70. bölüm · AVUKAT 1: AMBER

ALTMIŞ SEKİZ

🤍 HAYALRAFYA

aylar önce..
Toplantı salonunda sahip olduğum tek problem, çikolatalı keki hızlıca yiyip bitirmekten ibaretti. Kekin yanında verilen minik paketin bir kısmını işaretlenmiş köşesinden koparttım. Pakete doldurulmuş çikolata sosunu kekin üzerine boca ettim. Çatalı kaptığım gibi kekten bir parçayı çiğneyecektim ki… Hemen çaprazımdaki sandalyede oturan Vezir-i Azam, onlarca kâğıdı masanın üzerine savurup isyan etmişti.
İsyanı, elimdeki çatalın düşmesine ve babamın camın ötesindeki manzaraya arkasını dönmesine sebep oldu. Nefesimi bıkkınlıkla dışarı üfleyip çatalımı düştüğü yerden aldım. Babamsa duruma daha temkinli yaklaşmayı tercih etti, “Son vaziyet ne?” diye sordu. Yüzü belli etmese dahi tedirgin olduğu apaçıktı.
“Vaziyetimiz…” dedi Vezir-i Azam. Saçlarını sıkıntılar içinde çekiştirdi. “Hiç hayra alamet değil.”
Kaşlarımı havaya kaldırarak çatala batırdığım kek parçasını yedim. Elbette işin içinde hayır olmayacaktı. Bunu belirtmekten ötürü gurur duymuyordum ancak bir işin içine hem babam hem de Vezir-i Azam karışmışsa… O işin sonu hiçbir cihanda hayra çıkmazdı.
“Piyasa durgun mu?” diye sordu babam.
“Piyasa dalgalı,” diyerek de yanıtladı onu Vezir-i Azam. Avucunu yukarı bakacak şekilde çevirmiş parmaklarını hareketliliği temsil edercesine kıpırdatıyordu. “Piyasa fokur fokur kaynıyor.”
“Saçmalık.”
“Ne için saçmalık olsun? Yılların tefecisi olan Aral Ailesi…” Vezir-i Azam histerik bir kahkaha patlatmak uğruna duraksadı, akabinde konuşmasının ardını tamamladı, “Aral Ailesi elini eteğini piyasadan çekiyor. Hal böyleyken ne olacaktı? İnsanların sessiz sedasız oturmasını mı istiyordun?”
Babam yumruklarını masaya vurdu. Cam yüzeye doğru eğildi, “Paramız suyunu çektiği için elimizi eteğimizi piyasadan çekmiş olabilir miyiz acaba, Vezir-i Azam?” sırtını dikleştirip yüzünü sıvazladı, “Sanki her şeyi isteyerek yapmışım gibi konuşup da tepemin tasını attırma benim.”
“Servetin dibini sıyırmış olabiliriz, doğru,” dedi Vezir-i Azam. Babamın aksine ne denli öfkeli olursa olsun kontrolünün yönetimini kaçırmıyordu. “Bunu sen biliyorsun. Ben biliyorum,” işaret parmağını çevirip beni kast etti. “Bir de o biliyor.”
Zar zor yuttuğum kek parçası nefesimi kesmesin diye su içtim. Aynı esnada Vezir-i Azam devam ediyordu, “Ama camiadaki adamlar; ortakların, düşmanların, çalışanların, alacaklıların bilmiyor.”
“Öyle de kalması lazım,” diyen babam ağır ağır başını sallayarak kendini kendi kendine onaylamış bulundu, “Bilmemeleri lazım.”
“Doğru, bilmemeleri lazım… Eğer… Bir şekilde öğrenirlerse… Asıl o zaman, yandığımızın resmidir.”
“Bu bataktan kurtulmak zorundayız, anlıyor musun, Vezir-i Azam? Borçları kapatıp yeniden yükselişe geçmemiz gerekiyor. Tırnaklarımla kazıya kazıya edindiğim itibarı tek kalemde kaybedemem.”
Vezir-i Azam yoğun düşünceler eşliğinde çenesini ovuşturdu. Dönen sandalyesini bir sağa bir sola çevirdi, “Bize yeni bir strateji gerekiyor. Yeni ve daha iyi bir strateji,” dedi. Sandalyesini hareket etmeyi birdenbire kesti. “Şu davalardan ne haber?”
“Biri kapanmadan bir diğeri açılıyor,” dedi babam. Ve yakınındaki bir sandalyeye yığılırcasına oturdu. “Kortan Ailesi boğazıma basıyor. Nefes aldırmıyorlar.”
Metal çatalın arka ucunu başparmağımın eti ve tırnağı arasında sıkıştırdım. Duyduğum ifade, bahsini açtıkları Kortan Ailesi konusu iğneyi beynime çuvaldızı kalbimdekini örten gizli katmanların her birine batırmıştı.
İfadenin çağrışım gücüyle birlikte –olur olmadık bu zamanda aklımda beliren Kıvanç Kortan’ın suretini gözkapaklarımın ardından ağırladım. Suretinin tesiri, yersizce de bir gülümsemeyi dudaklarımda nüksettirmişti. Başımı öne doğru hafifçe eğdim. Gülümsememi -nispeten- sakladım.
Ben isyankâr hislerime tutulmuşken Vezir-i Azam, “Ahu,” diyerek bağırdı. Bana çıkıştı. Siniri öylesine güçlüydü ki… Mümkün olsa taş üstünde taş bırakmazdı. Çikolatalı kek tabağını, aniden, önümden çekti. Çatal elimde, kalakaldım öylece, “Ne oluyor, ya?” diye sordum. “Ne yaptığını sanıyorsun, sen?”
“Mevzuyu umursamayı dener misin,” derken sıktığı dişlerinin arasından, bozuk bir tonla konuşuyordu. “Biraz olsun, şu konuyu umursamayı dene.”
“Neden umursayacakmışım?”
“Nedenmiş… Senin geleceğin için uğraşıyoruz burada. Bizden sonra tüm bu işler sana kalacak,” yumruğunu masaya geçirdi. Birkaç kâğıt yere savruluverdi. “Bir an önce şirketin dertleriyle dertlenmeye başlasan, iyi edersin.”
Bana hem gülümsememi hem de Kıvanç Kortan’ın devamlı hatırlanası suretini unutturduğu için hepten canım sıkılmıştı. “Şirketin dertleriyle dertleniyorum, zaten,” dedim. “Sizin için aylardır ajanlık yapıyorum, Vezir-i Azam.” Kaşlarımı havaya kaldırıp vurguyu katlayarak ekledim, “Yetmez mi?”
Gerçi… Takipçisi olduğum kişiden ötürü ajanlık yapıyor olmak benim için külfet değil kıymetti ya… Neyse. Bunun farkında olmalarına gerek yoktu.
“Şimdi,” oturduğum sandalyeden -azıcık- kalktım. Masanın üzerine eğilip çikolatalı kek tabağına uzandım. Tabağı, parmaklarımın ucuna dokunduğu saniyede eski yerine -önüme- sürükledim. “Kek yememe karışma.”
“Ajanlık yapıyormuş…” yaşanan olayı tiyatro sahnesi niyetine izleyen babam, yanıma yaklaşan adımlar attı. “Ajanlık yapıyorsun da ne oluyor sanki? Bir işe mi yarıyor? Hâlihazırda bilmediğimiz neyi biliyoruz?” dudaklarını birbirine bastırıp başını iki yana salladı, “Kortanlar’ın oğlu beceriksiz, işe yaramaz, başarısız, sevilmeyen herifin teki,” dedi. “Onların zayıflıkları ne, bilmiyoruz. Onları camiada güçlü kılan ne, bilmiyoruz. Arkamızdan ne dolaplar çeviriyorlar, bilmiyoruz,” boynundaki kravatı gevşetti. “Lanet olsun,” sesini yükselterek devam etti, “Herifin peşinde eğlencesine geziyorsun, sanki.”
Eğlencesine değil, oyalanma değil, vakit geçirme aracı hiç değildi. Onu gördüğüm ilk andan beri, Kıvanç Kortan benim için bambaşka bir şeydi. Etrafımdaki kusursuz düzene meydan okuyan simgeydi. Çarpık dayatmaların karşısına çekilmiş setti. Penceresinden dışarıya baktığım, babamın sarayının önünden geçen kaybolmuş bir prensti. Ve günün birinde, standarttan sapmamın gerekçesi olacaktı. Beni peri masallarımdan kurtaracaktı.
Çatalı sertçe sapladım. Çikolatalı kekin kalan kısmını un ufak parçalara ayırdım.
Vezir-i Azam parmaklarını şaklatarak, “İşte bu, “dedi. “Hiçbir detayı bilmeden aslında birçok detayı biliyoruz.”
Babamla beraber -hemen hemen aynı sürede- “Ne?” demiş, kafa karışıklığımızı ortaya koymuştuk.
Vezir-i Azam yiten moralinin yükselişe geçtiğini belli edercesine sırıttı, “Kortanlar’ın oğlu madem sevilmiyor, madem başarısız, madem işe yaramaz, madem beceriksizin teki… Bu, onu ailesinin merkezi zayıflığı yapmaz mı?”
Babamın gözlerine şeytani bir parlaklık yerleşti, sanki. “Neden yapmasın?”
Bu defa hür irademi kullandım. Çikolatalı kek tabağını kendimden uzaklara savurdum. Kulaklarımın dibinde, yaşadığım cehennem çukuru içinde bana ilk kez umut volkanları sıçratmış kişi hakkında rahatsız edici şekilde konuşulması iştahımı kapatmıştı.
Vezir-i Azam, “Neden yapmasın,” diyerek tekrarladı, babamı onayladı. “Bir teklif mektubu yazalım. Zarf içine koyup ona yollayalım.”
Avuçlarımı tırnakladım, “Nasıl bir tekliften bahsediyorsun?”
“Basit bir iş teklifinden bahsediyorum,” diyerek açıkladı.
Babam ise, “Ciddi ciddi Kortanlar’ın gereksiz oğluna iş teklif etmekten mi bahsediyorsun?” diye sordu.
“Aynen ondan bahsediyorum,” dedi Vezir-i Azam. “İş teklif edeceğiz. Ve yüksek ihtimalle, teklifimizi kabul edecek.”
“Diyelim ki kabul etti… Bu teklifi kabul etmesi bize tam olarak ne kazandıracak?”
“Onu ailesine karşı koz olarak kullanacağız. Bize açtıkları davaları düşürmelerini isteyeceğiz. Böylece, piyasadaki para akışımızı düzenli hale getirinceye değin, davalarla uğraşmamız gerekmeyecek.”
Babam bir kalem kaptı. Parmakları arasında çevirmeye koyuldu. Dibi yoğun düşüncelere dalmış gibiydi, “Çocuk zayıf halkaysa… Ailesi onun için davalardan vazgeçer mi?”
Tabii ki takıldığı, aklını kurcalayan nokta buydu. Zira babam, ilerlemek mevzu bahis olduğunda hiç tereddüt etmeden zayıf halkaları kopartır, zincir düzeneğinden çıkartırdı.
“Vazgeçmemelerine imkân yok, rahat ol,” dedi Vezir-i Azam. Bir nevi… Garanti vermişti. “Kortanlar’ı tanıyoruz, değil mi? Adam senin okul arkadaşındı Güç ve itibar için yanıp tutuştuklarını sen söylemiştin Soyadlarına takıntılılar. Zayıf da olsa… Adlarına leke sürülsün istemezler.”
“Ama…”
“Ne, ama?”
“Kortanlar’ın oğlu iş teklifini kabul etmezse ne olacak?” diye sordu babam.
“Kabul edecek.”
“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun, Vezir-i Azam?”
“Eminim, çünkü yetersizlik hissinin insana neler yaptırabileceğini en iyi ben bilirim. Ve küçük Kortan… Dibine kadar yetersiz…”
Kulaklarım uğuldadı. Görüşüm karardı. Barındığım ekosistemin kötülük raddesini ne aklım ne de hayalim aldı.
Ruhsat töreninde, Kıvanç Kortan’la tek taraflı şekilde tanıştığımda kalbimin ortasında nadir bir çiçeğin patlak verdiğini hissetmiştim. Babam beni gölge addedip takip etmem için onun peşine ajan olarak taktığındaysa bu nadir çiçeği sıcaklığını, nemini, ışığını kontrol edebileceğim, dış etkenlerden koruyabileceğim cam bir serada büyütmüştüm. Şimdi ise, ağı örülmüş plan neticesinde benim nadir çiçeğim herkesin gelip geçtiği, her türlü hava koşuluna ve tehlikeye açık bir yol kenarına ekilecekti. Zorla.
“Ahu,” dedi Vezir-i Azam. Söylemindeki sıkılganlığa bakılırsa art arda birkaç defa bana seslenmiş olmalıydı.
Yutkundum. Kendimi zahmetle durulttum, “Efendim?”
“Çocuğun adı neydi?”
“Kıvanç,” dedim. “Adı, Kıvanç”

Sırt çantasını aldım. Tek askısını kullanarak omzuma astım. Bagajın kapağını kapatıp arabamı kilitledim. Seri adımlarla yürüdüm. Belediye otoparkından çıktım. Caddeyi boylu boyunca yürüyüp aradığım binayı bulduğumda yolun karşısına geçtim. Binanın girişine tırmanan, cilası taze merdivenleri kat ettim. Üzerine işli amblemlerin büyük, siyah bantlarla kapatıldığı camdan sürgülü kapıların önünde durdum. Kenardaki tarayıcıya yönetici kartımı okuttum. Kapılar iki yana açıldı. Ben de lobiye doğru adımladım.
Lobide hummalı bir hazırlık mevcuttu. Şirket çalışanları bir o yana bir bu yana -hızlı hızlı- hareket ediyorlardı. Resmen, her kafadan bir ses çıkıyordu. Her kafadan çıkan sesin oluşturduğu girift yumak, alçak perdeden ama sürekli gürültü üretiyordu.
Önümde taşınan seyyar merdivene yol vermek amacıyla geriye çekildim. Lobinin duvarlarına monte edilmiş saf altından yapılma şirket ambleminin siyah örtülerle kapatılmaya çalışıldığı uğraş arenasını seyrettim.
Ne yapıldığı açıktı: Ortada olan Aral İnşaat, harıl harıl bir edayla gizleniyordu. Zira iş teklifi mektubunun Kıvanç Kortan’a teslim edilmesinin üzerinden yetmiş iki saat geçmişti. Gayet iyi biliyordum. Çünkü mektubu postaya veren kişi bendim. Mektubu postaya vermem beni, ona doyumsuz ve tek taraflı bir aşk beslediğimi iddia ederken babamla Vezir-i Azam’ın tuzağına takılabilsin diye ayarlanan mevcut planın kolaylaştırıcı güç ayaklarından bir tanesi yapmıştı. Buna mecburdum. Kolaylaştırıcı ayaklardan bir tanesi olmak zorundaydım.
Nihayetinde, benim hükmüm babamın krallığında geçmiyordu. Burada mühür babamdaydı. Mühür babamdaysa o, Süleyman’dı. Dirensem, karşı çıksam, Kıvanç Kortan’ı hazırlanan tuzaktan kurtarmak umuduyla ömrümü paralasam… Aksi olurdu. Babam -niyetimi fark ettiği saniyede- beni plandan uzaklaştırır, dışarı iterdi. Şayet bir defa dışarı itilirsem ona yardım edeceğim varsa da yardım edemez, hamlesiz kalırdım. Sonuçta, kobra etkisi ilkesine göre; iyi niyetli bir çözüm, sonucu daha da beter hale getirebilirdi. Şimdi, en azından hâlâ plana dâhilken Kıvanç Kortan’ın arkasını kollayabilirdim, onu kısmen de olsa koruyabilirdim.
Mektubu postaya ben vermiştim, işte. Sırf, çaresizlikten.
Ve bugün, büyük gündü. İş görüşmesine çağrıldığı sanısı ile şirketimize gelecekti. Onun için hazırlık yapıyorduk. Şansımıza, yüzlerimize vakıf değildi. Yalnızca ağabeyi bize görsel olarak aşinaydı. O, bir tek ismimizi duymuş; iki aile arasındaki köklü düşmanlıktan haberdardı. Bu sebeple gayemiz, şirket amblemlerini kapatarak Aral olduğumuzu saklamaktı. Tıpkı gündüz vaktinde kaybolmak gibi…
Koluna aldığı dosya üzerindeki rapora bir şeyler karalayan sekreteri, yanımdan geçip gitmeye yeltendiği esnada durdurdum, “Hazırlıklar nasıl gidiyor?”
“Plan çizgisinde ilerliyoruz, efendim,” dedi sekreter. “İtinayla saklanıyoruz.”
“İtinayla saklanıyorsunuz da… Aklıma takılan bir nokta var,” ayakkabımın topuğunu yere vurdum, vurdum, vurdum. “Bu siyah örtüler bizi daha çok göze batırmayacak mı?”
“Örtüler risk unsuru değil, efendim. Balığa tadilat var diyeceğiz.”
Sözlerinin içine yedirdiği özneyi işitir işitmez siyah örtülere bakmayı kesip sekretere döndüm, “Bir dakika.”
Lakin beni duymadı. Lafına laf ekledi durdu, “Vezir-i Azam, tadilat var dersek dikkat çekmeyeceğimizi söyledi.”
“Bir dakika, dedim,” diyerek sertçe yineledim.
Gözlerini kırpıştırdı, “Evet, efendim.”
“Sen…” bir- iki adımla ona yaklaştım. “Balık mı dedin?”
Kararsızlıkla, “Balık dedim,” dedi.
Sırt çantamın askısını sıktım, “Kime balık dedin? Kimmiş balık?”
“Kortanlar’ın oğlu.”
“Onun bir adı var.”
“Vezir-i Azam, onun adını kullanmamızı yasakladı.”
“Baksana sen bana,” dedim tavrımdan ödün vermeyerek. “Vezir-i Azam’ın yasaklarını umursuyor gibi mi görünüyorum?”
Sekreter kız, apaçık, korkudan titriyordu, şimdi. “Ha-hayır, efendim.”
“İyi,” diyerek duyduğum memnuniyeti belli ettim. “Ona Kıvanç diyeceksiniz, anlaşıldı mı?” bir kalp adımı süresi kadar suskun kalıp ekledim, “Kıvanç Bey diyeceksiniz.”
“Nasıl isterseniz.”
“Öyle istiyorum,” sekreterin yanından geçip gitmeye hazırlanırken, “Ayrıca…” hatırıma düşen yeni uyarıyı da söylemeyi ihmal etmedim. “Geldiğinde haberim olsun.”
“Emredesiniz, efendim.”
Lobide kalmak artık manasızlaşmıştı. Durduğum yerden hareketlendim. Sekreterin beklediği hizadan ayrılıp gittim. Danışma masasının sağ tarafında kalan koridora saptım. Şirket -kendi içinde- yoğun bir telaşla hazırlanıyorken ben de aynı oradan yoğun olan telaşı kuşanmış, kendimi hazırlayacaktım. Tamam, Kıvanç Kortan’ın peşinde beş aydır dolaşıyor olabilirdim; onu defalarca kez görmüş de olabilirdim. Fakat buraya –iş görüşmesine geldiğinde o, beni ilk defa görecekti. Göreceği ilkin unutulmaz olmasını özellikle istediğimden ötürü kendime çeki düzen vermeye, bir çeşit hazırlık sürecine kapılmam gerektiğine kanaat getirmiştim.
Aslında, hazırlığımı evde yapabilir burada uğraşmazdım. Ancak evde annem vardı. Neden hazırlandığımı, kim için hazırlandığımı, hazırlığımım esas amacını soruşturur bu durumda haneme artı sembolüyle yansımazdı. Şirkette hazırlanmaksa faydamaydı. Zira burada her yer her yerdeydi. Ne babam ne Vezir-i Azam ne de bir başkası benim ne maksatla hazırlandığıma kafa yormazdı.
Koridorun sonundaki kadınlar tuvaletine girdim. Tuvaletteki kabinleri kontrol edip içeride benimkinden başka bir nefesin olmadığından emin olmamın ardından sırt çantamı lavabo tezgâhına bıraktım. Fermuarını açtım. En başta, saç fırçasıyla başladım. Kahve tonlu, belime kadar uzanan saç tutamlarımı taramaya koyuldum. Tararken hafif darbeler kullanmış, dalgalı tutamların formunu çokça bozmamaya özen göstermiştim.
Ardından gümüş renkli fuları kaptım. Saçlarımın ön tarafına -fuları kullanarak- kalın örgüden bir taç yaptım. Örgüyü tamamladığımda vaktin neredeyse yaklaştığını ağır ağır duyumsayan beynim, parmaklarımı titreşime geçirmişti.
Sırt çantasının derinliklerini karıştırdım. Koyu kırmızı renkli, şişesi kare şeklindeki Tom Ford’u çıkarttım. Kapağını açtığım şişenin içindeki tatlı sıvıyı uzun uzadıya kokladım; ekşi kiraz, acı badem ve likör. Lost Cherry, kullanmayı en sevdiğim favori kokuydu. Parfümü -kelimenin tam anlamıyla- üzerime boca ettim.
Terlemeye koyulan avuçlarımı Jean eteğimin kumaşına bastırarak kuruladım ve tenime ışıltı karıştırmak adına makyaj yapmaya atıldım; mat turuncudan bir ruj üzerine parlatıcı, açık yeşil far ve ona uyumlu göz kalemi, rimel ve şeftali tonlarında allık.
Heyecanım -neredeyse- arşa tırmanacaktı. Sanki bayılmama milim kalmıştı. Daha önce hiç böyle olmamıştım ki. Heyecanlanmak nedir bilmezdim. Mide bulantısı yaşamaktan yakınmazdım. Boğazım sıkça kurumazdı. Devamlı olarak yutkunmam elzem hale gelmezdi. Parmaklarım hobi misali titremez, benim avuçlarım terlemezdi. Oysa şimdi, bacaklarım pelte kıvamındayken nasıl olup da ayakta durabildiğim, en sahibi bilinmezdi.
Hazırlık sürecini tamamına erdirdiğimde aynaya dökülen aksime baktım. Güzel görünüyordum. Bence güzeldim; onca da güzel olabilmeyi diledim.
Bir iki dakika kadar sonra, parfümümü yenilemeyi düşündüğüm bir anda tuvaletin kapısı tıklatılmıştı. Olduğum yerde irkilmeme rağmen çabucak kendime geldim, “Evet?”
Kapı açıldı. Lobide rastladığım sekreter kız, başını içeriye uzattı, “Ahu Hanım.”
Solukları tökezleyen endişeli haline bakakaldım. “Ne oldu?” diye sordum.
“Balık,” dedi. Arkamdaki koridora göz atıp ekledi, “Balığı iki saat önce şirkete getirmişler.”
Getirmişler demişti. Getirmişler. Kendisi gelmemiş. Onu getirmişler.
“Ne?”
“Mahzene götürdüler.”
Sahte de olsa iş görüşmesi için toplantı salonuna çıkartmamışlar. Onu mahzene götürmüşler, demişti. Onu mahzene götürmüşler. Babamın envaiçeşit tehlike aracını istiflediği mahzene, şirketteki tek mahzene…
Dengem sarsıldı. Elim, Tom Ford’a çarptı. Şişe sallandı, sallandı, sallandı. Derken yere kapaklandı. Cam, tuzla buza bürünüp dağıldı. İçinde hapsettiği parfümün sıvısı, bacaklarıma sıçradı.
Bu andan sonra güzel görünmek asla umurumda olmazdı. Zira aklımdaki düşler bir bir başıma yıkılmıştı.
Kapıya bariyer olan sekreter kızı kenara ittim. Şirket binasının yedi kat altına oyulmuş mahzene doğru koştum.
Kıvanç için koştum.

günümüz..
Gözyaşlarının herhangi bir faydası olsaydı, en üstünkörü tanımı, çaresizlikle yan yana anılmazdı.
Bin bir zahmetle ağlamayı kestiğimde ayağa kalktım. Defterimin içindeki telefonumu alıp eşofmanımın cebine attım. Ne ucunda hem olmadığı halde kancasına balık takınmışçasına çırpınan oltayı ne kamp sandalyesini katlayıp kaldırmayı ne de romanımı ağırlayan defterimi ve pastel boya setimi toplayıp çantama tıkmakla uğraştım. Sadece koştum. Hastane ahalisinin tasasızca kahvaltı yaptığı bölgenin biraz uzağından geçerek koştum.
Babamın şirketine doğru koştum.
Bu defa da Amber için koştum.