2. bölüm / 6
Barut ve KülDepodan, Bir Şarkılık Güven'e
Bölümler 6Şu an: Depodan, Bir Şarkılık Güven'e
Başımdaki ağrıyla gözlerimi yavaş yavaş aralamaya başladım. Etraftan boğuk boğuk sesler duyuyordum. Gözlerimi tamamen açtığımda etrafıma bakındım. Bir hastane odasındaydım.
Komutan, karşımdaki tekli koltukta oturmuş, başını avuçlarının arasına almış, yere bakıyordu.
Yan tarafımdaki diğer askerle göz göze geldiğimizde gülümseyerek,
“Sonunda uyandın, Lara Hanım,” dedi.
Komutan, oturduğu yerden çatık kaşlarıyla bana bakıp ayağa kalkmıştı.
Başımı tekrar askere çevirip ufak bir gülümsemeyle,
“Uyandım da neden bayıldım?” diye sordum.
Asker cevap vermeden komutan,
“Açlıktanmış,” diye kısa bir cevap verdi.
Gerçi doğru ya! Kaç saattir ağzıma tek bir lokma bile koymamıştım.
Yattığım yerden doğrulup elimi başımın arkasındaki acıyan yere koyarak ovuşturmaya başladım.
“Off, çok acıyor!”
Asker, kahkahayı andıran bir gülümsemeyle,
“Acır tabii. Adama nasıl kafa attıysan burnunu kırmışsın,” dedi.
İşte buna keyiflenmiştim. Gülerek,
“Ohhh, iyi olmuş şerefsiz köpeğe!” dedim.
Bunun üzerine asker kahkahayı bastı. Ben de onunla birlikte kahkaha atmaya başladım.
Biz gülerken komutan,
“Frekans, yeter!” diye dişlerinin arasından soludu.
Asker hemen sustu, ben de sustum.
Kafamı komutana çevirdiğimde çatık kaşlarla bize bakıyordu. Sinirimi bozmuştu. Ben de kaşlarımı çatarak aynı şekilde ona bakmaya başladım.
“Çıkış işlemlerini halletmeye gidiyorum. Hazırlan,” deyip arkasını döndü.
Ardından,
“Hödük!” dedim.
Kapı sertçe kapandı.
Asker gülerek,
“Sen Barut Komutan'a hödük mü dedin?” diye sordu.
Ben de gülerek,
“Vallahi dedim! Ama hödük, baksana! ‘Yeter!’ diye bağırma bana, emir verme. Bu hödük olmayacak da kim olacak? Hem bir şey soracağım komutan sana Frekans dedi sende Barut komutan neden?
Asker anlatmaya başladı:
“Şimdi komutanım hödüktür falan ama iyi adamdır. Neyse, soruna geçelim. Bizim timdeki herkesin bir lakabı vardır. Yani kimse kimseye ismiyle seslenmez, hep lakaplarımızı kullanırız. Artık lakap da denmez, ismimiz gibi oldu. Mesela benim adım Yiğit ama Frekans derler. Komutanımın adı Barlas. Barlas Komutanım demek yerine Barut Komutanım deriz. Böyle yani.”
Anladım anlamında başımı sallayıp elimi uzattım.
“Memnun oldum, Frekans. Adımı biliyorsun ama ben de Lara,” dedim.
Elimi sıkarak,
“Memnun oldum,” dedi.
Yattığım yerden kalkıp ceketimi giydiğim sırada kapıdan içeri bir kadın asker girdi. Bana soğuk bir bakış atıp aynı soğuk ses tonuyla.
“Hadi, gidiyoruz.” dedi ve arkasını döndü.
Ağzım bir karış açık bir şekilde arkasından bakakaldım.
Bu halimi gören Frekans,
"Kapat ağzını, kapat.” deyip gülümsedi.
Ağzımı kapatıp.
“Derdi ne?” diye sordum.
“Aslında bir derdi yok. Pars çok iyidir ama ilk tanıdığı insanlara hep soğuk yaklaşır. Yani senlik bir durum yok,” dedi.
Başımı sallayıp yürümeye başladığımda,
“Pars dedin, kendi ismi ne?” diye sordum.
Merakla cevabını beklerken.
“Derya." dedi.
Sadece başımı sallamakla yetindim.
Hastaneden çıktığımızda askeri araca bindik. Frekans arabayı kullanıyordu, yanında hödük komutan oturuyordu. Derya da benimle birlikte arka koltukta oturuyordu.
Yolculuk çok sessiz geçiyordu. Saat de çok geç olmuştu. Birkaç saat sonra sabah olacaktı.
Başımı cama yaslayıp dışarıdaki boş karanlığa bakmaya başladım.
Bir saat kadar süren sessiz araba yolculuğunun ardından lojmanlara gelmiştik.
Frekans, beni ve hödük komutanı bırakıp Derya'yla birlikte askeriyeye gitmişti.
Komutan binaya doğru yürümeye başlayınca aklıma eşyalarım geldi. Panikle.
“Komutan, eşyalarım yok! Arabadaydı hepsi. Ne yapacağım şimdi ben? Her şeyim gitti! Of, belgelerim de yok!” dedim.
Ben böyle panikle konuşurken komutan, kaşlarını birbirine yaklaştırmış, beni izliyordu.
Sinirle.
“Ya bir de durmuş izliyorsun! Bir şey yapsana! Sen asker değil misin? Eşyalarımı bul!” diye çıkıştım.
Komutan ilk kez gülümseyerek,
“Sakin ol, küçük hanım. Eşyaların burada. Arabada, senin eşyaların alındıktan sonra rent a car'a geri gönderildi.” dedi.
Şaşkınlık ve sevinçle.
“Ne? Nasıl? Burada araba da mı gitti?” diye sordum.
Komutan yüzüme tuhaf bir bakış atıp.
“Duydun işte. Yürü.” diyerek yürümeye başladı.
Peşinden gittim.
Asansöre bindiğimizde dördüncü kata bastı. Kollarımı birbirine dolamış, asansörün kata çıkmasını bekliyordum.
Kata geldiğimizde karşımızda iki daire vardı. Komutan, merdivenin dibindeki dairenin kapısını açtı. Evin girişindeki valizlerimi ve çantamı alıp karşı daireye yürüdü.
Ben sadece şaşkınlıkla komutanı izlemekle yetiniyordum.
Başka bir anahtarla o dairenin de kapısını açıp valizlerimi ve çantamı girişe bıraktı. Sonra bana dönüp kapıyı açtığı anahtarı uzattı.
“Burası senin dairen. Eşyalarını ben kendi daireme koydurtmuştum. Sen yokken evine girmeyelim diye.” dedi.
Anahtarı alırken şaşkınlığın verdiği o tuhaf, ince sesimle.
“Teşekkür ederim.” dedim ve kendi daireme doğru yürüdüm.
İçeri adımımı attığımda iyi geceler demek için arkamı döndüm. Komutan kendi dairesinin kapısını açarken.
“Bir şey olursa seslen. İyi geceler, küçük hanım,” dedi.
İçimden, Hödük, bana mı iyi geceler dedi? diye geçirirken bir dakika… Ben küçük değilim!
Hemen arkasından,
“İyi geceler! Bir de küçük değilim, hödük komutan!” dedim.
Yakıcı bakışlarını bana çevirmesi bir oldu.
Hemen kapımı kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Derin bir nefes alarak.
“Küçükmüş! Pis hödük!” diye söylendim.
Ardından salonun ışığını yaktım ve gördüğüm manzara karşısında büyük bir dehşete düştüm.
Burası leş gibiydi!
Hemen kendi odama, mutfağa ve lavaboya bakmalıydım.
Ve hazin son…
Oralar salondan daha beterdi!
Ben burada nasıl uyuyabilirdim? Temiz tek bir köşe bile yoktu. Temizlik yapayım desem temizlik malzemesi bile yoktu.
Kafayı yemek üzereyken karşımdan geçen fareyi görüp çığlığı basmam bir oldu.
Mutfaktaki o tek olan pis taburenin üzerine çıkıp bağırmaya devam ediyordum.
Kapım da bir yandan, kırılacakmış gibi çalınıyordu.
“Lara, aç kapıyı! İyi misin?” diye bağırdı komutan.
Ama ben buradan inemiyordum!
“Kapının arkasındaysan kaçıl, kırıyorum!” dedi.
Gerçekten de hödük komutan kapımı kırmıştı.
Elinde silahıyla eve girdiğinde beni mutfakta taburenin üzerinde gördü. Silahını indirip etrafa saçtığı ölümcül bakışlarla.
“Ne yapıyorsun orada? Aklını mı kaçırdın sen? Niye çığlık atıyorsun?” diye bağırmaya başladı.
Bacaklarım titreyerek ve kekeleyerek yeri gösterdim.
“Fa… Fare!” dedim.
Hafifçe çıkmış kirli sakalını sıvazlayarak,
“Kızım, şaka mısın sen? Küçücük fare ne yapabilir?” dedi.
Komutan bir şeyler mırıldanırken,
“Ama ben…” deyip ağlamaya başladım.
Kendi kendime, sessizce mırıldanarak.
“Ben de biliyorum minicik bir farenin bir şey yapmayacağını ama olmaz… Ben o farelerle günlerce kaldım. Olmaz, burada olmaz…” dedim.
Sesim titrerken gözlerimi kapattım.
Bir anlığına Hakkari'deki o daireden çıkmış, yıllar öncesine dönmüştüm.
Küçücükk ellerim kapıya vuruyor, sesim kısılana kadar Fatma'nın adını bağırıyordum.
Ama kapı açılmıyordu.
Ve ben yine yalnızdım.
Komutanın kolumu tutmasıyla ürperip gözlerimi açtım.
Gözlerimiz birbirini bulduğunda bu sefer komutanın bakışları farklıydı. Gözleri büyümüş, yüzünde tedirgin bir ifade belirmişti.
Gözlerimin içine bakarak sakinleştirmek isteyen bir ses tonuyla.
“Tamam, sakin ol. Şimdi seni oradan alacağım. Benimle geleceksin.” dedi.
Başımı salladığımda komutan bir anda beni bildiğin un çuvalı gibi omzuna aldı!
Karşı daireye geçtiğimizde beni salonundaki koltuğa oturtup odadan çıktı.
Geri geldiğinde,
“Geç, benim odamda uyu. Giyecek bir şeyler koydum yatağa.” dedi.
Hiçbir şey demeden sadece başımı salladım ve yerimden kalkıp odasına geçtim.
Normalde asla kabul etmezdim ama o fare beni ruh gibi yapmıştı!
Çıkardığı eşofmanla kazağı giyip hemen kendimi yatağa attım.
Sakinleşmek için her zaman yaptığım gibi Fatma'mın bana söylediği o şarkıyı söylemeye başladım.
İstemsizce gözlerimden akan yaşlar artık ağlamaya ve hıçkırıklara dönüşmüştü.
“Bir yıldız kayar geceden,
Bir ses gelir uzaklardan.
Kaybolsan da korkma kuzum,
Sevgi bulur seni yeniden…”
Fatma'mın sesi kulaklarımda yankılanırken gözlerimi kapattım.
Belki de yıllar sonra ilk kez, korkularımın arasında kendimi biraz olsun güvende hissettim.
Bölüm etkileşimi
