5. bölüm / 5
Aynı RüyaBİR KARŞILAŞMANIN SESSİZLİĞİ
Bölümler 5Şu an: BİR KARŞILAŞMANIN SESSİZLİĞİ
(Lizge'nin ağzından)
Akşamın o boğuk saatinde evden çıkmak
için birkaç kere kendimi motive etmeye çalıştım.
Kışın o ilk çöküşü vardı ya hani, tam da onu hissettim: “İçine kapanma zamanı.”
Ama bugün, o içime çekilme hissini biraz arka plana atmak zorundaydım.
Patronun ısrarla düzenlediği bu iş yemeğine gitmek zorundaydım.
“Kaynaşma” derler ya, işte onun tam karşılığıydı.
Ama ben o ‘kaynaşma’yı hiç sevmezdim.
Özellikle o kadar kalabalıkta.
İnsanlar konuşurken ben hep sessiz kalır, daha çok gözlem yapardım.
Yüzlerde saklı gerginlikleri, kelimelerin arasında gizlenen asıl anlamları görmek gibiydi benim için.
O akşam da böyleydi.
Üstümü değiştirmek için aynanın karşısına geçtiğimde kendimi hiç beğenmedim.
Saçlarım biraz dağınıktı, o gün içinde bozulmuş bir topuz gibiydi.
Çok hafif bir makyaj yaptım.
O gözlerimi kapatan koyu halkaları gizlemek bile zor geldi.
Ama ne yaparsam yapayım, “Kendim gibi” görünmek istediğim o azıcık umut bile sönüvermişti.
Arabaya bindiğimde dışarısı kararmaya başlamıştı.
Camdan dışarı bakarken, caddenin ışıkları birer birer yanıyordu.
Soğuk hava içine işlemişti, ama arabanın içi sıcaktı.
İçimden, “İşte buradayım, yapmam gerekeni yapacağım,” diye kendi kendime tekrar ettim.
İçeri girerken biraz tereddüt ettim.
Ama içeri adım atınca ilk gözüme çarpan şey şu oldu: gülüşen insanlar.
Ve ben hep onların ortasında sessizleşenlerden oldum.
Ahşap masalar, zeminde hafifçe yankılanan topuk sesleri, duvarda asılı eski plaklar…
Burada herkes birbirine biraz yabancıydı ama sanki bir sır paylaşır gibi bir aradaydılar.
Ben o ortama adımımı attığım anda biraz gerildim.
Ama istemsizce bir merak da oluştu içimde.
Patronumuz bizi köşedeki uzun masaya yönlendirdi.
Oturduk.
İç mimarlık ekibi zaten birbirini tanıyordu.
Ama karşı sıraya oturtulan grafik tasarımcıların çoğu yabancıydı.
Göz ucuyla baktım.
Masada beş erkek, iki kadın vardı onlardan.
Hepsi konuşuyordu.
Sadece biri susuyordu.
Sıra karşıma denk gelen boş sandalyeye geldi.
Bir adam oturdu.
Yüzüne doğru doğrudan bakmadım.
Ama bir yanım onu incelemeye çoktan başlamıştı.
Kahverengi bir kazak giymişti. Kolları dirseğine kadar sıvalı.
Kumral tenliydi.
Eliyle bardağını tutuşu dikkatimi çekti.
Tuhaf bir şekilde... tanıdık geldi.
Ama bu tanışıklık geçmişten değil, sanki bir duygudan kaynaklıydı.
Bir rüyadan çıkıp gelmiş gibiydi.
Konuşmadık.
Zaten konuşacak durumda da değildim.
İnsanlar kendi aralarında tanışırken, ben sandalyemin ucuna oturmuş gibi hissettim.
Gözüm ara ara ona kaydı ama yüzünü tam göremedim.
Kimi zaman gözünü masadan kaldırıp uzaklara baktı.
Ona ait olan o ‘dalıp gitme hali’ bile garip bir biçimde içime dokundu.
Aradan yarım saat bile geçmeden, telefonu çaldı ve kısa bir konuşma yaptıktan sonra telaşlı şekilde yerinden kalktı.
Yanındakine eğilip bir şeyler fısıldadı.
Karşılıklı baş salladılar.
Ceketini aldı.
Bir an duraksadı.
Sanki bir şey unutmuş gibiydi.
Sonra hiçbir yere bakmadan arkasını dönüp gitti.
O gittikten sonra...
Masada ne söylendi, ne yendi, ne içildi... hiçbirini hatırlamıyorum.
Sadece o oturduğu sandalye kaldı önümde.
Boş.
Ama dolu.
Bakmaya devam ettim.
Gözlerimi ondan alamadım.
İçimde tarifsiz bir kıpırtı vardı.
Adını bilmediğim bir şeydi bu.
Bir eksiklik hissi gibi ama eksilen şeyi tanımıyor gibiydim.
"Masa doluydu ama gözüm o boş sandalyede takılı kaldı."
“Siz tanıştınız mı?” dedi biri bana.
Kendime geldim.
“Hayır,” dedim. “Hiç tanışmadık.”
Ve doğruydu.
Hiç tanışmamıştık.
Ama bir tarafım çoktan onunla bir şeyler yaşayıp bitirmiş gibiydi.
Yemek sonrası herkes gruplar halinde dağıldı.
Ben, kalabalığın içinde sessizce eve döndüm.
O sandalyeyi içimde taşıyarak.
Evime doğru yürürken, telefonumu çıkardım.
Sude'ye yazmak istedim.
Ama ne diyeceğimi bilemedim.
“Bugün tuhaf bir akşamdı,” yazdım sonra sildim.
“Birini gördüm,” yazdım, yine sildim.
Sonra telefonumu kapattım.
Sözcükler yetmiyordu.
Kapıyı açtığımda, evin o tanıdık kokusu karşıladı beni.
Ahşap mobilyalar, eski kitapların hafif tozu, kahve fincanlarının kalan izleri…
Beni saran sessizlik.
Ve ben, hâlâ o sandalyeye bakıyordum.
Yatağıma oturdum.
Dışarıdan hafif bir rüzgar uğulduyordu.
O sandalyenin boşluğunu düşündüm.
Birisi giderken ardında bıraktığı boşluk...
Ve o boşluğun içimde yarattığı şey…
Bir merak, bir huzursuzluk, bir umutsuzluk.
Gözlerim kapandı.
Rüyalar beni çağırdı.
Ama bu gece, rüyalar bile sessizdi.
(Uraz'ın ağzından)
O gün sabah her zamanki gibi başladı, ama içimde alışılmadık bir ağırlık vardı.
Gözümü açar açmaz kendimi yorgun hissettim.
Rüyadan tam uyanamadan uyanmış gibiydim.
Her şey bulanıktı.
Yine aynı gözler, yine o tanımsız his.
Her rüyadan sonra biraz daha geriye çekiliyordum hayattan.
Sanki gerçeklik ile rüya arasında ince bir zar vardı da ben sürekli onun üstünde yürüyordum.
Kahvaltı hazırlarken Araz, “Ağabey, sen bir tuhafsın son zamanlarda,” dedi.
Elimdeki zeytin kavanozunu düşürüyordum az daha.
“Yok, yorgunum biraz,” dedim.
Yalan söylemek değil bu, sadece gerçeğin daha azını söylemek.
Gün boyu iş yetiştirmeye çalıştım ama her tasarıma baktığımda gözlerimin önünde rüya sahneleri beliriyordu.
Özgür, öğlen beni dürttü.
“Akşama hazır mısın? Patronla iş yemeği, rezil olma,” diye şaka yaptı.
Gülümsedim ama içim içimi kemiriyordu.
Kalabalıklar her zaman yorucuydu ama bu akşam bir başka tuhaftı içimde.
Yemek başlayalı on dakika olmuştu.
Mekana girdiğimde, hafif caz melodileri tavan arasına tırmanıyor, loş ışıklar yüzlere hafif bir gölge bırakıyordu.
İnsanların kahkahaları, çatalların tabaklara dokunuşu, kadehlerin cam cama değdiğinde çıkardığı tok ses…
Her şey olağan gibiydi.
Ama o an…
Gözüm, kalabalığın içinde bir noktaya takıldı.
Masada bir kadının boş sandalyeye oturduğunu gördüm.
Saçları koyuydu, kıvırcık.
Gelişigüzel ama dikkat çekici.
Üzerinde sade bir elbise vardı.
Yüzü gergindi ama içinden başka bir şeyler taşıyordu sanki.
Yorgun ama güzel bir yorgunluk.
Tanımadığım ama garip bir şekilde bildiğim bir yüzdü.
Gözlerimiz çarpışmadı.
Doğrudan bakmadık birbirimize.
Ama etraf sanki flu olmuştu, sadece o netti.
Birini ilk kez görmek ama yıllardır tanıyormuşsun gibi hissetmek nasıl bir şeydi?
Adını bile bilmeden o gözlerin içindeki yalnızlığa karışmak.
O an bunu düşündüm.
Yemek boyunca onu izledim farkettirmeden.
Ama kafamın içinde başka bir çan çalıyordu.
Cep telefonum titredi.
Ekrana baktım: “Anne”.
İçimdeki o çocuk, her seferinde ürkekçe geri dönüyor annemin aramasıyla.
“Uraz, anneanneni hastaneye götürüyoruz, tansiyonu birden yükseldi.”
Yutkundum.
Masadaki muhabbete yabancıydım artık.
Kelimeler birbirine karışmıştı.
O masada artık yerim yoktu.
O sandalyeye bir veda bırakır gibi kalktım.
Ceketimi alırken göz ucuyla o kadına baktım.
Hiç konuşmamıştık.
Ama bir şey vardı…
İçime sinmişti.
O kadın bir şekilde içimdeydi artık.
Kalabalıktan sıyrılarak çıktım.
Havanın soğukluğu bir tokat gibi çarptı yüzüme.
Ama içimdeki ateş daha baskındı.
Koşar adım uzaklaştım.
Bir şeyden değil, her şeyden…
Tanımadığım ama tanıdık gelen bir gözden, rüyalarımdan, evden, işten…
Arabaya atladığımda içim hala o masadaydı.
Radyoda çalan o eski şarkı bile boğazıma düğüm oldu.
“Seni ilk kez görmüş gibiyim ama sen içimdeydin sanki…”
Kendi kendime söyledim o cümleyi.
Evet…
İlk kez gördüm ama çoktan içimdeydi o yüz.
Hastaneye varmıştım. Anneannemin ufak bı tansiyonu çıkmıştı. Herşeyi normaldi. Onun dışında. İçim rahatlamıştı.
Arabanın kapısını yavaşça çektim.
Gece artık tamamen bastırmıştı.
Sokak lambalarının sarı ışıkları, kaldırımlara uzun gölgeler düşürüyordu.
Adımlarım bile isteksizdi.
Sanki her adımda o sandalyeye biraz daha yaklaşmak istiyordum ama yol tam tersi istikametteydi.
Apartmanın girişine geldiğimde içimde hafif bir tereddüt oluştu.
Eve girmek, o kalabalıktan çıkıp boş bir kutuya geri dönmek gibiydi.
Her ne kadar içeride Özgür’ün sesi yankılanacak, Araz mutfağı talan ediyor olacak olsa da...
Benim içimde şu an sadece bir masa, bir sandalye ve konuşulmayan bir şey vardı.
Anahtarı çevirip kapıyı açtığımda tam beklediğim gibi:
“Uraz! Bak sana ne aldım!” diye bağıran Araz'ın sesi salonun ortasından geldi.
Elinde iki litre kola ve üç paket cipsle dikilmişti.
Yanında Özgür televizyonun karşısında yayılmış, terliklerini bulut gibi bir yerlere savurmuş, eliyle koltuğu dövüyordu.
“Diziye başlayamadık hâlâ! Şu Urzi'nin iş yemekleri bitmiyor ya... Kurumsal kurbanı oldun beybisi,” dedi.
Gülümsedim ama içim gülmüyordu.
Ceketimi yavaşça portmantoya astım.
Ayakkabılarımı çıkarırken bir yandan göz ucuyla onlara baktım.
Dünya dönüyor, hayat devam ediyor... ama benim içim durmuş gibiydi.
Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım.
Soğuk su yüzüme çarpınca bir anlığına kendime geldim.
Aynada göz göze geldim kendimle.
Ama o gözlerin arkasında başka gözler vardı.
Onunkiler.
Kahverengiyle ela arasında bir yerde duran, yorgun ama dikkatli gözler.
Tanımadan tanıdığım bir yüz.
Mutfaktan sesler geldi.
“Uraaaaaz hadi gelsene, dünyanın en bağımlılık yapan dizisine başladık,” dedi Özgür.
Cevap vermedim hemen.
Bir bardak su doldurdum.
Küçük yudumlarla içtim.
Suyun bile bir anlamı var gibiydi bu gece.
Salona girdiğimde koltuğun ucuna iliştim.
Kendimi zorladım.
Normal görünmeye çalıştım.
Araz çoktan kolanın kapağını uçurmuş, Özgür abur cubur poşetlerine girmişti.
Ama benim aklım hâlâ o boş sandalyedeydi.
O masada, karşımdaki kadının oturduğu yerde.
“Ne oldu sana ya?” dedi Araz bir anda.
“Sessizsin.”
Özgür gözünü televizyondan ayırmadan atladı:
“Kesin yine patron surat yaptı, özgüvenimizi yedik, kabuğumuza çekildik.”
“Yok,” dedim sadece.
Daha fazlası ağzımdan çıkmıyordu.
Aslında çok şey vardı söylemek istediğim.
"Bugün biriyle tanışmadım ama tanımış gibi hissettim," demek istedim.
"Birinin gözlerinin içinde kayboldum, ismini bile bilmiyorum," demek istedim.
Ama söyleyemedim.
Kafamı koltuğa yasladım.
Televizyonda akan görüntülere değil, kendi içimde dönen düşüncelere baktım.
O masadaki ilk an.
Göz göze gelmememiz ama yine de birbirimizi fark edişimiz.
O kadının yüzünde bir şey vardı...
Bir tanıdıklık.
Sanki yıllar önce bir yerde göz göze gelmişiz ama o an unutulmuş.
Şimdi yeniden hatırlanmış.
Tekrar televizyona odaklandım.
Leyla ile Mecnun izliyorduk.
Bölümün ortalarıydı. Kamera ağır ağır mahalledeki duvarlara, sokak lambalarına ve boş sokaklara süzülüyordu. Efsane jenerik müziği çalıyordu fonda.
Tam o sırada Mecnun, yalnız kaldığı bir sahnede iç sesle konuştu. Uraz birden doğruldu. Kulaklarını açtı.
"Herkesin vardır illa ki bir beklediği; Ama en çok kimi beklersen, O gelmez."
Gözlerini ekrana dikti. Sanki replik ona söylenmişti. Sanki televizyon onun içini okumuştu. Göz kapakları yavaşça indi. Çok hakliydı Mecnun o da o gözleri bekliyordu gelmiyecek miydi hiçbir zaman.O repliğin yankısı kalbine çarptı. Ve ardından bir görüntü geldi:
Az önce masada oturan kadın.
Yüzü sisli, ama sesi net.
Sandalyeden kalkarken saçlarını kulağının arkasına atışı.
Bir an göz göze geldiklerini bile hatırlamıyor gibiydi ama o hep onu izlemişti oysa bir boşluk kalmıştı ondan sonra.
Sandalyenin boşluğu değil sadece…
Bir insanın eksikliği gibiydi.
Saat ilerledikçe Özgür ve Araz esneyerek koltukta yayılmaya başladılar.
“Ben yatıyorum,” dedim.
Kimse sorgulamadı.
Zaten sorgulamalarını da istemezdim.
Odamın kapısını kapatınca sanki başka bir evdeydim artık.
Pencereden dışarı baktım.
Sokak sessizdi.
Ama içim hiç susmuyordu.
Üstümü değiştirirken, saate takıldı gözüm.
Gece yarısını geçmişti.
Yine rüya vakti.
Kafamı yastığa koyarken sadece tek bir şey düşündüm:
“O sandalyeye bir daha kim oturur bilmiyorum...
Ama o an, o boşluk… sanırım beni en çok orası tanıdı.”
Gözlerim kapandı.
Uykuya sürüklendim.
Ve o sandalyenin boşluğu, yine yerini aldı zihnimin en sessiz köşesinde.
Lütfen beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayınnnn 💋 💓
Bölüm etkileşimi
