62. bölüm · AVUKAT 1: AMBER
ALTMIŞ
Hastane, kelimenin tam anlamıyla, dökülüyordu. Duvarları boyunca küf yayılıyor; zemin döşemesi, köklü çatlaklarla, birbirinden ayrılıyordu. Havayla bütünleşik gelişen rutubet, soluduğumuz oksijeni bozuyordu. Sözde, burası ülkenin en prestijli akıl hastanelerinden bir tanesiydi; pratikte ise bakımsızlık abidesi.
Yönetimdekiler kötü gidişatın farkındaydı, sağlık dağıtması gereken hastanenin sağlıksız gidişatının farkındalardı. Lakin gidişatı iyileştirmek adına sergiledikleri hiçbir çaba yoktu. Çünkü günün sonunda, yıkılsa da dökülse de, hastanenin kurulu sistemi tıkır tıkır işliyordu. Eğer işleyen bu mekanizmanın çarkları değiştirilirse sistem tamamen çökebilirdi. Tamamen çökmesindense miadını doldurmuş çarklarla çalışması –elbette- yeğdi. Nihayetinde, mühendisliğin ilk kuralı derdi ki; çalışıyorsa dokunma.
Dakikalardır çalışmayı reddettiği için yiyecek otomatının düğmelerine dokundum. Fayda etmedi. Parasını attığım halde çikolatamı bir türlü teslim etmemişti. Çikolata, üçünü katın baştan ikinci bölmesindeki yayın arasında –sıkışık konumda- kalmaya devam etti.
Ortak salona kurulmuş her telden makine, illa ki, bir aksilik barındırıyordu. Aksilik, etrafımda pervane dönmeye bayılıyordu. Dönüşünün hızı her geçen gün katlanıyorken bir de uğultu çıkartıyordu. Uğultudan rahatsız olduğum için kulaklarımı tıkıyordum. Kulaklarımı tıkamak, beni, başka seslere sağır kılıyordu. Kaçırdığım hoş sesleri vaktinden epey sonra deneyimlemekse ruhumu üzüyordu.
En üzgün ruh halimle otomatın camına, ulaşamadığım çikolataya baktım. Keşke daha öncesinde kek almak için kullandığım otomatı kullansaydım.
“Ne kadar bakarsan bak,” dedi birisi. “Çikolatayı zihin gücüyle düşüremezsin.”
Düşüncesini beyan eden, söz konusu birisini görebilmek için döndüm. Genç bir çocuk, omzuna attığı beysbol sopası ile birlikte yanıma gelmişti. Genç çocuk diyordum çünkü –omzuna yüklediği beysbol sopasına rağmen- çocukluğun sonunda, gençliğin çok başında bir dönemde gibiydi. On yedi yaşından büyük olması olanaksızdı. Bacağının tekini sallayıp duruyor, temas kurmakta zorlanan gözlerini art arda kırpıyordu.
Onu inceliyorken simasının zihnimdeki bir anı ile eşleştiğini fark ettim. Bu genç çocuk, dans etkinliği davetiyesi olarak aldığım elmayı yemek için benden isteyen çocuktu.
Gözlerimi ondan ayırıp çikolatamın değişmeyen durumunu yokladım. Doğruydu, çikolatanın zihin gücüyle düşmeye niyeti yoktu. “Para gücü de işe yaramıyor,” dedim.
“O zaman… Başka bir gücü deneyeceksin.”
İşte şimdi dikkatimi çekmişti, “Ne gibi?” diye sordum.
“Bak…” dört adımla yaklaştı. Beysbol sopasını yere bastırıp destek alarak omzunu otomata yasladı. Bir bacağını diğerinin önünde kırdı, “Bu makinelerin dili biraz karmaşıktır.” İşaret parmağını kullanarak birkaç hayali daire çizdi, “Kafaları karıştırırlar. Herhangi bir karışıklık meydana geldiğindeyse…” gülümsedi, kendinden emindi. “Ben devreye girerim. Peki… Ben kimim?” diye sordu.
Yanıtlayamadım. “Tercüman,” diyerek sorusunu yanıtlayan o oldu. Yaslandığı yerden ayrıldı. Sırtını dikleştirip otomatın karşısında dikildi. “Makinelerin dilini…” beysbol sopasını iyice yukarıya kaldırdı. “… İnsan diline çeviririm.” Cümlesini tamamlar tamamlamaz, kaldırdığı sopayı korkunç bir şiddetle otomata çarpmıştı.
Ve çikolata, ‘teslim al’ haznesine düştü.
Çarpışmanın şiddetinden kaçınabilmek için irkilerek geriye çekilmiştim. Şaşkınlığı bin bir biçimde parçalarına bölüp birleştirdim.
Yiyecek otomatı monte edildiği bölgeden taşınmış, yana kaymıştı. Dört ayağının öncülüğünde, tir tir titriyordu. Bu kocaman metal kutu titredikçe ise ben ayakta zor duruyordum.
Genç çocuk, olağan tavrıyla eğildi. Makineyi iki yanından tutarak durdurdu. ‘Teslim al’ haznesinden çıkarttığı çikolatayı –suçsuz ifadesiyle- bana uzattı, “Afiyet olsun.”
Çikolatayı ondan almam, sanki bir refleksti. Tanımsız saldırganlığı aracılığıyla kurduğu elde etme metodu ise hayret edilesi.
Maruz kaldığı darbe sebebiyle içe çökmüş olan otomata son defa bakıp oradan gitmeye yeltendim. Fakat “Onu kesin olarak yiyecek misin?” diyerek bana seslenen genç çocuk, girişimimi durdurdu. Belli ki yalnızca takip ettiği nezaket kuralları gereğince çikolatayı bana vermişti. Aklı, renkli ambalajın içindeki tatlı parçası uğruna kuralları çekiştiriyordu, şimdi.
“Yani…” diyerek mırıldandım. Hastanede eşit şartlar altındaydık. O deliyse ben de deliydim. Bir başka delinin istekleri uğruna kendi isteklerimi toprağa bağışlamayacaktım. Nihayetinde nezaketin zorbalandığı, kabalığın makul karşılandığı akıl almaz bir ortamdı burası.
“Yemeyi düşünüyordum ama…”
“Tamam,” dedi. Geçiştirircesine elini salladı. “Sorun değil.” Beysbol sopasını bir kez daha kaldırarak hizaladı. Otomatı bir kez daha, şiddetli bir başka darbe ile sınadı. Hemen önümde yaşanan ikinci saldırganlık vakasını, artık deneyimli olduğumdan dolayı, daha sakin karşılamıştım.
Yiyecek otomatı, yediği darbenin dışavurumuyla titredi; ‘teslim al’ haznesine bir tüp acı sos iliştirdi.
Genç çocuk suratını astı, “Kötü oldu bu,” diyerek sayıkladı. Yine de bahtına çıkana razıydı. Eğildi, sosu hazneden aldı. “Ne yapalım…” sos tüpünün etrafındaki koruyucu bandı dişleriyle yırttı. Kapağı böylece açtı. “Bedava sirke baldan tatlıdır.” Acı sosu su misali içerek yanımdan ayrıldı. Ortak salona dizilmiş koca koca kitaplıkların arasında kayboldu.
Sanki rafların ardından onu görebilecekmişim gibi kitaplıklara baktım.
Tercüman…
Makinelerin dilinden anladığını iddia edebilirdi. Oysa uçarı tavırlarının nüfuz ettiği algıların halinden anlamadığı barizdi. Çünkü –hissettiğim endişeye rağmen- onu anlamaya ne halim ne vaktim yetmişti.
Ben kitaplıkları gözetliyorken bir kişi, derin derin, iç çekti.
Sağ tarafıma döndüm.
Kitaplıkların karşısındaki köşeye inşa edilmiş ecza bölmesindeki eczacı, önündeki bankonun yarım daire şeklindeki boşluğunu kullanarak dışarıya eğilmiş –uzaktan uzağa- otomata hasar tespiti yapıyordu. “Yine mi kırılmadı? İnanmıyorum ya… O makinenin kırılacağı günü iple çekiyorum. Artık ne zaman kırılacaksa…”
“Ne oldu?” Bir yandan çikolatanın ambalajını açtım bir yandan da ecza bölmesine doğru adımladım. “Makinenin kırılmasını mı istiyorsun?”
“Hemşirelerle iddiaya girdik,” dedi eczacı. Eğilmeyi bıraktı. Yuvarlak sandalyesine oturup önünü bilgisayarına döndü. “Bir ay içinde makine kırılışa ben kazanacağım. Kırılmazsa onlar kazanacak.”
“Bir ayı bırak…” çikolatamı ısırdım. Sırtımı bankoya yaslayıp yiyecek otomatını alıcı gözle süzdüm. “Hiç kırılmayacakmış gibi görünüyor.”
“Kes şunu,” beni başından savarcasına yaka silkti. “Zaten herkes böyle söylüyor…”
Ambalajını sonuna kadar sıyırdığım çikolatadan büyükçe bir parça koparttım, ufak ufak ısırmaya devam ettim. “Neden?”
“Çünkü Tercüman gerçekten makinelerin dilinden anlıyormuş.” Kısacık bir mühlet için gözlüklerinin üstünden bana bakarak ekledi, “Onları hassas noktalarından vuruyormuş, nazikçe…” dalga geçer şekilde güldü, birdenbire. “Söylenti işte… Yaşlı hakkında da bir sürü dedikodu uyduruyorlar, değil mi? Neye inanacağını bilmen gerek.”
Birinci elden deneyimlediğim hayatım bile imkânsızlıklar panayırına dönüşmüş inanılmazlık şovu ile zihnimi kandırıp duruyorken hiçbir şey bildiğim yoktu benim. Sorgulama yetimi buharlaşmadan evvel düşünmeyi kesip sordum, “Gerçekten tercüman mı?”
Eczacı, Yaşlı’yla alakalı dip not geçmekten vazgeçti. Gözlüklerinin üstten rotasına bir kez daha beni yerleştirdi, “Kim?” diye sordu. “Tercüman mı?”
“Evet…” parmaklarımı bankonun parlak mermerime vurdum. “Tercüman, gerçekten tercüman mı?”
“Gerçekten tercüman,” dedi. Bundan sonrası devlet sırrı misali, sesini çok alçak bir perdeye indirgedi, “Beş binden fazla dil biliyormuş. Üstelik hiçbirini oturup da öğrenmemiş, çalışmamış; ana dili gibi biliyormuş.” Bilgisayarının kablosuz faresini kendi ekseni etrafından çeviriyorken sürdürdü konuşmasını, “Beyni, bildiği dillerle baş edemediği için ailesi onu hastaneye yatırmış.”
Doğru olabilir miydi? Binlerce dili bilmek… Mümkün müydü, sahi?
Bir lisan bir insana tekabül ederdi. Bu durumda, Tercüman’ın fani bedeninin binlerce insanı ağırlıyor olması gerekirdi. Binlerce dizge içinde mücadelesi verilen milyonlarca düşünce, kaç fikrin çığlığı ederdi bir gecede?
Çikolatamı ısırdım, aheste aheste. Kafamın içinde beslediğim Fransızcanın ürperdiğini hissettim, sebebine şahitlik ettiğimin neticesinde. “Burada daha kimler var?” diye sordum, kendi kendime.
“Eh…” Eczacı, şahsi sorumu üzerine alınmış ve cevaplamaya koyulmuştu. “En son, bir devlet başkanı görmüştüm ama… Hangi ülkeyi yönettiğini hatırlamıyorum.”
Garip de olsa dışarı çıkmak, odamdan ayrılmak iyi gelmişti. Sorunların bir tek bana özel çoğalmadığını, dokuz çarşambanın bir tek benim için bir araya gelmediğini hatırlamama yetmişti. Deli ya da değil… Kalabalığın içinde başka yalnızların da olduğunu bilmek teselli ediciydi.
Orada durdum. Eczacı, bilgisayarı ile uğraşıyorken çikolatamı yedim, bitirdim. Boş ambalajı buruşturdum. Bankonun içine doğru eğilip, hoş karşılanmayacağımın farkında olarak, ambalajı çöpe fırlattım.
Eczacı gürültüler ve patırtılar eşliğinde sabır çekti. Ben de onun arkasında kalan içleri kutu kutu ilaçla dolu dolapları inceledim.
“Eee?”
Yanından gitmemi bekliyordu. Yanından gitmediğim için ise devrilen gözleri olmuştu. “Ne, eee?”
Kaşlarımı kaldırarak ilaçları kast ettim, “Bana göre bir şeylerin var mı?”
Uykularımı tasasız kılacak, düşüncelerimi bulut hafifliği ile kuşatacak; bunları yaparken bakışlarımı mühürleyip başımı döndürmeyecek bir şeyler varsa şayet… Memnun oldurdum, elbette. Zira reçetemde yazan ilaçları içip de süründüren etkilerini sistemimden atmamın üzerinden yirmi dört saat dahi geçmemişti.
“Sana göre bir şeyler mi?” diye sordu Eczacı. Kendisinden ziyade taviz vermez tavrı konuşuyordu, “Burası mağaza değil, Ahu.”
“Yapma ya,” diyerek çıkıştım. “Parasıyla değil mi?”
“Artık değil.”
“Ne demek, artık değil?”
“Eski satışlarımı unut, tamam mı?” dedi. Bilgisayarına gömüldü. Israrımı teğet geçmek amacıyla belki, sırtını kamburlaştırmıştı. “Yaşlı’ya uyku ilacı verdiğinden beri sıkı denetim altındayım.”
Nasıl oluyordu? Yaşlı ve benim aramda kalması gereken durumlar nasıl olup da ikramlık aş misali tüm hastaneye dağılabiliyordu?
“Hayır,” dedim. Kabul etmeyerek ekledim, “Bana göre bir şeyler vermek zorundasın.”
“Sana göre olan her şey reçetende yazıyor. Fazlasını arama.”
Reçete; algılarımı çarpıtan, Rehber tarafından yazılan şu reçete… “Saçmalık.”
“Yönetim tepemde,” dedi. Suçluğunun altını çizercesine ellerini havaya yöneltti. “Kusura bakma.”
“Biz…” hastaneye yatırıldığım andan itibaren onunla paylaştığım muhabbetin koyuluğu, omuzlarıma çullanıverdi. “Biz arkadaştık ama…”
“İş başka arkadaşlık başka.” tuttuğu fareyi çabuk çabuk tıklattı. “Sıkıntılı bir dönemden geçiyorum, lütfen anla.”
“Sıkıntılı bir dönem,” diyerek tekrar ettim. Banko mermerinden kuvvet alıp bedenimi yukarıya kaldırdım; ayaklarımı yerden kestim. Yarım daire biçimli açıklıktan içeriye sarkarak köşeye gizlenmiş bilgisayar ekranına baktım; yeşil ekranda kart oyunu açıktı. “Tabi… Çok sıkıntılı bir dönemdesin, anlıyorum.”
“Ahu,” arkamdan seslendi.
Aldırmadım.
Bankodan ayrılıp ortak salonun büyük kapılarına doğru gittim. Bahçeye çıkmak istiyordum. Belki birkaç ağaca tırmanır, harap olmuş sinirlerimi yoğurmakla uğraşırdım.
Bahçeye çıkmak üzere kapıları geçiyordum ki, aynı kapıları kullanıp da içeriye giren bir başka kişi tarafından duraksadım. Daha doğrusu ansızın karşıma çıktığı için kendimi –hızla- frenlemiştim.
Karşısında duraksamamı kullanan adam, “Bir dakika,” dedi. “Birini arıyordum.” Elinde siyah, uzun, kuru temizlemelerin kıyafetleri korumak için kullandığı kılıflardan birini tutuyordu.
Birini arıyormuş… Bu civarda hemen herkes birini arıyordu. Onun kimi aradığı beni alakadar eden son mevzu bile olamazdı. Etrafından geçip gitmek için hareketlendim. “Ahu Kortan…” Lakin o, peşimi bırakmamakta kararlıydı.
Adımı nasıl bilebiliyordu? Kimliğimi mi teyit ediyordu? Kimliğim hakkında izahat vermek, artık, beni sıkıyordu.
Topuklarımın üzerinde geriye döndüm, “Tanımıyorum dersem, vesikalık fotoğrafımı mı göstereceksin?”
“Vesikalık fotoğrafınız mı?” yüzünü buruşturdu, “Bende neden sizin vesikalık fotoğrafınız olsun, hanımefendi?” tuttuğu kılıfı işaret etti, “Ahu Kortan’ı nerede bulabilirim? Kendisine paket var.”
“Paket mi var?” avucumu alnıma çarpmayayım diye dudaklarımı ısırdım, mahcubiyetle. Bunların hepsi, geçmişimin şimdiki zamanıma diktiği yorumlamalar nedeniyle başıma geliyordu.
“Ahu Kortan,” diyerek mırıldandım. Hafifçe öksürüp boğazımı temizlemeye uğraştım. “Affedersiniz, Ahu Kortan, benim.”
Adam başını salladı. Paket dediği kılıfı kollarıma tutuşturdu. “Teşekkür ederim,” dediğimi duyamadan da gitmişti.
Acaba gününün birinde normal, benim için yenilenmiş bir kavram olabilecek miydi? Yoksa daima anormallikle yetinmem mi gerekecekti?
Kollarıma zar zor sığdığı için kılıfı ikiye katlayarak kucakladım. Dışına taşan askı bir fikir veriyor olsa da, kılıfın fermuarını açıp içine baktım. Yaşlı’nın kuru temizlemeye gönderdiği mavi elbisem, önce asıl varlığın sonra alternatif varlığın benim için seçtiğim mavi elbisem, bana geri gelmişti.
Parmaklarımın tersiyle saten kumaşı okşuyorken gülümsedim. Bahçeye kaçıp ağaç tepelerinde gezinmekten, anında, vazgeçtim. Açtığım fermuarı yukarıya çekiştirerek kapattım; elbisenin, koruyucu kılıf altında kalmasını sağladım. Herhangi bir hasar almasına mahal vermeden bunu odama bırakmam gerekiyordu. Sonuçta Avukat Bey’in hediyesine saygısızlık etmek istemezdim. Hiç.
Kapıları geçip –yeniden- ortak salona döndüm. Ecza bölmesine bakış atmaya dahi yeltenmeden, salon boyunca yürüdüm. Salonu bitirip koridora çıktığım vakitte; elinde tuttuğu kocaman pankartla devriye gezen bir deliye rastladım. Hareketleri epey katıydı. Kendini, tamamen, davasını savunmaya adamış gibi duruyordu. Fakat pankarta yazdıkları öylesine küçük puntolarla belirtilmişti ki; sloganı ancak yan yana, lakin zıt yönlerde ilerlediğimiz, o kısacık anda okuyabildim: ‘ADİL BİR MISIR İÇİN,’ yazmıştı. ‘ADİL BİR MISIR İÇİN OYLARINIZI BANA VERİN.’
Delinin taşıdığı çarpıcı ciddiyetten etkilenmemek mümkün değildi. Belki, dışarıdan tüm bunlara şahit olan üçüncü bir kişi kafasında hunilerle gezenler, kötü kalpli cadı kılığına bürünenler, beş binden fazla dil bilenler, seçim kampanyası yürüten devlet başkanları ve zaman tutulması kurbanlarına dair masallar dinlemeyi komik bulabilirdi. Komik, gereksiz, yersiz, hayalvari…
Oysa yaşadıkça anlıyordum; burası gerçek dünyaydı. Dışarıda cirit atan kumpaslardan uzakta, gerçek bir dünya… Çünkü buradaki insanlar, aklıselim riyakârların aksine saf birer inandı. Bir şeyi gerçek kılmanın koşuluysa ona can-ı gönülden inanmaktı.
Ben yaşadıkça inanıyordum. İnandıkça daha fazlasına da inanabileceğimi kavrıyordum. Daha fazlasına inanmak… Daha bir fazlası varsa şayet…
Elbisemi kaplayan koruyucu kılıfa sıkı sıkıya sarılmış vaziyette, koridorda yürüdüm. Odama ulaşmama az bir mesafe kalaysa yolumdan döndüm. Çünkü Yaşlı’yı görmüştüm. Temizlik odasındaydı. Kirli paspasların arasında, yere oturmuştu. Bir kovadan teker teker çıkarttığı kâğıt paraları sayıyor, belli bir miktara ulaştığında paket lastiği ile para tomarını sabitleyip kenara ayırıyordu.
Kaşlarımı çattım. Kafamda patlak veren soru işaretlerini zapt edip yumuşak adımlarla temizlik odasına yaklaştım. Kapı aralıktı. Büyük ihtimalle kapattığını sanmış ve aralık oluşabileceğini hesaba katmamıştı.
Ayakkabımın burnuyla kapıyı ittim. Büyüyen aralıktan geçerek temizlik odasına girdim. Girişimle beraber ittirdiğim kapı gıcırdamıştı. Yani Yaşlı, içeriye birinin girdiğini kesinlikle anlamış; oralı olmamıştı.
“Yaşlı,” dedim. Kapıyı hepten kapatıp doğruca yanına gittim. “Kolay gelsin.”
Paralarını saymaya ara vermedi. Yalnızca, o da gözlerinin kenarıyla, beni yoklamakla yetindi. “Elbiseyi almışsın.”
Koruyucu kılıfı karnıma bastırdım, “Aldım.”
“İyi,” dedi. Bir paket lastiğini daha paraların etrafına geçirdi. “Herhalde, artık daha özenli davranırsın.”
“Daha mı özenli davranırım?” Kova kova paranın abartılı çokluğu dikkatimi dağıttığı için söylediklerini takip etmekte zorlanmıştım. “Neye?”
“Elbiseye,” dedi. “Hayatında sana hediye veren birisi olduğu için çok şanslısın. Bunun kıymetini bil, ona göre davran.”
Şanslı değildim. Şansımı yakalamıştım.
Beni şanslı addediyordu. Şansımdan uzak durmazsam şansız kalacağımı ima eden, vakti zamanında, o olmuştu.
“Kuru temizleme ücretini de merak etme,” elindeki paraları ahtapot misali yapıştığım koruyucu kılıfa doğru salladı, “Ben ödedim.”
“Sen mi ödedin?”
“Ben ödedim.”
“Ne ile?”
“İlkel çağda değiliz. Maalesef, ödeme için tuzu kabul etmiyorlar.”
“Ne ile ödedin, Yaşlı?”
“Parayla, tabii ki… Sorduğun soruya bak.”
Sorum mantık olabilirdi. Etrafımda dönen kova dolusu para mevcut olmasaydı… Sorum mantıkla bezenirdi.
“Nakit parayla mı ödedin?”
Omuzlarını silkti, “Kredi kartı kullanamıyorum.”
Nelere olup bittiğini kafama koymuştum çoktan. Kapının ardındaki duvara yaslı duran ufak taburelerden bir tanesini aldım. Yaşlı’nın yanına koyup oturdum. Koruyucu kılıf içindeki elbisemi de dizlerimin üzerine bırakarak kırışmasını –nispeten- önledim.
“Sen, bu kadar parayla ne yapıyorsun?”
“Görmüyor musun, sayıyorum.”
“Neden?”
Sıkılmış bakışları bende oyalanıyorken konuştu, “Seninkine ödeme yapacağım.”
“Benimki mi?”
“Avukat,” dedi. “Avukat’a ödeme yapacağım.”
Çoktan unuttuğum mevzuyu böylece hatırıma iliştirmişti. Alternatif varlık ile yaptığı anlaşmayı düşündüm. Miras davasını ona vermişti. Karşılığında ise bizi buluşturmuş, kendini yüzyılın çöpçatanı ilan etmişti.
Başımı geriye yatırdım. Derin bir nefes aldım. “Miras davanda,” diyerek başladım söze. “Gerçekten seni mi temsil edecek?”
“Miras davamda gerçekten beni temsil etsin diye anlaştık bile.”
“Neden yapıyorsun bunu, Yaşlı?”
“Akıl hastanesindeyim,” diyerek açıkladı. Açıklamayı yük gördüğü aşikârdı. Zaten cevabı biliyor olmam gerekirmiş gibi konuşuyordu benimle. “Başka avukatlara ulaşamıyorum. En yakınımdaki avukatı kullanmak istedim. O kadar.”
İstediği zaman ulaşabileceklerini sıralasam buradan uzaya çıkan bir asansör inşa edebilirdim. Ancak benim irdelediğim mevzu, onun sebepleri değil, sebeplerini doyuran emelleriydi. “Neden yapıyorsun bunu?” diye sorarak tekrarladım. “Davayı kazanamayacağını biliyorsun. Onunla dalga geçmek mi istiyorsun?”
“Dalga geçmek mi?” diye sordu. Uğradığı hayret, gözlerinin büyümesine neden olmuştu. “Dalga geçmek öyle mi?” elindeki paraları kovaya fırlatıp bana döndü. “Beni yargılayacağına şapkanı önüne koy da bir düşün, kızım. Neden kazanamayacağını söylüyorsun? Âşık olduğun adama hiç mi güvenmiyorsun?”
Bir duvara çarptım. Ben yine kalıplara takıldım. Başkalarının yargısını kabul edip âşık olduğum adamın infazında karar kıldım. Gözlerimin dipleri sulanmasın diye kirpiklerimi hızlı hızlı kapatıp açtım. Belki de… Asıl olan uyanmadan önce, yaşadığım bütün kötü şeyleri yeniden yaşamayayım, onunla geçirdiğim dakikaları heba etmeyeyim diye… İşe, zihniyetimi değiştirmekle başlamalıydım. Yaşlı’nın takındığı tavra o saniyede hayran kalmıştım. Titreyen dudaklarımı birbirine bastırdım. Aşk yetmiyordu, aslı olsun olmasın, benim Kıvanç’a değer vermem gerekiyordu, değer verdiğimi sanmam yetmiyordu.
“Ka-kazanacağına sahiden inanıyor musun?”
“Elbette inanıyorum,” dedi. Kendi kendine başını salladı. “Kazanacak.” Paralarına dönüp sayma işlemini daha sakin bir tınıda ilerletti. “Onda müthiş bir potansiyel var. Onunla iki dakika konuşan hemen herkes bunu anlayabilir.” Bıyık altından gülümseyişini gizleyemedi. “Onda olağanüstü bir ikna kabiliyeti var. Yalan olduğunu kesin olarak bildiğin bir duruma bile kolayca inanmanı sağlayabilir. Sadece... Yeteneğini fark etmesi lazım… Ve ben, fark etmesini sağlayacağım.”
Başka bir boyutta olsaydık Yaşlı’nın sözleri beni heyecanlandırabilirdi. Fakat bulunduğumuz boyutta büyüyemeyen heyecanlarım kökünden kuruyup yitti. “Yani,” dedim. “Bana yapma dediğin şeyi kendin mi yapacaksın?”
“Sana neyi yapma demişim?”
“Oynama dedin…” kendimi tutamadım. Kırışıklık endişesini taşıyamadım. Koruyucu kılıfı avuçlarımın arasında sıkarak buruşturdum. “Zamanla oynama dedin. Aslı ne yaşadıysa alternatifi de onları yaşasın dedin. Zaman değişirse Avukat da değişir dedin.”
Neticede asıl varlık hiç dava kazanamamıştı ki. Eğer şimdi bir davayı kazanacak olursa bu da zamana büyük bir darbe indirmek demek değil miydi? Hâlihazırda onlarca değişiklik olmuşken hem de… En başta, Yaşlı’nın onunla anlaşması da ciddi bir değişiklikti sonuçta. Tutarsızdı. Beni de tutarsızlıklarına alet ediyor, zihnim sağlıklıysa bile hasta olmaya sevk ediyordu.
“Doğru,” diyerek onay verdi. “Dedim ama bir sor bakalım kendine, dediklerimi dinledin mi bir kere? Sana hayır dediğim halde, beni uyutup onun doğum gününü kutlamaya gitmedin mi?” ne kırgındı ne de kızgın. Sadece… Anlatıyordu. Yaptıklarımı yüzüme vuruyordu. Ortada bir değişim varsa, doğrudan beni suçluyordu.
“Sınırı çoktan geçtik, kızım. En azından davayı kazanıp mirasımı alabileyim.”
Zaman değişmeye başlamışken bunu kullanacağını söylüyordu, öyle mi? Zamanın kesin olarak değiştiğini vurguluyordu, yani? Ben alternatif varlıktan uzakta kalsam bile… Değişim artık tetiklenmişti, demek ki.
“Bundan sonra ne olacak?” diye sordum. Mevcut değişim alternatif varlığın karakterini bütünüyle farklılaştırıp, asıl varlığı hepten ortadan kaldırır mı diye sordum.
“Yapma dedim. Yaptın. İşleri bozdun. Ben de şimdi bozulan işlerden faydalanıyorum.” dedi. “Bundan sonra ne olacağı belli; ben miras davamı kazanacağım. Sen de alternatif varlıkla zaman geçirmek istiyorsan, ona âşık olmak istiyorsan, buyur meydan senin.”
Kafamın içinde bir yumak çelişki, öylece, örgütleniverdi. “Âşık olmak mı?” Ben onu kaybetmişken sınırlamaların sonunda mıydık, şimdi?
“Aynen öyle, âşık olmak…” kovalardan para ayıklamayı bitirdiğinde ellerini birbirine vurarak silkeledi. “Artık, aranızda hiçbir engel kalmadı.”
“Ama… Anlamıyorum. Sen, ona bağlanırsam aslının öleceğini söylemiştin.”
“Önceden evet, böyle bir tehlike vardı.”
“Şimdi, yok mu?”
“Yok.”
Bu, basit bir ‘yok’ değildi. Bu söylemin altında bir dolapların döndüğü belliydi. “Yaşlı…” dedim. Nefeslerimi tazeledim. “Sen, ne yaptın?”
“Yapmam gerekeni yaptım.” Eşofmanının cebinden dört katlanmış bir A4 kâğıdı çıkarttı. Havada salladı. “Bir acil kaçış planı yaptım,” dedi. “Alternatif varlığın kaderini bağladım.”
Damarıma karışan korku, görüşümü kararttı sanki. “Ne, o ne demek?”
“Dinle, kızım. Zamanı aynı tutamadın. Değişmeye başladı bile. Bundan sonra ne yaparsan yap ne önlem alırsan al değişimi durduramazsın. Avukat’ın karakteri er ya da geç değişecek. Ve değiştiğinde, asıl varlığın zamanına hasar verecek.”
“Onu… Asıl varlığı yok edebilir mi, diyorsun?”
“Yok etmez. Ama uyanmasını da geciktirir. İşte, bunu düzeltmek için –en başta senin sebep olduğun değişikliği sıfırlayabilmek için alternatif varlığa bir kâğıt imzalattım.”
Dans pistinin ortasında, rengârenk disko topunun altında, alternatif varlığın okumadan imzaladığını söylediği kâğıt parçası gelivermişti aklıma, Yaşlı’nın şu anda elinde tuttuğu kâğıt parçası.
“İmzalattığım kâğıdın mürekkebine alternatif varlığın kaderini bağladım. İşlerin fena halde sarpa sardığını, zamanın hepten bozulduğunu, asıl varlığın kesinlikle öleceğini fark ettiğimizde bu kâğıdı yakacaksın. Tabii… İşler o raddeye gelmeden önce umarım miras davamı kazanabilirim.”
Yutkundum, fayda etmedi. Aldığım nefesler ciğerlerime elem verdi. “Kâğıdı yaktığımda ne olacak?” diye sordum.
Elimi tuttu. Koruyucu kılıfı sıkmayayım diye çekti. Yumruğumu açtı, kâğıdı avucumun ortasına bıraktı. “Kâğıdı yaktığında asıl varlık için hiçbir tehlike kalmayacak. Yaşadığın her şey eski halini alacak ve sen, kendini hastaneye yatırıldığın o ilk günde bulacaksın.”
“Ya alternatif varlık?”
“Bu kâğıdı yaktığında alternatif varlık kapanacak, kızım. Alternatif varlık, zaman çizgisinden sonsuza kadar silinecek.”
“Sanki hiç var olmamış gibi mi?”
“Sanki hiç var olmamış gibi.”
Instagram: hayalrafya
