28. bölüm · AYZA

28.BÖLÜM

Buket Arslan

Yeni bölüm gelmeyeli uzun zaman oldu bunun için çok üzgünüm ama önceki bölümlere kıyasla daha kısa bir bölüm ile geldim. Umarım beğenirsiniz.

Yorumlarınızı ve oylarınızı bekliyorum

İyi okumalar

28.BÖLÜM

Telaşlı adımlarımla okuldan dışarı çıktığımda parmaklarımın arasında sıkıca tuttuğum karnemi kaybetmekten korkuyordum. Sanki güçlü bir rüzgar esecekti de parmaklarımın arasında sıkıca tuttuğum kağıt kaybolacaktı. Bahçeye adım attığımda, bakışlarım kalabalığın üzerinde büyük bir heyecanla gezindi. Annemi ve babamı arıyordum.

Anne ve baba kelimeleri hala yabancı gibiydi. On altı yıl boyunca kendimden başka kimsem olmadığıma ikna etmiştim kendimi ama aylardır kimsesiz değildim. Herkes gibi beni seven, bir annem ve babam vardı , birkaç metre ileride beni bekliyorlardı.

Annem, üstünde açık bej rengi bir palto, boynunda yumuşak gri bir atkıyla, ellerini soğuk havadan dolayı ovuşturarak babamın hemen yanında duruyordu. Babam, her zamanki gibi dik, kendinden emin ama gözlerinde sadece ailesine karşı olan şefkat ile annemin yanında duruyor ve ona bir şeyler söylüyordu.

Beni fark ettiklerinde annemin yüzü aydınlandı, gözleri parladı. Babamın yüzündeki sert ifade, yerini sıcacık bir gülümsemeye bıraktı. İçimde garip bir his kıpırdandı. Mutluluk, huzur, biraz da hüzün. Kaybettiğimiz yılların hüznü.

Hayatımın ilk karne günü değildi ancak ailemin olduğu ilk karne günümdü. Küçükken karne günlerinde çok ağlardım. Herkesin ailesi yanında olurdu, sevinçlerini aileleri ile paylaşır ve ellerindeki karneleri ile gülümseyerek fotoğraflar çekilirlerdi. Onları büyük bir kıskançlıkla izlerdim.

Annem kollarını açtı ve yedi yaşındaki tereddüt bile etmeden annesinin kollarının arasına koştu. Sarıldığım anda, göğsünden yükselen o tanıdık, lavanta kokusunu içime çektim. Ellerini sırtımda gezdirirken başımı okşadı.

"Çok özledim seni," dedi, sesi yumuşaktı. "Daha birkaç saat önce ayrıldık ama seni hep özlüyorum."

Güldüm. "Ben de, anne."

Onların hayatına girdiğim andan beri hep ondan kaçmış, yıllarca yalnız büyümenin acısını ona karşı söylediklerim ile çıkarmıştım. Çünkü ben; bir annenin çocuğundan vazgeçmenin imkansız olduğuna inanarak büyümüştüm. Beni bıraktıkları için en çok ona kızgın ve kırgın bir şekilde büyümüştüm. Kızgınlığımın geçmesini sabırla beklemişti. Ona hiçbir zaman anne diyemeyeceğimi düşünsem de şimdi dudaklarımın arasından çıkmasını en sevdiğim kelime anneydi ve bulduğum her fırsatta ona anne diyordum.

Babam bir adım yaklaşıp elini saçlarımın üzerine koydu. "Nasıl geçti karne günün?"

Karne kağıdımı havaya kaldırdım. " Notlarım da fena değil. Ama asıl önemli olan, sonunda karnemi alırken beni bekleyen bir ailemin olması."

Söylediğim şeyin ne kadar büyük bir anlam taşıdığını bir kez daha fark ettim o anda. Onlar da fark etti. Annemin gözleri doldu ama hemen gülümsedi. Babamın elini sıktığını gördüm. Sessizce birbirlerine baktılar, bakışlarıyla konuştular. Sonra babam, "Bu özel günü , güzel bir yemek ile kutlamalıyız.'' Dedi.

Arabada, önümdeki karne kâğıdına bakarken yüzüme aptal bir gülümseme yayıldı. Babamın dikkatle araba kullanışını izledim. Annem yan koltukta, dönüp bana bakıyordu.

"Mutlu musun?" diye sordu.

Gözlerimi ona çevirdim. "Çok."

Birkaç dakika sonra şık bir restorana geldik. İçeri adım attığımızda bizi karşılayan sıcak hava, dışarıdaki kış soğuğunu unutturdu. Ortam, yumuşak ışıklarla aydınlatılmıştı. Ahşap masalar, loş sarı ışıklar ve arka fonda çalan hafif piyano sesi beni sakinleştirdi. Aileyle yemek yemenin nasıl bir şey olduğunu son birkaç aya kadar hiç bilmiyordum. Yetimhanede yemek saatleri gürültülü, kalabalık ama hep eksik olurdu.

Masaya oturduğumuzda menüleri elimize aldık. Annem gülümsedi. "Ne yemek istersin tatlım?"

Menüye göz attım. Sadece aile eksikliği çekerek büyümemiştim aynı zamanda imkansızlıkların içinde büyümüştüm. Herkes için normal sayılabilecek birçok şeyi bile yiyememiştim. Bu yüzden parmaklarımın arasında tuttuğumun menünün içerisinde bakışlarım merakla geziniyordu. Çekinerek, "Lazanya alabilir miyim?" dedim.

Babam hafifçe güldü. "Güzel seçim."

Annem garsona siparişleri verdikten sonra bana döndü. "Nasıl geçti?"

Gözlerim heyecanla parladı. "Aslında çok komik bir şey oldu. Öğretmenimiz karneleri dağıtırken isimleri karıştırdı ve benim karnemi başka birine verdi! O çocuk da, 'Bu benim olamaz, benim notlarım yüksek değil' diye itiraz etti. Sonra baktılar, benim karnemmiş.''

Annem gülerek elini çenesine koydu. "Öğretmenin seni tanıyamadı mı yani?"

Omuz silktim. "Sanırım hâlâ yeni olduğum için. Bir de benim çok tembel bir öğrenci olduğumu sanıyordu. Hoş ilk başlarda öyleydim. Yüksek notları görünce karnenin benim olacağını muhtemelen düşünemedi.''

Birkaç saniyeliğine sessizlik oldu. Yeni olduğum için. O cümle havada asılı kaldı. Onlar benim için yeniydi. Ben onlar için yeniydim. Ama her geçen gün biraz daha 'biz' oluyorduk.

Babam hafifçe öksürerek sessizliği bozdu. "Zamanla herkes seni daha iyi tanıyacak. Ama bizim için artık hiçbir şey yeni değil. Sen bizim kızımızsın, hep öyleydin. Biz hiçbir zaman altı kişilik bir aile olmadık, her zaman yedi kişiydik.''

Annem başını salladı. "Evet. O kadar çok şey kaçırdık ki... Ama ne yaparsak yapalım, her günü telafi etmek istiyoruz, ediyoruz. Etmeye devam da edeceğiz.''

Boğazım düğümlendi. Garson yemeğimizi getirdiğinde bu duygularımı bastırmak için hemen bir lokma aldım. Sıcaktı, lezzetliydi.

Bir süre sonra yemek yerken sohbet iyice koyulaştı. Annem, çocukken en sevdiğim yemekleri tahmin etmeye çalıştı. Babam, "Sence küçüklüğünde en çok hangi çizgi filmi severdin?" diye sordu. Onların bana dair hiçbir şey bilmediğini fark ettikçe içim sızlıyordu, ama bir yandan da şimdi öğrenmek için ellerinden geleni yapmaları içimi sıcacık yapıyordu.

Kıkırdayarak, "Ben de bilmiyorum," dedim. "Ama şu an en sevdiğim şey, sizinle vakit geçirmek."

Asıl gerçeği onlara söyleyerek canlarını daha çok yakmak istemiyordum. Aynı birkaç filmi izleyerek büyümüştüm.

Buna rağmen gülümsedim çünkü geçmiş artık geride kalmıştı. Ulaşamayacağım kadar uzakta... Ve şimdi yepyeni bir hayat için önümüzde uzun , gerçek sevgi dolu bir yol vardı.

Restorandan çıktığımızda, gökyüzü grinin yumuşak tonlarına bürünmüştü. Hafif bir esinti vardı ama içimdeki sıcaklık o kadar yoğundu ki, üşüdüğümü bile hissetmiyordum. Annem ve babamın yanında yürürken fark ettim—ilk defa gerçekten bir aile gibi hissediyordum. İlk defa, bir planın parçasıydım. Sıradan bir gün değildi bu. Birlikte geçirilen, kayıp yılları telafi eden bir gün...

Babam arabaya binerken döndü ve göz kırptı. "Yemeğin üstüne biraz hareket etmek iyi gelir, ne dersiniz?"

Annem merakla ona baktı. "Nereye gidiyoruz?"

Babam gaza basarken hafif bir sırıtışla direksiyona yaslandı. "Sürpriz."

Arabanın içinde yankılanan müziğin ritmine hafifçe parmaklarımı vururken içimdeki heyecan giderek arttı. Sürprizler konusunda pek deneyimli değildim. Yetimhanede her şey planlı ve öngörülebilirdi. Ama artık , spontane bir günün içindeydim ve bu hoşuma gidiyordu.

Yaklaşık yirmi dakika sonra büyük, neon ışıklı bir binanın önünde durduk. Kocaman harflerle yazılmıştı: Bowling Salonu.

Gözlerim büyüdü. "Bowling mi oynayacağız?"

Babam kapıyı açarken gülümsedi. "Evet. Hem biraz rekabet iyidir."

Annem kaşlarını kaldırarak ona döndü. "Rekabet mi? Yoksa 'Beni asla yenemezsiniz' demeye mi çalışıyorsun?"

Babam bir kahkaha attı. "Hayır canım, ama yenemeyeceğin bir gerçek."

Kıkırdadım. Annem gözlerini devirse de yüzündeki gülümsemeyi saklayamıyordu. Babamın bu kadar rahat ve eğlenceli bir yanının olduğunu bilmiyordum. Onları hala tanıyor olmak canımı yakıyordu. En baştan beri ailemin yanında olmalıydım, on altı yıl sonra değil.

Salonun içine girdiğimizde bizi rengârenk ışıklar ve hafif bir uğultu karşıladı. Topların olduğu raflar, ahşap parkeler ve arka planda çalan enerjik müzik içimde bir şeyleri kıpırdattı. İnsanlar kahkahalarla birbirine takılıyor, topları yuvarlarken sevinç ya da hayal kırıklığı dolu çığlıklar atıyordu.

Ailemle bowling oynayacağım.

Bunu düşünmek bile garipti ama bir o kadar da heyecan vericiydi.

Babam kasaya gidip bizim için bir kulvar ayırttı. Çalışan, numaralarımızı alıp bilgisayara girerken elime hafif bir bileklik verdi. "İlk defa mı oynuyorsun?" diye sordu.

Başımı salladım. "Evet."

"Endişelenme, kurallar basit. Ama en önemlisi, eğlenmek."

Ayakkabılarımızı değiştirip top seçmek için raflara yöneldik. Annem pembe bir top aldı. Babam, ağırlığı fazla olan koyu mavi bir top seçti. Ben ise elime birkaç tane alıp denedikten sonra sarı bir top seçtim.

Babam önce kendisi atış yapmak istedi. "Böyle tutuyorsun," dedi, topu nasıl kavramam gerektiğini göstererek. "Sonra hedefe odaklanıyorsun ve düz bir şekilde bırakıyorsun."

Bileğimi nasıl kullanacağımı anlamaya çalışırken babam atışını yaptı. Top hızla parkede ilerledi ve büyük bir 'bam!' sesiyle tüm lobutları devirdi.

Gözlerim büyüdü. "Tam isabet mi?!"

Babam gülümseyerek başını salladı. Annem hafifçe iç çekti. "Eğer her şeyi bu kadar iyi yapmayı bırakmazsan, seni yenmemiz çok zor olacak."

Babam omuz silkti.

Annem gözlerini devirdi. "Şimdi sıra bende."

Topu eline aldı, derin bir nefes verdi ve atışını yaptı. Ama top biraz yana kaydı ve lobutlardan sadece üçünü devirebildi. Kaşlarını çatarak bana döndü. "Sanırım biraz paslanmışım."

Sıra bana geldiğinde, içimde garip bir heyecan vardı. Eğilip topu elime aldım, babamın söylediklerini hatırlayarak hedefe odaklandım ve atışımı yaptım. Ama top yeterince hızlı gitmedi ve yalnızca iki lobut devrildi.

Biraz hayal kırıklığı biraz da anne ve babamla bir şeyler yapıyor olmanın seviyle güldüm. ''Sanırım berbatım.''

Annem sırtımı sıvazladı. "İlk sefer için fena değil. Üstelik hâlâ yenme şansın var."

Babam başını salladı. "Biraz pratikle harika olacaksın."

Oyun ilerledikçe, rekabet yerini kahkahalara bıraktı. Annem bazen topu yanlışlıkla yan tarafa atıyor ve babam onu neşeyle taklit ediyordu. Ben ise her başarılı atışımda mutluluktan zıplıyordum.

Bir ara, babamın sırası gelmeden önce annem ona hafifçe yanaşıp kıkırdadı. "Eğer bu oyunu kazanırsan, hafta sonu koltukta yatabilirsin "

Babam kaşlarını kaldırdı. "Gerçekten mi?"

Annem başını salladı. "Evet. Eğer ben kazanırsam, istediğim takı koleksiyonunu alacaksın."

Babam düşündü, sonra gülümsedi. "Kabul."

Bense araya girdim. "Peki ya ben kazanırsam?"

Annem göz kırptı. "O zaman tüm hafta sonu ne yapmak istiyorsan onu yapıyoruz."

Gözlerim parladı. "Anlaştık!"

Son atışlar yapılırken içimdeki heyecan iyice arttı. Babam hâlâ öndeydi ama annem ve ben az da olsa yaklaşmıştık. Son atışımı yaparken tüm gücümü topladım, nefesimi tuttum ve topu bıraktım.

Top, parkede hızla ilerledi ve...

Tüm lobutlar devrildi!

Çığlık atarak zıpladım. "Hepsini devirdim!''

Annem de ellerini çırparak güldü. Babam şaşkın bir şekilde bana bakarken gülümsedi. "Vay canına. Gerçekten kazandın."

Annem keyifle başını salladı. "Demek ki hafta sonu ne isterse yapacağız."

Babam iç çekti. "Bunun başımıza geleceğini biliyordum. Hoş kazanmasan da istediğin her şeyi zaten yapabiliriz.''

Gülerek onlara sarıldım. O an, hiçbir şeyin daha mükemmel olamayacağını hissettim. Çünkü ilk kez, gerçekten yeni bir hayata ait olduğumu hissediyordum.

Eve vardığımızda saat akşamın ilerleyen saatleriydi. Yorulmuştum ama üzerimdeki tatlı bir yorgunluktu. Bugün, hayatımın en güzel günlerinden birini yaşamıştım. İlk kez ailemle bir karne günü geçirmiştim. Annem anahtarı çevirip kapıyı açtı. Buranın benim için gerçekten bir ev olduğunu son zamanlarda daha çok hissediyordum. On altı yıl sonra da olsa ilk defa bir evim vardı.

Ama içeriye adımımı attığım an kirpiklerimi büyük bir şaşkınlık kırpıştırdım.

"İşte geliyor bizim küçük çalışkan!"

"Karnesiyle herkese hava atmaya gelmiş birisi!"

"Durun bakalım, notlarını görelim önce!"

Oturma odasında dört abim de beni bekliyordu. Yüzlerindeki büyük, sıcak gülümsemeleriyle... Yüzlerinde gururun ve heyecanın bir parıltısı vardı. Ama asıl dikkatimi çeken şey, sehpanın üzerine konmuş olan kocaman, renkli paketlerle dolu hediyelerdi.

Gözlerimi kocaman açtım. "Bu da ne şimdi?"

Agah abim kollarını göğsünde kavuşturdu. Yüzünde otoriter ama eğlenceli bir ifade vardı. "Ne demek 'bu da ne şimdi'? Senin ilk karne günün, unuttun mu? Biz abilerin olarak böyle özel bir günü kutlamadan geçebilir miyiz?"

Yanıma yaklaşan Ayvaz abim omzuma hafifçe dokundu. "Bugün yanında olamadık ama en azından seni güzel bir sürprizle karşılamak istedik."

Çağatay abim sehpanın üzerine oturmuş, kollarını iki yana açmıştı. "Hadi, hadi, paketleri açsana! Meraktan ölüyoruz burada."

Şaşkınlıktan gözlerim dolmuştu. Gerçekten mi? Bu kadar kısa sürede beni böylesine benimsemeleri, bir araya gelip bana hediye almak istemeleri... Kalbim mutluluktan sıkışıyordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Aylardır birlikte yaşamamıza rağmen bu hallerine hala tam anlamıyla alışamamıştım.

Annem hafifçe sırtımı sıvazladı. "Hadi tatlım, abilerin senin için çok özel hediyeler seçtiler."

Gözlerim ışıl ışıl parlayarak sehpanın yanına oturdum. "Peki, ilk hangisini açayım?"

Agah abim yüzünde beliren ufak bir gülümsemeyle, "Tabii ki en büyük abinin hediyesini."dedi.

Gözlerimi devirdim ama içimde yükselen heyecanı bastıramıyordum. Paketini aldım ve yavaşça açmaya başladım. İçinden şık, kahverengi deri bir defter çıktı. Ciltli, kaliteli ve kapağında ismimin baş harfleri vardı. Elimi gezdirirken derinin pürüzsüz dokusunu hissedebiliyordum.

Başımı kaldırıp Agah abime baktım. "Bu..."

Abim hafifçe gülümsedi. "Resim çizmeyi sevdiğini biliyorum. Kara kalem çizimlerin için özel bir defterin olsun istedim."

Boğazım düğümlendi. Beni bu kadar çok düşünüyor olması gözlerimin nemlenmesine sebep oldu ama buna rağmen yüzümde büyük bir gülümseme vardı . "Teşekkür ederim, abi... Bu gerçekten çok özel bir şey."

Göz kırptı. "Hadi, diğerlerine geçelim."

Sıradaki paketin Bartu abime ait olduğunu düşündüm. Kağıdı yırtarak açtığımda içinden son model bir kulaklık çıktı. Simsiyah, zarif ve kaliteli görünüyordu.

"Müzik dinleyerek çizim yapmayı sevdiğin için güzel bir kulaklığa hayır demezsin diye düşündüm."

İçim mutlulukla doldu. "Çok teşekkür ederim abi"

Sırada Ayvaz abimin hediyesi vardı. Paket biraz büyüktü. Açtığımda içinden büyük, yumuşacık bir peluş ayı çıktı. O kadar sevimliydi ki!

''Yastığına sarılarak uyuduğunu fark ettim. O yüzden sana uyku arkadaşı aldım.''

Gözlerim doldu. "O kadar tatlı ki... Adını ne koysam acaba?"

''Ayvaz koyabilirsin.'' Diyerek güldüğünde, Agah abim onun ensesine vurdu ve onların bu hali Çağatay abimin gülmesine sebep oldu.

''Hadi, benim hediyemi aç. İsmi sonra düşünürsün.''

Son paketi aldım ve heyecanla açtım. İçinden, üzeri el işlemesi detaylarla süslenmiş bir bileklik çıktı. El yapımıydı ve inanılmaz güzeldi.

Çağatay abim gururla kollarını açtı. "Bunu özel olarak sipariş ettirdim. Her bir detayı, her bir simgesi senin için anlamlı olsun diye düşündüm. Bak, şu ortadaki yıldız ailesini bulan bir kız çocuğunu temsil ediyor."

Gözlerim yaşlarla doldu. "Abi... Bu..."

Sözler boğazımda düğümlendi. O an hiçbir kelime, hissettiklerimi anlatmaya yetmeyecekti.

Çağatay abim hafifçe başını salladı. "Sen bizim küçük kız kardeşimizsin. Ve bundan sonra hiçbir özel günün yalnız geçmeyecek."

Bu sözleri duyduğum an, kalbimin etrafında hala varlığını sürdürmeye devam eden birkaç duvarda daha fazla direnememiş ve artık yıkılmıştı. Gerçekten kabul edilmiştim. Bu evde, bu insanlarla... Artık gerçekten bir aileydik.

Hediyelerime bir kez daha baktım, sonra gözlerimi kaldırıp her bir abime tek tek baktım.

"Beni bu kadar çabuk kabul ettiğiniz için... Beni bu kadar çok sevdiğiniz için... Teşekkür ederim."

Çağatay abim anında gözlerini devirdi. "Ağlatma bizi ya!" Ağlamayayım diye beni neşelendirmek için her şeyi yapardı.

Bartu abim kollarını açtı. "Sarılamazsak ağlayacağım, hadi!"

Dördü birden üzerime atıldığında kahkahalar içinde onlara sarıldım. Kolları sıcacık, hissettirdiği duygu tarifsizdi.

Bu, hayatımdaki en özel karne günüydü. Ama daha önemlisi, bu, bir ailenin parçası olduğumu gerçekten hissettiğim, kalbimin onları tamamen kabullendiği ilk andı.

...

Gözlerimi güne odamın içerisine sızan güneş ışınları değil de heyecandan atan kalbim ve ağrıyan karnım yüzünden açtım. Kalbim, göğüs kafesime sığmayacak gibi çarpıyordu.

Daha önce hiç böyle bir gün kutlamamıştım, özellikle de gerçekten sevdiğim biriyle... Gözlerimi tavana diktim, derin bir nefes aldım.

Bugünün özel olmasını istiyordum. Onun da benim için özel hissetmesini...

Yatağımda doğrulup üzerimden yorganımı attım. Elimi yüzüme götürüp uyku mahmurluğumu dağıtmaya çalışıyorum.

Telefonuma uzanıp mesaj kutumu açtım. Ve tam da tahmin ettiğim gibi, ondan gelen bir mesaj vardı.

"Günaydın biricik sevgilim. Saat 2'de seni almaya geleceğim. Hazır ol. Seni çok seviyorum. Utandığı için kızaran yanaklarına da bir sürü öpücük bıraktım...''

Mesajı gülümseme sebep oldu. Sadece bir mesajı bile içimi saran huzursuzluğu yok etmek için yeterliydi. Yüzümdeki gülümseme silinmeden mesajını birkaç kez üst üste okudum ve parmaklarım klavyenin üzerinde özgür ve heyecan dolu bir yolculuğa çıktı.

''Günaydın benim bir tanecik yakışıklı doktor adayı sevgilim.''

Telefonumu komodinin üzerine bıraktım ve iç çektim. Tatlı bir heyecan olsa da gerçekten karnım ağrıyor ve midem bulanıyordu. Odamın kapısı yavaş bir şekilde açıldığında annemi görmüştüm. Uyanmış olduğumu görünce ''Günaydın.'' Diyerek içeri girdi.

''Günaydın anne.''

Güzel yüzünde silik bir tebessüm belirdi. Ona ne zaman anne desem mutluluğu göz bebeklerine kadar taşıyordu. Aylardır yanlarındayım ve ona anne demeye de çok yeni başlamamıştım ancak her defasında ilk kez diyormuşum gibi bir mutluluk sarıyordu onu. Yıllarca evlat acısı çekmenin bedeliydi.

Yanıma oturmadan hemen önce uyurken dağılmış olan saçlarımı parmaklarıyla düzeltti. ''Heyecandan mı uyandın?'' diye sorduğunda başımı olumlu anlamda aşağı yukarı salladım. ''Midem bile bulanıyor.'' Dediğimde güldü.

Annesi ile arkadaş olan kızlara her zaman çok özenmiştim. Çekinmeden her şeyi birbirlerine söylüyorlardı ve anneleri her zaman onların yanındaydı. Benim ise hiçbir zaman annem olmamıştı, şimdiye dek...

Artık ben de annesi ile arkadaş olan kızlardandım.

Elini sırtıma yaslayarak yavaş bir şekilde sıvazlamaya başladı. ''Birazcık sancılı olsa da bunlar çok tatlı heyecanlar.'' Dediğinde başımı sallayarak onu onayladım. ''Bence de.''

''Kahvaltı hazır.'' Dediğinde başımı omzuna yasladım. ''Canım hiçbir şey yemek istemiyor. Bugün kahvaltı etmesem olmaz mı?''

''Olur, istersen evden çıkmadan önce bir şeyler atıştırırsın. Seni ne zaman almaya gelecek?''

''Saat 2'de.''

''Güzel. En azından evde sen ve benden başka kimse olmayacak.'' Dediğinde güldüm. Bugün okula gitmemiştim ve özellikle sevgililer gününde evde olmam tabi ki abilerimin dikkatini çekmişti. Uraz ile sevgililer gününü kutlayacağımızı haftalardır bilmelerine rağmen sanki ilk kez duymuş gibi davranmaları ve beni kıskandıkları için küçük bir çocuk gibi davranmalarına şahit olmak çok keyifliydi, bazen bunaltıcı olsa bile..

''Evet ama akşam ben hepsi arar.'' Dediğimde güldü.

''Olsun canım. Biraz oyalarım onları belki hemen aramaya başlamazlar ayrıca eve çok geç gelmeyeceğin konusunda anlaştık.''

''Evet anlaştık. En geç on da eve gelmiş olacağım.''

Ayağa kalktı, ''O zaman ben gideyim de kahvaltıdan sonra hepsini işlerinin başına yollayım seni rahatsız etmesinler. Rahat rahat hazırlan.''dedi.

''Çağatay abim?''

Uraz beni almaya geldiğinde arabaya binip , tüm gün bizimle gezme ihtimali vardı ve sevgiler gününü; hem abim hem de sevgilimle birlikte gezerek geçirmek istediğimi sanmıyordum.

''Tüm gün dersi var, erkenden gitti.''

Annem odamdan çıktıktan sonra kendimi banyoya attım. Tenime çarpan sıcak su ile içimdeki heyecanı biraz da olsun yatıştırmaya çalıştım. Saçlarımı yıkarken bile yüzümde heyecanın hediye ettiği kocaman bir gülümseme vardı. Duştan çıkıp aynaya baktığımda, yanaklarımın kıpkırmızı olduğunu fark ettim. Heyecandan.

Üzerime rahat bir eşofman takımı giydikten sonra da saçlarımı kuruttum ve soluğu kıyafet dolabımın karşısında aldım.

Bakışlarım askılarda asılı olan kıyafetlerimde gezinirken ne giymem gerektiğini düşünüyordum. Fazla abartılı olmamalıydı ama kendimi seçtiğim kıyafetlerin içerisinde güzel ve özgüvenli de hissetmeliydim. Geçen hafta annemle birlikte çıktığımız alışveriş de aldığımız siyah elbiseyi ve üzerinde kurdele şekline benzer şekilleri olan kilotlu çorabı seçtim. Elbise biraz fazla kısa olduğu için diz kapaklarıma kadar uzanan çizmemi giydim. Topuklu olduğu için şimdiden giymiştim ki, dışarı çıkana kadar alışmış olup yürürken zorluk çekmeyeyim.

Makyaj masamın önündeki pufa oturdum ve hafif bir makyaj yaptım, dudaklarıma pembr rujumla renk verdim. Nereye gideceğimizi bilmiyordum. Elbisemin her yere uyum sağlamasını sağlayacak şey makyajım olduğundan oldukça az yapmıştım. Saçlarımı da dalgalı bıraktım. Hazırdım.

Ayağa kalkarak aynanın önüne geçtiğim zaman yanaklarımda beliren gülümseme heyecanımı ele veriyordu. Kendimi çok beğenmiştim umarım Uraz'da beni beğenirdi.

Çantamı hazırlarken odama annem gelmişti. ''Çok güzel olmuşsun.'' Dediğinde gülümseyerek teşekkür ettim. ''Abinleri geç, baban seni böyle görseydi asla gitmene izin vermezdi. Akşam eve geldiğinde hepsi kıskançlıktan bayılacak.'' Dediğinde güldüm. Ve aynanın karşısına geçerek takılarımı taktım ardından da parfümümü sıktım.

''Akşam gördüklerinde geç olacak.'' Dedim ve siyah kabanımı da üzerime geçirdim. ''Bana kaç puan veriyorsun?'' diye sorarak etrafımda döndüğüm zaman gülümsedi.

''On üzeri yıldızlı on bir.'' Dediğinde yanağına bir öpücük bıraktım ve odamın köşesindeki hediye paketini aldım. Hediye bulmak benim için zor olmuştu ve Ayvaz abimin de bana çok büyük yardımı olmuştu. Eğer o olmasaydı muhtemelen sade bir kıyafet alacaktım.

Ona bir hediye kutusu hazırlamıştım. Üzerinde, 'Kalbinin ilacından sana bir hediye.' yazan bir anahtarlık yaptırmıştım. Sonra nöbete kaldığı günler çok fazla kahve içtiğini bildiğimden kendine ait bir termosu olsun istemiştim. Ve bir de küçük boy bir sağlık defteri almıştım ama tabi ki her sayfanın altına da el yazımla küçük ve motive edici notlar yazmıştım. Son olarak da ona dışarıda da giyebileceği bir eşofman takımı almıştım. Ders çalışırken her zaman kütüphaneye gidiyordu ve eşofman takımı ile saatlerini daha rahat geçireceğini düşünmüştüm.

Saat ikiye yaklaşırken belki erken gelir diyerek pencereden baktım. Kapının önünde duran arabanın kapısı açıldı ve içerisinden Uraz çıktı. Sanki pencerenin başında onu beklediğimi hissetmiş gibi başını kaldırarak yukarı baktı. Gülümsedim ancak kalbim duracakmış gibiydi.

Hızlıca merdivenleri inmeye başladım, onu bekletmek istemiyordum. İçimde tatlı bir telaşla kapıyı açtım. Karşımda, elindeki küçük bir kutu ile bekliyordu. Her zamanki gibi yakışıklıydı, ama bugün biraz daha farklı görünüyordu. Siyah bir palto giymişti, koyu kahverengi gözleri bana sıcacık bakıyordu. Hafifçe gülümsedi.

''Merhaba güzel hanımefendi.'' Dediğinde ona ayak uydurmayı tercih ettim. ''Merhaba yakışıklı beyefendi.''

"Bu senin için," dedi ve kutuyu bana uzattı. "Sevgililer Günü hediyen."

Şaşkınlıkla kutuyu açtım. İçinde küçük, zarif bir kolye vardı. Ucunda minik bir güneş figürü asılıydı. Gözlerim doldu.

"Uraz... Bu çok güzel."

"Senin kadar güzel değil," dedi ve yanağıma hafifçe dokundu. ''Hayatıma bir güneş gibi doğdun. Her yeri benim için aydınlattın.''

Utangaçça gülümsedim. Kolye o kadar anlamlıydı ki... Sessizce boynuma taktım ve ona baktım. "Teşekkür ederim, çok beğendim."

"Benim için en büyük hediye sensin."

Bunu söylediğinde, kalbim biraz daha hızlandı ve sabahtan beri benimle birlikte olan mide bulantısı ile karın ağrısı arttı.

"Hadi, gidelim mi?" dedi nazikçe. Başımı salladım.

Dışarı adım attığımda soğuk hava yüzüme çarpsa da içimi saran heyecan bana soğuğu unutturmuştu. Benim için arabanın kapısını açtığında gülümsedim.

İçeriyi bir sessizlik sarmıştı ama bu rahatsız edici değildi. Radyo hafif bir müzik çalıyordu.

Heyecandan midem allak bullaktı. Karnım ağrıyordu, içim bir tuhaf olmuştu. Uraz direksiyonun başında, rahat ve sakin görünürken benim içimde fırtınalar kopuyordu. Bu ağrıda bulantı da onu görünce artmıştı. Ellerimi kucağımda sımsıkı kenetledim ve camdan dışarı bakarak midemin bulantısını bastırmaya çalıştım. Heyecanımı yenebilirsem , geçecekti.

Uraz birkaç dakika sessiz kaldı ama sonra göz ucuyla bana baktı.

"Neden bu kadar sessizsin?"

Hemen başımı çevirdim. "Sessiz miyim? Yoo, değilim."

Kaşlarını kaldırarak başını hafifçe eğdi. "Kesinlikle bir şey var. Bakışlarından bile anlaşılıyor."

İçimde bir şeyler kıpırdadı. O kadar mı belliydi? Kaçamak bir şekilde elimi salladım. "Yok bir şey, sadece..."

Gözlerini yoldan ayırmadan hafifçe gülümsedi. "Sadece?"

Dişimi sıktım. Ne desem bilemedim ama en sonunda pes ettim.

"Tamam, tamam. Söylüyorum." Derin bir nefes aldım. "Heyecandan midem bulanıyor, karnım ağrıyor ve sabah kahvaltı bile yapamadım."

Uraz'ın yüzüne bir gülümseme yayıldı. "Gerçekten mi?"

"Evet..." Yüzümü ellerimle kapattım. "Saçma bir şey biliyorum ama elimde değil."

Bir an sessizlik oldu, sonra kahkahasını duydum.

Ellerimi yüzümden indirip ona baktım. "Niye gülüyorsun?"

"Çünkü o kadar tatlısın ki..."

Gözlerimi devirdim.

''Ellerini ver."

Merakla ona baktım ama dediğini yaptım. İki elimi de avuçlarının içine aldı ve başparmaklarıyla nazikçe ovuşturmaya başladı.

"Ne yapıyorsun?" diye merakla sordum.

Gözlerini benden ayırmadan, "Mide bulantısına iyi geliyor," dedi. "Bileklerine baskı yaparsam, biraz rahatlaman lazım."

Gerçekten de birkaç saniye içinde hafif bir rahatlama hissettim. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. "Vay be, doktor sevgili de bir başkaymış."

Uraz göz kırptı. "Senin için her zaman buradayım."

Yüzümde sıcacık bir gülümseme belirdi. Uraz'ın eli hala avuçlarımın içerisindeydi. Başparmağı bileklerime nazikçe baskı yaparken gözleri yoldaydı ama benimle ilgilenmekten de vazgeçmedi. Parmağı, hafifçe bileğimin iç kısmında gezindiğinde kalp atışlarımın hızlandığını hissedebiliyordum. Kalbim bugün çok yorulacaktı.

''Biraz daha iyi misin?'' diye sordu, sesinde biraz endişe vardı. Kendimi kötü hissetmemi istemiyordu. Başımı salladım. ''Sanırım... ama hala bira garip hissediyorum.'' Dediğimde kaşları hafifçe çatıldı.

"Peki, başka nasıl yardımcı olabilirim?" dedi usulca.

Omuzlarımı silktim. "Bilmiyorum. Heyecanımı nasıl azaltabilirsin ki?"

Gülümsedi. "Sana sevgi ve şefkat vererek?"

Ne demek istediğini tam anlamamıştım ama birkaç saniye sonra parmaklarını avuçlarımın içinden kaydırıp ellerimi tamamen kavradı ve yavaşça dudaklarına götürdü.

Tam parmaklarımın uçlarına hafifçe dokunduğunda içimde sıcak bir dalga yayıldı.

Gözlerimi kaçırdım. Onun tarafından gelen bu yoğun ilgiyi kaldıramayacak kadar utangaçtım.

"Uraz..." diye mırıldandım, ama adını tam çıkaramadan tam nabzımın üzerini hafifçe öptü.

"Hâlâ miden bulanıyor mu?" diye fısıldadı.

Başımı yavaşça salladım. "Biraz..."

Gözlerini kısmıştı. Şu an tamamen benimle ilgileniyordu. Tüm odağı, tüm dikkati bendeydi. Bu, hem rahatlatıcı hem de biraz utanç vericiydi. Arabayı kenara çekmişti.

"Tamam, o zaman..." dedi ve direksiyonu tutan elini birkaç saniyeliğine bırakarak arabada duran kahverengi kağıt torbadan bir şey aldı.

Şaşkınlıkla izledim. "Bu da ne?"

''Tuzlu bisküvi." Küçük paketi açıp bana uzattı. "Hafif bir şeyler yersen, miden düzelir. Aç kalırsan daha kötü hissedersin. Belki trafikte kalırız da sürekli durup ilerlediğimiz için miden bulanır diye almıştım, iyi ki de almışım.''

"Ayrıca mide bulantısı yaşayan biri için hafif ve tuzlu bir şeyler atıştırmak her zaman iyi gelir."

Uraz başını yana eğdi. "Neden bana öyle bakıyorsun?"

"Sen... sen gerçekten de beni bu kadar düşündün mü?"

"Tabii ki düşündüm." Göz kırptı. "Sen benim sevgilimsin."

Sıcaklık yanaklarıma yayıldı. Ne diyeceğimi bilemedim. Hızlıca bisküvilerden birini aldım ve ağzıma attım.

Uraz hafifçe güldü. "Aferin güzel kız . Şimdi bana hissettiğin her şeyi anlat."

Ağzımdaki lokmayı yavaşça çiğnerken ona şaşkınlıkla baktım. "Ne?"

Arabayı çalıştırdı, gözleri yola odaklıydı ama sesi rahat ve samimiydi. "Seni daha iyi hissettirmek için ne düşündüğünü bilmem gerek. Heyecanlısın, anladım. Ama başka ne hissediyorsun?"

Yutkundum. Bunu açıklamak gerçekten zordu.

"Yani..." Dudaklarımı ısırdım. "Sanırım... biraz korkuyorum."

Uraz'ın kaşları hafifçe çatıldı. "Neden?"

Parmaklarımı bisküvi paketinin kenarında gezdirdim. Kelimeleri nasıl toparlayacağımı bilmiyordum.

"Bu benim ilk Sevgililer Günüm," dedim sessizce. "Daha önce hiç böyle bir şey yaşamadım. Nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Ya senin beklediğin davranamazsam? Ya yanlış bir şey söylersem? Ya günümüz güzel geçmezse?"

Uraz direksiyonu sıkıca tuttu ama ifadesi yumuşaktı. "Bunu gerçekten düşündün mü?"

Omuz silktim. "Bilmiyorum. Sadece... senin için özel bir gün olsun istiyorum."

Uraz derin bir nefes aldı ve sonra bir elini tekrar bırakarak yanağıma dokundu.

"Beni iyi dinle," dedi, sesi alçak ama kararlıydı. "Seninle olduğum her gün zaten özel. Bu günü sadece mükemmel yapmak zorunda değilsin. Biz birlikte olduğumuz sürece, her an değerli."

Gözlerim hafifçe büyüdü.

O kadar kendinden emindi ki... O kadar rahattı ki...

Sadece birlikte olmanın yeterli olduğunu bilmiyordum. Bu kadar basit olabileceğini bilmiyordum. Mükemmel davranmam gerekiyormuş gibi hissetmiştim. Onu kendimden soğutmak ve kaybetmek istemiyordum.

Gözlerimi kırpıştırarak ona baktım ve ilk defa gerçekten rahat nefes aldığımı hissettim.

Uraz, gülümsedi. "Daha iyi misin?"

Derin bir nefes alıp verdim. "Evet."

Kaşlarını kaldırdı. "Gerçekten mi?"

"Evet." Gülümsedim. İçimdeki heyecan, yerini tatlı bir huzura bırakıyordu.

Başını hafifçe salladı. "Güzel." Ve tüm yol boyunca elimi bırakmadı.

...

BÖLÜM SONU

Bölüm nasıldı?

AYZA ve URAZ çifti hakkında ne düşünüyorsunuz?

İnstagram- tiktok: yazankelebek_