3. bölüm / 6
Berdel3.bölüm
Bölümler 6Şu an: 3.bölüm
- 1 1.bölüm1.744 kelime
- 2 2.bölüm1.050 kelime
- 3 3.bölüm1.614 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4.bölüm1.260 kelime
- 5 5.bölüm2.313 kelime
- 6 6.bölüm1.132 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zilan gözlerini araladığında odada derin bir sessizlik hâkimdi. Sabahın erken saatleri miydi, yoksa gece henüz bitmemiş miydi, anlamaya çalıştı. Yüreği ağırlıkla doluydu, göğsünün ortasında bir taş varmış gibi nefes almakta zorlanıyordu. Kalkıp yüzünü yıkamak için banyoya yöneldi. Soğuk suyu avuçlarına doldurup yüzüne çarptı; bir anlık ferahlık hissetti ama aynaya baktığında gördüğü yüz, ona yeniden aynı çaresizliği hatırlattı. Kendisine fısıldadı:
"Sevmeyen bir adamın soyadıyla yaşamak mı? Sevmeyen bir adamın gözlerine bakıp onun yokluğunu sevmek mi? Hangisi daha ağır?"
Boran'a olan sevgisini yıllardır içinde saklamıştı. Kalbini açmaya cesaret edememişti çünkü Boran'ın gözleri başkasını arıyordu. Dilşah... Teyzesinin kızı... Zilan'ın yanında bir adım uzakta ama Boran'ın kalbine çok yakın olan o kadın. Sevdiği adamın kalbinin başka biri için çarptığını bilmek, Zilan için hayat boyu taşınacak bir yük gibiydi.
Banyodan çıkıp tekrar odasına geçtiğinde kapının sesiyle irkildi. Kapıyı kilitlemiş olduğunu hatırladı. Ağır adımlarla kapıya yöneldi ve yavaşça kilidi açtı. Karşısında yengesi Zeynep duruyordu; elinde bembeyaz bir elbise vardı. Gözleri yorgun ama ısrarcı bir ifadeyle Zilan'a bakıyordu.
"Bu ne, yenge?" dedi Zilan kaşlarını çatarak.
Zeynep, elbiseyi Zilan'ın göğsüne doğru tuttu. "Nikâh elbisesi, ne olacak? Birazdan nikâhın kıyılacak, hâlâ pijamalarla dolaşıyorsun. Bu benim nikâhımda giydiğim elbise. Sana getirdim. Giy bunu."
Zilan sinirle elbisenin beyazlığına baktı. "Ben siyah bir elbise giyerim, olur biter. Nikâh da değil bu, cenazeden farksız."
Zeynep'in yüzü asıldı. Sinirlenmişti. "Ağzını hayra aç, kız! Siyah giymek ne demek? Allah korusun, bu düğün cenaze değil! Bu elbiseyi giyeceksin. Yoksa seni zorla giydiririm, Zilan."
Zilan bir süre Zeynep'e baktı. Direnmek istiyordu ama karşısındaki kadın kararlıydı. Sinirle elbiseyi aldı ve banyoya geri döndü. Kapıyı çarparak kapattı ve elbiseye bakmaya başladı. Elbiseyi giyerken kendini daha da kötü hissetti. Beyaz elbisenin sade ama zarif taş işlemeleri vardı; bir zamanlar hayalini kurduğu gibi bir gelinlikti. Ama şimdi üzerindeyken hissettiği tek şey boşluktu.
"Bir yola girdim, dönmek yok artık. Kader, sevdanı bilmeden sana yol arkadaşını seçtiyse, o yolda sevinç mi olur, keder mi? İnsan hangisini beklemeli?"
Zilan elbiseyi giyip aynaya baktı. Beyazın içinde güzelliği bir çiçek gibi parlıyordu ama gözleri hüzünle doluydu. Eşarbını da alıp banyodan çıktı. Zeynep onu gördüğünde bir süre sessiz kaldı, sonra hafifçe gülümsedi. "Görüyor musun? İşte böyle güzel oldun. Sen de, Boran da bu işin üstesinden geleceksiniz. Sevgi zamanla gelir."
Zilan alaycı bir gülüşle Zeynep'e döndü. "Boran beni sevmiyor, yenge. Hiç sevmeyecek. Beni görmüyor ki... Gözleri hâlâ Dilşah'ta. Beni kendine bir yük gibi taşıyacak. İnsan yüküyle mutlu olabilir mi?"
Zeynep bir şey söyleyemedi. O anda Zilan'ın gözyaşları sessizce yanaklarına süzülmeye başladı. Kendini tutamıyordu artık.
"Ey sevda, hangi toprağa düşer de boy vermezsin?
Ey hüzün, hangi kalbe girer de orayı yakmazsın?
Ben, kendimi sevdasında kaybeden biriyim artık.
Ben, onun yokluğunda var olmayı öğrenen biriyim artık."
Zilan yavaşça odanın köşesindeki pencereye yaklaştı. Dışarıda güneş doğmak üzereydi ama onun içinde hiçbir şey aydınlanmıyordu. Kalbinde Boran'a duyduğu sevgi ve onun sevgisizliği arasında sıkışıp kalmıştı. Bu evlilik onun sonu olacak gibiydi. Ama mecburdu, çünkü töre bunu istiyordu. Çünkü ailesinin onuru, onun mutluluğundan daha önemliydi.
Zeynep sessizce Zilan'a yaklaştı ve omzuna dokundu. "Hazırlan, güzelim. Hayat belki şu an sana zor geliyor ama unutma, zaman en ağır yükleri bile hafifletir."
Ama Zilan biliyordu. Zamanın hiçbir yükü hafifletmediğini, sadece taşıma biçimini değiştirdiğini...
Hava tamamen aydınlanmış, konağın taş duvarlarına gün ışığı vurmuştu. Zilan, odasının penceresinden dışarı bakarken dünyadan kopmuş gibiydi. İçindeki karmaşa, dışarıdaki aydınlıkla tam bir tezat oluşturuyordu. Sessizce oturuyor, gözlerini boşluğa dikmiş düşünüyordu. Annesi Zeliha odadan içeri girdiğinde, Zilan farkında bile değildi. Zeliha, kızının bu halini görünce daha da kahroldu. Bir süre izledi, sonra yavaşça yanına yaklaşıp omzuna dokundu.
Zilan irkilerek kendine geldi. Annesi, bir adım geri çekilmeden, kızıyla arasında bir bağ kurmaya çalışır gibi arkasından sıkıca sarıldı. "Güzel kızım... Kadersiz kızım... Çok üzgünüm. Çok! Ama töreler böyle, ne yapabiliriz? Abin yüzünden hayatın mahvoldu, biliyorum."
Zeliha'nın sesi, derin bir vicdan azabıyla titriyordu. Kızının kaderine mahkûm oluşu, bir annenin en ağır yüküydü. Zilan gözyaşlarını zorlukla tutarak annesine döndü.
"Anne, kendini suçlama, ne olur. Lütfen..." dedi, yutkunarak. "Bütün suç abimde ve Kader'de. Böyle olacağını bilmeleri gerekirdi. Törelerin burada ne demek olduğunu bilmeleri lazımdı."
Annesi, Zilan'ın yüzüne bakarken daha fazla dayanamadı. Ona sımsıkı sarıldı. "Haklısın, kızım. Çok haklısın. Ama elimizden bir şey gelmiyor. Keşke seni koruyabilseydim. Hazırsan, aşağıda nikâh için bekliyorlar. Bugün, kaderin seni onlardan koparıp alacağı gün... Kendine çok dikkat et, olur mu kızım?"
Zilan'ın gözyaşları daha da hızlanmıştı. İkisi de birbirine sıkıca sarıldı, hüznün ağırlığıyla titriyorlardı. Zeliha, kızını yavaşça merdivenlere yönlendirdi. Beraber aşağıya indiler.
Zilan, Boran'ı ilk gördüğünde içindeki sızı yeniden canlandı. Boran, tam karşısında duruyordu, ama bakışları yere sabitlenmişti. Sert ve uzak bir ifadeyle ayakta bekliyordu. Zilan'ın gözleri istemsizce ona kaydı. Sevdiği adam... Şimdi kader ortaklığı yaptıkları bir yabancı gibi duruyordu. Kalbi sıkıştı.
Merdivenlerden indikten sonra, herkes bir odaya geçti. Zilan ve Boran yan yana oturdu, ama birbirine tek bir kez bile bakmadılar. Odanın diğer köşesinde Kader ve Demir, yan yana oturuyordu. Onların yüzlerindeki mutluluk apaçık belli oluyordu; kavuşmuş olmanın verdiği huzurla birbirlerine sığınıyorlardı.
Zilan ve Boran ise bu sahneyi sessizce izliyordu. Herkesin ortasında olmalarına rağmen yalnız hissediyorlardı. Birbirlerine ne bir söz söylediler ne de bir bakış attılar. İmam odaya girdiğinde, odadaki sessizlik daha da derinleşti. Herkes yerli yerindeydi; iki çift, törelerin gölgesinde aynı odada buluşmuştu.
İmam, nikâhı kıymaya başladığında odanın atmosferi daha da ağırlaştı. Kader ve Demir, "Evet" derken içleri mutlulukla doluydu. Kavuşmanın sevincini yaşıyorlardı. Ama sıra Zilan ve Boran'a geldiğinde, odada adeta bir soğuk rüzgâr esti. Boran derin bir nefes alıp "Evet" dediğinde, sesi soğuk ve zorlanmıştı. Zilan ise yutkunarak ve titreyen bir sesle aynı kelimeyi tekrarladı.
"Evet."
Bu "Evet"in içinde ne umut vardı, ne mutluluk. Zilan'ın gözleri doldu, ama ağlamadı. Boran'ın bakışları hâlâ yerden kalkmamıştı. Nikâh kıyıldı, herkes sessizce dağıldı.
Kader ve Demir, sevinçle birbirlerine sarıldılar. Birbirine kavuşmanın verdiği huzur, ikisinin yüzünden okunuyordu. Ama odanın diğer tarafında Zilan ve Boran, kaderin kurbanları olarak oturuyordu. Birbirlerine yabancı, ortak bir yazgıya mahkûm edilmiş iki insan...
"Sevmeyen bir adamla kurulan yuva, taş duvarlarla örülüdür.
Her gece o duvarlara çarpa çarpa kanarsın.
Ve zaman, ne sevdayı getirir ne de acıyı azaltır."
Zilan, yanındaki Boran'a baktı. İçinden bir fısıltı yükseldi: "Beni asla sevmeyeceğini biliyorum. Ama ben seni seviyorum, Boran. Bu bile yeter, çünkü başka bir şey elimden gelmiyor."
Boran ise zihninde başka bir düşünceyle boğuşuyordu: "Dilşah... Seni kaybettim. Bu ağırlık beni ezerken nasıl nefes alacağım?"
Nikâh kıyıldıktan sonra Zilan ve Boran, ağır adımlarla büyüklerinin yanına doğru yürüdüler. İkisinin de yüzünde duygu denen hiçbir şey yoktu. Eller öpüldü, gelenekler yerine getirildi, ama ikisinin de gözleri konuşmuyordu. Zilan, bakışlarını yere sabitlemişti; bu onun sessiz direnişiydi. Boran ise yüzünde sert bir ifadeyle, bir an önce buradan kurtulmak istiyordu.
Zilan, etrafına bakarken kalabalığın arasında Dilşah'ı gördü. Dilşah, Boran'a bakıyordu; gözlerinde keder, öfke ve kırgınlık bir aradaydı. Zilan'ın içi burkuldu. "Neden geldin, Dilşah?" diye düşündü. "Neden bu acıyı kendine yapıyorsun? Şimdi burada olmak seni daha mı güçlü kılacak, yoksa daha da mı zayıflatacak?" Ama bu düşünceler, sadece zihninde yankılandı; ne sesi vardı ne de cesareti.
Dilşah, Boran'dan gözlerini bir an olsun ayırmıyordu. Ama Boran, ona bakmaya cesaret bile edemedi. Bir bakışla içindeki duyguları ele vereceğini biliyordu. Onun yerine, yüzünü etraftaki insanlara çevirdi, ama hiçbirini görmüyordu aslında. Herkesin içinde bir fırtına kopuyordu, ama ortalık mezar sessizliğindeydi.
O an, Boran sessizliği bozdu. Sesinde öyle bir öfke vardı ki, herkesi susturdu. "Bugün Zilan'ı alıp gidiyorum," dedi soğuk bir tonda. "Ama bir daha ne bu evden birini görmek istiyorum ne de Zilan'ı buraya gönderiyorum. Sözümün üstüne söz istemiyorum!"
Odanın havası bir anda değişti. Herkes şaşkınlıkla Boran'a bakıyordu. Bu sözler, bir meydan okumaydı. Mehmet Ağa, Zilan'ın babası, bu çıkışa kayıtsız kalamadı. Sakin ama otoriter bir sesle konuştu:
"Boran, sinirlisin oğlum. Ama Zilan'ı buraya göndermemek de ne demek? O bizim kızımız, bizim canımız. Bizden koparamazsın."
Boran, gözlerini Zilan'ın babasına çevirdi. Sesi daha da sertleşti:
"Evet, amca. Sinirliyim. Hem de çok sinirliyim. Ve bu sinirim kolay kolay geçmeyecek. Madem beni bu evliliğe mahkûm ettiniz, o zaman kocası olarak bir hükmüm olsun. İstemiyorum kimseyle görüşmesini. Bitti!"
Sözleri o kadar kesin ve netti ki, odada başka kimse konuşmaya cesaret edemedi. Mehmet Ağa bile suskun kaldı. Boran, Zilan'ın kolundan tuttu ve sert bir hareketle konaktan çıktı. Arkalarından herkes bakakalmıştı. Ama en çok Dilşah, Boran'a anlamayan ve hayal kırıklığı dolu gözlerle bakıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu, ama kimse fark etmiyordu.
Dışarı çıktıklarında, Zilan sessizce Boran'ın adımlarını takip etti. Konaktaki son anlarını ardında bırakıyordu. Kalbi buruktu, ama dudakları mühürlüydü. Boran'ın sert tavrına bir şey demedi. Ne söyleyebilirdi ki? Boran'ın öfkesi, onun sevgiyle dolu kalbinde yankı bulmuyordu.
Arabanın kapısını açtı ve Zilan'ı içeri buyur etti. Zilan bir an durdu, Boran'a baktı, ama o başka bir tarafa bakıyordu. Arabaya bindi ve sessizce oturdu. Boran direksiyona geçtiğinde gözleri hala sert ve boştu. Arabayı çalıştırdı ve yola koyuldular.
Yol boyunca konuşmadılar. Arabanın içinde sessizlik, dışarıdaki rüzgarın uğultusuyla bölünüyordu. Zilan, camdan dışarı bakıyor, akıp giden ağaçları izliyordu. "Boran'ı sevmek, bir ateşi avuçlamak gibi," diye düşündü. "Elin yanar, canın acır, ama yine de vazgeçemezsin. Çünkü o ateş, seni hayatta tutan tek şeydir."
Boran ise direksiyonu sıkı sıkı tutuyordu. İçindeki fırtınaları susturmak için tüm gücünü harcıyordu. Gözleri yola baksa da zihni çok uzaklardaydı. Dilşah'ın gözleri, zihnine bir hançer gibi saplanmıştı. Onu böyle bırakıp gitmek, kalbine büyük bir yük bindirmişti. Ama o yükü taşımaktan başka çaresi yoktu.
Bir süre sonra Boran, sessizliği bozdu. Sesinde ne sevgi vardı ne de nefret; sadece bir yorgunluk.
"Zilan..." dedi, ama ne diyeceğini bilemedi. Bir süre sustu, sonra derin bir nefes aldı. "Bu evliliği benim kadar sen de istemedin. Ama artık bir yoldayız. Sen kendi yolunu bul, ben de kendi yolumu. Daha fazlasını bekleme."
Zilan, gözlerini ondan kaçırarak, "Senden bir şey beklemiyorum, Boran," dedi. "Zaten hiçbir zaman beklemedim. Ama şunu bil ki, ben sadece törelere boyun eğdim."
Boran'ın gözlerinde kısa bir şaşkınlık belirdi, ama hiçbir şey demedi. Sessizlik, yeniden aralarına duvar ördü. Ama bu kez sessizlik, daha ağır, daha keskin bir hüzünle doluydu.
"Bazı yaralar kapanmaz, sadece kanamayı durdurur.
Ve biz, sustukça büyür içimizdeki boşluklar.
Aşk, bazen bir sığınak değil, bir savaş alanıdır."
Bölüm etkileşimi
