30. bölüm · AYZA
FİNAL
Merhabaaaaa....
Uzun bir aradan sonra bölüm yayınlıyor hem çok heyecan verici hem de aynı zamanda endişeli hissettiriyor çünkü arayı çok açtık maalesef, üzgünüm bunun için.
Final bölümünde tekrardan buluşuyor. Onların hikayesine son kez şahitlik edeceğiz bu yüzden güzel yorumlarınızı, tepkilerinizi satırların arasına bırakmayı lütfen ihmal etmeyin.
İyi okumalar, umarım final bölümün beğenirsiniz.
FİNAL
Gelecek, geçmişin bize hediye ettiği, kalbimize gömdüğümüz hislerin üzerine kurulurdu.
Geçmiş bana iyi davranmamış, canımı her zaman yakmıştı. Kimsesizliği bana daha küçük bir çocukken öğretmiş ve geleceğimi de bu hislere göre şekillendirmişti. Gelecek ise intikamını almış, beni aileme kavuşturmuş ve kalbime on altı yılın telafisi olacak bir yara bandı yapıştırmıştı.
Adalet, vaktinde olmasa da yerini buldu, zaten hiçbir zaman vaktinde bulunmazdı. Canımızı yakardı. Acıya bağımlılık kazandığımız zaman da gerçekler ortaya çıkardı.
Üzerime düşen resim fırçası ile hafifçe irkildim ve düşüncelerimin etrafımı sarmış olduğu sis bulutu içerisinden çıktım. Üzerimdekinin beyaz bir sweat olmasından ziyade Çağatay abime ait olması tedirgin olmama sebep oldu çünkü bu lekenin çıkmayacağını biliyordum. Üzüntüyle iç çekerek ayağa kalktım ve üzerimi değiştirdim. Belki bir umut da olsa boya lekesi çıkar diye sweati makineye koyduktan sonra soluğu Çağatay abimin odasının önünde aldım. Kapıyı çaldıktan sonra yavaşça açarak içeri girdim. Onu ilk defa çalışma masasının önünde görmek beni şaşırtmıştı. ‘’Abi?’’ diye şaşkın bir şekilde sorduğumda, sıkılmış bir şekilde gülümsedi.
‘’Sende mi? Bari sen, ben ders çalıştığım için şaşırma.’’ Dediğinde gülerek yanına gittim ve sandalyesinin arkasında durarak ona sarıldım. Çenem, omzuna yaslıydı. Kollarımın üzerine ellerini yasladı. ‘’Senin ders çalışman ama gerçekten çok şaşırtıcı.’’ Dediğimde bileğimi ısırdı. ‘’Abi ya!’’
‘’Ya bakkalda.’’ Dediğinde gözlerimi devirdim. Onun böyle espri sandığı esprilerine alışmıştım. ‘’Finallerim başlayacak ve bütler ile uğraşmak istemiyorum.’’
‘’Yani aslında bebek doğacağı için ders çalışıyorsun.’’ Dediğimde başını belli belirsiz salladı. Aysima’nin doğumu çok yaklaşmıştı. Aslında eli kulağındaydı her an doğabilirdi ve çok heyecanlıydım.
‘’En sevdiği amcası olmak için başka daha neler yapabilirim bilmiyorum.’’ Dediğinde gülerek yanağına bir öpücük bıraktım. ‘’Çok şanslı bir bebek olacak. En başta babası Agah abim… Sonra amcaları ve halası var. Bu arada halası benim. Çok ama çok heyecanlıydım.’’ Dediğimde güldü.
‘’Bu heyecanını bebek geceleri uyumayıp ağladığı zaman da sana hatırlatacağım.’’ Dediğinde omuz silktim. Bebek bir yaşına gelene kadar burada bizimle yaşamaya devam edeceklerdi sonrasında da kendi evlerine çıkacaklardı ve içten içe farklı bir yerde yaşamalarını istemiyordum çünkü Agah abimi her gün görmek istiyordum. Aynı evde yaşamayınca işlerin değişeceğini biliyordum.
‘’İstediği kadar ağlayabilir aslında sana bir şey söylemeye gelmiştim.’’ Dediğimde başını büyük bir merakla hafifçe kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. Böyle baktığında konuşmak daha zordu. Kızmayacağını biliyordum ama yine de gerilmekten kendimi alıkoyamıyordum.
‘’Söyle abim.’’
‘’Ben odamda resim yapıyordum. Sonra… bir baktım resim fırçası üzerime düşmüş. İnanabiliyor musun abi?’’ dediğimde dudakları iki yana kıvrılmıştı ve gülmemek için kendini tutuyordu. ‘’İnanamıyorum abim, nasıl oldu?’’
‘’Ben de bilmiyorum ama sonra bir baktım üzerimde senin beyaz sweatin varmış.’’ Dedim ve bakışlarımı kaçırdım.
‘’Kızdın mı?’’ diye sorduğumda karşılığında beni kucağına çekerek oturtmuştu. Yanağımı ısırdığı zaman yüzümü buruşturdum. ‘’Kızmadım. Alt üstü bir sweat. Hepsi sana feda olsun.’’ Dediğinde şımarık bir şekilde başımı omzuna yasladım. Onlarla bir çocukluk geçirememiş olmanın verdiği burukluk daima kalbimde olacaktı.
‘’Bir taneciksin sen ya!’’ dediğimde güldü ve yanağımı tekrar ısırdı. Elimi az önce ısırdığı yere koyarak ayağa kalktım. ‘’Acıyor.’’ Dediğimde omuz silkti. ‘’Acımıyor, sert ısırmadım.’’
‘’Yo gayet de sert ısırdın.’’ Dediğimde güldü.
‘’Gel, şu kolunu ısırayım da gör sen!’’ diyerek koluma uzanacağı sırada geriye doğru adım attım. ‘’Olmaz!’’ dedim ve koşar adımlarla odasından çıktım. Arkamdan güldüğünü duyuyordum. Saatlerdir odamda olduğum için biraz da sıkılmıştım bu yüzden salona indim. Annem ve Aysima birlikte oturuyorlardı.
‘’En sevdiği, biricik halası geldi!’’ dediğimde Aysima gülümseyerek elini karnına yasladı. ‘’Çok sevindi geldiğine, tekme attı.’’ Dediğinde hemen yanına oturdum ve bende elimi karnına yasladım. ‘’Hadi bir kez daha tekme at da halanda hissetsin ama annenin canını yakma.’’
Elimin altında hissettiğim hafif dokunuş ile gülümsedim. ‘’Yerim seni ya! Bir an önce doğsan da yanaklarını mıncıra mıncıra öpsem…’’
‘’Oğlumu şimdiden korkutma. Çağatay da hep öyle diyor zaten doğmaktan vazgeçecek. Bir on ay daha taşıyacağım.’’ Dediğinde annem de gülmüştü. ‘’Rahat bırakın torunumu, hem doğunca yanağını falan mıncıramazsınız. Küçücük olacak.’’ Dediğinde omuz silktim. ‘’Olsun kucağımda taşırım bende.’’
Annem ve Aysima ile yaz tatili hakkında heyecanla konuşurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim. ‘’Uraz ile buluşacağım.’’ Dediğim zaman annem başını olumlu anlamda aşağı yukarı salladı. ‘’Aşırı geç gelmeyin.’’
Başımı hemen yanımda oturan Aysima’ya çevirdim. ‘’Abim sende. Beni aramasın.’’ Dediğimde başını hafifçe salladı. ‘’Merak etme, bende o iş.’’ Dedi. Ayağa kalkmadan önce yanağına bir öpücük bıraktım.
İlk başlarda abimi kıskandığım için onu pek sevmesem de vakit geçirince onunla çok iyi anlaşmıştık. Bana bir abla olmuştu.
‘’Ben gelene kadar yeğenime çok iyi bak.’’
…
Rüzgar hafif bir şekil de tenlerimize çarpıyordu ama bu pek de umurumda değildi, üşüdüğümü bile hissetmiyordum. Yanımdaki bedenin sıcaklığı benim için yeterliydi. Varlığıyla bile benim için yeterliydi. Buz dolu bir küvetin içinde bile olsam yanımda olduğu sürece üşümezdim.
Başım omzuna yaslıyken, düşünceler zihnimi rahat bırakmıyordu. Rüyada gibi hissediyordum ve zihnim bu gerçekliği tartışıyordu. Birinin yanında bu kadar huzurlu hissetmenin mümkün olacağını pek düşünmezdim. Ailem benim için çok önemliydi. Onların yanında hissettiğim huzur ve tamamlanmışlık farklıydı, Uraz’ın yanındayken hissettiğim farklı…
Gülümsedim. Gözlerimi kapatıp rüzgarın sesini dinledim. Kayalara çarpan dalganın sesi melodik bir şekilde kulağıma ulaşıyordu Gözlerim kapalı olsa bile adımlarım bile tökezlemiyordu çünkü yanımdaki adama güveniyordum. Tökezlememe izin vermezdi.
“Ayza, artık ayakta mı uyuyorsun?”
Alayla karışık söylediği sözler gözlerimi açmama sebep oldu. Başımı kaldırdığım zaman adımlarını yavaşlattı, bende ona uyum sağladım.
“Çok komik(!)” diyerek gözlerimi devirdikten sonra elini tutmayı bıraktım. Yana doğru attığım bir adım ile de aramıza mesafe girmişti ama bunu pek umursamadı. Uzanarak elimi tuttu ve beni yanına çekti. Başını hafifçe eğerek saçlarımın üzerine bir öpücük bıraktı. “Şakadan da anlamıyorsun hiç.” dediğinde omuz silktim. “Baba şakaları yapma sen de .” dediğimde güldü ama ben içten içe kendimi mahcup hissetmiştim. Baba… Onun yaralı olduğu bir konuydu ve bu yüzden kendi babamın bile lafını pek aramızda geçirmemeye dikkat ediyordum. Ancak göz bebekleri aynı parlaklıklaydı.
Aramızdaki boy farkından dolayı parmak uçlarımda yükselerek yanağına bir öpücük bıraktım ve kaldığımız yerden yavaş adımlarla yürümeye devam ettik.
Yaklaşık beş aydır sevgiliydik ancak sanki daha uzun bir süredir sevgiliymişiz gibi hissediyordum. Bir yandan da zaman su gibi akıp gidiyordu. Onunla geçirdiğim hiçbir an bana yetmiyordu, sonsuza dek sürsün istiyordum. Sayılar ile sınırlandırmasından nefret ediyordum.
16 yıl yetimhanede büyüdükten sonra, “gelecek” kelimesi benim için hep gölgeli bir kavram olmuştu ama artık öyle değildi. Bazen korkunun gölgeleri zihnimin bir köşesinde belirip her şeyi ele geçirmeye çalışıyordu.
Ailem ile kavuşalı neredeyse bir yıl olacaktı, Uraz ile ise beş aylık güzel giden bir ilişkim vardı. Her şey güzel başlamamıştı ya da bir an da sen bunları hak ediyorsun diyerek önüme sunulmamıştı. Böyle bir şey zaten mümkün değildi. Başta çok kırgın ve sinirliydim, sevgiye inanmazdım. Yalnızlığın, bencilliğin her şeyin çözümü olduğunu sanardım ama ailem beni öyle bir kucaklamış, sevgileri ile etrafımı öyle bir sarmışlardı ki kendi hayatımda kendi ellerim ile yeni bir sayfa açma hakkım olduğuna beni inandırmışlardı.
Geçmişi değiştiremezdik ama birlikte yürüyeceğimiz yolları nasıl seçtiğimiz kendi ellerimizdeydi artık.
Bağırış sesi ile hafifçe irkilerek düşüncelerimden uzaklaştım. Kalabalığın içerisinde yükselen çığlıklar korkmama sebep oldu.
Sesler ile birlikte hemen kolunu belime sarmıştı. “Korkma, muhtemelen birkaç kişi tartışıyordur.” dedi ama gözleri dikkatle etrafa bakıyordu. Gelebilecek bir tehlikeye karşı tetikte gibiydi.
Küçük bir çocuğun sesini duyması ile belimi saran kolunu bıraktı. “Buradan ayrılma.” dedi.
Her şey çok hızlı oldu. Uraz koşmaya başladı. Benden uzaklaştığı her bir adım ile içimi büyük bir endişe kaplıyordu. “Uraz! Dur!”
Arkasından seslensem de pek bir işe yaramadı. Bende onun peşinden koşmaya başladım. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Onun kadar hızlı koşamasam da yetişebilmiştim kalabalığa dalmak üzereyken.
Büyük bir arbede vardı ve gözlerim Uraz’ı arıyordu ama onu görmemiştim. Bağrışmaların arasından onu sonunda görebilmiştim. Yanağına atılan yırtmağı net bir şekilde görebilmiştim ama aramızda o kadar çok insan vardı ki çaresizce orada durmaktan başka bir şey yapamadım. Sonrası algılayamayacağım kadar hızlıydı. Gelenler polisler ile herkes büyük arabaların içerisine acele bir şekilde bindirilmeye başlandığında Uraz’a ulaşmaya çalışıyordum ama polisler ikimizi de bileklerimize taktıkları kelepçeler ile peş peşe arabaya bindirdiler. Karakola gideceğimizi bilirken içimi çok büyük bir endişe kapladı.
Karakolun bekleme odası, içeriyi saran loş ışık, korkudan ve huzursuzluktan başka hiçbir şey hissettirmiyordu.
Gözlerim Uraz’ın yanağındaki hafif kızarıklıkta takılı kaldı, içimdeki huzursuzluğu arttırıyordu.
“Burada ne oldu?”
Sessizliği, gür çıkan bir ses bozmuştu ancak bu ses bana yabancı değildi. Başımı kaldırdığım zaman girişte duran Agah abimi gördüm.
Gözleri bir köşede korktuğu için sinerek oturmuş beni buldu. Yüzünde hem öfke hem de endişe vardı. Onu hayal kırıklığına uğratmış gibi hissettim evet bir suçumuz yoktu ancak buradaydım ve benim abim bir komiserdi. Onu diğerlerine karşı mahcup etmiş gibi hissettiğimden dolayı kendimi çok suçlu hissediyordum.
“Ayza? Ne işin var senin burada?”
Boğazım düğümlendi. Hiçbir şey yapmadım diyemedim çünkü asıl mesele burada bulunmamdı.
Uraz beni anladı ve abimin görecek olmasını umursamadan dizimin üzerinde duran elimi tuttu.
“Sahilde yürüyorduk, bir şey yapmadık. Arada kaynadık.”
Abim başını belli belirsiz sallayarak derin bir şekilde nefes aldıktan sonra adımları tam önümde durdu. Elimi çeneme yasladı. “Bir yerine bir şey oldu mu?” diye sorduğunda başını olumsuz anlamda iki yana salladım.
Abim iyi olduğumuza emin olduktan sonra yanımızdan ayrıldı, işlemleri iptal ettirdi. Sonra da bizi oradan çıkardı.
“Yanında sevgilin varsa kavgaya karışmaman gerektiğini öğrenemedin mi?”
Abim azarlar bir şekilde Uraz ile konuştuğunda onu savunmak istedim ama konuşmaya hala çekiniyordum.
“Küçük bir çocuğun yardım çığlığına sessiz kalınmayacağını da öğrendim.” dediğinde abim bir şey demedi çünkü kendisi de biliyordu ki aynı şeyi o da yapardı.
Elini babacan bir tavırla Uraz’ın omzuna yasladı. “Dikkat et de eve giderken de kavgaya karışma.” dedi ve onun omzunu yavaşça patpatladı.
Abimin bakışlarından dolayı sarılmaya çekinse de uzaktan veda ederek gitmeye de içi el vermemiş olmalı ki abimle göz göze gelmemeye dikkat ederek yanağıma hızla bir öpücük bırakıp gitmişti.
Arabaya bindiğimiz zaman ikimiz de sessizdik.
Bir yanım hâlâ o kimsesiz çocuktu . Kayıp, terk edilmiş. Ama bir yanım da büyümüştü artık. Ailem var. Gerçekten var. Gecenin bir yarısında karakola gelip beni çıkaracak bir abim var. Ve… bir sevgilim var. Başıma gelebilecek en ufak olumsuzlukta kimsesiz , bir başıma değildim.
“Seni ölmüş sandığımız da bir ömür yitip gitti bile. Seni bir daha bir karakolda, ya da morg kapısında görmeye tahammülüm yok. Kendine dikkat et.”
Başımı çevirerek onun gözlerine baktım. Bakışları sertti ama o sert bakışların altında sonsuz bir sevgi vardı.
‘’Dikkat ederim. Bir daha olmaz, abi.’’
Koltuğa iyice gömüldüm. Ayaklarımı çaprazlayarak daha rahat bir şekilde oturdum. Üzerimdeki kot ceketin kollarını çekiştirdiğimde biraz üşüyordum. Daha çok korkudan ve mahcubiyettendi.
‘’Üşüyor musun?’’ diye sorduğunda başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. ‘’Yok. Sadece ürperdim yoksa sıcak.’’
Arabayı dikkatle kullanırken bir süre daha sessiz kaldı ama bu sessizliği ‘’Korktun mu?’’ diye sorarak böldü.
‘’Evet.’’
‘’Bende korktum. Sana bir şey olmasından, telefonuna ulaşamamaktan… Karakolda olduğunu öğrendiğimde de çok korktum.’’
Bir şey söyleyemedim. Boğazım düğümlendi. Gözlerim yandı. Sessizce camdan dışarıya baktım. Kelimeler sonunda zihnimde toparlanabildiğinde dudaklarımı araladım. ‘’
‘’Ben bir şey yapmadım. Yani biz sadece oradaydık. Kavga edenlerle alakamız yoktu. Hatta ne olduğunu anlamadık bile.’’
‘’Sana bu yüzden kızmıyorum. Kendini suçlama. Seni bulmuşken , kaybetme ihtimalinin fikrine bile katlanamıyorum, tamam mı? ‘’
Başımı önüme eğerek iç çektim. ‘’Tamam.’’
Evin bahçesine girdiğimiz zaman neredeyse tüm ışıklar yanıyordu. Hepsi uyanık olmalıydı. Biz daha zile basmadan kapı açıldı. Annem hemen karşımda büyük bir endişe ile dikiliyordu. ‘’Ayza, iyi misin?’’ diye sordu. Sesi çatlamıştı, endişe boğazında koca bir yumruydu. Gözleri kızarmıştı.
‘’İyiyim anne, gerçekten.’’ dedim. Sesim titredi.
Babam da hemen annemin arkasındaydı. Bakışları dikkatle üzerimde gezindi. İyi olduğuma emin olduğunda iç çekti. Bartu abim hemen babamın yanındaydı. ‘’Kavganın ortasında ne işin vardı?’’
Babam elini omzuna koydu. ‘’İçeri geçin önce, şimdi sırası değil.’’
İçeri geçerken hiçbiri ile göz göze gelmemeye özen gösterdim. Salona geçtiğimiz zaman Çağatay abim ve Aysima oturuyordu.
‘’İyi misin, güzelim? Bir yerinde bir şey var mı?’’
Aysima elini karnına yaslayarak kalktığında yanına gittim. ‘’İyiyim, benim bir şeyim yok. Benim için endişelenme. Gel otur, ayakta kalma.’’
Oturmasına yardımcı olduktan sonra yanına oturdum. Aynı zamanda da kendimi daha suçlu hissetmiştim, benim yüzümden hepsi uykusuz kalmıştı.
Hepsinin benden bir açıklama beklediğini bildiğimden dudaklarımı zorlukla araladım. ‘’Biz kavganın tarafı değiliz. Sahilde yürüyorduk. Her şey bir an da oldu.’’
‘’Uraz’a güveniyor musun peki?’’ diye sordu babam, yüzü sertti ama gözlerindeki öfke değildi. Korkuydu.
‘’Sevgilinle sahilde yürüyüş yapmak için daha normal saatler seçebilirsin. Akşam on da değil mesela. Ayrıca sen evden saat dörtte çıktın.’’ Dedi Çağatay abim.
Gözlerim doldu. Sonunda içimde tuttuğum her şey göz pınarlarımdan dışarı taştı. ‘’Haklısınız biliyorum ama benim hayatım sadece bu evden ibaret olamaz ki… Sadece sevdiğim başka biri ile vakit geçirmek istedim. Hem ben de çok korktum.’’ Dedim ve ellerimi havaya kaldırdım. Kelepçeler yüzünden kalan hafif kızarıklar vardı. ‘’Çok korktum, bak bileklerime de ne olmuş.’’
Babam dizlerinin üzerinde, önüme oturdu. Bileklerimdeki kızarıklıklara küçük öpücükler bıraktı. ‘’Biz bu aileyi seninle tamamladık. O yüzden ne olursa olsun seni kaybetmeye tahammülümüz yok. Anlaştık mı?’’
Kafamı yavaşça salladım. ‘’Biliyorum gerçekten biliyorum. Ben de sizi kaybetmekten çok korkuyorum.’’
Babam beni kollarının arasına aldığında onun küçük şımarık kızı olmayı tercih ettim. Hayatım boyunca asla şımarabileceğim, nazlanabileceğim bir babam olacağını düşünmemiştim ama şimdi burada onun kollarının arasındaydım.
Artık ağlarken bile yalnız değildim.
…
Göz kapaklarım öyle ağırdı ki… Sanki uyku denen şey, kemiklerime yapışmış, beni bırakmak istemiyordu. Biri omzuma hafifçe dokundu. Gözümü araladım.
Henüz sabah olmamıştı, odamın içerisi hala gece lambası ile aydınlanıyordu.
“Ayza,” dedi yumuşak bir ses. Muhtemelen Ayvaz abimdi . “Hadi kalk bakalım. Yazlık bizi bekliyor. Yola çıkacağız.
Yorganın altına biraz daha gömüldüm. “Beş dakika lütfen. ”
“Beş dakika, on dakika derken uçağı kaçıracağız, küçük hanım,” dedi ve şakağıma bir öpücük bıraktı. “İlk tatilin bu. Heyecanlanman gerekmez mi?”
Gözümü kıstım. Odanın loşluğunda üzerime eğilmiş bedenini görünce içimde istemsiz bir gülümseme belirdi. ‘’Hani abiler, kardeşlerine kıyamıyordu. Uykum var abi uykum.’’
‘’Uçakta uyumaya devam edersin, birtanem ama hadi kalkman lazım. Çağatay’ın başına gelip yapacağı baba şakaları ile uyanmak isteyeceğini sanmıyorum.’’
Omuz silktim, “Gel bakalım.” Sonra hiç beklemeden beni battaniyeyle birlikte kucağına aldı.
“Abi!” dedim ama sesi bile çıkaramadım doğru düzgün. Gözlerim hâlâ kapanıyor, dudaklarımda gevşek bir tebessüm vardı. Odamdan dışarı çıktığımızda Bartu abimin sesini duymuştum. ‘’Uyanmadı mı?’’
“Bırak biraz şımarsın,” dedi Ayvaz abim . “Zaten sabahın körü, uykusunu almadı. ‘’
“İyi ki varsınız,” diye mırıldandım.
“Biz de seni iyi ki bulduk, uykucu.”
Havalimanına giden yolda arabanın içi sessiz ama huzurluydu. Aysima , bebek koltuğuyla uğraşırken, ben camdan dışarıya bakıyordum. Gün yeni doğuyordu. Gökyüzü solgun bir griyle pembenin arasında gidip geliyordu. Bir yanım hâlâ uykudaydı ama içim kıpır kıpırdı. Tabii bir de Asil biraz huysuz olduğu için uykuma kaldığım yerden devam edememiştim.
İlk tatilim.
İlk kez ailem tatile çıkacaktım.
Ve ilk kez uçağa binecektim.
“Çok sessizsin,” dedi Çağatay abim, ön koltuktan dönüp bana bakarak. “Heyecanlı mısın?”
“Heyecanlıyım… biraz da tedirgin. Ya uçak düşerse?”
“Pozitif düşün lütfen. Hem bu çok düşük bir ihtimal.’’
“Ben pencere kenarında oturmak istemiyorum ama,” dedim. “İkinizin arasında oturacağım. Güvende hissederim.” Diyerek Ayvaz ve Bartu abimi elimle gösterdim.
“Aynen öyle,” dedi Bartu abim. “Ben sağındayım, Ayvaz solunda. Hem de doktor. Yani bir şey olursa korkmana gerek yok.”
…
Uçağın içine adım attığımda kalbim hızlandı. Her şey çok temiz, çok düzenliydi ama çok yabancıydı da. Koltuklar, ışıklar, sesler… bir sürü sinyal, bir sürü anons. Oturduğum anda kemerim takıldı ama kalbim hala deli gibi atıyordu.
Ayvaz abim eğildi, kulağıma fısıldadı. “İlk kalkışta biraz tuhaf hissedeceksin. Kulakların tıkanabilir, midene oturabilir. Ama unutma, bu his geçici.” Bartu abimse elimi tuttu.
İlk sarsıntı geldi. Uçak pistte hızlanıyordu. Gözlerimi sıktım.
“Derin nefes,” dedi Ayvaz abim.
“Buradasın,” dedi Bartu abim. Ve o an, göğe doğru yükselmeye başladık.
Korkum, yerini hayranlığa bıraktı. Bakışlarım mavi gökyüzünde ve yakından daha çok pamuk şekere benzeyen bulutlarda takılı kaldı.
…
Yazlığa vardığımızda hava sıcaktı. Ev, ahşapla taşın harmanıydı. Rüzgarla birlikte çam ağaçlarının sesi geliyordu. Kendimi yabancı dizilerdeki küçük kasabaların birinde gibi hissediyordum ve bu yeni yer bakışlarımın heyecanla etrafta dolaşmasına sebep oluyordu.
“Ah, sonunda,” dedi Aysima . “Burası o kadar güzel ki…”
Annemler gelmeden önce burayı temizlettiği için her yer pırıl pırıldı. Aysima, Asil ile birlikte uyumak için yukarıdaki odalardan birine çıkarken Çağatay abimde kendini geniş kanepeye atmıştı.
Evin etrafını kısa bir süre içerisinde keşfettikten sonra market yolundaydık. Annem, babam, ben ve Bartu abim gidiyorduk. Diğerleri evde kalmıştı.
Markete girdiğimizde babamda , Bartu abimde birer market arabası almıştı. Abim beni kolunun altına aldı. ‘’Onlar gidip sıkıcı şeyler alsınlar, biz seninle abur cubur alacağız.’’ Dediğinde gülümsedim. ‘’Çok cazip bir teklif. Kasada görüşürüz.’’ Diyerek el salladığımda babam hafifçe gülümsedi. ‘’Görüşelim bakalım.’’
Market arabasının içerisini ilk önce şekerlemeler ile doldurduk ardından da cipsler… Sıra ise en son dondurmalara gelmişti. ‘’İstediğin başka bir şey var mı?’’ diye sorduğunda gözüm sürpriz yumurtalara takıldı. ‘’Bunlardan da alabilir miyiz?’’ diye sorduğumda gülümsedi. ‘’İstediğin kadar alabilirsin.’’ Dediğinde hevesle birkaç tane aldım.
…
Sabahın ilk ışıkları, perdelerin arasından süzülüp mutfağın ahşap zeminine vururken güne umutla başladım. Evdeki o tatlı sessizlik, geceden kalma huzurun yankısı gibiydi.
Üzerime ince, kısa kollu bir sabahlık geçirdim. Saçlarımı tepeden dağınık bir topuzla topladım. Aynada kendime bakarken yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Bu evde, bu yazlıkta… onlarla aynı çatı altında uyanmak, kahvaltıyı birlikte hazırlamak… sıradan gibi görünen ama yüreğime iyi gelen bir mucizeydi.
Mutfağa girdiğimde annem çoktan elini hamura bulamış, babam ise mutfak tezgâhında biberleri doğruyordu.
“Günaydın,” dedim hafif bir gülümsemeyle.
Annem başını kaldırıp hemen bana bakıp gülümsedi. “ Günaydın kızım.’’
Babam bıçağı tezgâha bıraktı, elini havluya silerken gülümseyerek bana döndü. “ Günaydın kızım. Sen gelince mutfağın havası bile değişti.’’
“Ben de kahvaltıya yardım edeyim istedim.”
“Sen yardım et de… Mutfak biraz karışsa da olur,” dedi annem hafif alaycı bir tebessümle. “Hadi, gel. Şu domatesleri doğra bakalım. Ama dikkatli ol. O bıçaklar çok keskin.”
“Sakarlık benimle özdeşleşmiş olabilir ama bu sefer dikkatli olacağım, söz.”
Sözlerimden hemen sonra, tezgâha domatesleri dizdim. Bıçağı aldım.
Mutfakta üçümüz birlikte çalışmaya başladık. Annem göz kararıyla hamura zeytinyağı eklerken ritmik bir şekilde yoğuruyordu. Parmaklarının arasında un uçuşuyor, yüzüne yapışan birkaç tane un zerresi vardı.
Babam ise zeytinleri ayıklıyordu. Her hareketinde bir titizlik vardı. Ama arada sırada dönüp bana bakıyor ve gülümsüyordu. Ben de domatesleri doğruyordum işte. Sessizce, dikkatle…
Bıçağın ucu parmağıma hafifçe kaydı. Sızısı bir anda bastı. Küçücük bir kesikti ama kan hemen yüzeye çıktı. Benimle birlikte annemin sesi de yükseldi:
“Ay Ayza!”
Babam yerinden hızla fırladı. “Ne oldu?!”
“Bir şey yok! Sadece küçük bir kesik,” dedim, ama kaşlarım istemsizce çatılmıştı. Canım yanmasa bile, bu anın bozulmasına üzülmüştüm.
“Ver bakayım,” dedi babam, hemen elimi kendi avucuna aldı.
Annem de yanımıza geldi. Havluyu aldı, hafifçe bastırdı.
“Of ya, ben dikkatli olacaktım,” dedim biraz mahcup bir şekilde .
Annem gülümsedi. “Ayza, senin dikkat ettiğin anlarda bile hayat seni şaşırtmayı seviyor. Küçücük bir kesik. Hemen pansuman yaparız. Sonra biz domatesleri hallederiz.”
“Hayır, yok. Devam edebilirim, sadece…”
Babam başını iki yana salladı. “Yok canım, bu kadar yeter. Şimdi geç otur, biz kahvaltıyı hazırlayalım.”
Ama oturmak istemiyordum. Bu sabah, onlarla birlikte bir şeyler hazırlamak istiyordum. ‘’Pansumana gerçekten gerek yok. Küçücük zaten.’’
Annem bana baktı, sonra babama döndü. Gülümsediler.
“Tamam,” dedi annem. “O zaman sen domates doğramayı bırak, biz yapalım. Sen bize müzik aç.”
Hemen telefonumu çıkardım, mutfağın köşesindeki küçük hoparlöre bağlandım. Hafif bir pop parçası çalmaya başladı. Ses, camdan içeri giren güneşle buluştu, mutfağı sıcacık bir atmosfere çevirdi. Annem hamura ritimle vurmaya başladı. Babam çaydanlığı ocağa koyarken şarkıya eşlik etti. Ben ise, ellerim dizlerimde, sandalyenin ucuna oturmuş bir çocuğun gözleriyle onları izliyordum.
Ne geçmiş vardı bu anın içinde, ne de gelecek korkusu.
Küçükken zihnime kazıyamadığım anıları şimdi kazıyordum.
…
Güneş, kumun üstüne iyice yayılmıştın çok sıcaktı. Ayak parmaklarım kumun içine gömülüyordu; sıcaklığı yakıcı değil, sanki hafifçe gıdıklıyordu. Gökyüzü bomboştu, tek bir bulut bile yoktu. Kuşlar uzaktan uçuyor, martıların sesi rüzgârla karışıp sahile vuruyordu. Gözüm denizdeki o parlak maviye takıldı. Berrak, davetkâr… ama içimde hâlâ bir çocuk ürkekliği vardı. Ben yüzme bilmiyordum.
Üzerimdeki bikiniye bir kez daha göz attım. Annemin seçtiği bir pareoyla sarınmıştım, ama sıcak bastıkça onu da çıkarıp plaj havlusunun üzerine bıraktım. O an dört bir yanımdan gelen sesler yükseldi.
“Bikini giydiğine inanamıyorum Ayza.” Diyen Çağatay abimdi. Kaşlarını çatmıştı, denize değil de bana bakıyordu. ‘’Abartma abi. Çok kıskançsınız. Sanki tek bikini giyen benim, normal böyle şeyler.’’
Agah abim elini uzatarak yanağımı parmaklarının arasına aldı ve sıkıştırdı. ‘’Seni tabi ki de kıskanacağız. Bir tane kız kardeşimiz var bizim.’’ Dediğinde kaşları hafifçe çatılan bendim. ‘’Yani bir tane daha olsa, sorun yok?’’ dediğimde güldü ve yanağıma bir öpücük bıraktı. ‘’100 tane kız kardeşimde olsa kıskanırım.’’
Aysima’nın kucağındaki Asil’e uzandım. Onunda biraz daha büyümesini istediğimiz için ağustos ayının sonlarında gelmiştik , neredeyse dört aylıktı. Ama hava hala sanki yaza yeni girmişiz gibi çok sıcaktı. ‘’Sen de büyüyünce böyle olma.’’ Dedim yumuşak yanağına bir öpücük bıraktım.
Babam, elinde dev bir pembe pamuk şekerle geldi. “Al bakalım prenses.’’
“Teşekkür ederim baba,” dedim, pamuk şekeri alırken. Kendimi küçük bir çocuk gibi hissediyordum. Onlarla birlikte çıktığım bu tatil, içimde bir yerde kendini saklamayı başarılmış Ayza’ya iyi geliyordu.
Pamuk şekerimi bitirir bitirmez Çağatay abimin sesini duydum. ‘’Hadi Ayza, gel!’’ dedi. Diz kapaklarına kadar suya girmişti bile.
“Ben… bilmiyorum, yani gelsem mi?” dedim çekinerek.
“Yüzme bilmediğini biliyoruz. Ama öğreteceğiz,” dedi Ayvaz abim . “Bu kadar adam boşuna mı abin?”
Agah abim geldi yanıma. “Korkmana gerek yok. Biz buradayız.’’
Gülümsedim. Suyun kenarına kadar gittik. Ayaklarım suya değince ürperdim
.
“Sakin ol,” dedi abim.
“Yapamıyorum,” dedim fısıltıyla.
“Peki,” dedi abim, elini uzattı. “Sadece elimi tut. Gerisini sonra hallederiz.’’
Elini tuttum. Kalbim deli gibi atıyordu ama onların yanındaydım. Su belime kadar çıktı.
“Boğulmayacağıma emin miyiz?”
“Şşş, ilk kısmı geçtin. Endişelenme.’’
Sonra kolumun altına yavaşça destek oldular. “Sırt üstü suya yatacaksın. Biz tutuyoruz.”
Yattım. Gözlerimi kapadım. Güneş göz kapaklarımın üzerini hafifçe ısıtıyordu. Ellerini hissediyordum. Güvendeydim.
Sonra yavaşça su üstünde süzüldüm.
Korkumun yerine bir tür özgürlük bedenimi ele geçirdi.
“Yüzüyorum” dedim kısık bir sesle.
“Evet, bizle birlikte yüzüyorsun,” dedi Bartu abim.
Suyun serinliği beni sarsmıştı. Hala hafif bir korku bedenimde geziniyordu ama gülüşmelerimiz daha çoktu. Yüzmeyi öğrenmek düşündüğüm kadar korkunç değildi ya da dört tane şövalyem olduğu için böyleydi, bilmiyordum.
…
Güneş, sabahın erken saatlerinde bile gökyüzünde kendini belli ediyordu. Ufuk çizgisi, maviyle altın arasında sıkışıp kalmış bir tabloyu andırıyordu. Hafifçe esen rüzgâr, tenimi okşarken içimde tanımlayamadığım bir heyecan büyüyordu. Bu sabah diğerlerinden farklıydı. Çünkü ilk kez denizin tam ortasında bir gün geçirecektik.
Saçlarımı ensemde toplarken hafifçe aynaya baktım. Gözlerimin içi parlıyordu. Belki biraz korkudan, ama en çok da huzurdan.
Aşağı indiğimde ev şimdiden hareketlenmişti. Babam, sabah kahvesini içerken gazeteyi karıştırıyor, Ayvaz ve Agah abim tekne için gereken eşyaları çantalara yerleştiriyordu. Annem mutfakta sandviçleri sarıyor, Aysima termosları hazırlıyordu. Çağatay abim ise Asil ile ilgileniyordu , onu kucağında hafifçe hoplatırken her zamanki gibi şarkı söylüyordu. Melodi komikti, sözleri uydurmaydı, ama Asil kendince sesler çıkartarak eşlik ediyordu ve keyfinin yerinde olduğu belliydi.
Tekne, küçük ama zarifti. Beyaz gövdesi ışığı yansıtıyor, kenarlardan sarkan halatlar hafifçe dalgalanıyordu. Kaptanımız –babamın yıllardır tanıdığı biriymiş– bizi güler yüzle karşıladı. Herkes sırayla bindiğinde sıra bana geldi. Çağatay abim elini uzattı.
“Prensesi teknemize de alalım.”
Tekneye ayak bastığım an, içimde bir ürperti dolaştı. Denizin üzerindeydik artık. Kara ardımızda kalmıştı.
Koltuklara yerleştik. Asil, annesinin kucağında, üzerine hafif bir şapka geçirilmiş, minik elleriyle havayı yakalamaya çalışıyordu. Annem yanımıza meyve dolu küçük bir sepet getirdi. Babam hemen en öne geçip kaptanla sohbet etmeye başladı. Abilerim kameralarla, su altı gözlükleriyle uğraşıyordu. Bartu abim bir ara yanıma yaklaşıp “Sakın haber vermeden denize girme ,” dedi ciddi yüz ifadesiyle. ‘’Sence ben tek başıma aşağıya bakmak için başımı bile eğer miyim?’’ dediğimde yüzündeki ciddi ifade silindi, güldü. ‘’Aferin.’’
Tekne motoru sustuğunda, kaptan “Geldik,” dedi. Etrafımıza baktım. Minik bir koydaydık. Etrafı kayalarla çevrili, denizi cam gibi şeffaf. Mavinin her tonu vardı. Cennete düşmüş gibiydik.
Abilerim birer birer tekneden suya atladılar. ‘’Ayza, sıra sen de !’’ diyen Çağatay abimdi.
Annem bana döndü. “Sen burada kalabilirsin tatlım, istersen. Ama korkuyorsan da yalnız değilsin, bir şey olmayacağını bil.’’
Ayağa kalktım. Parmak uçlarımı suya değdirdim. Serindi ama hava da sıcaktı. Tekneye çıkan halat merdivene baktım.
Babam elini omzuma koydu. “ Hazır mısın?’’
İlk adımı attım. Halatlardan tutunarak yavaşça suya indim. Ayvaz abim hemen gelmedi ama bana en yakın duranda oydu. Önce sadece suya alıştım. Dizlerime kadar. Sonra belime. Sonra, abim yaklaştı.
“Hazırsan yüzmeye başla. Ama unutma ben buradayım.”
Başımı salladım. Kollarımı açtım. Ve yavaşça çırpmaya başladım. İlk birkaç saniye panikledim. Ama sonra babamın sesi geldi.
“Ayza, bak, nefes al. Sakinleş. Kendini kasarsan su seni dibe çeker ama serbest bırakırsan seni yüzeyinde tutar.”
Gün, yavaş yavaş rengini kaybediyordu. Gökyüzü eşsiz bir tablo gibiydi. Turuncu, pembe, mora karışıyordu. Dalga sesi bile yumuşamıştı. Biraz önce gülen, suya atlayan, neşeyle yarışan ailemin yüzlerinde şimdi dinginlik vardı. Asil , annesinin kucağında uyuya kalmıştı. Küçücük burnu hafifçe oynuyor, minik ağzı arada bir emziğini arıyordu, ama huzurluydu. Tıpkı benim gibi.
Teknenin arka kısmındaki minderli bölüme uzanmıştım. Üzerime bir t-shirt geçirmiştim, saçlarım ıslak, ayak parmaklarım tuzla kaplıydı. Ama hiç rahatsız değildim.
Tam o sırada yanımda bir gölge belirdi. Göz ucuyla baktım. Yüzünde hafif bir gülümseme. Elinde iki kupayla yaklaşan kişi Agah abimdi .
“Biri sade çay, diğeri de naneli. Hangisi istersin?” dedi.
“Hangisinde daha çok şeker var?”
Bunu soracağını biliyordum.” Yanıma oturdu. Kupayı uzattı.
Teşekkür edip aldım.
“Bugün çok iyiydin.’’
“Yani boğulmadım evet,”
“Hayır, ondan değil. Korkunun üzerine gittin. Bu herkesin becerebileceği bir şey değil.”
Omuz silktim. “Korkularla yüzleşmek, artık bir alışkanlığa dönüştü sanırım.”
“Yine de kolay değil.”
Ona döndüm. “Biliyor musun, burada otururken… kendimi ilk kez gerçekten ait hissediyorum. Sanki dünyada benim de yerim varmış gibi.”
Elimi tuttu. “Senin yerin bizim içimizdeydi hep. Sadece artık sen de farkındasın.”
“Bazen geçmişi düşünmek bile istemiyorum. Ama aynı zamanda onun beni ben yapan şey olduğunu da biliyorum.”
Yanağıma bir öpücük kondurdu. “Senin geçmişin, geleceğine cesaret oldu. Şimdi o cesaret sayesinde huzurlusun.’’
Kafamı omzuna yasladım. Dalgaların sesi, teknenin hafif sallanışı ve uzaktaki martıların çığlıklarıyla karıştı.
Hayat: zorluklar, kayıplardan ibaretti ama hala gülümsemek için ufak da bir sebebimiz varsa onun peşini bırakmamalıydık.
…
Hayat kocaman bir ev gibiydi. Her bir odanın kapısı her zaman kapalı olurdu ama o kapalı kapıların ardında insanların kırgın ve mutlu kalplerinin yarattığı küçük dünyalar olurdu.
On altı yıl boyunda kırgınlığın ve yalnızlığın hakim olduğu bir dünyada hayatta kalmaya çalışmıştım ama sonra kaldığım odanın kapısı yavaşça açılmıştı. İlk önce tedirginlikler, o kapının sadece aralık kalmasına sebep olsa da gerçekliğe karşı daha fazla direnememişti.
O kapıyı tamamen açtığımda odamdaki kırık dökük eşyalar yavaş yavaş yenilenmişti. Yepyeni ve daha güzel bir odaya sahip olmuştum ve bu güzel odayı kaybetmek yerine daha da güzelleştirmek için elimden geleni yapmıştım ve hala da yapmaya devam ediyordum. Zaman eskisi gibi bana düşman değil aksine dosttu.
Dokuz yıl çok gibi görünse de değildi. Ailemle birlikte güzel bir hayatı dolu yaşamakla kalmamış, kendime de bir aile kurmuştum.
Artık on altı yaşında değil, yirmi beş yaşındaydım. Uraz ile birbirimize karşı olan sevgimiz azalmamış aksine artmıştı. Onunlayken sonsuz bir sevginin ortasında, her şeyden daha güçlü hissediyordum.
Mutlu bir evliliğim vardı. Ailem her zaman yanımdaydı. Kendi kıyafet markamı kurmak için çalışıyordum. Önceliğim koleksiyon çizimlerimi tamamlamaktı.
Çizim yapmaktan yorulan parmaklarım kalemi daha fazla kavrayamadı ve masanın üzerine düşmesine izin verdi. Aynı zamanda karnımda hissettiğim tekme ile gülümseyerek elimi karnıma yasladım. Yedi aylık hamileydim ve kızımda benim gibi yorulmuş olmalıydı. ‘’Tamam bebeğim, bıraktım.’’
Anne olma fikri eskiden beni çok korkuturdu çünkü kendi içimde o kadar çok parçaya bölünmüştüm ki o parçaların bir geleceği mahvetmesinden korkuyordum.
Geçen yıllarda, ailem ve Uraz, kırık parçaları benimle birlikte birleştirmişti. Hiç kırılmamışlar gibi… Ve aşık olduğum adam ile sadece ikimizden oluşmayan bir aile kurma fikri artık beni rahatsız etmiyordu, aksine çok istiyordum.
Evin içerisinde yankılanan zil sesi ile birlikte yavaşça kalktım. Artık eskisi kadar hızlı hareket edemiyordum o yüzden ‘’Geliyorum.’’ Diye seslendim. Kapıyı açtığım zaman karşımda annem ve babam vardı. Gülümseyerek, ‘’Hoşgeldiniz!’’ dedim. Babam içeri girmeden önce yanağıma bir öpücük bıraktı. Yıllar geçse bile onlar için hala on altı yaşındaki Ayza’ydım ve bundan pek şikayetçi olduğumda söylenemezdi.
Birlikte içeri geçtiğimiz zaman annem elindeki poşetler ile mutfağa geçmişti, bende babam ile birlikte yan yana oturuyordum. ‘’Yine bir sürü şey almışsınız.’’ Dediğimde elini karnıma yasladı. ‘’Torunumun canı meyve çekmiş.’’ Dediğinde güldüm. ‘’Nasıl haberin oldu?’’
Büyük bir gururla, ‘’Dedeler hisseder.’’ Dedi. Başımı omzuna yasladım. ‘’Umarım kızım doğduğu zaman benim pabucum dama atılmaz. Oturur ağlarım.’’ Dediğimde güldü. ‘’Seni hiç unutur muyuz birtanem benim?’’
Küskün bir şekilde omuz silktim. ‘’Bilmiyorum.’’
Babam saçlarımı okşayarak, "Hadi hadi, naz yapma şimdi," dedi. " Torun başka, evlat başka."
Başımı hafifçe salladım, ama yüzümdeki gülümsemeyi saklamadım. "Bakalım, göreceğiz." dedim, nazlanır gibi.
Tam o sırada mutfaktan annemin sesi geldi. "Ayza, kızım! Bu aldıklarımızı yıkadım gel alıp ye , ben torunuma kek yapmaya başlayacağım."
"Bak işte," dedim babama fısıltıyla, "anne oluyorum diye evlatlıktan azlediliyorum."
Babam kıkırdadı, sonra ayağa kalktı, elini bana doğru uzattı
Karnımı tutarak ağır ağır kalktım. Hareketlerim yavaşlamıştı, ama babam yanımda olunca, sanki her adımım daha kolaylaşıyordu. Mutfağa yürürken, annemin tezgâhın üzerine çıkardığı meyveleri ve kek malzemelerini gördüm.
"Ooo," dedim, karnımı okşayarak, "Küçük hanım şimdiden şımarmaya alışırsa işimiz var demek."
Annem başını kaldırıp bana baktı, yüzünde buruk bir tebessüm vardı . " Şımaracak tabii ki.’’ Dedi.
Duygulandım. Çünkü bu kelimelerin altındaki saklı anlamları ikimizde çok iyi biliyorduk. Ben şımarık bir şekilde büyümemiştim, düştüğümde bile beni kaldıracak kimse yok diye ağlayamazdım. Yara bantlarını dizlerime yamuk bir şekilde kendim yetiştirirdim. Ama kızım benim gibi olmayacaktı. Yanında sadece anne ve babası yoktu. Daha düşmeden onu yakalayacak, koruyacak birçok kişisi vardı. Dayıları, yengeleri kuzenleri, dedesi, halası, anneanne ve babaannesi…
Babam usulca dolabı açıp bir şişe maden suyu çıkardı. ‘’Şimdiden çok nazlı küçük hanım.’’
Omuzlarımı silktim, dudaklarımı büzdüm. "Ne yapayım, hormonlar böyle. Size değil, hormonlarıma kızın. Ayrıca bence hiç de bundan şikayetçi değilsiniz.’’
Babam şişeyi açarken gülümsedi. ‘’Değiliz tabiki de.’’ Dediğinde erikten bir ısırık aldım. Çok lezzetliydi.
Aniden aklımda Uraz geldi, onu çok özlemiştim. Birden gözlerim doldu, ama ağlamamaya çalıştım. Her şeyi abartmak da hamileliğin cilvesiydi.
Annem bir yandan kek karışımını tepsiye dökerken bir yandan bakışlarını bana çevirdi. "Ne oldu? Kızım İyi misin?"
Başımı salladım, gülümsedim. "İyiyim, hormonlarım yine iş başında ."
Babam şaka yapar gibi elini karnıma doğru uzattı. "Senin yerinde olsam hormonlara değil, bu ufaklığa kızardım. Anasına neler çektiriyor şimdiden."
Karnımın üzerine elimi koydum. Küçük bir tekmeyle karşılık verdi. Gülümsedim. "Çekmeye razıyım."
Babam, beni izlerken gözlerindeki minnettarlığı gizleyemedi. Annem tezgâhı silerken göz ucuyla bize baktı. "Ve evi bir kız çocuğunun kahkahaları saracak."
‘’Çok heyecanlıyım.’’ Diye itiraf ettim. ‘’Sizin bana verdiğiniz sevgiyi ona verebilmek. Onu da böyle güvenli hissettirebilmek."
Annem yanımıza geldi, elini saçlarıma dokundurdu. "Onu kucağına aldığın zaman endişelenmen gereken hiçbir şey kalmayacak çünkü sevgini hissedecek.’’
Fırında pişen kekin tarçın ve vanilya kokuları evin her köşesine sinmişti. Oturduğum sandalyede yavaşça doğrulup elimle belimi ovdum. Karnım artık iyice büyümüş, eskiden kolayca yaptığım her hareket küçük bir ritüele dönüşmüştü. İç çekerek doğruldum. Babam telefonuyla ilgileniyordu , annem tezgâhın köşesine dayanmış çayını yudumluyordu.
Kapının kapandığına dair ses duyduğum zaman hafifçe gülümsedim. Sonra mutfağın kapısından Uraz içeri girdi. Üzerindeki hastane önlüğünü çıkarmış, günlük kıyafetleriyleydi ama boynundaki stetoskopu hâlâ unutmuş gibiydi.
Göz göze geldik.
Gözlerinde her zamanki o huzur verici sıcaklık, dudaklarında çalışmaktan bitap düşmüş ama beni görünce canlanan bir gülümseme vardı.
"Hoşgeldiniz.’’ dedi. Sonra bana doğru geldi. Adımlarında acele yoktu ama gözlerinde hafif bir telaş vardı. Hep böyleydi. Ne kadar yorgun olursa olsun bana ve karnımdaki bebeğimize baktığında her şey sıfırlanıyordu.
Yanıma diz çöktü. Bir eliyle karnıma dokundu, diğer eliyle yanağımı okşadı.
" Prenses, bugün annene çok mu çektirdin bakalım?"
Bebeğimiz kımıldanır gibi oldu. Küçük bir tekme. Gülerek elimi Uraz'ın elinin üstüne koydum.
"Yaramazlık yapıyor," dedim. "Ama şikâyetçi değilim."
O sırada babam boğazını temizledi. "Biz müsaadenizi isteyelim artık," dedi. ‘’Şimdi kocası gelince, bu küçük hanım , anne ve babayı unutur."
‘’Aşk olsun baba!’’
Annem gülerek babamın koluna girdi. "Kek fırında, siz çıkarırsınız. " dedi göz kırparak.
Kapı kapanınca evin içerisini bir sessizlik sardı. Uraz ayağa kalkarak önce keki fırından çıkardı ardından da kalkmam için bana elini uzattı. "Gel."
Yavaşça ayağa kalktım. Birlikte salona geçtik. İlk önce beni oturttu ardından da yanıma oturdu. Nazik bir şekilde beni kendine doğru çekti, bacaklarımı uzatmam için işaret etti. Ayak bileklerim hafifçe şişmişti. Gün sonunda vücudumun taşıdığı ağırlık daha da belirginleşiyordu.
Çekingen bir gülümsemeyle, "Masaj isteyebilir miyim ?" dedim nazlanarak.
"Tabii ki," dedi. Ellerini ısıtmak için ovuşturdu, sonra elleriyle ayaklarımı avuçladı. Başparmaklarıyla topuklarıma küçük daireler çizmeye başladı.
Rahatlamış bir iç çekişle gözlerimi kapattım.
"Doktor olduğum için mi bana böyle güveniyorsun, yoksa masajlarımı mı seviyorsun?" diye sordu şakayla karışık.
Gözlerimi aralamadan gülümsedim. "İkisi de olabilir... Ama senin ellerinin güvenini başka hiçbir şey veremezdi."
Uraz, ayaklarımdan bacaklarıma doğru yavaşça çıkarken kasılmış kaslarıma özenle bastırıyordu. Dizlerimden yukarı, baldırlarımın yanlarına, nazik ama kararlı dokunuşlarla devam etti.
"İkimiz de çok değişiyoruz," dedim sessizce. "Sen daha sabırlı oldun. Ben de daha sakin biri."
Uraz başını kaldırıp bana baktı. "Sen hep sakindin Ayza. Sadece çocukluğuna kırgın olan hırçın kız çocuğunu sevgiyle büyütmen gerekti.’’
Bir süre konuşmadan kaldık. Uraz'ın elleriyle bacaklarımı yoğururken, evdeki sessizlik sanki bizi sarmaladı. Ardından, usulca konuşmaya devam ettim.
"Korkuyor musun?"
Birkaç saniye düşündü. Sonra başını salladı.
"Korkuyorum.’’ dedi. "Kızımızı ilk kucağıma aldığımda neler hissedeceğim bilmiyorum. Belki ağlarım. Belki sadece susarım. Ama emin olduğum tek şey var... Onu çok seveceğim ve onun için her şeyi yaparım.’’
"İsim düşündün mü?" diye sordum.
Uraz parmaklarını gevşetti, masajı bıraktı ve ellerini dizlerine koyarak bana döndü. "Sen düşündün mü?"
Başımı salladım. "Biraz."
Uraz kaşlarını kaldırdı, "Söyle o zaman."
Sessizce birkaç isim sıraladım aklımdan. Sonra fısıltıyla, "Mira," dedim. "Biliyor musun? 'Mira' mucize demek. Bize de mucize gibi geldiği için."
Uraz başını salladı. "Güzel. Başka?"
Gülümsedim. "Lina... 'Nazlı, zarif' demek. Ya da Eylül."
Uraz düşündü. Sonra gözlerini bana dikti.
"Ben Dora ismini buldum.’’ dedi. "Hediye anlamına geliyor. Bize verilen en büyük hediye gibi."
İkimiz de sustuk. İsimler havada asılı kaldı. Mira. Lina. Eylül. Dora. Hepsi bizim küçük mucizemiz için söylenmiş dualar gibiydi.
O sırada karnımda yine hafif bir hareket hissettim. Uraz elini hemen karnıma koydu, gözleri kocaman açılmıştı.
"Bir sinyal verdi," dedim gülerek. "Bence Dora’ya evet dedi." Dedi Uraz.
Sonra yavaşça bana yaslandı, alnını alnıma dayadı. ‘’İsminin Dora olmasını mı istiyorsun?’’ diye sordum. ‘’Sen de istiyorsan, istiyorum.’’
‘’Dora Erden… Sevdim.’’
Küçük bir gülümsemeyle Uraz’ın gözlerine baktım. O an sanki dünya durmuştu. Ne dışarıdaki rüzgârın sesi, ne evi saran kek kokusu, ne de günün yorgunluğu vardı aramızda. Sadece o ve ben. Birbirine kenetlenmiş, birbirini seven iki ruh.
‘’Seni heyecanla bekliyoruz kızım, Dora’m’’
Sözleri kalbime dokundu. Dudaklarımı büzdüm, gözlerim hafifçe doldu. Hem mutluydum hem de duygularım iyice yüzeye çıkmıştı. Hamilelik, bu inişli çıkışlı ruh hâllerinde beni bambaşka birine dönüştürmüştü.
"Çok duygusal oldum," dedim yüzümü buruşturarak. "Hep böyle mi olacak?"
Uraz usulca güldü, sonra yanıma kayarak bana daha da yaklaştı. Kollarını nazikçe omuzlarıma doladı. Başımı göğsüne yasladım. Kalbinin düzenli, sakin atışlarını duyabiliyordum.
"Her zaman böyle olsan da olur," dedi, saçlarıma küçük bir öpücük kondurarak. "Ben seni her hâlinle seviyorum."
Başımı hafifçe kaldırıp onu süzdüm. Gözlerimi kıstım, alaycı bir edayla.
"Yani şişmiş ayaklarımla, sabah bulantılarımla, gece yarısı canımın çektiği tuhaf şeylerle bile?"
Uraz hafifçe gülümsedi. "Özellikle öyle."
Bir kahkaha patlattım, sonra elimle göğsüne hafifçe vurup, "Aferin!" dedim.
Uraz beni biraz daha kendine çekti. Yüzüm onun boynunun hemen yanında, teninin sıcaklığını hissedebileceğim kadar yakındı. Parmaklarımı gömleğinin düğmeleriyle oynamaya başladım. Hamilelikle gelen o çocuksu hallerime karşı hiç sabrını kaybetmediği için ona içten içe minnettardım.
"Uraz." diye fısıldadım.
"Hımm?"
"Sence Dora bana mı benzeyecek yoksa sana mı?"
Bir an düşündü. Ellerini belime, genişlemiş karnıma doladı, sonra başını eğip alnımı öptü.
"Umarım sana benzer," dedi ciddi bir tonla. "Senin kalbini alsın. Senin inadını almasın ama," diyerek ekledi, dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle.
Kaşlarımı çatarak hafifçe dürttüm onu. "Ben inatçı mıyım yani?"
"Evet," dedi gözlerini devirmeden. "Sonra karakter olarak da bana benzesin: sakin, sabırlı..."
"Yok artık!" dedim hafifçe iterek. "O kadar da değil. "
Birlikte güldük. Gülüşlerimiz evin sessizliğinde yankılandı. Sonra o an, Uraz yüzümü iki eliyle avuçladı ve gözlerimin içine baktı. Yavaşça, neredeyse dokunmaktan korkar gibi, dudaklarını dudaklarıma değdirdi. Öyle hafif bir öpücüktü ki, nefesim kesildi.
Öpücüğün ardından alnımı alnına yasladı. "Biliyor musun?" dedi fısıltıyla. "Ben hayatım boyunca birçok mucizeye şahit oldum. Ama asıl mucizem sensin. Sen ve Dora."
Gözlerim doldu. Bir elimle karnımı tutarken diğer elimle Uraz'ın elini tuttum.
"Dora bizim mucizemiz," dedim sessizce.
İçimde tarifsiz bir huzur vardı. Sanki zaman bizim için ağır çekimde akıyordu. Karnımdaki hareketle hafifçe kıpırdandım.
"Biraz su getirsene bana?" dedim nazlı bir sesle.
Uraz başını hafifçe geriye attı. "Emredersiniz.’’ dedi gülerek ve kalktı. Mutfağa doğru giderken arkasından seslendim.
"Yanına bir de kek getirebilir misin? Dora’nın canı çekti."
Sesim o kadar ciddi ve nazlıydı ki, Uraz kahkahalarla mutfağa yürüdü. Birkaç dakika sonra elinde bir bardak su ve küçük bir tabakta kek dilimiyle döndü.
Ben kekten küçük bir parça alıp ağzıma attım, ardından bardağı aldım.
Uraz, tekrar yanıma oturup beni yanına çekti. Başımı göğsüne yasladım. O da kolunu karnımın üzerinden doladı. Elimiz karnımın üzerinde buluştu.
"İyi ki hayatıma girdin, Ayza," dedi.
Ben de gözlerimi kapatarak fısıldadım. "İyi ki Uraz."
Ve o an, zaman durmuş gibiydi. Sadece bizim nefeslerimiz, karnımdaki küçük Dora’nın kıpırtıları ve kalplerimizin sessizce birbirine karışan ritmi vardı.
…
Dora’nın odasına girince, zaman yavaşladı.
Odaya hâkim olan pembe tonları, tül perdelerle çok tatlı görünüyordu. Bir köşede küçük beyaz bir beşik, üzerine işlenmiş minik kelebek figürleriyle bekliyordu. İçine yerleştirdiğimiz, annemin ördüğü, yumuşacık battaniye…
İç çekerek odaya adım attım. Ellerim istemsizce karnıma gitti, sanki onu korumak ister gibi.
Arkamdan gelen Uraz’ın adımlarını duydum. Her zamanki gibi, ağır ve emin. Yavaşça yanıma geldi, bir süre hiçbir şey demeden benimle birlikte odayı izledi.
Bu oda.
Bütün çocukluğumun eksik parçalarını bir araya getiriyor, görünmez bir el gibi ruhumun boşluklarını dolduruyordu.
16 yaşına kadar... Yetimhanenin soğuk yatakhanelerinde, demir karyolaların arasında büyüdüm ben. İnsan sesi olmadan uyumayı, doğum günümü kutlamadan yaş almayı öğrendim. Yalnızlık, tenimde ikinci bir deri gibi büyüdü. Ailem olduğunu, ama onların beni istemediğini sanmıştım. Oysa onlar, yıllarca öldüğümü zannetmişti. Hayat, bana hem zalim olmuştu hem de merhametli. Bunu fark etmem yıllarımı aldı.
Ve şimdi...
Şimdi kendi kızım için bir oda kuruyordum. Bir evi. Bir yuvayı.
Uraz elini hafifçe sırtıma koydu. "Bir şey mi oldu ?" diye sordu.
Başımı iki yana salladım, ama gözlerim dolmuştu. "Bilmiyorum," dedim boğuk bir sesle. "Sanırım... Sanırım içimde çok şey var."
Uraz, beni kendine çekti. Yumuşak bir şekilde alnımı dudaklarına yasladı, uzun uzun öylece kaldı.
"Anlatmak ister misin?" dedi sabırla.
Derin bir nefes aldım.
"Ben," dedim güçlükle, "hiç böyle bir oda hayal etmemiştim küçükken. Hep uzak bakardım böyle şeylere. Beşiklere, pembe tüllere, minik battaniyelere... Hiçbiri benim değildi. Ben sadece başka çocukları, başka aileleri uzaktan izlerdim."
Uraz'ın kolları biraz daha sıkılaştı etrafımda. Başını usulca eğdi, gözleri benim gözlerime kenetlendi.
‘’Kızımız ile senin de çocukluğunu iyileştireceğiz, tekrardan. Ve bu hiç sorun değil.’’
Islak kirpiklerimin arasından gülümsedim. Elimi uzattım, beşiğin kenarındaki minik yastığı düzelttim.
Uraz sessizdi. Sadece yanımdaydı. Ve bazen, en iyi sevgi şekli, sadece yanımda olmaktı.
Karnımı okşadım. İçimde bir hareket hissettim. Minicik bir kıpırtı. Dora, sanki duygularıma ortak oluyordu.
"Dora," diye mırıldandı Uraz, karnıma eğilerek. "Annen seni çok bekledi. Sen onun en çok istediği mucizesin."
Ellerim Uraz'ın saçlarına kaydı. Parmaklarım arasında gür saç tellerini hissettim.
"Ben…’’ dedim titrek bir sesle, "onun hiçbir zaman kendini yalnız hissetmesini istemiyorum. Hiçbir zaman."
Uraz doğruldu, yüzünü benimkine yaklaştırdı.
"Sen onun evisin," dedi. "Sen, onu hiç yalnız bırakmayacaksın. Çünkü ne demek olduğunu biliyorsun. Ve ben, ikinizi de asla yalnız bırakmayacağım.’’
Başımı salladım. Gözyaşlarım usulca yanaklarımdan süzüldü. Uraz başparmağıyla gözyaşımı sildi, ardından hafifçe, öylesine şefkatli bir şekilde dudağıma dokundu ki içimdeki bütün kırgınlıklar ruhuma işkence çektirmeyi bıraktı..
Uraz beni kolunun altına çekti, ben de başımı onun göğsüne yasladım. Bu sevginin asla son bulmamasını istiyordum.
…
Uykumun ağır ve bir o kadar da tatlı yerinde karnımın altından gelen keskin bir sancı ile uyandım. Nefesim düzensizdi, parmaklarım ince battaniyeyi sıkıca sarıyordu. Birkaç saniye sancının geçmesini bekledim ama geçmedi. Aksine daha çok artmaya başladığında ‘’Uraz.’’ Diye seslendim ama sesim çok kısık çıkmıştı çünkü kendimi endişeli hissediyordum. Ağlamaklı bir şekilde ‘’Uraz.’’ Dediğimde gözlerini hafifçe açtı ama başını bana doğru çevirdiğinde ciddi bir şekilde uzandığı yerden kalktı. Bir sorun olduğunu anlamıştı.
"Ne oldu?" dedi, sesi yeni uyandığı için pürüzlüydü.
"Sanırım doğum başladı," dedim titreyen bir sesle.
Sadece birkaç saniyeliğine duraksadı ardından da yanı başımızdaki lambayı açtı. Işık odanın içerisini doldururken gözlerimin içine baktı, benim aksime onun bakışlarında panik yoktu. Doktor olmanın getirdiği bir sakinlik vardı ama bakışlarında heyecanın parıltıları vardı.
Üzerime uzun bir hırka giydirdikten sonra kendi de hızlıca bir pantolon ve tişört bularak giydi . Çantam çoktan hazırlanmıştı; haftalardır her an bu anı bekliyorduk. Uraz bir eliyle çantayı kaptı, diğer eliyle de kalkmama yardım etti.
Merdivenleri inerken bir sancı daha geldi. Yüzüm buruşturmasına engel olamadım. Elini sırtıma koydu.
"Derin nefes al," dedi. "Ben buradayım."
Yavaş yavaş arabaya bindik. Uraz, beni dikkatlice ön koltuğa oturttu, kemerimi taktı. Arabanın motoru hafif bir homurtuyla çalıştı.
Sokaklar sessizdi. Uraz’ın elleri direksiyonun üzerinde sakindi, ama göz ucuyla bana bakmayı ihmal etmiyordu.
"Nefesini düzenli tut. Kasılma geldiğinde bana söyle."
Başımı salladım. Uraz bir elini direksiyondan çekip elimi tuttu. O anda, onun varlığı, sanki sancının şiddetini yarıya indirdi.
Hastanenin loş ışıkları uzaktan göründüğünde içimde bir rahatlama oldu. Uraz aracı girişe yakın bir yere çekti. Koşar adımlarla kapımı açtı, beni dışarı çıkardı. Bir hemşireyi çağırdı, sedye getirildi.
Yatarken yanağımı okşadı. "Her şey yolunda gidecek," dedi. Sesi güven doluydu.
Doğumhane odasına alındığımda, Uraz da üzerini değiştirmiş, doğuma girmeye hazırlanmıştı. Yanı başımdaydı. Elini hiç bırakmadım.
Sancılar artıyor, her biri bedenimi acıyla yakıp kavuruyordu. Uraz gözlerime bakıyor, derin nefes almamı hatırlatıyordu. Onun sesi, onun varlığı, korkumu biraz da olsa bastırıyordu.
"Birazdan kızımızı kucağına alacaksın.’’
Bir sancı daha geldiğinde, Uraz alnımdaki terleri silerken başını eğdi, sessizce dua ettiğini hissettim. İçimde tarifsiz bir sızı vardı; hem fiziksel hem ruhsal. Bu acı, bir doğumun kaçınılmaz bedeliydi.
Saatler birbirine karıştı. Sancıların arasında kaybolmamaya çalışıyordum.
Son itişle birlikte, her şey durmuş gibiydi. Sonra o ilk çığlık... Bebeğimin sesi. Sanki zaman dondu.
Hemşireler hızlıca hareket etti , ama gözlerim Uraz’ın yüzünde takılı kalmıştı. Yüzünde gözyaşıyla karışık bir tebessüm vardı. Bebeği bana uzattıklarında, kollarım titredi. Küçük bedenini kucağıma aldım.
Gözlerim dolmuştu. Uraz, elini saçlarıma geçirdi.
"Hoş geldin," dedim fısıltıyla, "kızım..."
Minicik ellerini gördüm; incecik parmaklarıyla havayı kavramaya çalışıyordu. Gözleri kapalıydı, ama yaşam doluydu. O anda, kalbimde yepyeni bir sevgi filizlendi. Hayatım boyunca tattığım hiçbir duygu buna benzemiyordu.
Sonra beni odaya aldılar. Yatağa uzandım, kızım yanımda, beşiğinde. Uraz yanımda oturuyordu, gözlerini benden ayırmadan.
Kapı aralandı. İlk gelen annem ve babam oldu. Annemin gözleri dolu, babamın yüzünde ise koca bir gülümseme vardı . Annem yanımda eğildi, saçımı okşadı.
"Kızım." diye fısıldadı. Gözlerinde hem geçmişin hem geleceğin ağırlığı vardı.
Ardından abilerim... Dört koca dağ gibi adam. Ve eşleri... Yengelerim... Kız kardeşlerim gibi.
Kalabalık birden doldu odaya. Herkesin gözlerinde farklı bir parıltı vardı. Sevinç, gurur, heyecan...
Çağatay abim beşiğin başındayken, ‘’Minik bir peri gibi…’’ diye fısıldadı.
İçimde tarifsiz bir ağırlık vardı. Yalnızca doğumun yorgunluğu değil, anneliğin ağırlığı. Sanki bir başka hayatın eşiğindeydim. Bir devrin kapanışı, yeni bir çağın başlangıcı gibi.
Kızımı kucağıma aldım yine. Saçları incecikti, pamuk gibi. Bebeksi kokusunu içime çektim, huzurun kendisiydi.
Gülümsedim. Gözlerimde biriken yaşlar süzüldü. Onlara engel olmadım.
Hayatımın en ağır ama en güzel gecesiydi. Ve daha yeni başlıyorduk.
Gece ilerledikçe, herkes teker teker vedalaşıp çıktı. Oda sessizliğe büründü. Yalnızca kızımın hafif nefesleri ve Uraz’ın varlığı vardı. Tabii, abimleri göndermek kolay olmamıştı. Hepsi kalmak istemişti ama gerek yoktu. Zaten yarın bir aksilik çıkmadığı sürece eve geri dönecektik. Burada küçücük odada uykusuz kalmalarını istemiyordum.
Başımı yastığa koyarken Uraz elimi tuttu. ‘’Çok güçlü bir kadınsın.’’
"Yanımda sen varken daha güçlüyüm.’’
…
Yorgunluk, tüm bedenime yayıldı. Kasıklarımda, kalçamda, içimde derin bir sızı vardı. Yatakta hafifçe kıpırdandım, yüzüm istemsizce buruştu. Uraz hemen eğildi.
"Ağrın mı var?"
Başımı salladım. "Biraz ama normal sanırım."
"Elbette, doğumdan sonra bedenin toparlanmaya çalışıyor." Ellerini nazikçe dizlerimin üzerine koydu. "Bir şey ister misin?"
"Sadece biraz su."
Kalktı, odadaki küçük dolaptan bir şişe su alıp bardağa döktü. Bir elini başıma destek yaparak bardağı dudaklarıma uzattı. Küçük yudumlarla içtim.
Tam bardağı geri bırakırken, beşiğin içinden minik bir homurtu geldi. Ardından, sabırsız bir mırıltı.
"Sanırım acıktı," dedim, yüzüme istemsiz bir tebessüm yayılarak.
Uraz, beşiğe eğildi, dikkatle kızımızı aldı. Kucağına alırken, başını nazikçe destekledi. Minicik yüzü, huzursuz bir ifade almıştı.
"Hazır mısın?"
Başımı salladım. Uraz , kızımızı yavaşça kollarıma bıraktı. Yatakta hafifçe yana döndüm. El yordamıyla, göğsümün ucunu bebeğin ağzına yaklaştırdım. İçgüdüsel bir hareketle dudaklarını açtı, arayarak buldu.
İlk emme anı... O an, bir bağ kuruldu aramızda. Öyle derin, öyle kutsal ki kelimelere dökülmesi imkânsız.
Uraz baş ucumda oturuyordu, gözlerine yansıyan bir şefkatle bize bakıyordu. Elimi tuttu, parmaklarımız birbirine dolandı.
"Her şey değişti," dedi sessizce.
"Ve hiç bu kadar güzel hissettirmemişti."
…
Gözlerimi ağır ağır açtım. Vücudumun her yanı bitkinlik ve hafif bir sızı içindeydi. Birkaç saniye neredeyim, ne oldu diye düşündüm. Sonra beşiğe kaydı gözüm.
Dora yoktu.
Kalbim bir an endişeyle hızla çarpsa da hemen toparladım. Uraz, kızımızı kontroller için götüreceğini söylemişti. Babasının yanında güvendeydi. Benim bebeğim , benim yaşadıklarımı yaşamayacaktı.
Derin bir nefes aldım. Kapı hafifçe açıldı. İlk önce içeri Agah abim girdi, ardından da Ayvaz abim ve onun arkasından da Bartu ve Çağatay abim.
"Günaydın taze anne ," dedi Bartu abim
"Günaydın." dedim kısık bir sesle, yorgun ama mutluydum.
Ayvaz abim yatağın yanına yaklaşarak ellerini cebine soktu. "Nasıl hissediyorsun? Ağrın var mı?"
Omuzlarımı silktim. "Biraz. Normal sanırım."
Çağatay abim, "Bir şey ister misin? Kahvaltı falan?" diye sordu. Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım.
"Şu an sadece biraz daha yorganı çekip mızmızlanmak istiyorum.’’
Agah abim, hemen yaklaşıp yorganı usulca omuzlarıma çekti. "Mızmızlan istediğin kadar.’’
Gözlerim doldu. Gözyaşlarımı belli etmeden kırpıştırdım. Bartu abim sabırsız bir şekilde, ‘’Bebiş nerede?’’ diye sordu. ‘’Uraz onu kontroller için götürdü.
Tam o sırada kapı yine aralandı. Uraz, ellerinde minicik bir battaniyeye sarılmış halde, kızımızla içeri girdi. Yüzünde yorgun ama mutlu bir ifade vardı.
"Minik hanım kontrollerden tam not aldı," dedi hafifçe gülümseyerek.
Dora mırıldanarak hafifçe kıpırdandı. Uraz , dikkatlice bana doğru yaklaştı.
Kızımızı kollarıma verdi. Sıcacık, tertemiz bir süt kokusu vardı üstünde.
"Hoş geldin prenses," diye fısıldadım.
Bir süre hepimiz sessizce Dora’yı seyrettik. Odada tarifsiz bir huzur vardı. Dışarıdaki hayat durmuş gibiydi.
Ve ben, o yatakta, sıcacık bir yorgunlukla, hayatımda hiç olmadığım kadar tamamlanmış hissediyordum.
…
Günbatımı, gökyüzünü pembe ve sarı renklerle boyarken, kızım çocuksu kahkahaları ile çimenlerin üzerinde koşuyordu. Bir kolunun altında da babasının onun için aldığı peluş ayıcığı vardı. Abimlerde hızlı adımları ile onun hemen arkasındaydılar. Bir yandan da konuşarak onun dikkatini çekmeye çalışıyorlardı. Çağatay abim, hayvan seslerini taklit ederek onu kahkahalara boğuyordu.
Dora koşmaktan yorulmuş olmalı ki kendini çimenlerin üzerine attı. Daha kafası yere değmeden Agah abim çevik bir hareketle elini, onun başının altına koydu. ‘’Kendini öyle yere atma, bebeğim.’’
Dora ise omuz silkerek ‘’Acımadı.’’ Dedi. Ayvaz abim ise elindeki renkli toplar ile onun yanına oturdu. ‘’Bak bakalım burada neler varmış?’’
Dora heyecanla renkli toplara baktı ve neşeyle, ‘’ Sihirli toplar!’’ dedi. Abim gülerek onun yanağına bir öpücük bıraktı. ‘’Hangisinin olduğunu bul bakalım.’’
Minik parmağı ile turuncu olanı işaret etti. ‘’Bu!’’
Abim başını olumsuz anlamda iki yana salladı. ‘’Maalesef o değil.’’
Dora dudaklarını büzerek dayısına baktı. Kaybetmeye gelemiyordu. Abim onun bu masum bakışlarına dayanamayarak yanağına bir öpücük daha bıraktı. ‘’Yerim seni!’’ dediğinde Dora güldü.
‘’Ben memek değilim dayı. Anneannem sana memek yapar.’’
Bartu abimde onların yanına oturduğunda güldü. ‘’Bartu dayım da hep memek var!’’ dediğinde güldüm. Abimin sevgisini gösterme şekli yemek olduğundan, onun yanındayken Dora’nın aç olup olmaması hakkında endişelenmeme gerek kalmıyordu. Aksine Dora daha fazla bir şeyler yemek istemediği için ağlayarak Agah abimin yanına kaçıyordu.
Dora tekrardan renkli toplara baktı ve mavi olanı işaret etti. ‘’Bu?’’
Abim gülümseyerek yanağından makas aldı. ‘’Aferin sana, al bakalım.’’
Dora eline topu aldı ve onunla uğraşırken birden kucağına birkaç şeker düştü. Heyecanla çığlık attı. ‘’Şeker!’’
Çağatay ve Agah abimde onların yanına oturdular. Birlikte oyunlar oynuyorlardı, Bende veranda da onları izliyordum. İçimde tarif edemediğim bir huzur vardı. Kalbimin derinliklerinden tüm bedenimi ele geçiren bir huzur vardı. Abilerim sadece Dora ile oynamıyorlardı. Onunla geçirdikleri her bir an ile birlikte benim göremedikleri bebekliğimi de büyütüyor gibiydiler. Onların gülüşleri, kızımın saçlarını okşayışları… Her biri geçmişte benim için eksik olan bir dokunuştu.
Büyüsem de içimdeki çocuk yıllarca bir köşede saklanmıştı. Annesini, babasını beklemişti. Bir kardeş beklemişti ama sonra hayat onu dört tane abi ile tanıştırmıştı.
Annelik, içimdeki küçük çocuğa da şifa olmuştu.
Şimdi o küçük ben; kendi çocuğunun kahkahası ile birlikte yeniden doğuyordu.
Zamanında kaçırdıkları o yılları sadece bir kahkaha ile değil, her bir sarılmayla; geçmişi kucaklayarak geleceği iyileştiriyorlardı.
Her zaman kaybedecek bir şeyler olurdu ama kazanılacak şeylerde olurdu. Kaybetmeyi de kazanmayı da biliyordum.
Ne kadar çok kaybedersem kaybedeyim, sevgi ile tekrar kazanacaktım.
Bazı eksikler yıllarca sızlayacak yara izleri bıraktı ama sonra bir gülüşle, sevgi dolu bir kucaklama ile tamamlanırdı. Geç de olsa, olması gerektiği gibi kavuşulurdu.
Hayat, sürprizler ile doluydu.
...
BÖLÜM SONU
Bölüm nasıldı?
AYZA'yı nasıl keşfettiniz? Okumaya nasıl karar verdiniz?
Ayza'ya bir mesaj atma şansınız olsaydı ne yazardınız?
AYZA... Benim kırgın ama dik durmaya çalışarak siniriyle, bencillikle her şeyi halledebileceğini düşünen güzel karakterim. Senin gelişimini, iç dünyanı daha güzel bir şekilde yazamadığım için çok üzgünüm. Yeterli ilgiyi bu kitaba gösteremememin sebebi, başka kitaplar yazıyor olmam hiçbir zaman olmadı. Sizlere yakın zamanda da söylediğim gibi her insan gibi , benim için hayat zor ve en sevdiğim şeylerden biri olan kitap yazmayı bile layıkıyla yerine getiremiyorum. Final bölümü umarım çok bölük pörçük olmamıştır. Onlar daha güzel bir vedayı hak ediyordu ama bunu onlara veremediğim için üzgünüm. Umarım beklentinizi biraz da olsa karşılayan bir final bölümü olmuştur. Özel bölümler gelir mi bilmiyorum, gelirse zaten duyururum.
Her şeye rağmen bu güzel kitapta bana eşlik ettiğiniz için hepinize çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız.
Instagram- tiktok: yazankelebek_
