7. bölüm · Ateşin külleri

6.

esin ..

Bölüm şarkıları:

impossible - james arthur

Softcore - The Neighbourhood

Moonlight - XXXTENTACION

Happy Nation - Ace of Base

Angel - Massive Attack

Ya dayan yada yan
🔥

Öyle bir boşluktaydım ki, içinden çıkamıyordum. Yıllardır içinde bulunduğum dünya buna izin vermiyordu. Yıllardır yüzüme taktığım o maskeden kurtulup kendim olmak istiyordum... ama kendim olmak zordu.

Aptal olmak kolaydı belki, ama ben aptal değildim.
Ben... Tenebra olmak istiyordum.

Acımak istemiyordum. İhaneti affetmek istemiyordum. Ama Gece buna izin vermiyordu. Çünkü onun bir kalbi vardı... Tenebra'nın ise yoktu.

Tenebra'nın tek istediği kazanmaktı. Her şeyi almak, herkesi ezmek, en tepeye çıkmak... Arslanların işlerini bozmamın sebebi de buydu onları ortadan kaldırmak ve tahta geçmek.

Çünkü o taht... Tenebra'nın hakkıydı.
Masum rolü yapmak benim için nefes almak kadar kolaydı. Eğer Tenebra'yı tek kelimeyle anlatmam gerekseydi...
Manipülasyon ustası derdim.

Akşam için hazırlanmaya başladım.
Hızlıca duş aldım günün çoğunu uyuyarak geçirmiştim. Uzun zamandır ilk defa bu kadar huzurlu uyumuştum... ve bu huzur beni rahatsız ediyordu.

Elbiseyi üzerime geçirip aynanın karşısına geçtiğimde bir an durdum.
Siyah. Baştan aşağı siyah.

Vücuduma kusursuzca oturan, yere kadar uzanan uzun bir elbiseydi. Kumaşı akıcıydı, her hareketimde üzerimden kayıp gidiyormuş gibi hissediliyordu. Ama asıl mesele üst kısmındaydı...

Göğüs ve bel bölgesini saran yarı transparan dantel detaylar, tenimi belli belirsiz ortaya çıkarıyordu. Omuzlarım açıktı, ince askılar zar zor tutuyordu elbiseyi. Kollarımda ise ayrı bir parça gibi duran, tamamen dantelden uzun eldivenler vardı.

İtiraf etmeliyim... Ayaz çok iyi seçim yapmıştı. Güzel demek yetersiz kalırdı.
Saçlarımı kabarttım. Dağınık ama kusursuz görünen o hacimli dalgalar omuzlarıma döküldü. Son dokunuş olarak kırmızı rujumu sürdüm.

Siyah topuklularımı giydim. Bu akşam... Tenebra'ydım. Ama kimsenin haberi olmayacaktı. Çünkü Tenebra ortaya çıkarsa, kimse tarafından sevilmezdi.
Herkes ona karşı olurdu.

Ve ben... henüz buna hazır değildim.
Son kez aynaya baktım. Karşımda duran kişi... ben değildim. Daha tehlikeli bir versiyonumdu.

Çantamı alıp odadan çıktım. Topuklularımın zeminde yankılanan sesi, içimdeki duyguları bastıran tek şeydi.
Ayaz salonda, masaya yaslanmış telefonuna bakıyordu. Sesimi duymuş olmalıydı ki başını kaldırdı... ve gözleri üzerimde durdu.

Beni süzdü.

Yavaşça.

Dikkatle.

Yutkunduğunu fark ettiğim an içimde garip bir gerilim oluştu. Aynı şekilde ben de onu süzdüm. Her zamanki gibi siyah takım elbisesi üzerindeydi. Sade... ama tehlikeli. En sonunda sessizliği ben bozdum. "Gidelim mi, Arslançık?" dedim.

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Bana doğru yürüdü. Ellerini hâlâ ceplerinden çıkarmamıştı. Yanıma geldiğinde bu sefer ben yutkundum.
Topuklulara rağmen ona bakmak için başımı kaldırmam gerekiyordu. Kolunu uzattı.

Gözleri yüzümde gezindi.
Duraksadı. "Gidip biraz ortalığı cehenneme çevirmeye ne dersin... Armançık?" dedi.

Nefesi yüzüme çarptı. Sakinliğini bozmadım. Gülümsedim. Tereddüt etmeden koluna girdim. Ayaz'ın böyle biri olmasını beklemiyordum.
Tahmin ettiğimden daha yakışıklıydı...
Ama asıl sorun o değildi.

Fazla sakindi.

Ve bu sakinlik... huzur vermiyordu.
Aksine, insanın içini huzursuz eden bir şeydi.

Kapıdan birlikte çıktık. Gece, üzerimize ağır bir örtü gibi çökmüştü. Bahçedeki loş ışıklar, yerde uzun gölgeler oluşturuyordu. Korumaların bakışları üzerimize döndü dikkatli, sorgulayan, biraz da temkinli... ama hiçbirini umursamadık. Sanki o an, dünya sadece ikimizden ibaretti.

Siyah Mercedes karanlığın içinde neredeyse görünmezdi. Parlak yüzeyi, etraftaki ışıkları yutar gibi mat bir şekilde parlıyordu.

Topuklularımın sert zemine vurdukça çıkardığı o tok ses, gecenin sessizliğini kesiyordu. Her adımım kendimi daha güçlü, daha kontrol sahibi hissettiriyordu... ama içimde bir yerde, anlamlandıramadığım bir huzursuzluk da kıpırdanıyordu.

Ayaz kapıyı açtığında kısa bir an durdum. Göz ucuyla ona baktım. Yüzünde her zamanki o ifadesiz sakinlik vardı... ama gözleri aynı şeyi söylemiyordu. İçinde sakladığı bir şeyler vardı. Hep vardı.

Elbisemin eteklerini nazikçe toparlayıp arabaya bindim. Kumaş, bacaklarıma hafifçe sürtündü; serin ama yumuşak bir his bırakarak. İçeriye yerleştiğimde deri koltuğun soğukluğu tenime işledi.

Ayaz diğer tarafa geçti. Kapıyı açıp sürücü koltuğuna yerleştiğinde arabanın içi onun kokusuyla doldu. Hafif odunsu, biraz keskin... ama garip bir şekilde tanıdık bir koku.

Dayanamadım.

"Korumasız mı gidiyoruz?" dedim.
Sesim sakin çıkmıştı ama içimdeki merak, hatta belki de tedirginlik gizlenemeyecek kadar belirgindi.

Ayaz gözlerini yoldan ayırmadan hafifçe gülümsedi. O küçük, neredeyse görünmez kıvrım bile içimde bir şeyleri tetiklemeye yetiyordu. Sonra başını bana çevirdi.

"Korktun mu?"

İfademi çözmeye çalışıyordu. Gözleri üzerimdeydi... dikkatli, sabırlı, sanki en küçük tepkimi bile kaçırmayacakmış gibi. Bu haline gülmemek için kendimi zor tuttum.

"Hayır," dedim dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrılırken. "Ama bana bir şey olmaz da... sen ne yapacaksın?"

Cevabımı beklerken cebinden elektronik sigarasını çıkardı. Hareketleri yavaştı, acele etmiyordu. Dudaklarına götürdü, derin bir nefes çekti. Göğsü hafifçe yükseldi... sonra dumanı ağır ağır dışarı verdi.

Duman arabanın içine yayıldı. Kıvrılarak, dolanarak... aramızdaki boşluğu doldurdu. Sanki aramızda görünmeyen bir perde gibi asılı kaldı.
Gözlerini yoldan ayırmadan konuştu, sonra tekrar bana çevirdi.

"Benim için mi endişelendin?" dedi.
Ses tonu sakindi ama altında ince bir alay vardı.

"Asıl kendin için endişelenmelisin."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sanki söyledikleri sadece bir cümle değildi... içinde başka anlamlar saklıydı.

"Senin için endişelenmiyorum," dedim hemen. "Ortağım için endişelendim."

Ama kelimeler ağzımdan çıkarken bile yanlış geldi.

Ne saçmalıyordum ben?

İçimi bir sıcaklık bastı. Anlamsız bir şekilde gerildim. Parmaklarım refleksle cam açma tuşuna gitti. Cam aşağı inerken içeri dolan serin hava yüzüme çarptı... ama içimdeki sıcaklığı söndürmeye yetmedi.

"Aynı şey, Armançık," dedi.

Bilerek yapıyordu.

Üzerime geliyordu.

"Değil, Arslançık," dedim hızlıca.
Konuyu değiştirmem gerekiyordu. Yoksa bu bakışlar, bu ses tonu... beni ele verecekti. "Kimler orada olacak?" dedim.

Ayaz bir an sustu. Sessizlik kısa sürdü ama yoğundu. Sanki sorumu tartıyordu... ne kadarını söylemesi gerektiğini hesaplıyordu.

Direksiyonu tek eliyle tutarken diğer eliyle elektronik sigarasını parmaklarının arasında çevirdi. Küçük, kontrolsüz bir hareket değildi. Aksine... fazlasıyla kontrollüydü.

"Bizim gibiler," dedi sonunda.
Başımı hafifçe ona çevirdim.
"Ama herkes göründüğü gibi değil."
Kaşımı kaldırdım.

"Sen de dahil mi buna?"

Göz ucuyla bana baktı. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
"Ben zaten göründüğüm gibi değilim, Armançık."

İçimde bir şey kıpırdadı. Küçük ama net bir his. Bu bir tehdit miydi... yoksa bir uyarı mı? Çözemedim.

"İyi o zaman," dedim omuz silkerek. "Ben de masum değilim."

Bu sefer güldü.

Sessiz bir gülüştü... ama derinden geliyordu.

"Onu fark ettim."

Araba kırmızı ışıkta durdu. Sokak lambalarının sarı ışığı camdan içeri süzüldü, yüzüne vurdu. O an... ilk defa onu bu kadar yakından inceleme fırsatım oldu.

Keskin hatları gölgelerle daha belirginleşmişti. Gözleri... karanlıkta bile dikkat çekiyordu. Ama en rahatsız edici olan şey... hâlâ bu kadar sakin olmasıydı.

Bu sakinlik huzur vermiyordu.
Aksine... insanın içini huzursuz eden bir şeydi.
Başını bana çevirdi.
"Gerçekten korkmuyor musun?" dedi.
Sesi bu sefer daha alçaktı. Daha yakın. Daha kişisel.

Gözlerimi kaçırmadım.

"Senin yanındayken mi?" dedim hafifçe ona doğru eğilerek. "Karar veremedim... korkmalı mıyım?"

Bir anlık sessizlik oldu.

Ama bu sessizlik boş değildi.

Yoğundu.

Gerilim doluydu.

Cevap vermedi. Sadece baktı. Uzun uzun... sanki beni çözmeye çalışıyormuş gibi.

Sonra eli yavaşça direksiyondan kaydı.
Benim elimin yanına geldi.

Dokunmadı. Ama o kadar yakındı ki...
Sanki dokunsa her şey değişecekmiş gibi.

"Bence..." dedi, sesi neredeyse fısıltıydı. "Fazla rahat davranıyorsun."
Kalbim hızlandı.

Ama yüzümde hiçbir şey belli etmedim.
"Belki de," dedim hafif bir gülümsemeyle, "sen fazla tehlikelisin diye."

Bu sefer gözlerini benden ayırmadı.
"Tehlikeli erkeklerden uzak durman gerektiğini söyleyen olmadı mı sana?"
Başımı yana eğdim. Gözlerimi ondan çekmeden.

"Söylediler," dedim. "Ama dinleyen biri gibi mi duruyorum?"
Işık yeşile döndü.

Ayaz hafifçe gaza bastı. Araba akmaya başladı ama o... bakışlarını birkaç saniye daha üzerimde tuttu.
"Hiç değil," dedi.

Araba hızlanırken aramızdaki mesafe değişmedi. Ama hava... değişmişti.
Daha ağırdı. Daha yoğundu.
Sanki konuşmadan bile birbirimize dokunuyorduk.

Bir süre sessiz gittik. Sadece motorun sesi ve arada geçen arabaların uğultusu vardı.

Sonra Ayaz konuştu.

"Orada biri olacak," dedi. "Seni özellikle tanımak isteyecek."
Kaşlarımı çattım.

"Kim?"

Dudaklarını hafifçe ıslattı. Sanki ismi söylemeden önce o anın tadını çıkarıyordu.

"Beni kıskanabilecek biri."
Gözlerimi kıstım.

"Sen kıskanılacak biri misin gerçekten?"
Bu sefer net bir şekilde gülümsedi.

"Az önce bana bakışını görmeseydim hayır derdim."

Yüzümdeki ifadeyi toparlamaya çalıştım ama... geç kalmıştım.

"Yanılıyorsun," dedim hemen.

"Umarım," dedi sakin bir sesle. "Çünkü yanılmıyorsam... bu gece düşündüğünden daha karışık geçecek."

Kalbim yine hızlandı.
Ama bu sefer korkudan değildi.
Meraktandı.

Yol boyunca konuşmadık. Sessizlik bu sefer daha farklıydı. Daha dolu. Başımı cama yasladım. Soğuk cam tenime değdiğinde içimdeki karmaşayı bastırmaya çalıştım.

Dışarıyı izledim. Işıklar yavaş yavaş azaldı. Şehir geride kaldı. Yerini karanlık aldı.

Arabayı yavaşlattığını hissettim. Etraf... boştu. Ev yoktu. İnsan yoktu. Sadece uzayıp giden çimler... ve karanlık.
Ayaz arabayı sağa kırdı. Çalıların arasına girdik. Dışarıdan bakıldığında fark edilmesi neredeyse imkânsız bir yoldu.

Bir süre bekledik.

Sessizlik uzadıkça içimdeki huzursuzluk geri döndü.

Çantamdan kırmızı rujumu çıkardım. Telefonumun siyah ekranını ayna gibi kullanarak dikkatlice sürdüm. Dudaklarımın hatlarını belirginleştirdim.

O an... bakışlarını üzerimde hissettim.
Yavaşça başımı çevirdim. "Olmuş mu?" dedim. Dudaklarımı kastederek.
Gözleri dudaklarımda takılı kaldı. Birkaç saniye... sadece baktı. Sonra yutkundu.
"Olmuş," dedi. Sesi hâlâ soğuktu. Ama bakışları... değildi.

Gözlerimi ondan ayıramadım.
Ayaz aklımı bulandırıyordu.

Çalılar açılmaya başladı. Önümüz netleşti.

Ve sonra... malikâne ortaya çıktı.
Bembeyaz duvarları ay ışığında solgun bir şekilde parlıyordu. Uzun sütunlar gökyüzüne yükseliyor, yapı olduğundan daha büyük görünüyordu.
Petrovalar... saklanmayı gerçekten iyi biliyordu.

Kapı açıldı. İçeriden gelen piyano sesi geceye karıştı. Yavaş, ağır, neredeyse ürpertici bir melodi.
Ayaz arabayı park etti.

Kapıyı açıp indim. Elbisemin arkasını düzelttim. Kumaş hafifçe zemine sürtündü. Ayaz'ın inmesini bekledim.
Arabayı kilitledi. Bana doğru yürüdü.

"İçeride tanımadığın kimseyle konuşma," dedi. "Yanımdan da ayrılma."
Yüzünde en ufak bir mimik yoktu.
Gülmemek için yanağımı içten ısırdım. Bu hâlim dikkatini çekmiş olmalı ki gözlerini kısıp bana baktı.

"Beni okuma mı yolluyorsun, Arslançık?" dedim gülerek. "Kimseyle konuşma ne?"

"Bir şeyi de ciddiye al," dedi homurdanarak.

Belimden kavrayıp beni kendine çektiği an, nefesim bir anlığına kesildi. Hareketi ani değildi... ama kararlıydı. Sanki zaten olması gereken bir şeyi yapıyormuş gibi, tereddütsüz.

Sırtım onun göğsüne hafifçe değdi. Aramızdaki mesafe yok denecek kadar azdı artık. Kalbimin ritmi bir anda hızlandı; ama bunun ne kadarını onun fark ettiğini bilmiyordum.

"Şaka yapmıyorum," dedi kulağıma yakın, alçak bir sesle.
Nefesi boynuma değdi.

Sıcak.

Yakın.

Tehlikeli.

Refleksle başımı hafifçe ona çevirdim. Yüzlerimiz neredeyse aynı hizadaydı. Gözleri gözlerime kilitlendi. Bu kadar yakından bakınca... o sakinliğin altında saklanan şeyi daha net görüyordum. Kontrol. Saf, keskin bir kontrol.
"Biliyorum," dedim fısıltıya yakın bir sesle. Ama geri çekilmedim.

Birbirimizin yüzüne bakmayı bırakıp malikânenin girişine doğru ilerledik. Beyaz mermer merdivenler ay ışığını yakalayıp soluk bir şekilde parlıyordu. Her adımımda topuklularımın sesi yankılanıyor, o ihtişamlı sessizliği kesiyordu.

Kapıya yaklaştığımızda iki koruma bir anda dikleşti. Ayaz'ı gördükleri an... başlarını eğdiler. Saygıyla. Hiç tereddüt etmeden.

Şaşırdım. Ama bunu yüzüme yansıtmadım. Sadece gözlerimi hafifçe kıstım, içimdeki soruları susturdum.
Gösterişli kapı ağır bir sesle açıldı.
İçeri adım attığım an piyano sesi daha net duyuldu.

Notalar yüksek tavana çarpıp yayılıyor, mekânın içine garip bir ağırlık katıyordu. Sanki her nota... bir şey anlatıyor ama kimse dinlemiyordu.

Etrafıma baktım.

Burası... kraliyet döneminden kalmış gibiydi.

Devasa tablolar duvarları kaplıyordu. Altın çerçeveler ışığı yansıtıyor, göz alıyordu. Gösterişli vazolar köşelerde birer gölge gibi duruyordu. Tavandan sarkan kristal avizeler loş bir ışık yayıyor, her şeyi olduğundan daha gizemli gösteriyordu.

Ama asıl dikkatimi çeken... kapının hemen içindeki sekiz adamdı.
Bizi gördükleri anda... aynı anda eğildiler.

İçimdeki şaşkınlık bu sefer daha derin vurdu.

"Daha ne kadar şaşıracağım?" diye geçirdim içimden.

Gözlerim salonu taradı. Tanıdığım yüzler... beklediğimden fazlaydı. Bu gece sıradan bir davet değildi.

Sonra gözlerim bir noktada takılı kaldı.

Melek.

Oradaydı.

Bakışlarım onun üzerinde birkaç saniye kaldı. Göz göze geldiğimiz an... gözlerini kaçırdı.

Bir şeylerin farkındaydı.

Ve belli ki... burada olmak istemiyordu.
Yanımda Ayaz'ın varlığını daha keskin hissettim. Kendini iyice toparlamış, tamamen o ortama ait biri gibi yürüyordu.

Salona doğru ilerledik.

Ve o an... herkes bize baktı.

Konuşmalar kesildi. Fısıldaşmalar azaldı.

Bazıları... hafifçe eğildi.

Artık dayanamadım.

"Sen padişah falan mısın da bana söylemedin?" dedim, gözlerim hâlâ etraftayken.

Ayaz bana bakmadı bile. Sadece ilerlemeye devam etti. Ama dudaklarının kenarında o tanıdık, kendinden emin ifade vardı.

Masalardan birine doğru yürüdük.
O an... elini belimden çekti.
Ve garip bir şekilde... üşümüş gibi hissettim.

Sanki bir şey eksilmişti.

"Benim biraz işim var," dedi.
Gözleri etrafı tarıyordu. Kaşlarım istemsizce kalktı.

"Ne işi?" dedim.

Ellerini sıktığını fark ettim. Çenesindeki kas hafifçe gerilmişti.
Bir şey... onu sinirlendirmişti.
"Sonra anlatırım," dedi kısa ve net.

Ve cevap vermemi beklemeden yanımdan geçip gitti.
Sadece baktım arkasından.
Salonun kapısından çıkıp kaybolana kadar.

İçimde garip bir boşluk oluştu. Ama bunu bastırdım.

Yanımdan geçen garsonun tepsisinden bir kadeh şampanya aldım. Camın serinliği parmaklarıma değdi. Bardağı dudaklarıma götürüp büyük bir yudum aldım.

Alkol boğazımı yakarak indi.
Dudaklarımdaki kırmızı ruj, camın kenarında iz bıraktı.

Ama umursamadım.

Masaya hafifçe yaslandım. Etrafı izlemeye başladım.

Gözlerim tekrar Melek'i buldu.
Bu sefer o da bana baktı.
Ama sadece bir saniyeliğine.
Sonra hemen kaçırdı gözlerini.
Kaçıyordu.

Benden... ya da bu geceden.
"Gece Arman."

İsmimi duyduğum an başımı o yöne çevirdim.

Victor Petrova.

Yüzüme yapmacık bir gülümseme yerleştirdim.

"Victor Petrova," dedim aynı tonla.

Gözlerinde hafif bir eğlence vardı. Sanki beni izlemekten keyif alıyordu.
"Gelmezsin sanmıştım," dedi.

Üzerindeki siyah takım elbise kusursuz duruyordu. Kumral saçları geriye atılmıştı. Tipik bir Rus gibi değildi... ama tehlikeli olduğu her halinden belliydi.

"Neden?" dedim, şampanyamdan bir yudum daha alarak. "Korkmam mı gerekirdi?"

"Bilmem," dedi omuz silkerek. "Hakkında kurul ölüm kararı çıkartınca... gelmezsin sandık."
Güldüm.

Gerçekten güldüm. "Ah Victor..." dedim yavaşça, vücudumu ona doğru çevirerek.

"Daha beni tanımıyorsun."
Gözlerimi kıstım.

"O kuruldaki kişiler... benimle rekabete girecek kadar dengim. Huyuma gidecek kadar uyanık da değiller."

Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Sevdim bunu," dedi. "Seninle iyi bir ikili olacağız."

Garsonun tepsisinden bu sefer bir viski aldım. Amber rengi sıvı ışıkta parlıyordu.

"İkili mi?" dedim kaş kaldırarak. "Ben seni aşarım, Victor."

Bir yudum aldım.

"Bu arada çiçekler için teşekkür ederim. En sevdiğim çiçeği nereden öğrendiniz?"
Bir an duraksadı. Sonra içkisinden büyük bir yudum aldı.

"Tahmin ettim," dedi.

Gözlerimi kıstım.

Kötü bir yalancıydı.

Tam cevap verecektim ki...
Gözüm birine takıldı.

Emre.

Kalbim bir anda sinirle sıkıştı.
"Of..." dedim dişlerimin arasından. "Bir de bununla uğraşamam."
Victor kaşlarını kaldırdı.

"Ne oldu?"

Gözlerimle Emre'yi işaret ettim.
"Şu geleni görüyor musun?" dedim.
Yürüyüşünden bile sinir oluyordum.
"Bunu kim davet etti?"

Victor hafifçe bana eğildi.
"Seni rahatsız mı ediyor o herif?"
Cevap veremedim. Çünkü Emre iyice yaklaşmıştı.

Ve o aptal gülümsemesi... yüzünden hiç eksilmiyordu.

"Sevgilim!" dedi kollarını açarak.
Bir an...

Sadece baktım.

Sonra...

Koptum.

"Senin belanı sikerim, Emre!" dedim sert bir şekilde.

İkisi de bir an dondu.

Ama durmadım.

"Bana on metre yaklaşma," dedim, sesim buz gibiydi. "Derini yüzerim, anladın mı?"

Bir adım daha attım ona doğru.
"Sevgilin falan da deme bana, aptal herif."

Şampanyayı tek seferde bitirdim. Bardağı masaya sertçe bıraktım. Camın çıkardığı ses etrafta yankılandı.
Artık bakışlar üzerimdeydi.

Ama umurumda değildi.

Döndüm.

Ve kalabalığın içine daldım.

Çünkü o an...

ya birini parçalayacaktım...

ya da kendimi kontrol etmek için uzaklaşmam gerekiyordu.

Gözlerim salonun içinde dolaştı. Işıklar loştu; kristal avizeler tavandan sarkan birer gölge gibi titriyor, duvarlardaki altın işlemeler o ışıkta boğucu bir ihtişam yayıyordu. Kalabalığın uğultusu kulaklarımda dalga dalga büyürken, içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı.

Meleği arıyordum.
Onu salonun en köşesinde buldum. Yalnızdı. İnce sırtlı bir sandalyeye oturmuş, elindeki kadehi yavaşça dudaklarına götürüyordu.

Her zamanki o rahat, umursamaz hâlinden eser yoktu. Omuzları hafif düşmüş, bakışları boşluğa takılmıştı. Keyfi yerinde değildi... belli oluyordu.

Etraftaki bakışların üzerime çevrildiğini fark ettim. Fısıldaşmalar... meraklı gözler... Ama umursamadım. Topuk seslerim mermer zeminde yankılanırken doğruca ona doğru ilerledim.

Tam o anda

Biri bileğimden sertçe tutup beni kendine çekti.

Bir anlığına dengem bozuldu. Nefesim kesildi. Refleksle karşı koyacakken durdum. Kokusu... O tanıdık, keskin ama bir o kadar da alıştığım koku...
Ayaz.

Kalbim anlamsızca hızlandı. Ama bunu belli etmemeliydim. Hemen ellerimi onun göğsünden itip kendimi geri çektim. Aramıza mesafe koyarken yüzümde tek bir duygu bile bırakmamaya çalıştım.

Şaşırmıştı. Kaşları hafifçe kalktı.
"Neyin var?" dedi, sesi her zamanki gibi sakindi ama altındaki gerilim hissediliyordu.

Yanımızdan geçen garsonun tepsisinden bir şampanya kadehi aldım. Hiç düşünmeden, tek yudumda bitirdim. Boğazımdan aşağı süzülen o yakıcı tat, içimdeki karmaşayı bastırmaya yetmedi. Kadehi sertçe tepsiye bıraktım.

"İşlerime karışma, arslançık," dedim. Sesim soğuktu. "Dedemin katilini bul. Hatırlatırım."

Gergindim. Hem de sebepsiz bir şekilde. Neye sinirlendiğimi ben bile bilmiyordum.

Ayaz gözlerini benden ayırmadan baktı. O bakış... insanın içine işleyen, saklanacak hiçbir yer bırakmayan türdendi.

"Neye sinirlendin sen?" dedi.
Gözlerimi kaçırdım. Salonun içinde dolaştırdım. İnsanlar, kahkahalar, müzik... hepsi bir anda boğucu geliyordu.

"Yok bir şey," dedim umursamaz bir tavırla. "Ortam gerdi sadece."
Bir an duraksadım. Sonra dudaklarımı büzdüm.

"Bu davet ne kadar sıkıcı," diye mırıldandım huysuzca. "Nerede bu Vera Petrova?"

Tam o sırada gözlerim tekrar ona takıldı.
Victor Petrova.

Kalabalığın arasında duruşu bile dikkat çekiyordu. Soğuk, mesafeli... ama bir o kadar da gizemli. Bakışlarım istemsizce onun üzerinde birkaç saniye fazla kaldı.
Ayaz bunu fark etti.

Her zamanki gibi.

"Onunla aranda ne var?" dedi.
Ses tonu değişmişti. Daha sert... daha sahiplenici.

Gözlerimi Victor'dan çekip Ayaz'a çevirdim. Yüzüne baktım. O keskin hatlara... o karanlık bakışlara...
"Hiç," dedim omuz silkerek. "Sadece merak ettiğim biri."

Ama bu cevap ona yetmedi.

Bir adım attı.

Sonra bir adım daha.

Aramızdaki mesafe yok oldu.
Nefesi yüzüme değiyordu. Sıcak... yoğun... tehlikeli.

Kalbim hızlandı. Ama geri çekilmedim.
"Sadece merak?" diye fısıldadı.
Sesi o kadar yakındı ki... dizlerimin bağı çözülüyor gibi oldu. Ama başımı kaldırdım. Gözlerinin içine baktım. Meydan okur gibi.

Dudaklarım istemsizce kıvrıldı.
"Ne oldu?" dedim alayla, sesimi hafifçe düşürerek. "Kıskandın mı sen... arslançık?"Dedim gülerek.

O an, yüzündeki en küçük değişimi bile kaçırmayacak kadar dikkat kesilmiştim. Şakaklarındaki damarların belirginleşmesi uzun sürmedi. İşte o zaman anladım... sinirlenmişti. Hem de sandığımdan çok daha fazla.

Gözlerim yüzünde oyalandı kaşlarının arasındaki o hafif çizgi derinleşmişti, çenesi kasılmıştı. İçimde garip bir tatmin duygusu kabardı.

"Hoşuna gidiyor, değil mi?" dedi. Sesi sakindi ama yüzündeki o ciddi ifade... fırtına öncesi sessizlik gibiydi.

Hiç keyfimden ödün vermedim. Dudaklarım hâlâ hafif kıvrıktı.
"Ne hoşuma gidiyordu?" dedim fısıldayarak.

Cevap vermek yerine hareket etti. O kadar hızlıydı ki... Ne zaman belimden kavrayıp beni kendine çektiğini anlayamadım bile. Bir anda nefesim onun nefesine karıştı.

Ellerim istemsizce göğsünde durdu. Kalp atışlarını hissedebiliyordum. Güçlü, hızlı... kontrol etmeye çalıştığı ama edemediği bir ritim.

Etrafımızdaki insanların bakıp bakmadığını merak ettim bir an. Ama o kadar yakındı ki... dünya bulanıklaştı. Sadece o vardı.

"Beni delirtmek," dedi.

Gözleri dudaklarıma kaydı. O bakış... yakıcıydı. Bu sefer yutkunan ben oldum.
Bu hoşuna gitmiş olacak ki dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.

Ona dokunan elimin yanmaya başladığını fark ettim. Sanki gerçekten ateşe değmişim gibi...
Bana neler oluyordu?

"Ateşle oynuyorsun," dedi.

Sesi bu sefer sertti. Daha önce hiç bu kadar keskin duymamıştım. Bunun hoşuma gitmememesi gerekiyordu ama içimdeki bir şey daha da alevlendi.

Ellerimi boynuna doladım. Parmaklarım ensesindeki saçlarla oynarken, teninin sıcaklığı avuçlarımın içine işliyordu.

"Ben yanmam, Ayaz," dedim yüzüne doğru eğilip. Nefesim dudaklarına değecek kadar yakındım.

"Çünkü ben... ateşin küllerinden doğan kadınım."

Sözlerim dudaklarının üzerinde kaybolurken gözlerinin karardığını gördüm.

Bir an duraksadım.

Sonra fısıldadım

"Ama seninle yanacaksam... yanmaya hazırım."

Geri çekildim.

Onun sıcaklığından uzaklaşmak bir anda boşluğa düşmek gibiydi.

Etrafıma baktım. Birkaç meraklı bakış dışında kimse gerçekten ilgilenmiyordu. Ama o an yaşanan şey... sadece bize aitti zaten.

Geri geri yürümeye başladım. Gözlerim hâlâ onun üzerindeydi.

Ayaz'a göz kırptım.

Sonra yüzümde yapmacık, neredeyse alaycı bir gülümseme belirerek Melek'e doğru döndüm.

Adımlarım yavaştı... ama kararlı.
Onun ise kaçacak yer aradığı belliydi. Omuzları kasılmış, gözleri panikle etrafı tarıyordu.

"G-Gece..." dedi.

Sesi titriyordu.

Bu kadar korkuyorsunuz, ama yine de yapıyorsunuz...

"Melek," dedim.

Yanına ulaşıp ona sarıldım. Ama bu bir sarılma değildi. Daha çok... bir hatırlatmaydı.

Biraz fazla sıkmış olacağım ki ağzından hafif bir inilti çıktı.

"Özlemedin mi beni?" dedim kulağına doğru eğilip. Sesim yumuşaktı ama içindeki zehir saklanmıyordu.
"Yazıklar olsun..."

Titriyordu. Bunu artık net hissedebiliyordum.

"Korkma bu kadar," dedim geri çekilip yüzüne bakarak. Gözlerim gözlerinin içine kilitlendi.

"Bana ihanet ederken gayet mutluydun, Melek... ne oldu şimdi?"

Gülümsedim. Ama bu gülümseme sıcak değildi.

Tam konuşacakken elimi kaldırıp onu susturdum.

"Dur," dedim.

Bir adım daha yaklaştım.
"Ne demiştin o videoda?"

Yüzündeki renk çekildi.

"Emre... onu boşver. O seni zaten sevmiyor..." dedim, onun sesiyle taklit ederek.

Gözlerim daha da sertleşti.

"Seni ne kadar sevdiğimi görmüyor musun, Gece... Gece sadece kendini düşünür..."

Sözlerim havada asılı kaldı.
Bir an sessizlik oldu.

Sonra başımı hafif yana eğdim, dudaklarım yavaşça kıvrıldı.

"Demiştin, değil mi?"

Bu sefer sesim alçaktı. Tehlikeli derecede sakindi.

Ve en korkutucu olan da buydu zaten...

2 GÜN ÖNCE

İzlediğim video karşısında dona kaldım. Zaman bir anlığına akmayı bıraktı sanki... nefesim içimde sıkıştı, kalbim atmayı unuttu. Ekrandaki görüntü gözlerime değil, direkt içime işliyordu.
Emre'yle Melek... aynı yatakta. Sarmaş dolaş.

İğrenç bir yakınlık, mide bulandıran bir samimiyet.

Ama komik olan ne biliyor musun?
Sinirimi bozan şey Emre'nin beni aldatması değildi.

Çünkü o zaten hep aldatırdı.
Onun sadakatsizliği artık bir sürpriz değil, karakterinin bir parçasıydı.
Ben Emre'den hiçbir zaman sadakat beklemedim... bekleyecek kadar aptal da değildim.

Ama Melek...

İşte o canımı yaktı.

"kardeşim" dediğim insan.
Yanımda ağlayan, bana sarılan, en karanlık anlarımı bilen o kız...
Sıla'nın benden sakladığı gerçek tam olarak buydu.

O yüzden gözlerimin içine bakamıyordu.
O yüzden her şey eksik, her şey yarımdı.
Videoda Melek'in sesi yankılanıyordu... kırık, çaresiz, zavallı.

"Ne olur... lütfen beni sev..."

Dizlerimin bağı çözüldü o an.
Bu kadar düşmüş olamazdı.

Ya da belki... ben görmek istememiştim.
Onun abime çalıştığını biliyordum.
Her hareketinin bir amaç, her gülüşünün bir plan olduğunu da biliyordum.

Ama yine de...

Sevmiştim onu.

Çünkü ben... sevgisiz kalmıştım.
İnsan bazen kendisine nefretle bakan birine bile "kardeşim" der.
Sadece yalnız hissetmemek için.
Sadece birine aitmiş gibi hissedebilmek için.

Ve Melek...

Rolünü kusursuz oynamıştı.
Öyle güzel kandırmıştı ki beni,
öyle gerçek hissettirmişti ki o sahte bağı...

İnsanın içinden tebrik etmek geliyor.
Gerçekten.

Ama bir şeyi unutmuştu.
Ben sandığı gibi bir kurban değildim.
O beni kuklası yaptığını zannederken...
ipleri tutanın kim olduğunu hiç fark etmemişti.

Asıl kukla oydu.

Ve şimdi...

oyun bitmişti.

Üstelik bu ihanet tek bir geceyle sınırlı da değildi.

Meğer Melek, sadece eski sevgilimle yatmakla kalmamış...

iki yıl önce abimle de aynı yatağı paylaşmıştı.

Bir insan ne kadar düşebilir?
Cevabı gördüm.

Ekranın içinde.

Gözlerimin önünde.

🕯

Gülüşüm dudaklarımda yavaşça soldu. Sanki az önceki o hafiflik hiç olmamış gibi yüzüm sertleşti. Bir adım yaklaştım, aramızdaki mesafe neredeyse yok olacak kadar azaldı. Nefesimin sıcaklığı kulağına değecek kadar eğildim.

"Kork..." diye fısıldadım, sesim alçak ama keskin.

"Bundan sonra olacaklar için kork, Melek."

Sözlerim havada asılı kalırken dudaklarım yapmacık bir gülümsemeyle kıvrıldı. Yavaşça geri çekildim. Gözlerim, onun gözlerine kilitlendi. Oradaydı... o saf, kaçacak yer arayan korku. Göz bebekleri titriyordu.

"Ö-öldürecek misin beni?" dedi. Sesi kırılgan, boğuk ve korkudan parçalanmış gibiydi.

İçimden soğuk bir gülüş yükseldi.
Bu kadar korkacaktın... neden yaptın o aptallığı?

Titreyen ellerine rağmen yerinden kıpırdayamıyordu. Yüzüne düşen saç tutamlarını yavaşça geriye ittim. Parmaklarım tenine değdiğinde irkildi. Gözlerini sımsıkı kapattı, sanki görmezse kurtulacakmış gibi.

"Bundan kuşkun mu var?" dedim, gülümsememi hiç bozmadan.
Ama asıl zehir, bir sonraki cümledeydi.
"Merak etme..." diye devam ettim, sesim neredeyse tatlı bir şefkat gibi çıkıyordu,
"Sen ölmekten de beter olacaksın, Melek."

Yüzündeki o donup kalmış korku... içimde garip bir tatmin yarattı. Bir an daha baktım, sonra hiçbir şey olmamış gibi arkamı döndüm. Topuk seslerim zeminde yankılanırken onu ardımda bıraktım.

Ayaz'ın olduğu masaya doğru ilerledim.
Masaya yaklaştıkça detaylar netleşti. Loş ışık kristal avizelerden süzülüyor, cam bardaklarda kırılarak masaya altın tonlarında yansımalar düşürüyordu. Ve... o kadın.

Ayaz'ın yanında oturuyordu.
Sapsarı saçları omuzlarından ipek gibi dökülüyordu. Üzerindeki beyaz elbise, vücuduna zarifçe oturmuştu. Kusursuz görünüyordu. Ama Ayaz... onu umursamıyordu bile. Gözleri boşlukta, düşüncelere dalmış gibiydi.

Kadın ise tam tersine... gözlerini Ayaz'ın yüzünden ayırmıyordu.

Kaşım istemsizce havalandı.
Masaya vardığımda dudaklarıma yeniden o sahte, kusursuz gülümsemeyi yerleştirdim.

Kadın gözlerini devirdi.

İlginç.

Ayaz başını bana çevirdi, bakışları sertti.
"Ne karıştırıyorsun sen?"

Kısa bir an... gerçekten korktum. Ama bunu belli etmek? Asla.

Kadehi elime alıp küçük bir yudum aldım, sonra baş parmağımla dudaklarımı işaret ettim.

"Hiç... rujumu tazeledim." dedim cilveli bir tonla.

"Olmuş mu?"

Ayaz'ın bakışları dudaklarımda takılı kaldı. Gereğinden uzun süre.
"Olmuş." dedi.

Sesinin içimde yarattığı etkiyi bastırmak zorunda kaldım.

Tam o an

Kadın sahte bir öksürükle araya girdi.
Tüm ilgim ona kaydı. İfadesizce baktım. Elini uzattı.

"Hazal Aydemir."

Bir süre onu süzdüm. Ölçtüm. Tarttım. Sonra elini tuttum.

"Gece Arman."

İkimizin de yüzünde sahte, keskin gülüşler vardı. Elimi çektim.
Hazal, elini Ayaz'ın koluna koydu.
İçimde bir şey kıpırdadı.

Kıskançlık mı?

Saçmalık.

"Biz Ayaz'la çok yakınız," dedi gülümseyerek.

"Çocukluk arkadaşıyız."

Tırnaklarımın avucuma battığını fark ettim. Yumruklarımı gevşettim.
"Çocukluk arkadaşı, öyle mi?" dedim hafifçe başımı eğerek.

"Hiç senden bahsetmedi. Demek ki... sen biraz fazla anlam yükledin."

Sözlerim beklediğinden daha sertti. Hazal'ın gülüşü bir anlığına dondu.
"Değer verdiklerini herkese anlatmaz," dedi dişlerinin arasından.

"O yüzden duymamışsındır."
Gülmemi tutamadım.

Ayaz'ın kolundaki eline baktım. Sonra gözlerine.

"Ben olsam..." dedim yavaşça,
"Dokunduğum adam bana böyle bakıyorsa, bir şeylerin ters gittiğini anlardım."

Elini hafifçe ittim.

"Ve onu rahatsız etmezdim."

Hazal'ın yüzünden renk çekildi. Gözleri bir an boşluğa düştü. Sonra hızla ayağa kalktı ve masadan uzaklaştı.
Ayaz'ın güldüğünü duydum.
Ona döndüm.

"Bahsettiğin şey buydu, değil mi?"
Tam cevap verecekti ki-
Salonun ışıkları hafifçe değişti.
Herkesin dikkati sahneye kaydı.
Kadın... sahneye çıktığı anda ortamın havası değişti.

Kumral, dalgalı saçları beline kadar uzanıyordu. Masmavi gözleri ışığı yakalayıp parlıyordu. Üzerindeki siyah, yırtmaçlı elbise her adımında zarafetle hareket ediyordu. Omuzlarına attığı beyaz kürk, ona soğuk bir ihtişam katıyordu.

Topuk sesleri salonda yankılandı.
Mikrofona uzandı. Parmaklarıyla hafifçe dokundu.

"Hoş geldiniz, beyler... bayanlar."
Aksanı belirgindi. Rus olduğu her halinden belliydi.

"Tanımayanlar için söyleyeyim..." dedi dudaklarını kıvırarak,
"Vera Petrova."

Demek bu oydu.

"Ne kadar da özlemişim sizi..." dedi.
"Eminim siz de beni özlemişsinizdir."
Sesinde alay vardı.

"Şimdi diyeceksiniz ki... bu kadın neden Rusya'dan buraya geldi?"

Gözleri salonda dolaştı. Herkesi tek tek inceliyormuş gibiydi.

"İstediğimi almaya geldim." dedi net bir şekilde.

"Ne istediğim... bana kalsın."
Gülüşü ürkütücüydü.

"Şimdi," dedi saçlarını geriye savurarak,
"yemek odasına geçelim. Biraz... beyin fırtınası yapalım."

Sahneden indiği anda kimse itiraz etmedi.

Herkes onun peşinden gitti.
Ben Ayaz'ı beklemeden yürüdüm.
Yemek salonuna adım attığım an duraksadım.

Burası... başka bir dünyaydı.

Yüksek tavanlar, işlemeli sütunlar, duvarlarda asılı devasa tablolar... ve ortada uzanan uzun, ihtişamlı masa. En az altmış kişilikti. Üzerindeki tabaklar, kristal bardaklar ve altın detaylı çatal bıçaklar ışığı yansıtıyordu.

Yaklaştıkça bir detayı fark ettim.
Her koltuğun önünde isim yazılıydı.
Yerler belliydi.

Yavaş adımlarla ilerledim. Gözlerim kendi ismimi arıyordu. Masanın sonuna doğru buldum.

Masanın başında Vera Petrova.
Beklediğim gibi. Ve tam çaprazında ben
Yanındaki isme baktım.

Victor Petrova.

Tam o anda arkamdan sert bir küfür yükseldi.

"Siktir!"

Şaşkınlıkla döndüm.

Ayaz hızla masaya yaklaştı. Victor'un isminin yazılı olduğu kartı alıp fırlattı.
"Ne yapıyorsun sen?" dedim kaşlarımı çatarak.

Sandalyeyi çekerken bana baktı. Gözlerinde tanıdık bir kıvılcım vardı.
"Oturacağım da..." dedi rahatça.

"Sen niye sinirlendin, onu anlamadım."
Bir an durdu. Dudaklarında sinsi bir gülümseme belirdi.

"Yoksa... kıskandın mı, Armançık?"
Cevap vermesini beklemedim.
"Ne kıskanması be?" dedim keskin bir sesle.

"Namusun elden gidiyordu, ortağımızı korudum."

Sandalyeye oturdum, gözlerimi ondan ayırmadan.

"Victor oturacaktı orada." dedim dudaklarımı büzerek.

"Oyun bozanlık yapıyorsun."

İçimden hafif bir gülümseme geçti.
Hep o mu benimle oynayacaktı?
Biraz da ben oynayayım.

“Çok iyi bir oyuncusun Gece… bazen yaptıklarını aklım almıyor,” dedi sandalyeye yerleşirken.

Ben de ellerimi karnımın üzerinde birleştirip yavaşça ona döndüm. Dudaklarımın kenarında hafif, kendinden emin bir gülümseme vardı.
“Boşuna mı oyuncu oldum?” dedim, sesim sakin ama alt tonunda hafif bir meydan okuma gizliydi.

Aslında konuşmayı burada kesebilirdim. Ama içimde garip bir huzursuzluk vardı. Sanki söylemezsem içimde büyüyecek bir şey gibi…

“Bir şey soracağım,” dedim istemsizce, sesimi olabildiğince dengede tutmaya çalışarak.

Başını bana çevirdi. Gözleri doğrudan gözlerimin içine kilitlendi.
“Söyle.”

Fazla mı kaçırmıştım? Daha ikinci bardaktaydım. Ama sesi… neden bu kadar çekici geliyordu? O odunsu, ağır kokusu neden hâlâ burnumdaydı? Sanki sadece koklamıyordum da… içine çekiliyordum.

“Sen neye sinirlendin de gittin?” dedim sonunda. Kelimeler ağzımdan kontrollü çıksa da içimdeki merak çok daha dağınıktı.

Lütfen… ikinci bardakta sarhoş olma.
Kendinde kalman lazım bu gece.

Ama şu an tek istediğim şey… yüzünü tutup kendime çekmekti. Parmaklarımı saçlarının arasına geçirip o mesafeyi tamamen yok etmek…

Saçmalıyorsun Gece. Kafayı yemiş olmalısın.

Elimle masadaki su dolu bardağı kaptım. Camın soğukluğu avucuma değdiği an biraz olsun kendime geldim. Bardağı dudaklarıma götürdüm.

“Tenebra…”

İsmi duyar duymaz zaman durdu.
Su boğazıma takıldı. Nefesim kesildi. Gözlerim bir anlığına büyüdü. Titreyen elimle bardağı masaya bıraktım, camın çıkardığı o ince ses kulaklarımda yankılandı.

“Gece!” dedi Ayaz.

Elini sırtıma koydu. Ama vurmadı. Sadece oradaydı… hissediliyordu.

Birkaç saniye… belki daha uzun… sonunda nefesim yerine geldi. Başımı hafifçe salladım, tekrar bardağa uzandım ve içindeki suyu tek seferde bitirdim.

Bana öyle bir bakıyordu ki… sanki yalan söylesem anlayacaktı.

“Bir şey yok,” dedim, sesimi düz tutmaya çalışarak. “Su boğazıma kaçtı.”
Kısa bir duraksama.

“Hem… sen bir şey diyordun,” diye devam ettim, konuyu toparlamaya çalışarak. “Benim ortağımın canını kim sıktı?”

Ama cevap vermedi hemen.
Sadece baktı.

Uzun uzun… dikkatlice… sanki içimi okuyormuş gibi

Bunu yapmamalı.

Bana böyle bakmamalı.

Çünkü ben… o bakışa alışırım.
Ve alıştığım an… geri dönüş olmaz.
Ona bağlanmamam gerekiyor.

“Tenebra diye biri… bu akşamki sevkiyatımızı bozmuş,” dedi.

Şaşırmış gibi yapmak istedim. Ama buna gerek yoktu. Çünkü gerçekten şaşırmıştım.

Bunu ben yapmamıştım.

Evet… ilk kez.

Gerçekten ben değildim.

Onun yanındaydım bütün akşam. Tek bir hamle yapmamıştım. Tek bir mesaj, tek bir işaret bile vermemiştim. Buna rağmen…

Gözlerim istemsizce yüzüne kilitlendi.
O ise… tek bir saniye bile göz temasını kaçırmadı.

Kaçırmak istesem bile kaçamıyordum.
O kehribar gözler… insanı içine çeken bir girdap gibiydi. Ne kadar direnmeye çalışsam da, daha da içine çekiliyordum.
“Yapma…” dedim fısıltıyla.

Kaşlarının ortası hafifçe kırıştı.

“Ne yapma?”

Etraf… bir anda uzaklaştı.
Masadaki sesler, kahkahalar, çatal bıçakların sesi… hepsi boğuk bir uğultuya dönüştü. Başım hafifçe dönüyordu. Nefesim daralıyordu.
Ayaz.

Yutkundum. Boğazım kurumuştu.
“Öyle bakma, Ayaz…” dedim tek nefeste.
Ama bakışlarını çekmedi.

Hâlâ… gözlerimin içindeydi.

“Nasıl bakıyorum?” dedi

O sesi…

Tanrım, o sesi bile insanı sarhoş etmeye yeterdi.

Bir an düşündüm.

O da benim gibi miydi?

Aramızdaki çekimi… hissediyor muydu?
İnkâr edemezdim.

Bu… sıradan bir şey değildi.

Gözlerini benden ayırmadan masadaki kristal bardağa uzandı. Parmakları camın etrafını kavradı, sonra yavaşça dudaklarına götürdü. İçki boğazından süzülürken Adem elması hareket etti.
Gözlerim takılı kaldı.

Bu adam… neden bu kadar çekici?
Her bana baktığında… içimdeki Tenebra susuyordu.

Sanki karanlığım… onun gözlerinde eriyip gidiyordu.

Cevap veremedim.

Veremezdim de.

Tam o anda kapı açıldı.

Herkesin dikkati bir anda dağıldı.
İçeri giren… Vera Petrova’ydı.

Ayaz’ın bakışları ilk kez üzerimden kaydı. Nefesim o an geri geldi sanki. Fark etmeden omuzlarım gevşedi.
Masadaki herkes başını kapıya çevirmişti.

Vera Petrova… her zamanki gibi kusursuz bir özgüvenle yürüyordu. Dik duruşu, ölçülü adımları… bulunduğu ortamı kendine aitmiş gibi sahipleniyordu. Yanındaki oğlu ise onun bir yansıması gibiydi.

Zarif. Kontrollü. Soğukkanlı.
Sanki bu ailede zarafet genetikti.
Oğlu öne geçti, Vera’nın sandalyesini çekti. Küçük ama alışılmış bir hareketti. Vera otururken tek bir teşekkür bile etmedi. Buna gerek duymuyordu.
Zaten herkes onun kim olduğunu biliyordu.

Vera’nın gözleri… yavaşça masayı taradı.

Sonra… durdu.

Ayaz ve benim aramda gidip geldi.
Bir şey fark etmişti.

Bunu hissetmemek imkânsızdı.
Victor, Ayaz’ın oturması gereken yere geçmişti. Bu bile başlı başına bir mesajdı. Masadaki dengeler değişiyordu.
Vera bacak bacak üstüne attı.

Parmaklarını masanın üzerinde hafifçe gezdirdi. Gözleri tek tek herkesin üzerinden geçti.
En son…

Bende durdu.

Ve gülümsedi.

O gülümseme… sıcak değildi.
Nazik hiç değildi.

Daha çok… bir şey bildiğini gösteren türdendi.

“Hoş geldin aramıza,” dedi.

Sesi yumuşaktı ama altında keskin bir şey vardı.

Şampanyamdan küçük bir yudum aldım ama cevap vermedim. Nedenini ben de bilmiyordum… belki de konuşursam bir şeyleri ele vereceğimden korkuyordum. Bunun yerine bakışlarımı masanın etrafında gezdirdim.

Abim… Çelik. Emre. Melek. Ve… sevkiyatlarını tek tek yerle bir ettiğim adamlar.

Boğazımda acı bir tat oluştu.
Melek başını kaldırmıyordu. Önündeki tabağa öylece bakıyordu, sanki dünyayla bağlantısını kesmiş gibi. Tam karşısında Emre oturuyordu. Göz göze geldiğimiz an midem bulandı. O bakış… geçmişin kirli izlerini hatırlatıyordu.

Sonra Victor’a baktım. Diğerleri gibi değildi. Gözlerinde nefret yoktu. Ama ne vardı… onu da tam çözemiyordum. Sanki beni çözmeye çalışan, sabırlı bir karanlık.

“Eee…” dedi geriye yaslanarak. “Duydum ki Arman ailesinin başı senmişsin, Gece.”

Gülümsedim. Soğuk, ölçülü bir gülümseme.

“Eve—”

Sözüm yarım kaldı. “O ailenin lideri falan değil!” Abimin sesi masayı kesti.
Herkes sustu. “Benim hakkım. Eğer istiyorsa… cesedimi çiğnemeli.”
Çocuk gibiydi. İnatçı. Kırgın. Yaralı.
Ondan nefret ediyor gibi görünsem de… vazgeçemiyordum.

Yavaşça başımı ona çevirdim.
Siyah takım elbisesi kusursuzdu. Omuzlarına tam oturuyordu. Her zamanki gibi güçlü görünüyordu… ama gözleri…

Bana sevgiyle bakan o gözler… şimdi nefretle doluydu.

Nefes alışverişi sertti. Sinirden titriyordu.

“O zaman cesedini çiğnerim, abi.”
Sesim buz gibiydi.

Masanın üstünden bir keskinlik geçti.
“Gece…” dedi Çelik. “Şu an oturduğun kişinin yanında güvenli değilsin. Seni kandırıyor. Herkesi kandırdığı gibi.”
Ayaz’ı kast ediyordu.

Vera Petrova… bu sahneden fazlasıyla keyif alıyordu. Şarabını ağır ağır yudumlarken dudaklarının kenarında belli belirsiz bir memnuniyet vardı.
“Oraya gelmem iki saniyemi almaz, Çelik!” dedi Ayaz aniden. “Kural falan dinlemem… belanı sikerim!”

Sesinde bastırılmış bir öfke değil… direkt patlamaya hazır bir savaş vardı.
“Gel, öldür. Bekliyorum,” dedi Çelik kışkırtıcı bir şekilde.

Ayaz’ın çenesi kilitlendi. Burnundan soluyordu.

“Beyler…” dedi Vera sakinlikle. “Lütfen. Çok eğlencelisiniz ama gecemi mahvetmenize izin veremem.”
Tam o anda Ayaz’ın masadaki elini sıkıca tuttum.

Ona doğru eğildim. Sesimi sadece onun duyabileceği kadar alçalttım.
“Sakin ol. O pisliğe istediğini verme.”
Bir an dondu.

Gerçekten dondu. Sanki bu hareketi beklemiyordu.Çelik’in gözleri bana kaydığı an

BAM!

Ayaz’ın eli masaya indi. Yerimden sıçradım. Sadece ben değil… Vera bile bacak bacak üstüne attığı yerden refleksle doğruldu. Bardaklar titredi, bazıları devrildi, camların sesi masanın üzerinde yankılandı.

“O gözlerine sahip çık!” diye kükredi Ayaz. “Belanı sikmeyeyim!”

Yanımdaki adamın gerçekten Ayaz olup olmadığını sorguladım. Bu… başka bir şeydi. Çelik’in yüzündeki o anlık korkuyu gördüm. Saklamaya çalışsa da… oradaydı.

“Örtümü kirlettin!” dedi Vera sertçe. “Bunu Paris’ten getirtmiştim. Kaç para olduğunu biliyor musun?!”
İçimde garip bir gerilim yükseldi.
İlk kez… gerçekten aç olduğumu hissettim.

Başımı ovuştururken gözlerim Victor’a takıldı.

Gülüyordu.

Şaka mı bu?

“Sende ne abarttın, Petrova,” dedi Ayaz, bir anda sakinleşmiş gibi. “Aynısından getiririz.”

“Sen bun-”

“Yeter be!”

Bu sefer masaya vuran bendim.
Herkes bana döndü. “Açlıktan ölücem!” dedim sinirle. “Boşuna mı geldim? Bir de sizi överler… Petrova’ymış! Hiç güzel karşılamadınız beni.”

Saçlarımı geriye attım, arkamda yaslandım.

Birkaç saniye… Vera sadece bana baktı.
Sonra elini hafifçe kaldırdı.
Servis başladı. “Duydun Petrova,” dedi Ayaz dudaklarını zor tutarak. “Ortağım açmış.”

Masaya tabaklar konulurken ortamın gerginliği garip bir şekilde dağıldı. İnsanlar tekrar konuşmaya başladı.
Ama ben hâlâ içimdeki huzursuzluğu atamıyordum.

“Duydum ki oyuncuymuşsun,” dedi Victor, şarabından büyük bir yudum alırken.

“Evet,” dedim kuru bir sesle. “İzledin mi dizimi? Ama maalesef kovuldum.”
Sinirim tekrar yükseldi

Bıçağı alıp etleri küçük küçük doğramaya başladım. Hareketlerim sertti. Kontrolsüzdü. Tam çatalı ete batırıp ağzıma götürecektim ki
Ayaz kolumu tuttu. Elim havada kaldı.
“Önce sen ye, Victor,” dedi Çelik.
Victor’un dudağı kıvrıldı.
“Bakarım.” Çatalını uzattı.
Benim tabağımdan bir parça aldı.
Ağzına attı.

Masadaki herkes yemeğine gömülmüştü ama… biz bekliyorduk. Çiğnedi. Yuttu.
Birkaç saniye geçti. “Çok ayıp, Ayaz,” dedi sonunda. “Ben niye zehirliyim? Ne zaman gördünüz beni birini zehirlerken?”

Ayaz bakışlarını Victor’dan çekip Vera’ya çevirdi.

“Gece’nin babasını zehirlemiştiniz.”
Sesi kupkuruydu.

Elimdeki çatalı bıraktım. Yine… yemek yiyemiyorum. Babam. İçimde bir şeyler sıkıştı. Ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Bana oyun oynamıştı. Önce beni yükseltmiş, sonra kurulda önüm kesilmişti.

Abimden vazgeçemesem de…
Babama karşı içimde büyüyen nefret tohumları vardı. Vera sıkıntıyla nefes verdi. “Onu mevzuya hiç girme.”

Sonra bana döndü. Gülümsedi.
“Sen onu boşver. Deden bütün mirası sana bırakmış… ve sen intikam istiyormuşsun.”

Çatalımı tekrar elime aldım.
“Vera Hanım,” dedim sakin ama sert bir tonla. “Neden benimle tanışmak istediniz bilmiyorum ama… lütfen beni hafife almaya çalışmayın.”

“Annemi yanlış anlamışsın, Gece,” dedi Victor. “Senin kötülüğünü istemez.”
“Merak ettim sadece,” dedi Vera. “Acaba baban gibi misin… yoksa annen gibi mi?”

Kaşlarım çatıldı. “Ne istiyorsunuz?” dedi Ayaz öne eğilerek. Vera omuz silkti.
“Bilmem… kader bizi nereye götürürse. Ama Gece’yi tanımak istiyorum.”
Ayaz’ın sesi buz kesti.

“Bir daha benim olduğum yerde bana posta koymaya çalışırsanız… sonuçlarına katlanırsınız, Vera Hanım.”
Vera’nın dudağı kıvrıldı.
“Ölmekten korkmuyor musun, Ayaz?”
Ayaz güldü.

Gerçekten güldü. “Beni öldürmek isteyen çok kişi oldu,” dedi. “Ne yazık ki hepsi şu an toprağın altında.”

Masada soğuk bir sessizlik yayıldı.
“Bence sen bizi hafife alıyorsun,” dedi Victor. “Babanı devirdin diye kendini bir şey mi sanıyorsun?” Babası…? Babası için önümü kesmişti

“Bence sen kendini bir şey sanıyorsun,” dedi Ayaz. “Anlaşma falan dinlemem. Bunu en iyi siz bilirsiniz, Petrovalar.”
Korktum. Gerçekten korktum.
Başımı eğip yemeğime odaklandım.

Tam o sırada Ayaz kulağıma eğildi.
“Kim bu herif?” dedi gözleriyle Emre’yi işaret ederek. “Önce sen söyle,” dedim. “Neden hâlâ Çelik’ten intikam almak istiyorsun?” Bir kaç saniye yüzüme baktı

“Kardeşimin katili, Gece.”

Donakaldım.

Çelik… bunu da mı yaptı?

“Eve gidince konuşuruz,” dedi. “Şimdi söyle. O herif kim? Sabahdan beri sana bakıyor.” Gülümsedim. “Sen… beni mi kıskandın, Arslançık?”

Yüzü hiç değişmedi. Cevap bekliyordu.
“Of, tamam be… ilk sevgilim,” dedim omuz silkerek. “İlk sevgilin… yani ilk aşkın,” diye mırıldandı.

Ona doğru eğildim.

“Yanlış,” dedim fısıldayarak. “Benim ilk aşkım topuklu ayakkabılar.”
Daha da yaklaştım. “Belki ikinci… sen olmak istersin.” Geri çekilip gülümsedim.

Başını bana çevirdi. “İkinci olmam…” dedi. “Ya birinci olurum… ya da oyunu bozarım.”

İçimden güldüm.

Arsız.

Ama hoşuma gidiyordu.

“Cilveleşmeniz bittiyse…” dedi Vera. “Bir şey soracağım.” Ayaz soğuk bir sesle,
“Sorun,” dedi. “Deden için… emin misin?” dedi Vera. “Her şeyi karşına aldın ya.”

Şampanyamdan bir yudum daha aldım.
Sonra gözlerinin içine baktım.
“Vera Hanım,” dedim. “Ben ne yaptıysam… dedem için yaptım.”
Sesim sertleşti.

“Onun için adam öldürdüm. Hayalimi bıraktım.”

Omuz silktim.

“Bunlar benim normalde yapmayacağım şeyler. Ama dedem için yaptım.”
Geri yaslandım.

“Ve konu dedem olduğunda…” dedim yavaşça, kelimeleri tek tek seçerek,
“onun için neler yapabileceğimi… tahmin bile edemezsiniz.”

Vera’nın ne istediğini kestiremiyordum. Tahtımı istiyordu, ama bunun arkasındaki asıl nedeni bir türlü çözemiyordum. Uzun bir süre gözlerini benden ayırmadan baktı. O bakışlarda hem meydan okuma vardı hem de anlaşılması zor bir sakinlik.

“Seni sevdim… gözün kara,” dedi, yüzüne düşen saç tutamını geriye atarken.

Ben ise hiçbir şey demedim. Şampanyayı yavaşça dudaklarıma götürdüm. Tam o anda Patlama sesi.

Öyle ani, öyle sertti ki… refleks bile veremedim. Bardak elimde donup kaldı. Salon bir anlığına sessizliğe gömüldü, ardından çığlıklar yükselmeye başladı. Camlar titredi, ışıklar bir anlığına söndü.
Sonra… duman.

Keskin bir yanık kokusu genzimi yaktı. Başımı çevirdiğimde salonun arka tarafında alevlerin yükseldiğini gördüm. Perdeler tutuşmuştu. Ateş hızla yayılıyordu.

İnsanlar korkuyla çıkış ararken birbirlerini itip kakıyor, çığlıklar salonun içinde yankılanıyordu. Vera Petrova ve oğlu hızla ayağa kalktı. Ayaz’ın kolumdan tutup beni kaldırmasıyla sendeledim.

“Siktir! Umarım bu sizin aptal oyunlarınız değildir!” diye kükrerken sesi alevlerin çıtırtısını bastırdı.
“Ne saçmalıyorsun? Allah’ım evim yanıyor, hangi pislik buna cüret eder!” diye karşılık verdi Vera, ama gözlerindeki o garip sakinlik hâlâ kaybolmamıştı.

Ne olduğunu tam kavrayamıyordum. Kurulun işi olma ihtimali kafamda yankılanırken, yangın giderek büyüyordu. Tam o anda salonun kapısından içeri yüzleri maskeli birkaç adam girdi. Ellerindeki silahlar doğrudan bana çevrilmişti.

Ayaz belinden çıkardığı silahı hiç tereddüt etmeden kaldırdı ve en öndeki adamı alnından vurdu. Adam yere yığılırken diğerleri pozisyon aldı.
“Çıkmamız lazım, hemen!” dedim nefesim hızlanmışken.

kolumdan çekiştirerek beni sürükledi. Duman gözlerimi yakıyor, nefes almayı zorlaştırıyordu. Çıkışı ararken kalabalığın arasından ilerlemeye çalıştık ama nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde Ayaz’ı kaybettim.

Bu kadar dikkatsiz olamazdım.
Etrafıma baktım, tanıdık bir yüz aradım… ama herkes ya kaçıyordu ya da dumanın içinde silinip gidiyordu. Nefes almak giderek zorlaşıyordu. Göğsüm daralırken bir adım daha attım

Boynuma inen sert darbeyle gözlerim karardı. Acıyla inledim.
Dizlerimin bağı çözüldü, yere yığılırken kulaklarımda uğultular yükseldi. Etrafımdaki sesler boğuklaştı, alevlerin çıtırtısı bile uzaklaşıyormuş gibi geliyordu.

Biri beni tuttu. Kollarımın altından kavrayıp sürüklediler. Direnmeye çalıştım ama vücudum beni yarı yolda bıraktı. Göz kapaklarım ağırlaştı.
“Bunu canlı istiyo Arslanı bulun,” dedi boğuk bir ses.

Son bir kez gözlerimi aralamaya çalıştım… maskeli bir yüz seçebildim sadece.

Sonra karanlık tamamen çöktü.

🕯

UMARIM BEĞENİRSİNİZZ YORUMLARINIZ BENİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ HER CUMARTESİ BÖLÜM ATMAYA ÇALIŞICAĞIM💓💞💓💞💓