56. bölüm · AVUKAT 1: AMBER

ELLİ DÖRT

🤍 HAYALRAFYA

“Alternatif varlık,” diyerek kelimelerimi tekrarladı. Dünyama girmeden önce, dünyamdaki sıfatını sorguladı. “Bana taktığın yeni lakap, bu mu?”

“Lakap mı?” diye sordum. “Senin olduğun gerçeklik, bu.” Sesim epey cansız çıkmıştı.

Puslu görüş açım, hafif hafif dönen başım, pençesini yakalarıma geçirmiş uyku nedeni ile oldukça halsiz hissediyordum. Andan kopmam için gerekli bütün şartları bedenim sağlıyordu. Anda kalmak için kendimi parçalarcasına uğraşmama ise onun bir hareketi yetiyordu.

Alternatif varlık, ellerini pantolonunun ceplerine attı. Koridor ışığı ile odanın tekinsiz gölgesi arasında, arafta kalmaya devam etti. “Biliyor musun, bana attığın o ilk mesajda bile daha anlamlıydın.”

Başını sol tarafa doğru eğdi. Beni odağından çıkartmayarak ekledi, “Şu son beş- altı gündür ben sana anlam veremiyorum, Ahu.”

Bilmediği için uyum sağlamakta zorlanıyordu. Bilseydi, uyum sağlamasına yardım edecek çözüm yolunu kendisi bulurdu. Tabii, bildikten sonra… Bir çözüm yolu bulabilecek kadar sağlıklı kalmayı başarırsa.

“Ne oldu, neler oluyor?” yaklaştı, yaklaştı. Odaya tamamen girmesine çeyrek kala duraksadı. “Birden girdin hayatıma. Birden alıştırdın beni yanımda olmana. Sonra, birden uzaklaştın benden. Şimdiyse…” inanamayarak odanın içine baktı.

“Kapkaranlık bir hastane odasının önündeyiz,” dedi. “Gerçekten soruyorum, bu oda neden bu kadar karanlık?”

“Gözleri kapalı bir insan, ışığa ihtiyaç duymaz, Avukat Bey.”

Odaya girme sürecini daha fazla uzatmaması adına kolunu tuttum ve onu çekiştirdim. “Geç, artık, içeri.”

Çekiştirmemle de olsa odaya girdiğinde kapıyı arkasından kapattım. Nihayetinde, tamamen karanlığa gömülmüştük. Makinalardan çıkan ince ışık huzmeleri ve ritmik, tiz seslerin varlığı dışında –burada başka bir yaşam kırıntısı dolaşmıyordu, resmen.

Alternatif varlık, “Ne yapacağız burada?” diye sordu. Bir nevi boğulduğunu anlatıyordu. Doğru ya… Ne aslı ne de alternatifi… Kıvanç, karanlığı sevmiyordu, sahip olduğu yoğun karamsarlığa rağmen.

Fısıldayarak konuşmasına karşın bitkinlikle güldüm. “Koşuşacağız.”

“Ne konuşacağız?”

“Olanı biteni…” yatağın yanında durduğunu bildiğim sandalyeyi oradan alıp alternatif varlığın yanına taşıdım. “Hep merak ettiğin şeyi konuşacağız.” Onu omuzlarından tutup sandalyeye oturmasını sağladım.

“Sadece beni dinle, olur mu? Karşılık vermeden, sözümü kesmeden… Sadece, beni dinle.”

Hiçbir şey söylemedi. Hiçbir şey söylemese bile başını sallayarak verdiği belli belirsiz onayı almıştım. Omuzlarını tutmayı bırakıp ondan uzaklaştım. Çok uzağa gitmedim, tabii. Birazcık geriye çekildim. O kadar.

Yere oturdum. Sırtımı, asıl varlığın bilinçsizce uyuduğu, yatağa yasladım. “Her şey…” der demez kısaca soluklandım. “Her şey bir kazayla başladı.”

Ve ne var ne yoksa anlatmaya koyuldum.

dokuz ay kadar önce..

Ömrümden ömür gidiyormuş gibi hissediyordum. Etrafa sinmiş kâğıt kokusu yüzünden bunalıyordum. On beş- yirmi dakikalık aralıklarla koridorda beliren mübaşirin sesini duymaktan sıkılmıştım. Asık suratlara maruz kalmak bezdiriyordu bünyemi. Tahammül seviyemin sınır çizgisi ciddi bir sürati benimsemiş, hızla irtifa kaybediyordu.

Elimi yukarı kaldırdım. Sabrını kemirmiş hareketlerle boynumu kaşıdım.

Adliyeyi kapayan gerilim öylesine yüksekti ki zavallı bir voltmetreyi on binlerce parçaya bölebilirdi. Gittikçe huzuru benimsemiş olan karakterime böyle bir ortamda bulunmak tersti. Ama gitmiyordum. Gidemiyordum. Mavi kadifeden kumaşla kaplanmış bu sandalyenin tepesinde, saatlerdir bekliyordum. Çünkü Kıvanç’ı burada, aslı astarı belli olmayan canavarlar arenasında bir başına bırakmak istemiyordum. Sükûnetimi, canavar arenası fikrine dayandırarak koruyordum.

Boynumu acıtana kadar kaşıdım. Cebimden çıkarttığım telefonumun ekranını –güç düğmesi sayesinde- enerji ile doldurup, dijital yüzeyden yansıyan saate baktım. Duruşmanın başlamasından bu yana iki saat geçmişti. İki saatlik süreceyse koca bir belirsizlik hâkimdi. Ne ara verilmiş ne de duruşma salonuna biri girip diğeri çıkmıştı.

Davanın başını biliyordum. Gelişmesine tanık olmuştum. Sonucu ise müphemdi. Bu, iyi bir şey miydi? Sulhun ilk şartı, müphem durum ile başlattığı temeli mi yoksa ciddi muhataranın alametifarikalarından biri miydi?

Tırnaklarımı oturduğum sandalyenin metalden kenarlıklarına çarptım. Eleştiren bakışları ile karşımdan geçip giden insanların, saatlerdir burada oturarak ne yaptığını sorgulayan fısıltılarına aldırmadım. Yalnızca bekledim; gerginliğin ortasında ve tedirginliğin komutasında.

Duruşma salonunun kapısı habersizce açıldığında; az ilerideki kalorifer peteğinin yanında, yere oturmuş, çaresizce ağlayan kadını izliyordum. Kapının açıldığını ima eden o minik ama tok gıcırtı sesi, beni kapıldığım illüzyondan ayırmıştı, sanki.

Başımı çevirdim. Salondan dışarı çıkan kişiye baktım. Saçları darmadağındı. Bir gece önce asla uyumamış olmasının da onu aşağıya çeken etkisi ile gözlerinin içini saran kırmızılık belirginleşmiş gibiydi. Kollarına aldığı dosya yığınını tutan parmak boğumlarıysa bembeyaz kesilmişti. Epey bitaptı, aslında, hali. Ancak giydiği o siyah cübbenin içinde, nefesimi kesmeyi başarıyordu bir şekilde.

Duruşma salonunun kapısı, ardından kapandı. Koridorda birkaç adım ilerledi. Etrafa bakındı. Neyse ki, yalnızca üç beş kalp atımı süresinin sonunda, varlığımı fark etti.

Dosyaları öylesine düzeltiyorken yanıma geldi, “Buradasın.”

Sorgu memuru misali kaşlarımı havaya kaldırdım, “Başka birisini mi bekliyordun?”

“Başka birisiymiş…” gülümsemeden önce başını hafifçe yana doğru eğdi. “Seni bile beklemiyordum ki.”

Oturduğum yerden kalkamadan, “Eh,” dedim. “Ama işte, görüyorsun,” kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Buradayım.”

Benim için doğru olan yegâne adresin müptelasıydım.

“İyi ki buradasın, Ahu.”

“Burada olmayı seviyorum.”

Ayakta durmaya son verdi. Hemen yanımdaki sandalyeye oturup dosya yığınını yere bıraktı. “Ben de buna bayılıyorum.”

“Hımm…” yanımda olmasını fırsat sayarak uzandım. Stresten kurtulmak için saçlarını karıştırdığı bir anda katını bozduğunu tahmin ettiğim gömleğinin yakasını düzelttim. “Bana mı bayılıyorsun, yani, Avukat Bey?”

“Sana,” dedi. Az evvel terk ettiği duruşma salonunu kast ederek ekledi. “Şu kapıyı açtığım her seferde seni burada bulmaya…”

Dinlenmek için koşulsuzca dilenmeye hazır olan gözlerindeki sarının koyuluğuna karşı iç çektim, “Abartma.”

Abarttığını kabul etmeyerek, “Yapma ya,” dedi. Azımsadığı söylemini keskinleştirdi. “Oysa ben, az bile konuştuğumu düşünüyordum.”

“Kıvanç,” dedim uyarır gibi.

“Söyle, güzelim,” dedi. En basit iki kelimeyi bile kendinden geçirirdi sesi.

“Sadece…” yaptığımın sahiden kayda değer bir yanı yoktu. “Oturmuş, seni bekliyordum.”

“Bundan daha büyük bir olay olabilir mi, sence?” diye sorarak yanıtladı beni. “Kaybettiğim her davadan sonra bana bir kaçış yolum olduğunu hatırlatıyorsun.” Çenemin altına dokundu, epey nazik yaklaşımıyla, bakışlarımız arasında bir doğrultu kurdu. “Bunun değeri öylesine büyük ki…”

Dokunuşu, hislerimi irkiltti. Kurduğu doğrultuda, evrenin en derin galaksisi gizliydi. “Zamanında,” dedim. Var olan tebessümüme minnet ekledim. “Sen de beni kötü talihimden kaçırmıştın.”

Dokunuşunu tenimden koparttı. Galaksimi süsleyen yıldızlar, elektrik yokluğuna katlanamayarak patladı.

“Geçmişteki talihinin kötü olduğuna gerçekten inanıyor musun?”

Ona cevap vermeden önce önümüzden gelip geçen avukatların uzaklaşmasını beklemiştim. “Ne demek istiyorsun?”

“Benimle beraber yaşadığın talihin iyi olduğunu nasıl düşünebiliyorsun?” sol kaşını yukarıya doğru kavislendirdi. Kaşının sonundaki yara izi yerini, hepten, benimsedi. “Diyorum.”

“Sen…” elimi, oturduğumuz koltukların arasındaki gri, metal bölme üzerine –destek bulmak için- koyduğu elinin üzerine bıraktım. “Düpedüz, körsün. Kendine körsün. Kendi faydanı asla görmüyorsun.”

“İnanması zor,” derken alt dudağını ısırdı. Elimin altındaki parmakları, kaçmayı umarcasına, kıpırdanmıştı. “İnanması zor, anlıyor musun? Çevremdeki tüm insanlara zararım dokunuyorken… Sana bir faydamın dokunduğuna inanmam, çok zor.”

Parmaklarımı büktüm. Parmaklarını sıktım. Şu tavrıyla, yüreğimi ikiye kesiyordu. Tedavi sürecinde kullanmayı planladığı dikişinin ipini ise endişe temin ediyordu.

“Kıvanç.”

Başını geriye yatırdı. Saçlarını renklendiren soğuk siyahtan tutamları, oturduğumuz sandalyelerin arkasındaki pütürlü duvara yasladı. “Hım?” diyerek mırıldandı.

Sormadan önce dişlerimi sıktım. “İyi misin, sen?”

Gözlerimi yumdu. “Çok iyiyim.”

“Hiç…” dedim tereddütle. Elini bıraktım. Kolunu tuttum bu kez de. Cübbesinin kumaşı, tutuşumun altında kırıştı. “Hiç iyi değil gibisin.”

Beni korkutuyordu. Kendini tüketiyordu. Onun tükenişi bana bir yok oluş senaryosu hazırlıyordu. “Kendinde değilmiş gibisin.”

Yeniden gülümsedi. Anlıyordum. Beni tedirgin etmeye gönlü razı gelmiyordu. Yine de, zihninin karanlık düşünceleri ile sessiz sedasız boğuşamıyordu.

“Kendime gelmem kolay olmayacak,” dedi.

Alnımdaki üç adet yara izi canımı acıtsa da; o, gözlerini kapatmış bakışlarını hiçliğe çevirmiş olsa da… Ona bakmaktan vazgeçemedim.

“İçeride ne oldu?” diye sordum. Duruşmanın sonucunu, nasıl geçtiğini ve halinin sebebini sahiden merak ediyordum.

Yüzünü sıvazladı. “Muharebe meydanını mı kast ediyorsun?”

“Muharebe meydanı ya da kurtlar sofrası, fark etmez.” Ellerimi ondan tamamen ayırdım. Tattığım gerginlik neticesinde, hırsla belki, boynumu kaşıdım. “İçeride ne oldu, Kıvanç?”

Güldü. Sesli ve standarttan sapan bir gülüştü. “Savcı, canıma okudu.”

Yüzük parmağımdaki alyansı ve tektaşı kendi eksenleri etrafında çevirmeye giriştim. “Davayı kaybettin,” dedim alçak perdeden. “Değil mi?”

“Kaybettim.”

Bu saatten sonra itiraz etmem yersizdi. “Ama…” yine de itiraz etmiştim. Olmuyordu işte. Onun kadar kayıtsız kalamıyordum. “Ama delillerimiz vardı.”

“İşe yaramadı.”

“Sağlam delillerdi.”

“Kullanamadım.”

“Müvekkilin-”

“En son,” diyerek sözümü kesti. Gözlerini açtı. Elinin tersiyle duruşma salonunun kapısını işaret etti. “Ağlıyordu.”

Ek bir gayretle konuştum. “Müvekkilin suçsuzdu.”

Yüzüme döndü. Buz gibi ifadesi, kan akışımı sekteye uğratmaya yetecek yetideydi. “Kurtaramadım işte, Ahu.”

Konuşmamızın tam ortasında, duruşma salonunun kapısı tekrar açıldı. Kendisini andığımız müvekkil, dışarıya çıktı. Tek başına değildi. Bilekleri kelepçelenmiş, iki kolunu iki jandarma personeli tutuyordu. Yıkık dökük bir vaziyette, az ötemizden geçip gittiler.

Onlar gidiyorken arkalarından izleme dürtüme engel olamamıştım.

Koyun can derdindeydi, kasap et derdinde. Benim canım için bir tek Kıvanç’ın canı mühimdi; geri kalanlarsa birer müsvedde.

Bütün bencilliğimde, “Endişelenmemiz gereken bir ailesi var mı?” diye sordum. Ailesinin ortaya çıkıp da Kıvanç’tan intikam alması ihtimalinden korktum.

“Ailesi,” dedi. Sesiyle, beni kendisine çevirdi. “Suçlu olduğuna inandığı için onu terk etti.”

Davanın kaybı, masum olduğunu bildiğimiz bir kimsesizi hapse mi göndermişti, şimdi? ‘İyi,’ dedi iç sesim. Benden daha gaddardı, benden daha da tasalı. ‘En azından Kıvanç’ın peşine düşen olmayacak.’

Bu kadar iğrenç ve saplantılı düşünen bir insan olduğum için kendimden nefret ettim. Olumsuzluklara rağmen onu teselli etmeye çabalamaktan geçemedim. Aceleyle, “Hiçbir şey için geç değil,” dedim.

Kravatının düğümünü gevşetti. “Treni bir kez daha kaçırdım.”

Ağlamayayım diye derin nefesler aldım. “Hiçbir şey bitmiş değil, diyorum sana.”

“Bitti,” dedi. Ruhunun çekilmesine ramak kalmış bakışları, yüzümü talan etti durdu.

“Bitmedi,” bilhassa ısrar ettim. “Temyize gideriz.”

“Benim için bitti, Ahu,” dedi tane tane. Çenesini yukarıya kaldırıp biraz önce önümüzden geçen müvekkilinin jandarma personelleriyle birlikte yürüdüğü yolu işaretledi. “Avukatını değiştirecek.”

Son olup olmadığını bilmiyordum ancak duruşma salonunun kapısı tekrar açılmıştı. Çıkan kişiyse yakın mazisinin galibiyetle kapatmış olan savcıydı.

Nefretle ona baktım. O ise sırıtarak izledi bizi. İkimizi. Tam önümüze ulaştığında, tutturduğu sinir bozucu ıslık melodisi, o uzaklaşıp kayboluncaya değin ardından yankılanmıştı.

“Sinsi herif,” dedim öfkeyle.

“Gerçekten kirli oynuyor,” diyen Kıvanç da beni onaylamıştı. “Ama oynarken asla ellerini kirletmiyor.”

Mutsuzduk. Mutsuz olmayı sorun etmiyordum. Çünkü bir duygunun içine Kıvanç karışıyorsa –mutsuzlukta bile huzur bulabiliyordum. Buna karşın onunla bütünleşen mutsuzluğu da sineye çekemiyordum.

“Bu…” yenilginin yer ettiği omuzlarım, aşağıya çöktü. “Bu haksızlık.”

“Kim için?” diye sordu bana. Ne ima kullanmış ne de alay etmeyi tercih etmişti. Samimiyetle sorguluyordu.

Haksızlık vardı, kabul. Kim içindi meçhul. Bizim için mi, masum müvekkili için mi?

“Sandığın kadar zor değil.”

“Neymiş zor olmayan?”

Üstüne basa basa, “İnanmak,” dedim. “Bak bana.”

Bakmadı bana. Başını önüne eğmiş, sırtını kambur hale getirmiş, iç içe geçirdiği parmaklarına vermişti dikkatini.

Bana bakmayacağı aşikârdı. Onu, bana bakmaya zorlamam şarttı.

Eğildim. Avucumu yanağına bastırdım. “Bak dedim, bana.”

Yönlendirmeme direnmedi. Tükenmenin eşiğindeki kehribarlarını, gözlerimin seyrine teslim etti.

En yumuşak tonlamamı kullanarak, “Sana bakıyorum,” dedim. “Gözlerinde, dinmeyen çabayı görüyorum; sana dokunuyorum, kendi içindeki mücadeleye şahit oluyorum. Gülüşünü izliyorum, daima umut ettiğini biliyorum; sözlerine gizlenmiş ışığa şahit oluyorum.”

Başparmağımı hareket ettirerek elmacıkkemiğinin üstünü okşadım. “Ben, sana inanıyorum, Kıvanç. Günün birinde senin de zamanın gelecek. Sadece senin hüküm sürdüğün bir devir gelecek.”

Kendime güvenle gülümsedim. “Bütün sinsileri bir bir avlayacağız.”

“Avlayacağız?” dedi, soru sorar gibi. Alnı, yaralarıyla senkronize biçimde kırışmış; kaşları hafif bir hayretle yukarıya kalkmıştı. “Hep yanımda olacaksın, öyle mi?”

“Seni terk etmeye niyetim yok. Hem biliyorsun…” ciddi bir iddia ile konuşmaya devam ettim. “Böyle bir çirkinliği yeniden bulamam.”

Nihayetinde başarmış, gülümsemesini gözlerinin içine –sahip olduğu koyu sarıların başkentine taşımıştım.

Yanağındaki elimi tuttu. Elinin himayesine aldı. Sonra da dudaklarını –iç çekerek- avucumun içine bastırdı. “Ahu.”

“Söyle, Kıvanç.”

“Seni unutmak isterdim.”

İşte, bu cümlesine hazırlıklı değildi. Muzip bir edayla sordum, “Benden kurtulabilmek için mi?”

“Seninle yeniden tanışabilmek için,” dedi. “Çok başka bir zamanda, çok başka koşullar altında…”

Genellikle, dileklerini paylaşmak konusunda katı bir gönülsüzlük sergilerdi. Şimdi, bir hevesle paylaştığı dileği, zihnime garip gelmişti.

Çok başka bir zaman, çok başka koşullar bizi aynı bırakır mıydı ki? Ona duyduğum aşk ya da onun bana duyduğu aşk, başka bir zaman ve başka koşullar altında yine aynı halde şekillenir miydi? Dönüp gelen bahar bile farklı şekilde vurmaz mıydı filizleri?

Elimi bıraktı. Cübbesinin kollarını çekiştirerek kumaşa sabit bir düzlük kazandırdı. Yere bıraktığı dosyaları aldı. Sonrasında, tüm sevecenliğiyle, bana baktı. “Dondurma yemek ister misin?”

Konuyu değiştiriyordu. Bizim için, defterimizin kara boyalı sayfasını çeviriyordu.

Endişelerimi, şüphelerimi ve küf tutmuş ihtimalleri paspas altına süpürdüm. “İsterim.”

“Tamam mı?” kabul edişimi kabul edemedi, sanki.

Daha kararlı bir tınıda, “Tamam,” dedim.

Aynı anda kalktık sandalyelerden. Adliye koridorunu yan yana adımladık. Asansöre bindik ve zemin kata ininceye değin birbirimizi seyrettik. Onu izliyorken, bana çarpan etkisinde savruldum. Paspas altına süpürdüğümü sunduğum dileğinin ihtimallerini düşündüm durdum. Düşündükçe dileğini yonttum.

Nasıl bir zamanda ya da hangi koşullar altında… Emin değildim ama ben de onunla yeniden tanışmak isterdim.

günümüz..

“Böylece,” dedim. “Yeniden tanıştık seninle.”

Dakikalara mâl olmuştu. Fakat neticede bitmişti. Ona, aylardır yaşadığım her şeyi anlatmıştım: Aslına olan aşkımı, başımıza gelen kazayı, bu odada geçirdiğim haftaları; sonra onu gördüğüm anı, babamın gözüne görünmeyişinin mantığını; akıl hastanesine kapatılmamın gerekçesini, zaman tutulması hikâyesini, eğer ona âşık olursam hem aslını hem kendisini kaybedeceğimi…

Anlatmıştım. Gerçekleri tutan kapının ucuz menteşesini tek hamlede kırmış; omuzlarımdaki ağırlığına katlanamadığım yükün gücünü ortaya sermiştim.

Elimin tersi ile yanaklarımdaki ıslaklığı kuruladım. Devamında, tırnaklarımdaki ojeleri –kaldığım yerden- soymaya devam ettim.

Sevmenin huyu bu muydu? Taraflarını daima ağlatıyor muydu? Ben sevmek istiyordum. Sevenler ağlıyor muydu? Eğer öyleyse Kıvanç’ı sevmeye devam ediyorken daha ne kadar ağlamam gerekiyordu?

Anlatmış olmama rağmen saf değildim, tabii. Ondan hâlâ saklamaya devam ettim bir gerçek vardı. Ona, babasının ezeli düşmanının kızı olduğumu söylememiştim. Düşman ailelerin çocukları olduğumuzu söylememiştim. Aslının bana kattığı deneyimlerden çıkarttığım bir ders vardı çünkü. Ailelerimizin düşman olduğunu öğrendiği zaman, Kıvanç benden nefret ediyordu. Onun benden nefret etmesini istemiyordum. Bunu saklayabildiğim noktaya kadar saklamayı planlıyordum.

Artık canlanmaya meyleden sessizliği boğarak, “Tüm bunlar,” dedi. “Masallarda olmaz mı?”

“Gerçekte olmasa, masallara karışır mı?”

Oturduğu yerden kıpırdandığını işittim. Ayağa kalkmış olmalıydı. “Kusura bakma,” diyerek eklediğinde sesindeki hayal kırıklığını görmüştüm netçe. “Gerçekleri anlatmak yerine, beni geçiştirmek için saçma sapan bir deli masalı anlattığını düşünüyorum. Üzgünüm Ahu, sana inanmıyorum. Sana inanmamı bekliyorsun ya ben buna da inanamı-”

“Yeter,” diyerek susturdum onu. “İnanması zor, biliyorum.” Yumruk yaptığım elimi yeri kaplayan fayansa bastırdım. Destek alarak –tıpkı onun gibi- ayağa kalktım. “Ama inanmanı sağlayacak bir kanıtım var.”

Alay ederek güldü. “Nasıl bir kanıtmış bu?”

Yalpalayan adımlarla kapıya yaklaştım. Yoğun bakım odasının ışıklarını açtım.