14. bölüm · Beni Korumaya Mecbursun
BÖLÜM 13-"Küller Arasında Uyanış."
Alevlerin ardından gelen sessizlik, kulak tırmalayıcı bir uğultuya dönmüştü.
Gökyüzü hâlâ kızıl, yer hâlâ dumanla kaplıydı.
O gece, herkes kendi cehenneminde yanmıştı.
Timur yaralı omzunu tutarken, dişlerini sıktı.
“Bu işin arkası var. O çemberi kapatan kimse, hâlâ bizi izliyor.”
Pelin bozuk bir kahkaha attı. “İzlesin be abi! Gelsin, tekrardan kapatsın! Belki bu sefer hepimizi gömer.”
Mert sinirle Pelin’e döndü. “Sus! Hep şaka, hep alay. Bir kez olsun ciddiye al şu durumu!”
“Ciddiye alıyorum,” dedi. “Ama bazen dalga geçmezsem çıldırırım, anladın mı?!”
Sesi çatladı.
Bir anlık bir sessizlik oldu.
Ben o sırada uzakta, yanık toprağın ortasında tek başıma duruyordum.
Elimde hâlâ o saat vardı.
Soğuktu.
Tıpkı içimdeki her şey gibi.
Aras yavaşça yanıma geldi, dikkatli bir ses tonuyla konuştu.
“Nehir… artık saklanmamız gerek. Onlar bizi bulursa—”
“Bulacaklar,” dedim, onun sözünü keserek.
Gözlerimi kaldırmadan konuştum. “Ama bu sefer kaçmayacağız.”
“Ne diyorsun sen?”
“Kaçarsak, bu hep devam edecek. O çember sadece beni değil, hepimizi içine aldı artık.”
Aras bir adım geri çekildi, yüzünde endişeyle karışık öfke vardı.
“Senin yüzünden Nehir! Bu lanet güçler… bu gizemli sesler, o adam! Hepsi seninle başladı!”
O an içimde bir şey kırıldı.
Ama sessiz kaldım.
Çünkü haklıydı.
Hepsi benimle başlamıştı.
🐪
O gece, sığındığımız harabe binada ateş yakmadık.
Herkes sessizdi.
Rüzgâr kapının arasından giriyor, yanık kokusunu içeri taşıyordu.
Pelin sessizce yara sarıyordu, Dora silahını temizliyordu.
Aras ise pencereden dışarı bakıyordu.
Bense o saati elimde tutuyor, içindeki zamanı dinliyordum.
Tık… tık… tık…
Bir türlü durmuyordu.
Bir anda ışık çaktı.
Ama dışarıdan değil.
Benim elimden.
Pelin korkuyla yerinden sıçradı. “Nehir! Elin… yanıyor!”
Evet.
Elimden çıkan parıltılar artık kıvılcım değil, koca bir yıldırım gibi parlıyordu.
Sanki içimdeki enerji bastırılamaz hale gelmişti.
Aras yanıma geldi, kolumu tuttu.
“Nehir, sakin ol. Nefes al.”
“Yapamıyorum!” dedim.
O an içimde biriken güç patlamaya hazır bir bomba gibiydi.
Tüm kaslarım kasılmış, kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
“Beni bırak!” diye bağırdım.
Ama o bırakmadı.
Tam aksine, daha sıkı tuttu.
“Nefes al dedim!”
O an göz göze geldik.
Gözlerinde öyle bir şey vardı ki — öfke değil, korku da değil.
İnanç.
Bana inanıyordu.
Yavaşça dizlerimin üstüne çöktüm.
Ellerim titriyordu.
Işık azalmaya başladı.
Pelin derin bir nefes verdi. “Tamam… tamam geçti.”
Ama geçmemişti.
Ben sadece bastırmıştım.
Ve içimdeki fırtına hâlâ dönüyordu.
🐪
Sabah olduğunda gökyüzü griydi.
Sessizliğin yerini, uzaktan gelen helikopter sesleri aldı.
Timur küfretti. “Bizi buldular.”
Aras hemen harekete geçti. “Dağlara doğru gitmemiz lazım. Şimdi!”
Dora silahını omzuna astı. “Bu sefer şansımız yok gibi.”
Ben sessizce yerimden kalktım, yüzümü gökyüzüne çevirdim.
Rüzgâr saçlarımı savurdu.
“Ben gideceğim.”
Herkes bana döndü.
Timur kaşlarını çattı. “Nereye gideceksin?”
“Sesin geldiği yere.”
Aras öne çıktı. “Hayır. Yalnız gidemezsin.”
“Zaten hepinizin tehlikede olmasının nedeni benim. Artık saklanamayız.”
Mert sinirle ayağını yere vurdu. “Kahretsin Nehir, kahramanlık yapma!”
Gülümsedim. Ama bu kez o gülümsemede hiçbir sıcaklık yoktu.
“Ben kahraman değilim. Ben lanetim.”
O an gökyüzü karardı.
Helikopterlerin sesi daha da yaklaştı.
Ve biz koşmaya başladık.
Mermiler yağmur gibi yağıyordu.
Pelin bağırıyordu: “Sağa! Sağa kaçın!”
Dora ateş açtı, Aras beni kolumdan çekti.
Bir kayanın arkasına saklandık.
Kalbim deli gibi atıyordu.
Bir an Aras’ın yüzüne baktım, ter içindeydi.
“Nehir, seni bırakmayacağım.”
“Belki de bırakman gerek,” dedim.
“Eğer ben kontrolü kaybedersem—”
“Yeter!” diye bağırdı. “Senin ne olacağını umursamıyorum! Ben seni kaybedemem!”
Sözleri içime saplandı.
Bir şey diyemedim.
Ama gözlerim doldu.
O sırada bir patlama oldu.
Yer sallandı.
Dora devrildi, Mert onu çekti. Timur bağırıyordu: “Yürü! Yürü!”
Ben ise bir anda dondum.
Çünkü dumanların içinden biri çıktı.
O adam.
Babam.
Üzerinde aynı gri mont, yüzünde maske.
Ama bu sefer maskesinin altından sesi değil… gözleri konuşuyordu.
“Nehir,” dedi.
Sesi buz gibiydi.
“Zaman doldu.”
Her şey yavaşladı.
Kalbimin her atışı yankılandı.
Aras bana baktı, ben ona.
“Gitme,” dedi.
Ama ben bir adım öne çıktım.
“Artık gitmem gerek.”
Babamın sesi yankılandı.
“Ya benimle gelirsin, ya da onlar ölür.”
O an içimdeki fırtına tamamen koptu.
Alevler, yıldırımlar, rüzgâr… hepsi bir araya geldi.
Dünya yerinden oynadı.
Ben bağırdım:
“Hiçbirinizi kaybetmeyeceğim!”
Ve patlama geldi.
Gök yarıldı, yer çatladı.
Kör edici bir ışık her şeyi sardı.
Son gördüğüm şey, Aras’ın bana uzanan eli ve gözlerindeki o korkuydu.
Sonra sessizlik.
Sadece kendi sesim kaldı kulaklarımda:
“Benim adım Nehir… ve bu son değildi.”
Ateşin kokusu hâlâ havadaydı. Gözlerimi açtığımda her şey gri bir sisin içindeydi. Yerde yanık izleri, devrilmiş metal parçaları ve sessiz bir boşluk vardı. Gökyüzü bile solmuş gibiydi. Nefes almakta zorlanıyordum.
Elimi yere koyup doğrulmaya çalıştım ama başım dönüyordu. O kadar gürültü, o kadar ışık… Sonra sadece sessizlik.
“Aras…” dedim kısık bir sesle. Cevap gelmedi.
Etrafı taradım. Toprak sıcak, hava boğucuydu. Uzakta bir şey kıpırdadı. Yavaşça sürünerek ilerledim, sonra o eli gördüm. Yaralı, toz içinde bir el. Mert’ti.
“Mert! Hey, Mert!”
Gözlerini açtı, yüzü külle kaplıydı. “Sen… sen hayattasın.”
“Sen de. Diğerleri nerede?”
“Bilmiyorum,” dedi nefes nefese. “Bir patlama oldu… ışık her yeri yuttu…”
Dizlerimin üstüne çöktüm. Etrafı dinledim. Sonra taşların altından gelen bir ses duydum. İnce, acı dolu bir ses. Pelin.
Taşları ellerimle kazıdım. “Dayan!”
Pelin sonunda ortaya çıktığında gözleri dolmuştu. “Yaşıyorsun…” dedi hıçkırarak.
“Henüz ölmedik,” dedim dişlerimin arasından. “Ama kayıplarımız olabilir.”
Üçümüz sessizce etrafa baktık. Dora yoktu. Aras da.
Bir anda içimde bir ürperti hissettim. Soğuk bir rüzgâr yüzüme çarptı. Küllerin arasında yürümeye başladım, kalbim deli gibi atıyordu.
“Aras!” diye bağırdım. “Aras neredesin?!”
Yanıt yoktu. Sadece yankılar.
Mert elini omzuma koydu. “Belki başka bir yere savruldu.”
“Belki…” dedim ama sesim titriyordu.
Yavaşça ilerledik. Her şey yanmıştı. Ağaçlar, arabalar, makineler… sanki dünya tek bir alevde erimişti.
Pelin sessizliği bozdu. “O patlama… senden çıktı, değil mi?”
Duraksadım. Cevap vermedim. Çünkü doğruydu.
O güç… artık kontrol edemediğim bir şeydi.
“Bir şey beni yönetti,” dedim sonunda. “Ben istemedim. Ama o… sanki içimde başka biri vardı.”
Mert hiddetle sordu: “O ses kimdi o zaman? Kim seni çağırıyor Nehir?”
Yutkundum. “Babam.”
İkisi de sustu. Sadece ateşin kül kokusu vardı.
Ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladık. Ağaçların arasında gri bir gökyüzü parlıyordu. Pelin sinirliydi. “Gerçekten baban mıydı o?”
“Sanırım.”
“Sanırım mı?” dedi Mert. “Ya o herif başka biriyse?”
“Hayır,” dedim kararlı bir sesle. “O ses… o yürüyüş… o bakışlar. O oydu.”
Mert başını iki yana salladı. “O zaman bütün bu lanet onun yüzünden.”
“Hayır,” dedim. “Benim yüzümden başladı. Ama onun yüzünden bitmeyecek.”
Bir süre sessiz yürüdük. Gecenin çökmesiyle birlikte küçük bir ateş yaktık. Pelin dizlerini kendine çekti, gözleri doluydu.
“Ben bıktım,” dedi. “Sürekli savaş, sürekli kaçış. Daha on sekiz yaşındayız be Nehir…”
Onun sözleri içimi deldi ama bir şey diyemedim.
Mert sessizce ateşe baktı. “Bundan kaçamayız. Artık geri dönüş yok.”
Alevlerin ışığında bir hareket fark ettim. Gölge gibi bir şey. Silahımı çektim ama kalbim başka bir şeyi hissetti. Tanıdık bir enerji.
Ve o çıktı. Aras.
Yüzü kan içindeydi ama yaşıyordu. Gözlerim doldu, ona doğru koşup sarıldım.
“Sen… ölmedin…”
“Ben kolay ölmem,” dedi kısık bir sesle, gülümserken. Ama o gülüşte yorgunluk vardı.
Pelin koşup geldi. “Dora nerede?”
Aras sustu. Gözlerini kaçırdı. “Ben çıktığımda… onu göremedim.”
O an herkes sustu. Sadece ateşin çıtırtısı.
Gözlerimi yere diktim. “Onu bulacağız,” dedim. “Ne olursa olsun bulacağız.”
🐪
Ertesi sabah Aras ormanın derinliklerinde bir cihaz buldu. Küçük bir izleme çipi. Ekranda bir kırmızı nokta yanıp sönüyordu.
Pelin yaklaştı. “Bu ne demek?”
“Biri bizi takip ediyor,” dedi Aras. Sonra bana döndü. “Ya da birini çağırıyorlar.”
Mert sinirle küfretti. “Demek hâlâ peşimizdeler.”
Aras başını salladı. “Evet. Ve sanırım kim olduklarını biliyorum.”
“Kim?”
“Project Kaos.”
Kalbim duracak gibi oldu. O ismi yıllar önce duymuştum. Babamın laboratuvarında.
Gözlerimi kapattım, bir anlığına geçmişe döndüm.
Beyaz laboratuvarlar, metalik ışıklar, babamın sesi:
“Güç kontrol altına alınmalı. Yoksa sistem çöker.”
Bir kadın sesi cevap veriyordu: “Ya kontrol eden çökerse?”
Babam sustu. Sonra soğuk bir şekilde konuştu:
“O zaman dünya yanar.”
Nefesim kesildi. Gözlerimi açtım.
“Project Kaos…” dedim. “Babam sadece içinde değildi. Onu kuran oydu.”
Pelin’in ağzı açık kaldı. “Ne?!”
Aras yumruğunu sıktı. “Demek bütün bu cehennem onun yüzünden.”
“Evet,” dedim. “Ve eğer o hâlâ hayattaysa, bu dünya bir daha asla eskisi gibi olmayacak.”
Gece çökmüştü. Rüzgârın uğultusu ateşi tehdit eder gibiydi. Uzanıp yıldızsız gökyüzüne baktım.
Sonra yine o sesi duydum. Babamın sesi.
“Beni arıyorsan, kuzeye gel. Yalnız.”
Bir an nefesim kesildi. Aras hemen fark etti. “Ne oldu?”
Başımı iki yana salladım. “Hiçbir şey.”
Ama o gözlerini kısmıştı. “Nehir, bana yalan söyleme.”
“Bu sefer tek başıma gitmem gerek.”
“Nereye?”
“Bittiği yere.”
Aras elimi tuttu. “Ben seni bir daha kaybetmem.”
“Beni zaten hiç bulmadın,” dedim ve elimi çekip uzaklaştım.
Yalnız yürümeye başladım. Ay ışığı yoldaki külleri parlatıyordu. Uzakta dev bir yapı yükseliyordu.
Üzerinde solmuş bir tabela vardı: KAOS LABS.
Kapıya yaklaştım, elim titredi ama korkmuyordum.
Kapı kendi kendine açıldı. İçeriden yankılanan bir ses geldi.
“Hoş geldin Nehir.”
Babamın sesiydi.
Ama bu sefer arkasında başka bir ses daha vardı. Soğuk, mekanik, neredeyse insan dışı bir ton.
“Proje yeniden başlıyor.”
Gözlerimi kıstım. Ellerimden kıvılcımlar saçıldı.
Artık ne korku vardı ne pişmanlık.
“Bitti,” dedim fısıltıyla.
Ama içimdeki o derin ses tekrar yankılandı:
“Hayır Nehir… bu daha başlangıç.”
