3. bölüm / 6
Barut ve KülGünaydın, Hödük Komutan!
Bölümler 6Şu an: Günaydın, Hödük Komutan!
Barlas'tan
Salona geçip kapısını kapatıp derin bir nefes aldım.
Bu kız beni daha şimdiden çıldırtmayı başarmıştı. Birkaç saat önce kaçırılmış, başına onca şey gelmişti ama hâlâ karşıma geçip bana hödük demekten çekinmiyordu.
İstemeden dudaklarımın kenarı kıvrıldı.
Küçük hanımın dili pek uzundu.
Koltuğa oturduğum sırada yan odadan boğuk bir ses duydum. Önce önemsemedim. Ancak birkaç saniye sonra o sesin bir şarkı olduğunu fark ettim. Odanın kapısının önüne geldiğimi de
Olduğum yerde durdum.
Lara şarkı söylüyordu.
Ama bu, az önce benimle tartışan kızın neşeyle söyleyeceği bir şarkı değildi. Sesi titriyordu. Arada duyduğum hıçkırıklar, göğsümde anlam veremediğim bir sıkıntı oluşturdu.
Bir yıldız kayar geceden…
Sözler kapının ardından kulağıma ulaştı.
Kapının önünde durup başımı geriye yasladım. Ardından yavaşça yere çöktüm.
Kaybolsan da korkma kuzum…
Gözlerimi kapattım.
Bu kızın geçmişinde ne vardı?
Birkaç dakika önce küçücük bir fare yüzünden çığlıklar atıyordu. Önce bunun yalnızca çocukça bir korku olduğunu düşünmüştüm. Ama gözlerimin önünde ağlamaya başladığında yüzündeki ifadeyi görmüştüm.
O korku, bir fareden çok daha fazlasıydı.
Ve ben, Barlas Kızıl, Barut Komutan ilk kez birinin anlatmadığı bir hikayeyi merak ediyordum.
Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerimi açtım. Aslında buna uyumak denirse tabii.
Gece boyunca aklımı meşgul eden bir şey vardı. Daha doğrusu, biri.
Benim odam da kalan o baş belası kız.
Kapının önünde oturup şarkısını dinlediğim an bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Sesi hala kulaklarımdaydı. Söylediği sözlerde ne vardı bilmiyordum ama o şarkıyı söylerken ağladığını hatırladıkça içimde tuhaf bir his oluşuyordu.
Derin bir nefes alıp sözde yattığım koltuktan kalktım.
Yeter Barlas. Kendine gel.
Üniformamı giyip evden çıkmam gerekiyordu. Bugün yapmam gereken bir sürü iş vardı ve aklımı saçma sapan düşüncelerle meşgul edecek vaktim yoktu. Lara ya küçük bir not yazıp mutfak masasına bırakıp evden çıktım.
Askeriyeye vardığımda her zamanki gibi doğrudan görevlerime yöneldim. Bir süre evraklarla ilgilendim, ardından bahçede oturan timin yanına uğradım. Herkes kendi arasında konuşuyor, Frekans da her zamanki gibi bir şeyler anlatıyordu.
Günün geri kalanı da böyle geçecekti. En azından ben öyle sanıyordum.
---
Lara'dan
Uyandığımda resmen başım çatlıyordu. Komutanın odasından çıkıp salona baktım yoktu mutfağa geçtiğimde masada ufak bir not kağıdı gördüm notu elime alıp okumaya başladım.
"Bugün evine geçersin küçük hanım"
Nota karşı histerik bir kahkaha atıp
"Senin evine mi kaldım be" diye söylenip daireme geçtim hızlıca valizimden birşeyler alıp giyindim evraklarıda alıp bütün hızımla daireyi terk ettim.
Yarım saatlik bir yolculugun ardından sonunda askeriyenin önündeydim.
Elimdeki dosyaları göğsüme bastırarak askeriyenin girişinden içeri girdim. Yurdun bazı evraklarını teslim etmem gerekiyordu.
İşimi halledip hemen dönecektim.
En azından şimdilik planım buydu.
Etrafıma bakınarak ilerlerken tanıdık bir ses duydum.
“Lara Hanım?”
Başımı çevirdiğimde Yiğit'i gördüm. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
“Frekans!”
Yanıma geldiğinde elimdeki dosyalara baktı.
“Hayırdır, ne işin var burada?”
“Yurtla ilgili evrakları getirdim. Nereye bırakacağımı da bilmiyorum.”
“Onu hallederiz. Gel, önce seni bizimkilerle tanıştırayım.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Başka hödükler de mi var?”
Yiğit kahkaha attı.
“Sen var ya, komutan bunu duymasın. Sonra ikimizi de süründürür.”
“Ben ne dedim ki? Gerçekleri söyledim.”
Başını iki yana sallayarak güldü ve beni bahçeye doğru götürdü.
Bahçede birkaç asker oturmuş, kendi aralarında sohbet ediyordu. Bizi görünce Yiğit elini kaldırdı.
“Beyler, size birini getirdim!”
Hepsi başlarını bize çevirdi.
Yiğit bana dönerek gülümsedi.
“Arkadaşlar, bu Lara. Hani dün bahsettiğim, komutanın kucağında hastaneye getirdiği kız.”
“Komutanın getirdiği kız mı?” diye sordu askerlerden biri, kaşlarını kaldırarak.
Yiğit hemen araya girdi.
“Öyle söyleyince yanlış anlaşılıyor oğlum!”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Ben Lara,” diyerek elimi kaldırdım.
“Ama komutanın getirdiği kız olarak tanınmak istemiyorum, haberiniz olsun.”
Askerlerden biri kahkaha attı.
“Tamamdır Lara Hanım. Ben Emir, timin keskin nişancısıyım. Lakabım Çakır.”
Yanındaki asker elini uzattı.
“Kaan. Fitil derler.”
“Ben de Mert. Kurt.”
Ardından diğerleri kendilerini tanıtmaya başladı. Oğuz Şimşek, Burak Gölge, Kerem Ateşböceği, Serkan Çelik ve Efe Poyraz.
Hepsinin ayrı bir lakabı vardı. Bir an kendimi isim ezberleme sınavında gibi hissettim.
“Bir dakika, bir dakika!” dedim sonunda.
“Sizinle tanışmaya mı geldim, yoksa lakaplarınızı ezberlemeye mi?”
Bahçede kahkahalar yükseldi.
“Alışırsın Lara,” dedi Yiğit. “Bir süre sonra isimlerimizi bile unutacaksın.”
“Merak etme, seni unutmak zor. Frekans diye kaydettim bile kafama.”
Yiğit göğsünü tutarak sahte bir acıyla geriye yaslandı.
“İnsan biraz saygı duyar kendi ismimide kayıt eder.”
Tam ona cevap verecektim ki bahçenin diğer tarafında bir hareketlilik oldu.
Başımı çevirdiğimde Barlas komutanı gördüm.
Üniforması kusursuzdu. Yüzünde ise her zamanki ciddi ifade vardı. Bakışları önce timin üzerinde gezindi, ardından bana ulaştı.
Bir an göz göze geldik.
Dudaklarımın kenarı kıvrıldı.
Günaydın, hödük komutan.
Sesli söylemedim tabii. Henüz askeriyeden atılmak istemiyordum.
Yiğit ayağa kalktı.
“Komutanım!”
Diğerleri de toparlanırken ben elimdeki dosyaları düzelttim.
Barlas'ın bakışları dosyalara kaydı.
“Burada ne işin var, Lara Hanım?”
“Yurtla ilgili evrakları getirdim komutanım.”
“Evrakları teslim et, sonra işine dön.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Günaydın demeyi unuttunuz galiba.”
Bahçedeki askerlerin yüzündeki gülümsemeleri görmemek için kör olmak gerekirdi.
Barlas'ın çenesi hafifçe kasıldı.
“Günaydın, Lara Hanım.”
Gülümsedim.
“Günaydın, komutanım.”
Dosyaları ona doğru uzattım. Dosyaları aldıktan sonra timin geri kalanına baktı.
“İşiniz yok mu sizin?”
Bir anda herkes toparlandı.
“Var komutanım!”
Hepsi farklı yönlere dağılırken Yiğit de gitmek üzereydi ki Barlas onu durdurdu.
“Frekans, sen kal.”
İçimden derin bir nefes verdim.
İşte şimdi başlamıştı.
Bu adamın neden bu kadar asık suratlı olduğunu gerçekten merak ediyordum.
Tam Yiğit'e görüşürüz diyecektim ki bahçenin diğer ucunda oturan Derya'yı fark ettim. Elinde kahvesiyle sessizce bizi izliyordu.
Göz göze geldiğimizde ona küçük bir gülümseme gönderdim.
“Günaydın, Pars.”
Derya'nın yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı. Birkaç saniye boyunca bana baktıktan sonra elindeki kahveyi masaya bıraktı. Ardından hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı ve yanımızdan geçip gitti.
Arkasından bakakaldım.
“Benimle bir derdi mi var bunun?”
Yiğit gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
“Derya işte. Herkese böyle.”
“Bana sorarsan benimle konuşmamak için özel bir çaba sarf ediyor.”
“Alışırsın.”
Gözlerimi devirip Derya'nın uzaklaşan arkasına son bir kez baktım.
Tam o sırada Barlas'ın sesini duydum.
“Lara Hanım, evraklarınız teslim ettiğinize göre gidebilirsiniz.”
Başımı ona çevirdim.
“Emredersiniz, hödük komutan.”
Yiğit'in gözleri büyüdü. Diğer askerlerden birkaçının gülmemek için başlarını öne eğdiğini fark ettim.
Barlas ise yalnızca bana baktı.
“Ne dediniz?”
Masumca gülümsedim.
“İyi günler komutanım.”
Arkamı dönüp yürümeye başladım. Ama daha birkaç adım atmıştım ki Barlas'ın sesi yeniden duyuldu.
“Frekans!”
İçimden kıkırdadım.
Yiğit'e patlayacaktı.
Arkamı dönmeden elimi kaldırıp onlara salladım.
“Görüşürüz, çocuklar!”
Bahçeden uzaklaşırken arkamda kalan sessizliği bilmiyordum. Barlas'ın bakışlarının hala üzerimde olduğunu da…
Ama o bakışların nedenini kendisi de henüz bilmiyordu.
Bölüm etkileşimi
