20. bölüm · AYZA
20.BÖLÜM
20.BÖLÜM
Hayat herkes için adil olmazdı. Dünya da hiçbir zaman adalet sağlanamazdı. O adalet terazisi hiçbir zaman aynı hizada olmazdı. Ufak bir fark da olsa her zaman daha yüksekte olan bir kısım olurdu. Altta kalan kısım ise acılarla dolu olurdu.
Çocuklar bu dünyadaki en masum kişilerken, masum kalpleri ile acıyı kucaklamak zorunda kalmaları insanlığımızı bize sorgulatmalıydı ama kimse o kadar cesur değildi ve çocukların canları yanmaya devam ediyordu. İnsan olmayı başaramıyorduk. Herkes yüzüne birer maske takarak iyi biri olduğunu söylese de, en savunmasız kişilerin canının yanmasına engel olamıyorsak kendimize nasıl iyi bir insanız diyebilirdik ki?
Ayza, dünyaya daha gözlerini tam açamamışken en güvende olması gereken kollarının arasından, annesinin sevgi ve şefkat dolu kollarının arasından, alınmıştı. İyi birer insan olduğunu düşünen insanlar, nefes alan bebeğin öldüğünü söyleyerek bir aileyi acıya boğmuştu. O can kaybını tüm ömürleri boyunca bir ailenin omuzlarına yüklemiş, gülüşlerinin bile küskün olmasına sebep olmuştu.
Ayza ise bu dünyadaki en savunmasız hali ile ailesinden koparılmış ve kimsesizliğin her zaman onunla olacağı yetimhaneye bırakılmıştı. Kendisi gibi birçok masum ve savunmasız çocuğun olduğu , sevgiden ve şefkatten eksik bir dört duvarın arasına sözde evinde kaderine terk edilmişti.
Kader bize her zaman acı çektirirdi. Hiçbir şeyi acı çekmeden elde etmemizi istemezdi. Dibi her zaman görürdük ve terk edilmiş kalplerimizde biraz da olsa sevgi ve umut kalmışsa o çukurdan çıkardık. Sadece hala cesur olan insanların kaderin güzelliğini yaşamasına izin verilirdi.
Küçük bir çocuğun masum ve sevgisiz kalbine önce iyi bir insanım diyen insanlar yalandan sevgileri ve şefkatleri ile ele geçirmiş sonra da iyi insan maskelerini takmaktan sıkıldıkları için kandırdıkları küçük çocuğa gerçek yüzlerini göstermişlerdi. Vicdanı olmayan bir insanın yüzünü... Ve bir çocuk gerçek korkuyu da acıyı da vicdanı olmayan bir insandan öğrenirdi.
Ayza sadece dokuz yaşındaydı. Onu terk ettiği için ailesine kırgın olsa da , pişman olup onu almaya geleceklerinin hayalini her gün kuran umut dolu bir çocuktu. Oysa ailesi onun içi boş mezarının başında ağlıyordu. Küçük bebeklerinin hala nefes aldığından habersizlerdi. Kader, mutluluktan önce acı çekmelerini istemişti.
Kendi öz ailesi onu almaya gelmese bile , bir aile evlat edinmek için onu seçtiklerinde çok sevinmişti çünkü bir aile onu seçmişti. Kimsesizliği hak etmediğini kanıtladığını düşünmüştü kendine.
Onu evlat edinen aile onu çok sevdi. Kırgın kalbini sevgi ve şefkatle sardı ama Ayza bu hislerin sahte olduğunu fark edemeyecek kadar masum ve küçüktü. Hayatındaki ilk büyük hatayı yaptı. Onlara inandı.
On yaşına girdiğinde her şey değişti. İnandığı her şey göğüs kafesine battı. Her bir parça kalbini kırmak için ona ulaşmaya çalıştı.
On yaşında küçük bir çocukken kendini bir anda gerçek hayatın içinde buldu. Etrafındaki her şey onu korkuttu. Küçük bedeni soğuktan tir tir titrerken ev sandığı yere döndüğünde azar yememek için küçük avuçlarını açıp tanımadığı insanlardan ağlayarak para istemeye devam etti. Oysa çok gururlu bir çocuktu. Belki de en çok bu yaralamıştı onu. Aç kalmamak ve üşümemek için gururunu hiçe saymak zorunda kalmıştı ve bunu öğrenmek zorunda kaldığında sadece on yaşındaydı.
Ayza, yağmurlu havaları çok severdi. Diğer çocukların aksine gök gürültüsünü de çok severdi. Ailesini beklerken içine akıttığı göz yaşlarının sesi olduğunu düşünürdü gök gürültüsünün, yağmuru da ağlayacak kadar cesur olduğu için severdi. Çünkü kendisi cesur bir çocuk değildi. Kimsesiz olduğu için her zaman uyum sağlamak ve sessiz olmak zorunda olduğunu düşünürdü.
Bir gün ev sandığı yere eli boş döndüğünde onu dinlemeye çalışmadılar bile, gecenin soğuğu bile umurlarında olmadı. On yaşındaki bir kız çocuğunu fırtınalı bir havada sokağa attılar ceza diyerek. Ayza ilk defa o gece sesli bir şekilde ağladı, gök gürültüsü ile sesini daha güçlü duyurmaya çalıştı ama başaramadı.
En sevdiği şeyi aldılar elinden.
Gök gürültüsü onun en büyük korkusu oldu. Sesini duyurmaya çalışan bir çocuğun sesini kestiler.
Bu hayatta en çok umut dolu kalpler kırılıyor ve hayallerin bizi terk etmesine sebep olunuyordu. Sadece acı çekmemek için yaşayan kalpleri göğüs kafesimizde saklıyorduk.
Sadece sevmek ve sevilmek isteyen, hakkı olanı isteyen bir çocuğun masum kalbine zarar verdiler.
Eline oyuncak silah bile almayan kız çocuğu, o gece kendini korumak için kendinden bile ağır olan silah ile ateş etti.
Adalet belki de ilk defa gerçeği gördü, o kız çocuğunun masumluğunu ve çaresizliğini fark etti ve onu korudu, ona ceza vermedi.
Ayza, kimsesizliğinin olduğu eve geri döndü ama bir daha asla evlat edinilmedi. Kendisi de bir ailenin hayalini kurmayı bıraktı.
Masum bir çocuğun sadece kalbini değil, hayallerini de yaraladılar ve bunu ben iyi bir insanım diyen insanlar yaptı.
•••
Boğazım yırtılırcasına attığım çığlıklar, kolunu belime saran bedenin irkilmesine neden oldu ve onun afallamasından faydalanarak koşmaya başladım. Korkudan titreyen ellerim ile kapıyı açarak evden çıktığım zaman çıplak ayaklarım soğuk zeminde hareket ediyordu.
''Yardım edin!''
Çığlığım geniş bahçede yankılandığı zaman evin etrafını saran korumaların hepsi şaşkınlıkla bana doğru koşmaya başlamıştı.
Korkudan aldığım hızlı soluklarla birlikte gözlerime biriken yaşlar ile görüşüm de bulanıklaşmıştı. ''Bana yardım edin.''
Sesim bu sefer fısıltıdan farksız çıksa da birinin duyduğuna inanmak istiyordum. Etrafımı çeviren korumaların ellerinde gördüklerim silahlar ile çıldıracakmış gibi hissettim. Avuçlarımla yüzümü kapatarak dizlerimin üzerine çöktüm.
''Ayza!''
Annemin sesini duyduğum zaman hıçkırarak ağlamaya başlamıştım. Bileklerimi saran güçlü eller, titreyen ellerimi yüzümden uzaklaştırdığında babam benim gibi yere oturmuştu. Kahve hareleri korkudan irileşmişti.
''Korkma. Korkmanı gerektirecek hiçbir şey yok.'' Derken koştuğu için solukları benim gibi hızlıydı.
Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. ''Evde biri var. Kolunu belime sardı!''
Başımı eğdiğim zaman beni göğsüne çekip sıkıca sarmalayan bedeni kokusundan tanıyordum. Agah abimdi.
Kollarının arasına sığınsam bile kırgın bir şekilde konuşmama engel olamadım. ''Size seslendim ama gelmediniz. Neden gelmediniz?''
"Özür dilerim... Özür dilerim bebeğim. Evde kimse yok. Sadece sana sürpriz yapacaktık."
Büyük elleri şefkatle saçlarımın üzerinde gezinirken iç çektim. "Çok korktum. Hala da korkuyorum, bak."
Saçlarımın üzerindeki elini tutarak kalbimin üzerine yasladığım zaman tek isteğim korkudan atan kalbimin şiddettini benim gibi hissedebilmesiydi.
Kahve hareleri pişmanlıkla dolarken "Çok özür dilerim." dedi.
Yanaklarımdaki göz yaşlarımı sertçe silerken "Ne sürprizi?" diye sormuştum. "Gece yarısı oldu. Doğum günün."
Tarihlerle aram hiçbir zaman iyi olmamıştı çünkü beklediğim özel bir gün bile yoktu. Kendi doğduğum gün bile benim için özel değildi.
"Özür dilerim. Bu kadar çok korkacağını bilseydim sana sarılmazdım."
Çağatay abim pişmanlıkla yanımıza otururken küskün bir şekilde ona bakmıştım. "Beni çok korkuttun."
Sıkıntıyla iç çekti. "Biliyorum, özür dilerim."
"Ayza, hasta olacak. İçeri geçelim."
Annem kendi üzerindeki hırkayı bana uzatırken almak istememiştim. Ben üşümeyi sevmesen bile alışkındım, onun üşümesini istemiyordum.
Hırkayı almayı reddettiğim zaman umursamamış ve omuzlarımın üzerine bırakmıştı.
"Anne, üşümüyorum." dediğimde geri çekilmeden önce zarif parmakları yaşlarımın kuruduğu göz pınarlarıma değmişti. "Anneler üşümez ama çocukları üşür."
Ayağa kalktığı zaman buruk bir şekilde bakmıştım ona. Ben çok üşüdüm ama gelmedin anne, demek istemiştim ama boğazım düğümlenmişti. Suçu yoktu ve zehirli dilimle onun canını daha fazla yakmak istemiyordum.
Ayağa kalktığım zaman babam kolunu omzuma atarak beni göğsüne çekmişti. Güven dolu kollarının arasına sığındığımda küçükken de onlara çok fazla ihtiyacım olduğunu ve geç kaldıklarını söylemek istiyordum. Üzüntümü ve kırgınlıklarımı söylemek istiyordum ama zamanı geri alıp da hiçbir şeyi düzeltemeyecektik. O yüzden söyleyip de şu anımızı bozmak ve onlara kendilerini daha da kötü hissettirmek istemiyordum.
Agah abim uzun bacakları sayesinde hepimizden önce içeri girmiş ve biz de evin içerisine girene kadar Işık'ların tekrardan yanmasını sağlamıştı.
Işıkların açık olması rahat bir şekilde nefes almıştım. Korkmamı gerektirecek hiçbir şey yoktu. Işıklar açıktı ve ailem yanımdaydı. Kimse bana zarar veremezdi.
Salona geçtiğimiz zaman buruk bir şekilde gülümsedim.
Salonu benim için süslemişlerdi. Bir köşede hediye paketlerinden oluşan bit ağaç yapmışlardı, etrafını da led ışıklar ile sarmışlardı. Ortaya güzel bir masa koymuş ve üzerini çeşit çeşit yiyecekler ile doldurmuşlardı. Masanın hemen arkasında on altı sayısı yazan bir balon vardı. Masaya yaklaştıkça pastayı da daha rahat görebilmiştim.
Tamamen mor renkten oluşan bir pastaydı ve mor benim en sevdiğim renkti. Pastanın üzerinde uyurken çekilmiş bir resmim vardı ve resmin etrafına da daire şeklinde mumlar dizilmişti. Yavaş adımlarla ilerlerken her bir mumu tek tek saymıştım. On altı tane mum vardı.
Babam elini sırtıma yaslayarak beni yavaş bir şekilde masaya doğru itti. Annem de elindeki çakmak yardımı ile mumları yaktı.
"On ikiyi on geçe doğdun o yüzden mumları üflemen için bir dakikan kaldı."
Doğduğum dakikaya kadar hala hatırlıyor olması tekrardan gözlerimin dolmasına neden oldu tabi ilk defa doğum günü pastam olduğu için de ağlayabilirdim.
Yanan on altı mumun ateşi yüzüme çarparken tüm mumları aynı anda üfleyemememiştim ama sorun değildi. Kalan sekiz mumu da ikinci üfleyişimde söndürebilmiştim. Hepsi aynı anda "İyi ki doğdun Ayza, iyi ki varsın." dediğinde sesleri gür çıkmıştı ve dudaklarının arasından çıkan sözcükler hala kulaklarımda çınlıyordu. Akmayı bekleyen yaşlarla dolu gözlerime rağmen gülümsedim.
"Teşekkür ederim. Daha önce hiç doğum günümü kutlamamıştım. Doğun günü pastam da olmamıştı."
Kelimeler dudaklarımdan kendiliğinden döküldüğünde pişmanlığın bedenimi ele geçirmesi sadece birkaç saniye sürmüştü.
Annemin gözleri dolarken, Ayvaz abim aramızdaki mesafeyi adımları ile hızlıca kapatmış ve bana sıkıca sarılmıştı.
"Bugün yeniden doğdun. Önceki zamanı unutuyoruz. Senin ailen artık yanında, hiçbir şeyden eksik kalmayacaksın."
Kollarımı beline sararken "Teşekkür ederim." demiştim.
"Teşekkür etme." diyerek geri çekildiğinde tek tek herkes ile sarılmıştım ama annemi sona bırakmıştım. Onun kolları arasında olmayı seviyordum. Hep reddetsem de en çok anne eksikliği çekmiştim. İlk başlarda onunla kavga etmemin sebebi ve ona karşı duyduğum gereksiz öfkenin sebebi de buydu. İçimdeki küçük kız çocuğu annesi gelmediği için, geç kaldığı için hissettiği kırgınlığın hıncını çıkartmak istemişti.
Başım annemin göğsüne yaşlıydı ve kolları şefkatle bedenimi sarmalamıştı. Babam da annemin yanında oturuyordu. Abilerim ise iri cüsselerine rağmen zar zor sığlıkları koltukta hemen karşımızda oturuyorlardı. Oysaki diğer koltuk boştu.
Sessizliği babam bozmuştu. "Kız çocukları babacı olurdu ama sen annecisin. Dört erkek evlattan sonra kuzumun biraz da beni el üstünde tutulacağını düşünmüştüm."
"Kıskanma hayatım."
Annem keyifli çıkan sesiyle ona cevap verdiğinde nispet yaparcasına da kahverengi saçlarımın üzerine bir öpücük bırakmıştı. Bu ise benim gülmeme sebep olmuştu.
Babam ise yüzünü eğerek bakışlarımızı buluşturmuştu. "Bakıyorum da çok hoşuma gitti." dediğinde dudaklarımı büzerek başımı olumlu anlamda sallamıştım.
Büyük avucunu yanağıma yasladığı zaman bir kedi gibi ona sırnaşmıştım diyebilirdim. Yanağımı iyice avucuna yaslamış ve gözlerimi kapatmıştım.
"Şimdi birazcık da babacı olabilir misin?" diye sorduğunda gözlerimi açarak annemin kolları arasından çıkmıştım ama hemen öncesin de yanağına bir öpücük bırakmıştım. Yanaklarımın kızarmaya başladığına emindim.
Yollarca sevgi gösterilmemiş ve göstermemiş biri olarak onlara sarılmak ya da onları öpmek utanmama neden oluyordu. Alışkın değildim.
"Sarılayım mı?" diye sorduğumda içten bir şekilde gülümsemişti ve gözleri hafifçe kısılmıştı. "Bana sarılmayacaksın da kime sarılacaksın." derken çoktan kollarının arasındaki yerimi almıştım.
Annemin kollarının arasına sığınılmaktalar farklıydı. Babamın kolları arasındayken hissettiğim sonsuz güven, küçükken en çok ihtiyaç duyduğum şeydi çünkü.
"Hediyeleri açalım mı? Merak ediyor musun?" diye sordu annem. Başımı olumlu anlamda salladığımda babamın kolları arasından çıkmıştım. Agah ile Ayvaz abim de tüm hediye paketlerini önüme getirmişlerdi. Bartu abim ise fotoğraf makinesindeki resimleri bilgisayarına almakla meşguldü hala. Bir sürü fotoğrafımızı çekmişti ve muhtemelen ağlamış olduğum için de hiçbirinde güzel çıkmamıştım ama sorun değildi. Ailem yanımdaydı benim. Ailem vardı. Bir fotoğrafın içerisine anı hapsedebilecek bir aileye sahiptim.
Çağatay abimin pişmanlığını hala hissedebiliyordum o yüzden beni korkutmamış gibi davranmaya seçerek gülümsedim ve "Çağatay abi, hangisi senin hediyen? En çok senin hediyeni merak ediyorum." dediğimde şaşırsa da kendimi hemen toparlamış ve gülümsemişti. "Turuncu paket benim ki."
Turuncu paketi kucağım alarak açarken büyük bir paket olduğu için merakım artıyordu.
Kutuyu merakla açarken içerisindeki cihazları inceliyordum. "Genç kızlar bunları hep kullanıyor, gördüm. Sen de belki saçlarını yapmak istersin diye aldım."
Saç şekillendirici başlıkları kutunun içerisine tekrardan yerleştirirken gülümseyerek "Teşekkür ederim. Hatta yarın saçımı yapacağım." dediğimde o da benim gibi gülümsemişti.
Mor renkteki diğer paketlere göre küçük olan hediye paketi dikkatimi çektiğinde ona uzanmıştım.
"Benimle annenin hediyesi." diyen babam ile başımı hafifçe yana çevirerek ona bakmış ve gülümsemiştim.
Hediye paketini açtığım zaman beni bir mücevher kutusu karşılamıştı. Merakla kutuyu açarken ismimin yazılı olduğu altından bir kolye ve onun takımı olan sade ama oldukça zarif altın bir bileklik ile karşılaşmıştım.
Bilekliğin içindeki detay dikkatimi çektiğinde merakla bilekliği elime almıştım. İç kısmına kalp atışı ritmi işlenmişti.
Başımı kaldırdığım zaman annem gülümseyerek "Senin kalp atışların. İlk defa kalp atışlarını duymuştuk. Hala saklıyordum çıktısını." dediğinde bende gülümsemiştim. Kalbimin ritminin çıktısını saklayacak kadar bana önem veren bir ailem varken on altı yıl boyunca onlardan ayrı kalmama sebep olan kişinin hayatının cehenneme dönmesini tüm içtenliğimle dilemiştim.
Saçlarımı tek omzumun üzerinde toplarken "Baba, kolyemi takar mısın?" diye sormuştum. Gülümseyerek kolyemi taktıktan sonra yanağıma hızlı bir öpücük bırakıp geri çekilmişti. Annem de bilekliğimi takmama yardım etmişti.
Yeşil hediye paketini kucağıma alırken Ayvaz abim "Benim hediyem." demişti.
Geniş paketi hızlıca açarken beni güzel bir şekilde paketlenmiş kıyafetler karşılamıştı. "Moda tasarımcısı olan bir arkadaşım var. Kazakları ve büstiyerleri çok sevdiğini fark edince senin için özel olarak tasarlamasını istedim. Bu kıyafetler sadece sende var." dediğinde heyecandan büyümüş gözlerim ile kıyafetleri inceliyordum. "Çok teşekkür ederim abi." dediğimde göz kırpmıştı.
Sarı paketi açtığım zaman beni çeşit çeşit makyaj malzemeleri karşılamıştı. "Makyaj yapmaya ihtiyacın yok, çok güzelsin ama heves edip de yapmak istersen diye aldım. Hepsini tek tek kontrol ettirdim. İçeriğindeki hiçbir şey yüzüne zarar vermeyecek."
Bartu abime gülümseyerek bakarken kucağımdaki kutunun içerisindedirler oldukça ünlü bir markaya aitti ve yurt dışından benim için getirtmişti. "Teşekkür ederim."
Sona kalan hediye paketi oldukça büyüktü ve içerisinde ne varsa da fazlasıyla ağır duruyordu. Agah abimin hediyesiydi.
Paketi kucağıma alamayacağımı fark ettiğimde dizlerimin üzerinde yere oturarak yavaş bir şekilde açmaya başlamıştım. "Bana ne aldın abi?" diye sorduğumda "Açana kadar sabretmem gerekecek." dedi.
Paketi açtığım zaman beni karşılayan kitaplar ile şaşkınlıkla ona bakmıştım. Burada neredeyse elli adet kitap vardı.
"Kitap okumayı çok seviyorsun özellikle de fantastik ve romantik olanları. Biraz araştırdım ve herkes bu kitapları çok beğenmiş, umarım sen de beğenirsin." dediğinde gülümsemem büyümüştü.
"Beğenirim." dedim ve akan burnumu sertçe çekerek hepsine tek tek baktım.
"Hediyeleriniz için çok teşekkür ederim, hepsi çok güzel ama en güzel hediye: burada sizinle olmak." dediğim zaman Agah abim bana daha yakın olduğu için beni belimden yakalayarak kucağına almıştı.
Yanaklarıma sert birer öpücük bıraktıktan sonra ise beni yere indirmişti.
"Bizim ailemizden olduğun için asıl bizim ne kadar şanslı olduğumuzu fark etmediğin için teşekkür ettiğini düşünüyorum. Asıl kız kardeşim olduğun için ben teşekkür ederim."
Hepsine tek tek sarıldıktan sonra gecenin bir yarısı olduğunu umursamadan pastalarımızı yiyorduk. Onlarla çok güzel vakit geçiriyor olsam da neden karanlıktan ve silahtan deliler gibi korktuğumu merak ettiklerini biliyordum ama kendimi kötü hissetmeyeyim diye sormuyorlardı.
"Dokuz yaşındayken bir çift beni evlat edinmişti." dediğimde hepsi başını bana doğru çevirmişti. Onların yüzüne bakarak konulamayacağını bildiğimden tabağımdaki pastaya can çekiştirmeye karar vermiştim.
"Neredeyse bir yıl boyunca bana çok iyi davrandılar. Bir ailem var diyebiliyordum ama her şeyin sahte olamayacağını fark edemeyecek kadar küçül ve sevgiye aç bir çocuktum." dedikten sonra can çekiştirdiği pasta dilimden yine de bir parça aldım.
"Sonra gerçek yüzlerini gösterdiler. Beni dilendirmeye başladılar. Bazen de caddelerde simit falan satardım. Sonra bir gün onların istedikleri kadar para getiremedim diye bana ceza verdiler."
Gözlerim dolsa da gülümsedim. "Ben aslında yağmuru da gök gürültüsünü çok severdim. Konuşmazdım çünkü ve kimsesiz olduğum için uyumlu ve sessiz biri olmak zorundaydım. Gök benim için gürler sesimi duyururdu bulutlar da benim yerime ağlardı."
"Beni ceza diye kapının önüne koydular. O gece çok yağmur yağıyordu, fırtına vardı. Bulutlar da benimle birlikte ağladı, bende gök gürültüsü ile ilk defa sesimi duyurmaya çalıştım ama sesimi yanlış kişiler duydu." derken iştahım kapanmıştı ve konuşmak gittikçe zorlaşıyordu.
Elimdeki tabağı masanın üzerine bıraktım ve başımı kaldırdım. Saç tutamlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.
"Birkaç adam sarhoş olmuştu. Pek tekim tiplerde değillerdi. Onlarla gelmemi istediler ama gitmek istemedim. Karşı geldim. Sonra beni zorla götürmeye çalıştılar. Ben şey."
Başım yeniden eğilmişti. Utanılacak bir şey yapmamıştım aslında kimseye gerçekten de zarar vermemiştim ama bana karşı olan düşünceleri değişir diye çok korkuyordum.
"İçlerinden birinin silahı vardı. Beni onla korkutmuşlardı da ama ben o silahı arabasının içine bıraktığında aldım. Nasıl kullanacağımı bile bilmiyordum niyetim kimseye zarar vermekte değildi. Sadece korkmuştum. Silah birden patladı. İçlerinden birinin kolunu sıyırdı ama. Katil değilim ben, kimseyi de öldürmedim. Gerçekten."
Başımı kaldırdığımda bakışlarımın hedefi Agah abimdi. En çok da onun bana inanmasını istiyordum. "Gerçekten abi, katil değilim." dediğimde ayağa kalkmıştı.
İlk defa abimden korkmuştum. Katil olduğumu söyler miydi? Beni karakola götürür müydü?
Ağlamaya başladığımda sandalyemi geriye doğru çekerek yan çevirmişti. Dizlerinin üzerinde önüme çekti. "Katil değilsin." dediğinde kollarımı boynuna sarmıştım.
"Sonra onlar gittiler, beni bırakmak zorunda kaldılar. O ailede başlarına iş açmayayım diye beni yetimhaneye geri götürdü."
Belimi kavrayarak bana daha sıkı sarıldı.
"Beni hala seviyorsunuz, değil mi?"
"O nasıl soru anneciğim? Seni sevmeyi bırakır mıyız hiç?"
Yüzünü göremesem de onun da benim gibi ağladığını biliyordum.
O gün benim elimdeki en sevdiğim şeyi almışlardı. Sesimi ve göz yaşlarımı ama on altı yaşına girdiğimde biliyordum ki ailem sesimi ve göz yaşlarımı tekrar kazanmam için her şeyi yapacaktı.
•••
BÖLÜM SONU
AYZA'nın silah ve gök gürültüsü korkusunun arkasında böyle bir hikaye bekliyor muydunuz?
Bölümü beğendiniz mi?
Doğum günü hediyelerinden en çok hangisini beğendiniz?
İnstagram: yazankelebek_
