
- 4 Sarmaşık427 kelime
- 5 Kırılma1.929 kelime
- 6 Rastlantı1.320 kelime
- 7 Bulmak859 kelime
- 8 Aşk3.482 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 Zay558 kelime
- 10 Yaşamak1.281 kelime
- 11 Yakın690 kelime
- 12 Emanet670 kelime
- 13 Kayıp404 kelime
- 14 Huysuz732 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm 8
Güneş gökyüzünü çırılçıplak süsleyen bulutlara çarpıp dağılırken, Mery sessizce nehre inmişti.
Yalnız kalmak istiyordu. Ama tam anlamıyla yalnız değil — sadece kimsenin sesi değmesin, ama doğanın, taşın, suyun sesi ona karışsın istiyordu.
Yalınayaktı.
Toprak biraz serin, biraz yumuşaktı.
Gül ağacından çıkan bir kalbin, yeşilliğe karıştığı bir andı bu.
Şiirler artık buldukça değil, yaşandıkça yazılıyordu.
Su sesi hafiften kulaklarına dolarken, Mery etrafına bakındı.
Gömleğinin kollarını sıvadı, dizlerini çimenlere yasladı, eğildi.
Suya dokundu.
Soğuktu.
Sonra bir adım daha attı.
Taşların üzerine bastı dikkatle, ama fazla düşünmeden.
Bir tanesi kaygandı.
O an her şey çok hızlı oldu.
Ayağı kaydı.
Dengesi bozuldu.
Ve düşerken sağ ayağının altına sivri bir dal saplandı —
Bir çığlık kopmadı ondan, ama gözleri bir anda karardı.
Bir an için yalnızdı.
Ama bir an sürdü yalnızlığı.
Arkasındaki çalılığın arasından biri fırladı.
Zay’dı.
Soluk soluğa kalmıştı, ama korkudan değil.
Saatlerdir onu takip ediyordu, belki içinden kendini yüzlerce kez suçlayarak... ama bu defa istemeden değil, bilinçle yaklaşmıştı.
Ve Mery düşerken kalbi de onunla beraber düşmüştü.
Mery'nin yanına diz çöktü, elleri titrekti ama gözleri kararlıydı.
“Mery…” dedi fısıltıyla,
Ama Mery’nin gözleri kapalıydı, nefesi kesik kesikti.
Ayağı kanıyordu.
Koyu kırmızı bir çizgi, nehir taşlarının arasına doğru ilerliyordu.
Zay gömleğini çıkardı.
Beyaz, sade, sabun kokulu gömleği.
Mery'nin ayak bileğine dikkatlice sardı.
Her dokunuşunda Mery’nin tenine değmekten korktu.
Ama daha çok acısına değmekten korkuyordu.
O an…
Mery gözlerini araladı.
Ve Zay’ı gördü.
Sırtı güneşe dönüktü, yüzünde telaş vardı.
Ama Mery, onu hiç böyle güzel görmemişti.
Göğsü çıplaktı.
Kasları belirgindi ama gösterişli değil, sadeydi.
İçinden geçen ilk cümle utanç vericiydi ama dürüsttü:
“Beni daha önce niye bu kadar yakından görmedim?”
Kanına, acısına, utancına rağmen… içi bir an için tuhaf bir şekilde hafifledi.
Bir kor gibi ama yakmayan, yalnızca kalbini ısıtan bir şey, göğsünün içine düştü.
Zay başını kaldırıp gözlerine baktı.
“Mery, seni götürmem lazım,” dedi.
Karşı çıkmadı.
Zaten karşı çıkacak gücü yoktu.
Ve bu defa…
İlk defa…
Birinin kucağında güvenli hissetti.
Zay onu yavaşça kucakladı.
Mery’nin başı Zay’ın omzuna yaslandı, saçları rüzgarla Zay’ın yüzüne karıştı.
İki kalp, bir ritimde atmaya başladı.
Göz göze gelmediler ama, artık her şey söylenmişti.
---
Çiftliğe vardıklarında herkesin gözü onlardaydı.
Bir işçi, koşarak ana konağa çıkmış, olanı Bay Frenk’e haber vermişti.
“Beyim… hanım kızınız… nehirde düşmüş… ama Zay… kucaklayıp getirdi!”
Bay Frenk, bastonuna yaslanarak telaşla aşağı indi.
Saçları karışık, yeleğinin düğmeleri yarı kapalıydı.
Avluya vardığında...
Zay’ı kızıyla birlikte gördü.
Ama öfke yerine, gözlerinde bir tür şaşkınlık ve… memnuniyet vardı.
Zay’ın Mery’yi taşırken ki özeni, onu bırakırken ki saygısı…
Bay Frenk’in içindeki o sert baba surunu kırmıştı.
Mery'nin gözleri açıktı.
Babasına baktı.
Bay Frenk başını eğdi.
"İyi misin kızım?"
“İyiyim baba… Zay olmasaydı…”
dedi Mery, sesi pamuk kadar hafifti.
Bay Frenk başını çevirdi.
Zay’a baktı.
Uzun uzun…
Ve bir adım yaklaştı.
“Elini uzat oğlum.”
Zay tereddüt etti, sonra elini uzattı.
Bay Frenk, genç adamın elini sıktı.
Sertçe değil, içten ve tanıyan bir şekilde.
“Benim kızımı bir defa taşıdın… ama ömrün boyunca taşıyabilir misin, ona da sen karar vereceksin.”
Zay, gözlerini kaçırmadı.
Ve tek bir kelime etmeden başını eğdi.
---
O gece…
Mery odasında dinleniyordu.
Ayağındaki sargı hâlâ tazeydi.
Pencere açıktı.
Rüzgar içeri serin serin doluyordu.
Gözleri kapanmadan önce
tek düşündüğü şey şuydu:
“Beni ilk kez biri kucakladı…
ama sadece bedenimi değil…
taşıdığı şey, ruhumdu.”
Ve o gece Mery, ilk kez bir şiire değil…
bir tene, bir göze, bir adıma âşık oluyordu.
***
Şiirin Aldattığı Kalp
Mery günlerdir sessizdi.
Ayak bileği iyileşmişti ama içindeki yara öylece açık bırakılmıştı.
Zay’ın onu taşıdığı o an zihnine çivilenmiş gibiydi.
Ama daha çok canını yakan bir şey vardı:
O şiirler...
Gül ağacının altına bırakılan o zarif, hassas mısralar…
O adamın Zay olabileceğini düşündüğü an, içinden bir ses boğuk bir çığlık attı:
> “Ben… beni yazan kalbe tutuldum.
Ama ben… onu bir başkası sanarak âşık oldum.
Kendimi mi kandırdım?”
Kendine yediremediği şey aşk değil,
aldatılmış hissetmekti.
Yani kalbinin... başka bir kalbin sesini yanlış duyması.
Geceleri uyuyamıyor, sabahları yatağından sessizce çıkıyor, balkonun altına göz ucuyla bakmadan edemiyordu.
Ayak parmakları balkonun ucunda gül ağacına yaslanır gibi duruyor, gözleri yerde bir kâğıt parçası arıyordu.
Ama yoktu.
Gül ağacı bu kez susmuştu.
---
-Beklenmiş misafir-
Bir sabah, henüz gün ağarırken Mery yatağında doğruldu.
İçini kemiren o garip duygu yeniden kabarmıştı.
Balkon kapısını usulca açtı, ayakları çıplak, beyaz geceliği hafifçe esen sabah rüzgârında titriyordu.
Avlunun sessizliğine doğru süzüldü bakışları.
Ve o sırada…
Zay… bahçede yürüyordu.
Elinde bir kâğıt parçası tutuyordu.
Başını kaldırdı…
Ve Mery’yi gördü.
Göz göze geldiler.
Zaman bir anlığına olduğu yerde dondu.
Zay hafifçe gülümsedi, ama utangaç ve saklı bir gülümsemeydi.
Sanki gözlerinde suçüstü yakalanmış bir çocuk vardı.
Sonra seslendi, titrek ve kısık bir sesle:
“Bir şey mi arıyordunuz, Mery Hanım?”
Mery’nin kalbi o an yerinden fırlayacak gibi oldu.
Geceliğinin cebine sakladığı elini sıktı.
Gözlerini kaçırdı.
Tam “hayır” diyecekti ki…
Zay elindeki kâğıdı istemsizce yukarı kaldırdı.
Bir şiirdi.
Gül ağacının altına bırakılmadan önceki son duraktaydı hâlâ.
Sıcaklığı üzerindeydi.
Mery’nin gözleri büyüdü.
Nefesi yarıda kaldı.
Zay da fark etti.
Yüzü kızardı.
Bir an hiç konuşmadan orada kaldılar.
Zay başını eğdi.
Ve fısıltıya yakın bir sesle:
“Affedin... galiba haddimi aştım.”
Kâğıdı avcunun içine büzüştürdü.
Ama sonra yavaşça uzattı.
Mery elini uzatmadı.
Sadece bakıyordu.
Yutkundu.
Zay biraz bekledi.
Sonra kağıdı balkonun altına bıraktı, Mery'ye bir daha bakmadı.
Sessizce dönüp gitti.
---
Uzaklık ve Sabır
Günler geçti.
Haftalar birbirine eklendi.
Zay bir daha ortalarda görünmedi.
Çiftlikteydi ama sanki gizli bir köşede yaşamaya başlamıştı.
Mery her gün daha da fazlasını merak etti.
Şiirden kaçmak istedikçe, daha çok yazılmaya değer biri gibi hissetti.
Korkuyordu.
Zay’la yüzleşmekten değil —
O gözlerde kendini bulmaktan korkuyordu.
O yüzden her şeyden daha fazla istiyordu artık onu görmek.
---
Ve O Gün
Göğsüne çarpan iç sıkıntısıyla dışarı çıktı.
Güneş ne çok sıcaktı, ne de serin.
Her şey tam kararındaydı.
Ama içi delicesine dalgalıydı.
Adımlar onu farkında olmadan nehir kenarına götürdü.
O çocukluğunda Viktor’la taş sektirdiği, Zay’ın uzaktan baktığı o nehir kenarına…
Yavaşladı.
Bir ağacın gölgesinde, dizlerinin üstünde oturan birini gördü.
Zay’dı.
Yalnızdı.
Ve etrafı... kâğıt parçalarıyla çevriliydi.
Her biri… bir şiirdi.
Rüzgar bazılarını uçuruyor, Zay ise acele etmiyordu.
Sanki her biri tekrar okunmaya değerdi.
Mery sessizce yaklaştı.
Ayaklarının çıkardığı çim hışırtısı duyulunca Zay irkildi.
Başını kaldırdı.
Gözleri bir an için korkuyla doldu.
Ama sonra… o sakin, bildik ifadeye döndü.
Mery karşısına oturdu.
İlk kez bu kadar yakındılar.
Ve ilk kez bu kadar çıplaktı içleri.
Hiç konuşmadılar bir süre.
Mery uzandı, bir kâğıt aldı.
Okudu.
Zay bakmadı.
Şiirde şu yazıyordu:
> “Ayak sesin geçerken kalbimden,
Her adımın yankı bırakır bende.
Bilmeden seni sevdim,
Bilerek seni sustum.”
Bir anda gözleri doldu Mery’nin.
Ama bu defa gözyaşları acıdan değil…
Kabullenmekten döküldü.
Kafasını kaldırdı,
Zay’a baktı:
“Beni neden sustun?”
Zay başını eğdi.
“Çünkü senin kadar güzel bir sessizlikte yaşamayı seçmiştim.
Sesimi duyarsan... seni kirletirim sandım.”
Mery o an onun ne kadar yalnız, ne kadar dolu, ne kadar suskun bir kalp olduğunu gördü.
Yavaşça yanına yaklaştı.
Bir şiir kâğıdını avucuna koydu.
“Beni susturma, Zay…
çünkü ben zaten çok uzun zamandır duyulmuyorum.”
---
Sonra yürümeye başladılar.
Nehirin kenarından…
Ayaklarını suya soktular.
Birbirlerine dokunmadan…
Her dokunuşu içlerinden geçirerek…
Ve o an bir aşkın kelimelerden ete büründüğü
ve her satırın
iki kalbin içine kazındığı
sessiz bir akşam başladı.
***
BÖLÜM: Göz Göze Susmak
Gün, göğsüne serin bir rüzgâr almış; gökyüzü bulutsuz, kırlar çiçek doluydu. Çiftlik, sabahın erken saatlerinde sessizliğini henüz bozmuştu. Horozlar susmuş, inekler sağılmış, kahvaltı tabakları toplanmıştı. Ama Mery’nin içi kıpır kıpırdı, alışık olmadığı bu hissin adını koyamasa da onu her sabah balkonuna sürükleyen sebep artık belliydi.
Gözleriyle bahçedeki gül ağacını aradı. Altında bir kâğıt parçası yoktu. Günlerdir Zay’ın bıraktığı şiirleri oradan toplamış, her kelimesini ezberlemişti. Ama bu sabah yoktu. Kalbi, biraz ihanet, biraz özlemle sıkıştı. Sırtını korkuluğa dayadı, alnını demirlere yasladı. Beklemeyi bilmiyordu. Belki de hiç öğrenmeyecekti.
Tam içeri dönmek üzereydi ki, bahçede bir kıpırtı oldu. Zay, göz ucuyla ona bakıp, sesi zar zor duyulacak kadar nazikçe seslendi:
— “Bir şey mi arıyorsunuz?”
Mery, donakaldı. Kalbi, sessizce camdan dışarı atlamış gibiydi. Gözleriyle yere baktı, ama sonra Zay’ın elinde tuttuğu kâğıt parçasını gördü.
Zay da tedirgindi. Gömleğinin cebinden yavaşça çıkardığı şiiri ona uzattı. Yüzü kızarmıştı. Gözleri kaçamak. Bir çocuğun gizli defteri bulunmuş gibiydi.
— “Bunu oraya bırakmak istemiştim... ama siz oradaydınız,” dedi kısık bir sesle.
Mery kağıdı aldı, ama bir kelime bile edemedi. Ne teşekkür, ne göz teması... Gözleri, sadece şiirin harfleriyle ilgileniyordu şimdi. Zay başını eğdi ve hiç arkasına bakmadan oradan uzaklaştı.
Günler geçti. Belki haftalar. Mery şiir almıyordu artık. Zay ise uğramıyordu gül ağacının altına. Mery, her sabah aynı saatte, aynı balkon demirlerine yaslanıyor, gözleriyle Zay’ı arıyordu.
Bir sabah, artık dayanamadı. Öyle bir boşluk, öyle bir eksiklik vardı ki içinde, şiirin yokluğu, sevilen bir insanın susması gibiydi. Elbisesini aceleyle geçirdi üzerine, saçlarını bile taramadan çiftlikten çıktı. Kimseye görünmeden orman yoluna saptı. Ayakları onu nereye götürüyordu bilmiyordu, ama kalbi sanki biliyordu.
Nehir kenarına vardığında onu gördü. Zay, ayaklarını suya sokmuş, elinde bir defterle oturuyordu. Çevresinde yere bırakılmış kâğıtlar vardı. Rüzgar hafif hafif harfleri uçuruyor, aşkı suya düşürüyordu.
Mery yaklaştı. Zay onu fark etti. Gözlerini kaldırdı ve ilk defa uzun uzun baktılar birbirlerine. Her şey o bakışta vardı; söyleyemedikleri, korktukları, sezdikleri...
— “Şiir yazmayı bıraktım,” dedi Zay.
Mery oturdu. Su, eteğine kadar sıçradı ama aldırmadı.
— “Ben de okumayı bıraktım...” dedi Mery. Sonra sustu, ama bu suskunluk bir duvar değil, bir köprüydü aralarında.
Zay elindeki defteri yavaşça uzattı. Mery aldı. Sayfaları çevirdikçe içi ürperdi. Her dizede kendini gördü, her satırda Zay’ın kalbini duydu. Sonunda şöyle yazıyordu:
> “Adını bir kez andım — nehir taştı
Gözlerin gözlerime değince, dünya durdu
Ellerimiz hiç buluşmadı belki
Ama ben sana zaten çoktan dokunmuştum...”
Mery gözlerini defterden kaldırdı. Zay’a baktı. Uzun uzun. Gözleri doldu ama bu sefer ağlamadı. Gülümsedi sadece. Ve sonra birlikte ayağa kalktılar, nehrin kıyısında yürümeye başladılar.
Su ayaklarını ıslatıyor, taşlar parmaklarının arasına giriyordu. Ama hiçbir şey onları rahatsız etmiyordu. Ne kelimeler lazımdı artık ne de bir itiraf. Sadece yan yana yürümek yetiyordu.
O ilk dokunuşu bekliyorlardı hâlâ. Ama ruhları çoktan sarılmıştı birbirine.
Sabahın erken saatleriydi. Güneş henüz tam yükselmemiş, çiy damlaları yaprakların ucunda titriyordu. Çiftliğin arkasındaki kulübede Zay, birkaç hayvanın tedavisiyle uğraşıyordu. Gözleri arada sırada avluya kayıyor, Mery’nin balkona çıkıp çıkmadığını kontrol ediyordu. O gün için özel bir beklentisi yoktu. Ama Mery görünseydi... dünya bir parça daha güzelleşirdi.
O sırada kapı hafifçe aralandı. Mery elinde bir sepetle içeri girdi. Sepetin içinde, köydeki yetim çocuklar için hazırladığı küçük eşyalar vardı.
— “Köye gidiyoruz,” dedi kısa bir tebessümle. “Sen de geliyor musun?”
Zay sadece başını salladı. Daha fazlasına gerek yoktu. Onunla gitmek... yetiyordu.
Yolda, taşların üzerinden yürürlerken aralarında hâlâ bir karış mesafe vardı. Ama ayak sesleri birlikte çalıyordu toprağı. Köy meydanına ulaştıklarında, çocuklar onları görünce koşarak geldiler. Mery yere eğildi, çantasından çıkardığı tahta oyuncakları tek tek dağıttı. Zay ise ufak tefek yaraları temizliyor, yaşlıların ellerine tentürdiyot sürüyordu.
Bir noktada, Zay’ın eğilip bir çocuğun dizini sararken Mery ona uzun uzun baktı. Gözlerinde bir şey vardı; minnettarlıkla karışık bir hayranlık. Sanki o an, "Sana iyi bir şey borçluyum," der gibi.
Öğle vakti geldiğinde birlikte nehrin kenarına indiler. Ayakkabılarını çıkarıp suya sokmadılar bu kez. Yan yana sadece oturdular. Sessizdi ortam. Su, taşlara usulca vuruyordu.
Zay konuşmadan defterini açtı, Mery de hiç sormadan içeri baktı. Sayfalardan birinde şunlar yazıyordu:
> "Bazı duygular vardır, tenin tanımaz
Sadece gözlerden geçer, ruha varır
Ellerini tutmadım ama
Ben seni, ellerinden bile çok sevdim..."
Mery okurken ağlamadı. Ama gözleriyle "evet" dedi. Gözleriyle sarıldı.
O akşam, çiftliğe birlikte dönerken güneş batıyordu. Gökyüzü kızıl bir örtüye bürünmüş, gölgeler yavaşça uzuyordu. Çiftlik girişine geldiklerinde Mery içeri geçti, Zay ise dönüp arka tarafa yöneldi. Tam o sırada, yukarıdaki balkonda Bay Frenk onları izliyordu.
Yüzünde bir ifade vardı; ne öfke ne de onay. Ama çok şey bilen bir adamın sessizliği gibi… Bir sigara yaktı. Dumanı ağır ağır gökyüzüne karışırken gözlerini Zay’dan ayırmadı.
"Henüz değil," dedi kendi kendine. “Daha erken…”
Günler bu şekilde geçmeye başladı.
Mery ile Zay, sabahları bahçede karşılaşıyor, öğleden sonraları köyde çalışmalara katılıyor, akşamüstleri hayvanları birlikte besliyorlardı. Zay, Mery’nin ellerine dokunmuyordu ama onun tuttuğu kovaya sessizce uzanıyor, bazen aralarında bir elin boyu bile kalmıyordu. Ama o dokunma hep erteleniyordu. Her temas ihtimali, büyüyen bir heyecan olarak kalplerinde yer ediniyordu.
Gece olduğunda, Mery odasına dönerken Zay bazen gül ağacının altında sessizce bekliyordu. O oradayken şiir bırakmıyordu. Ama Mery odasında şiir yazmaya başlamıştı artık. Sessiz, isimsiz, kendinden bile sakladığı bir şeydi bu. Ama bir defterin içinde, sayfa sayfa Zay’ı yazıyordu.
Zaman dokunmalarını beklemiyordu. Ama aşk onlara dokunmadan da büyümeyi öğretiyordu.
Ve bir gün… çok uzak olmayan bir gün…
O ilk dokunuş geldiğinde, sanki dünya yerinden oynayacaktı.
Ama henüz değil.
Henüz sadece bakıyorlardı birbirlerine. Birbirlerinin içinden geçiyor, ama sessiz kalıyorlardı.
Çiftliğin sabahı sessizdi.
Güneş, altın tellerini usulca sererken avlunun köşesinden yükselen bir uğultu vardı. Çiftlikteki büyük at, sabah yemini reddetmiş, gözleri kıvılcımla dolmuş, durduğu yerde bir ileri bir geri gezinmeye başlamıştı. Zay, o anlarda oradaydı. Çünkü hayvanlar susarsa, o duyardı. Onların diliyle konuşmayı yıllar önce öğrenmişti. Kimse bilmezdi ama Zay, sessizliğin içinden anlam çekerdi.
Yaklaştı. Elinde bir sap tutuyordu. Dizlerinin üstüne indi. Atın göz hizasına geldi.
— “Tamam... sakin ol. Kimse seni incitmeyecek,” dedi.
Ama tam o sırada… at arka ayağını sertçe savurdu.
Sapı tutan eliyle kendini korumaya çalıştı ama geç kaldı. Şiddetli bir darbe sağ eline indi. Sap yere düştü. Zay’ın yüzü bir an beyazlaştı, sonra dizlerinin üzerine yığıldı.
Mery yukarıdan, balkonun köşesinden gizlice izliyordu onu. İlk başta anlamadı ne olduğunu. Ama Zay’ın elini kavrayıp kendini geriye çektiğini görünce, gözleri büyüdü. Kalbine bir şey battı. Derin. Sessiz. Zehirli. Bir şey. Boğazı düğümlendi.
Şiir yazamazdı o an.
Kalemi tutsaydı, eli titrerdi.
Kalbi, bir insanın acısıyla ilk kez bu kadar iç içe geçmişti.
Gül ağacının yanındaki şiirlerin hiçbirini hatırlamadı o an. Aklında sadece yere kapanmış bir adam ve kıvranan bir bilek vardı.
Bay Frenk koşar adımlarla avluya indi. Birkaç çalışan hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışırken o doğrudan Zay’ın yanına geldi.
— “Kalk bakayım delikanlı... Ne oldu?”
Zay başını kaldırdı, dişlerinin arasından nefes alıyordu.
— “At... biraz ürktü sadece.”
Frenk onun koluna girdi. “Bırak şimdi ‘sadece’sini,” dedi. “Bileğin gitmiş gibi duruyor.”
Birlikte yürüyerek eve geçtiler.
Salonun köşesindeki kanepede oturuyordu şimdi Zay. Gömleği çıkarılmış, bileği sargıya alınmıştı. Adel tentürdiyodu hazırlarken Mery, içeri usulca girip bir sandalyeye ilişti. Elinde su dolu bir kâse vardı. Göz göze gelmediler.
Ama bakışlar hep vardı.
Zay, bakmadan hissediyordu onun orada olduğunu. Mery, gözlerini ondan kaçırmadan yüzünün yan profilini ezberliyordu. Dudak çizgisi… çenesinin kıvrımı… sol kaşının hemen altındaki minik yara izini.
Birden kalktı, yanına gitti. Kasesiyle diz çöktü. Ama ne diyeceğini bilemeden elleri titredi. Sadece kısık bir ses çıktı:
— “...çok kanamışsınız…”
Zay hafifçe başını çevirdi. Gülümsedi. Mery ilk kez onu bu kadar yakın görüyordu. Kokusunu aldı. Karışık bir koku: taze ot, güneş yanığı, bir parça kan ve sabır.
— “Ama siz daha çok kanıyorsunuz… kalbinizden,” dedi Zay usulca.
Mery dondurulduğu yerden kalktı sanki. Bu cümle öyle rastgele çıkmamıştı. Onu yıllardır izleyen birinin, sustuklarını bilen birinin ağzından dökülmüştü. Dudakları titredi. Ama cevap vermedi.
Cevap verirken ağlamaktan korkuyordu.
Bay Frenk bir süre onları seyretti. Sessizce… Ama her şeyin farkındaydı. Kızının içine düşen yangını, Zay’ın tuttuğu acıyı, ve aralarındaki görünmeyen bağın kalınlaşmaya başladığını... Ama o bir şey demedi. Gözlüğünü düzeltti, cebinden saatini çıkardı, zamanın nereye doğru aktığını anlamaya çalıştı sadece.
O gece Mery odasına çıktı. Balkondan dışarı baktı.
Gül ağacının altı boştu.
Hiç şiir yoktu.
Ama bu kez kalbinde, Zay’ın bileğiyle aynı yerde atan bir şey vardı.
Dokunmamışlardı hâlâ birbirlerine.
Ama birbirlerinin içinde, en derin yaraya dokunmuşlardı
Çiftlikte günler ağır ağır geçiyor, güneş bile Zay için daha yumuşak doğuyordu sanki. Bay Frenk, genç delikanlının durumunu gözlemliyor, Zay’ın işini ciddiyetle yapan biri olduğunu zaten biliyordu. Yaralanınca onu kendi evinde misafir etmekte bir sakınca görmemişti. Ne de olsa o, sadece hayvanların değil, artık başka bir kalbin de yaralarını sarıyordu farkında olmadan.
Zay, çiftliğin küçük misafir odasında kalıyordu. Odası sadeydi. Pencere kenarında bir sandalye, yerde bir kilim, köşede bir küçük masa. Ama odanın en güzel yanı, Mery’nin her gün uğrayıp sorduğu “nasılsınız?” cümlesiydi.
Ve bu "nasılsınız"lar... öylesine değildi.
O sabah Mery, yine bir tabak kurabiye ve sıcak çayla geldi odaya. Zay yatağın ucunda oturmuş, elini sargılı bileğine tutmuş sessizce dışarıyı izliyordu. Mery içeri girince, hemen toparlandı, yüzüne hafif bir tebessüm yerleştirdi. Ama yüzündeki o hafif sızlanma ifadesi Mery’nin gözünden kaçmadı.
— “Yine mi ağrıyor?” dedi Mery.
Zay hafifçe başını salladı, sanki günler geçtikçe acısı daha da artıyormuş gibi.
— “Bileğim… bazen içime kadar saplanıyor gibi.”
Mery hemen yanına çömeldi.
— “Doktor ilaç verdi. Geçmesi lazım artık,” dedi. Ama sesi sert değil, endişeliydi.
Zay Mery’nin gözlerinin içine baktı. Bir anlık bir suskunluk.
— “Sanırım bazı yaralar zamanla geçmiyor… ya da geçmesini istemiyor insan,” dedi usulca. Gözleri sabitti. Mery gözlerini kaçırdı. Sonra konuyu değiştirmek ister gibi bir tebessümle ayağa kalktı.
— “Neyse ki bi sakınca yok şiir yazmak için …” dedi hafifçe alay ederek.
Zay kaşlarını kaldırdı:
— “Öyle mi? Nereden çıkardınız?”
Mery balkona yürüdü, pencereden dışarıya baktı. Ardından yüzünü Zay’a döndü:
— “Çünkü artık gül ağacının altında hiçbir şiir yok. Vaz mı geçtiniz sevmekten?” dedi alayla ama içinde buruk bir kıpırtı da vardı.
Zay bir kahkaha attı.
— “Ben mi… vazgeçmek?” Dediğinde sesi hem kahkaha hem de içliydi.
Sonra gözlerini kaçırmadan ekledi:
— “Ben sadece… sevdiğimin beni yakaladığını sandım.”
Mery bir an duraksadı. Yanakları hafif kızardı.
— “Yakalamak mı…?”
Zay sustu. Gül ağacının altındaki rüzgar odaya doldu sanki. Mery bu sessizliği bozmak için bir adım attı.
— “Yani… siz… ben mi…?”
Zay başını eğdi, sonra gülümsedi.
— “Şiir bulamıyorsanız, belki de artık şiirin içindesinizdir.”
O andan sonra aralarındaki her kelime, başka bir şeyin yerini aldı. Mery odadan çıkarken Zay bileğini tutmaya devam etti. İçten içe iyileşmişti. Ama o sargıyı biraz daha taşımaya kararlıydı. Çünkü her “nasılsın?” cümlesi, bir “seni görmek istiyorum” demekti.
Ve her gün, Mery onun odasına geliyordu.
Her gün biraz daha oturuyor, biraz daha gülüyor, biraz daha sustuklarında bile konuşuyorlardı.
Zay, iyileştiğini belki günlerdir biliyordu.
Ama kalbi hâlâ sarılıydı.
Ve Mery oraya her gelişinde, o sargının altındaki duygular biraz daha çözülüyordu.
Bir gün, Mery içeri girdiğinde masada duran açık bir defter gördü. İçinde yeni bir şiir yazılıydı:
> “Sen gül ağacının altını ararken
Ben seni kokladım uzaktan
Bir sargı sardım bileğime
Ama en çok, senin suskunluğun kanattı beni.”
Mery defteri kapatmadan önce başını kaldırdı. Zay gözlerini kaçırmıştı.
Ama o an biliyordu.
Bu aşk, artık sadece bir oyun değildi.
Bu, her dokunulmayan bakışın, her tutulmayan elin içinde yanan bir yangındı.
Ve ikisi de yanmaya razıydı.
Bölüm:
Dillerin Çözüldüğü, Parmakların Utandığı aşk
Çiftlik, uzun zamandır bu kadar huzurlu olmamıştı. Günler daha yavaş, sabahlar daha tatlı doğuyordu. Kuşlar sanki her sabah biraz daha yüksekten ötüyor, toprak daha bereketli kokuyordu.
Herkes bir şeyin değiştiğini hissediyordu ama kimse tam olarak adını koyamıyordu. Belki güneş, belki rüzgar, belki de sadece iki insanın göz göze geldiğinde içinde patlayan o adı konulmamış yangındandı.
Mery artık sabahları daha erken uyanıyordu. Saçlarını özenle tarıyor, elbiselerini seçerken ne giyeceğine uzun uzun bakıyordu. Zay ise, çiftlikte çalışırken her an onu görebilme ihtimaliyle yüreği kabarık dolaşıyordu. Ama ikisi de adını söylemeden seviyordu birbirini. Sadece gözleriyle. Sessizce.
Bir gün, sabah erkenden Mery bahçede yürürken Zay atların ahırından çıkıyordu. Ellerinde saman parçaları, alnında ter damlaları… Mery onu görünce yürüyüşünü biraz yavaşlattı. Zay da Mery’ye doğru birkaç adım attı ama tam konuşacakken sessizlik her şeyi ele verdi.
Göz göze geldiler.
Bir saniye.
İki.
Ve sonra sadece Mery’nin sesi duyuldu:
— “Toprak... güzel kokuyor bugün.”
Zay gülümsedi.
— “Sen yürüyorsan, bütün doğa daha güzel olur zaten.”
Mery başını öne eğdi, utangaç bir tebessümle gözlerini kaçırdı. İşte o an Zay’ın eliyle Mery’nin elinin ucu birbirine dokundu. Sadece ucu. Belki bir saliselik. Ama Mery’nin kalbi birden hızlandı. Geri çekmedi elini. Zay da elini tutmadı. Sadece dokundu… sonra bıraktı.
İkisi de bir şey demedi.
Çünkü bazı dokunuşların kelimesi yoktu.
O günler böyle geçti. Sessiz yürüyüşler… Birlikte hayvanları besleyişler… Bahçeye yeni fidanlar dikmeler… Ve her gün bir an, ellerinin ucu birbirine değiyordu. Bazen yanlışlıkla bir kabın sapını tutarken, bazen bir yemeği taşırken... Ama her defasında kalpleri titriyordu.
Mery bir gün Zay’ın yanına gitti. Elinde birkaç taze nane yaprağı vardı.
— “Sana bir şey söylemem lazım,” dedi.
Zay hemen ciddileşti.
— “Dinliyorum.”
Mery başını kaldırmadan konuştu:
— “Artık şiir yazmıyorsun. Gül ağacının altı suskun.”
Zay gözlerini ona çevirdi.
— “Çünkü şiiri buldum artık… onun altına değil, gözlerine yazıyorum.”
Bay Frenk, her şeyi fark etmişti. Onları izliyor, Mery’nin ne kadar mutlu olduğunu görüyordu. Bu genç adamın kızına ne kadar iyi geldiğini anlamıştı. İçindeki baba endişesini bir kenara bırakıp sessizce izlemeye karar verdi. Zay’a güveni sonsuzdu. Kızını koruyacak biri varsa, onun ta kendisiydi.
Bir gün çiftlikte herkes dışarıdaydı. Bahçeye masa kurulmuş, köylüler yardım için gelmişti. Çocuklar koşturuyor, yaşlılar domatesleri ayıklıyor, Mery ve Zay da bahçenin bir köşesinde karpuzları kesiyorlardı. Güneş üstlerine vururken Mery eğildi, Zay’a baktı ve bir dilim karpuz uzattı.
Zay gülümseyerek alıp bir lokmada ağzına attım
O an, etraflarında gülücükler, çocuk sesleri, sıcak toprak kokusu… ama ikisinin arasında bambaşka bir şey vardı.
Zay yavaşça konuştu:
— “Bu dokunuş bir ilkse... bil ki benden bir ömür çıkmaz artık.”
Mery gözlerini ona dikti, gülümsedi, yüzünde gün ışığı vardı:
— “Biliyorum.”
Ve işte o günden sonra...
Çiftlik daha güzel kokmaya başladı. Gül ağacı yeniden çiçek verdi. Nehir daha berrak aktı. Hayvanlar bile daha sakin, daha huzurluydu. Çünkü orada, o toprakta bir aşk büyüyordu.
Henüz öpüşmemişti bu aşk.
Henüz sarılmamıştı.
Ama her dokunuşları, her bakışları, her sessizliği... bütün şiirleri susturacak kadar gürdü.
Ve her şey daha yeni başlıyordu.
Bölüm etkileşimi
