5. bölüm · Ateşin külleri

4.

esin ..

O gün sadece bir karar vermedim… kaderimin hangi yöne akacağını da belirledim. Korkuyor muydum? Hiç sanmam. Çünkü korku, kaybedecek bir şeyi olanların hissidir. Ben ise o sınırı çoktan geçmiş biriydim.

Son yaşananlardan sadece birkaç saat geçmişti. Evdeydim. Her şey hâlâ çok tazeydi sanki yaşananlar zihnimde tekrar tekrar oynayan bir sahne gibi durmadan geri geliyordu. Duvarlara bakıyordum ama aslında hiçbir şey görmüyordum.

Olanları anlamaya çalışıyordum… ama anlamakla kabullenmek arasında büyük bir uçurum vardı.

Sıla’ya gelmemesini söylemiştim. Israrla, birkaç kez. Sesimdeki sertliği bile gizlememiştim. Ama nafileydi. Onu tanıyordum söylediğim şey ne kadar kesinse o kadar tersini yapma huyu vardı.

Hazırlanmaya başlamam lazımdı.
Onların karşısına yıkık bir halde çıkmak istemiyordum. İçimde fırtınalar kopuyor olabilir, zihnim susmadan beni aşağı çekiyor olabilir… ama dışarıdan bakıldığında bunun tek bir kırıntısı bile görünmemeliydi. Zayıflık göstermek, özellikle de şimdi, yapılabilecek en büyük hataydı.

Ama kafamdakiler…

Ne kadar susturmaya çalışırsam çalışayım susmuyorlardı. Her biri ayrı bir köşeden bağırıyor gibiydi.

Beynimin içindeki o acımasız ses tekrar yükseldi.

“Aptal.”

Dişlerimi sıktım.

“Bu zamana kadar nasıl anlamazsın?”

“Ayaz Arslan’a güvenilir mi?”

Adını duyduğum anda içimde bir şey gerildi. O ismin etrafında dolaşan düşünceler düğümlenmiş ipler gibiydi.

Kimseye güvenmiyordum.

Ama asıl soru şuydu…

Derdi neydi?

Neden intikam almak istiyordu?

Bunları öğrenmem gerekiyordu. Çünkü bilmeden hareket etmek karanlıkta yürümek gibiydi. Ve ben artık karanlıkta tökezleyecek biri değildim.

Beynimin içindeki sesleri susturmak için istemsizce bir şarkı mırıldanmaya başladım. Sözlerini bile tam hatırlamadığım bir şey. Ama ritmi vardı… ve ritim bazen düşünceleri bastırmaya yetiyordu.

Dolabımın kapısını açtım.

Kapak hafifçe gıcırdadı. Sessiz evde o ses beklediğimden daha yüksek çıkmıştı. Bir an durup dinledim… sonra içeri uzandım.

Bugün şık olmalıydım.

Sadece şık değil… güçlü görünmeliydim.

Bir süre askılara bakıp durdum. Kumaşların dokusunu parmaklarımın ucunda hissederek birini alıyor, sonra geri bırakıyordum. Kararsızlık sinirimi bozuyordu.

Başımı birkaç kez salladım.

Odaklan.

En sonunda bir takıma karar verdim. Siyah. Her zamanki gibi.
Hızlı hareketlerle üzerime geçirdim ve aynanın karşısına geçtim.

Bir an kendime baktım.

Üzerimdeki siyah takım kusursuz duruyordu. Ceketimin keskin hatları omuzlarımı daha dik gösteriyordu sanki duruşumu bile değiştirmişti. Yüksek bel pantolonum adımlarımı daha kararlı, daha sert kılıyordu.

Saçıma dokundum. Parmaklarımı saçlarımın arasına daldırıp ne yapacağıma karar vermeye çalıştım. Birkaç farklı model denedim, sonra vazgeçtim.

En sonunda dalgalı ve kabarık bir modelde karar kıldım. Dağınık değildi ama fazla düzenli de sayılmazdı. Tam ortası.

Makyaj masasına oturdum.
Aynadaki yüzüme bakarken bir an duraksadım. Gözlerimin altındaki hafif gölgeler, uykusuzluğu saklamaya çalışıyordu. Ama bunu düzeltebilirdim.

Fırçalar, küçük kutular, cam şişeler… hepsi tek tek yerinden kalktı. Hareketlerim alışılmış bir rutinin parçası gibiydi.

En son kırmızı rujumu sürdüm.

Rengin aynadaki yansıması sertti. Cesur ve meydan okuyan bir ton.
Tam da istediğim gibi.
Ayağa kalkıp ayakkabılarımı koyduğum vitrinin yanına yürüdüm. Cam kapağı açarken gözlerim rafları hızlıca taradı.

Sonra bir şeyi fark ettim.

Hiç spor ayakkabım yoktu.

Bir an kaşlarımı çattım. En son galiba lisede spor ayakabı giymiştim .

Ayağıma geçirirken derinin sertliği ve ağırlığı tanıdık bir his verdi.

Saat kaç olmuştu?

Telefonumu elime alıp ekranına iki kez dokundum.

Ekran aydınlandı.

01:00.

Kimsenin orada olacağımdan haberi yoktu. Ayaz bana haber de vermemişti zaten.

İçimde küçük bir şüphe büyüdü.

Beni işlerden uzak tutmak istediklerine emindim.

Ama bu gece…

Bu gece onların planlarının dışında olacaktı.

Aynadan kendime son bir kez bakıp çıkacaktım. Tam kapıya yönelmişken bir şey aklıma geldi.

Yatağın üzerine bıraktığım silahım.

Bir an durdum.

Sonra geri döndüm.

Silahı elime aldığımda metalin soğukluğu avucuma yayıldı. Tanıdık ve ağır bir histi.

Çantamın fermuarını açıp içine attım.
Fermuarın sesi odanın sessizliğini kesti.

Hazırdım.

Ağır adımlarla odadan çıktım.
Sıla benden önce mekâna gitmişti.
Evin kapısını açıp dışarı çıktım.
Sokak lambalarının sarı ışıkları asfaltın üzerinde uzun gölgeler oluşturuyordu.
Arabamın kapısını açıp içine bindim.
Motoru çalıştırdığımda sessizlik bir anda motorun boğuk sesiyle doldu.
Yol uzun değildi.
Ama bazen insanın hayatını değiştirecek şeyler…
En kısa yolların sonunda beklerdi.

🕯

Bazı düzenler vardır, anlaması zordur. İnsan dışarıdan baktığında sadece birkaç adamın aynı masanın etrafında oturduğunu, aralarında kısa ve soğuk konuşmalar yaptığını görür. Ama o görüntünün altında bambaşka bir dünya vardır.

Dışarıdan bakıldığında sadece sessizlik görülür… ama o sessizliğin altında herkesin bildiği, kimsenin konuşmadığı kurallar vardır. O kurallar yıllar içinde yazılmamış bir kanun gibi herkesin zihnine kazınır. Kimse yüksek sesle dile getirmez ama herkes bilir. O masaya oturan her adam, o kurallara boyun eğdiğini çoktan kabul etmiş olur.

Bu gece o kuralların konuşulacağı bir masaydı. Ve o masada söylenen hiçbir söz, söylendiği yerde kalmazdı. Çünkü o masadan çıkan kararlar, şehrin sokaklarına kadar uzanırdı. Birinin kaderi, birinin ölümü ya da birinin yükselişi… hepsi bazen sadece birkaç kelimeyle belirlenirdi.

Eyer biri bile liderinin sözünden çıkarsa sonu ölümden bile beter olurdu. O masada oturan herkes bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Bazıları bunu yaşamıştı, bazılarıysa sadece görmüştü. Ama sonuç her zaman aynıydı kimse o çizgiyi geçmeye cesaret edemezdi.

Bu düzen yıllardır vardı. Nesilden nesile aktarılan bir güç gibi ayakta kalmıştı. İnsanlar değişmişti, isimler değişmişti, ama düzen hep aynı kalmıştı.

Aslında bakılırsa gayet memnun gözüküyorlardı. Başka insanlara bağlı kalmak, izin gelmeden hareket edememek… dışarıdan bakıldığında bu bir zincir gibi görünürdü. Ama o masada oturan adamlar için bu bir güç göstergesiydi. Çünkü o zincirin bir ucunu tutan kişi her zaman en güçlü olandı.

Güç bazen bağırmaz… sessizce masanın başında oturur. Bir bakış, küçük bir hareket ya da tek bir kelime… bazen bağırmaktan çok daha fazla şey anlatır.

O masanın başına oturmak içinde çok şey feda ederler. Güvenlerini, dostluklarını, hatta bazen kendi kanlarını bile. Çünkü o koltuğa ulaşmak kolay değildir. Ve o koltuğu korumak… ulaşmaktan bile daha zordur.

Odanın duvarları koyu kırmızıyla kaplıydı. Loş ışık altında bu renk daha da ağır ve baskın görünüyordu. Sanki duvarların rengi bile odadaki gerilimi taşıyor gibiydi. Işık her yüzeye yumuşak bir gölge bırakıyor, kırmızının tonları daha derin ve tehditkâr bir hâl alıyordu.

Ortada duran uzun siyah masa, odanın merkezinde güçlü bir duruş sergiliyordu. Parlak yüzeyi loş ışığı yansıtırken, etrafındaki sandalyeler düzenli bir şekilde dizilmişti. Her biri aynı mesafede, aynı hizada… sanki görünmeyen bir disiplinle yerleştirilmiş gibiydi.

Duvarlarda asılı pahalı tablolar dikkat çekiyordu. Kalın çerçevelerin içindeki eski yağlı boya resimler, odanın zenginliğini ve otoritesini sessizce sergiliyordu. Bazılarında savaş sahneleri vardı, bazılarında eski soyluların portreleri. Ama hepsinin ortak bir yanı vardı güç.

Her detay özenle seçilmişti ağır perdeler, loş ışık veren avizeler ve koyu tonların hâkimiyeti… Odanın her köşesi bilinçli bir tercihin sonucuydu. Buraya giren biri, daha konuşmalar başlamadan bile kimin güçlü olduğunu hissedebilirdi.

Odanın içi ağır bir sessizlikle doluydu. Kırmızı duvarlar loş ışığın altında daha koyu, daha tehditkâr görünüyordu. Ortadaki uzun siyah masanın etrafında oturan adamların hepsi sessizdi.

Masadaki kristal bardakların içinde yarım kalan içkiler duruyordu. Buzların hafifçe eridiği görülüyordu ama kimse o bardaklara dokunmuyordu. Masanın üzerinde duran pahalı kalemler bile bu sessizliği bozmaya cesaret edemiyor gibiydi.

Duvarlarda asılı pahalı tablolar, sanki odada dönen oyunun sessiz tanıklarıydı. O tablolar yıllardır bu odadaydı ve kim bilir kaç toplantıya, kaç tehdide, kaç karara şahit olmuştu.

Masada onlarca adam vardı. Her biri şehrin karanlık düzeninde söz sahibi olan adamlardı. Bazılarının yüzü sertti, bazılarının bakışları temkinliydi. Ama hepsinin ortak bir özelliği vardı: güç sahibi olmaları.

Ama masanın başında oturan kişi tartışmasız belliydi.

Ayaz Arslan.

Ayaz olduğu yerde rahatça oturuyordu. Sırtı sandalyeye yaslanmıştı. Omuzları gevşek görünüyordu ama bu rahatlık aldatıcıydı. Yüzünde tek bir mimik bile yoktu. Gözleri sakindi ama dikkatliydi.

Parmaklarının arasında tuttuğu kalemi yavaşça çeviriyordu. Kalemin metal kısmı loş ışığı yakalayıp kısa bir parıltı bırakıyordu. Hareketi sakin, neredeyse umursamaz görünüyordu. Ama o küçük hareket bile odadaki herkesin dikkatini çekmeye yetiyordu.

Sol tarafında kardeşi Aral Arslan oturuyordu.

Aral’ın bakışları sertti ama sabırsızdı. Çenesindeki kaslar zaman zaman geriliyor, parmakları masanın üzerinde hafifçe hareket ediyordu. Odanın içindeki çoğu adamın aksine, Ayaz kadar sakin değildi.

Elindeki kalemi çevirirken gözlerini dinçer denen adama dikti.

“Duydum ki arkamızdan işler çevirmişsin,” dedi sakin sesiyle Ayaz.

Sesi ne yüksek ne de öfkeliydi. Ama o sakin ton, odadaki herkesin omuzlarına görünmez bir ağırlık gibi çöktü. Çünkü Ayaz Arslan bağıran bir adam değildi. Bağırmasına gerek kalmazdı.

Dinçer’in boğazı kurumuştu. Adam yutkundu ama yine de konuşmaya cesaret edemedi. Elleri dizlerinin üzerinde sıkılmış, parmakları birbirine kenetlenmişti. Gözleri bir an masanın üzerindeki kristal bardağa kaydı, sonra tekrar Ayaz’a döndü.

Ayaz parmaklarının arasında tuttuğu kalemi yavaşça çevirmeye devam ediyordu. Metal kısmı loş ışığı yakalayıp kısa kısa parlıyordu. O küçük hareket bile odadaki gerilimi büyütmeye yetiyordu.

“Ayaz ben yapmadım biz yıllardır beraber iş yapıyoruz” diye mırıldandı Dinçer sonunda. Sesi beklediğinden daha zayıf çıkmıştı.

Masadaki birkaç adam hafifçe kıpırdandı.

Aral sandalyesinde öne doğru eğildi. Gözleri Dinçer’in yüzünü delip geçecek gibiydi.

“Yanlış mı anlamışız?” dedi alaycı bir tonla. “Rusya’ya giden geminin rotasını sadece üç kişi biliyordu.”

Masadaki adamlar birbirlerine kısa bakışlar attı.

Aral devam etti.

“Ben. Ayaz. Ve sen.”

Dinçer’in yüzündeki renk biraz daha soldu.

Ayaz hâlâ sakindi. Gözlerini Dinçer’den ayırmadan kalemi masanın üzerine bıraktı. Küçük bir tık sesi çıktı.

Ayaz hafifçe başını yana eğdi.
“İnsan bazen yanlış insanlara güvenebiliyor,” dedi yavaşça.

“Ama ben güvenmeyi seven biri değilim.”

Dinçer hemen başını salladı.
“Ben ihbar etmedim,” dedi aceleyle. “Yemin ederim etmedim. Bir yanlışlık var. Hem belki Batuhan yaptı sonuçta Çelik’le çalışıyo içtikleri ayrı gitmiyo,” dedi kendini kanıtlamaya çalışarak.

Bütün gözler Batuhan’a döndü.

Odanın içindeki hava bir anda daha da ağırlaştı. Az önce Dinçer’in üzerinde olan baskı, şimdi yavaş yavaş masanın diğer ucuna kaymıştı. Birkaç adam sandalyelerinde hafifçe doğruldu. Bazıları kaşlarını çattı, bazılarıysa merakla Batuhan’a bakıyordu.

Batuhan ise yerinden kıpırdamadı.

Sırtı hâlâ sandalyeye yaslıydı. Yüzünde tek bir panik belirtisi yoktu. Sanki odadaki herkesin bakışlarının bir anda üzerine dönmesi onu zerre kadar etkilememişti.

Sadece gözlerini yavaşça Dinçer’e çevirdi.

Bakışları sakindi… ama içinde ince bir alay vardı.

Masadaki sessizlik birkaç saniye daha sürdü.

Sonra Batuhan hafifçe başını yana eğdi.
Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi.
“Ben mi?” dedi sakin bir sesle.

Sesinde ne telaş vardı ne de savunma.
Sanki duyduğu şey onu eğlendirmişti.
Aral kaşlarını çatarak Batuhan’a baktı.

“Dinçer senin adını verdi,” dedi sertçe.
Batuhan parmaklarını masanın üzerinde yavaşça birbirine vurdu. Tık… tık… tık…

O küçük ses odadaki sessizliğin içinde yankılanıyordu.

Sonra başını hafifçe kaldırıp Dinçer’e baktı.

“Beni suçlayacak kadar çaresiz kaldın demek,” dedi.

Dinçer’in yüzü kızardı.

“Ben sadece ihtimal söyledim!” dedi hemen. “Çelik’le yakın olduğun herkes biliyor-”

Batuhan sözünü kesmedi.

Ama bakışları bir anda sertleşti.
“Cümlelerini dikkatli kur,” dedi alçak ama net bir sesle.

Masadaki adamların bazıları hafifçe gerildi.

Çünkü Batuhan normalde sakin biri olsa da… sabrı tükendiğinde neler yapabildiğini bilenler vardı.

Ayaz o ana kadar sessizce izliyordu. Ayaz saf değildi batuhanında suçlu olduğunu çeliğin ayazın kardeşine yaptıklarında sonra
Gözleri sırayla Dinçer’e, sonra Batuhan’a kaydı.

Parmaklarını masanın üzerinde birleştirdi.

Sonra sakin bir şekilde konuştu.
“İlginç,” dedi.

Odanın içindeki bütün dikkat tekrar ona döndü.

Ayaz yavaşça arkasına yaslandı.
“Dinçer ihbar etmediğini söylüyor.”
Gözleri Batuhan’ın üzerinde durdu.
“Dinçer ise Batuhan’ın yaptığını düşünüyor.”

Bir an durdu.

O kısa sessizlik odadaki herkesin sabrını geriyordu.

Sonra çok sakin bir sesle devam etti.
“Peki Batuhan…”

Bakışları keskinleşti.
“Sen ne düşünüyorsun? Belki o aşalık herif sana neler konuşman gerektiğinide anlatmıştır.”

Odanın içindeki bütün gözler tekrar Batuhan’a döndü.

Batuhan zor da olsa yutkundu. Ayaz haklıydı. Çelik ona neler demesi gerektiğini çoktan anlatmıştı. Şimdi tek yapması gereken sakin kalmaktı. İşleri batırmak istemiyordu.

“Çelik’le bir alakası yok Ayaz, bunu biliyorsun. Ne derdin varsa onunla gör, beni ilgilendirmez,” dedi rahat bir şekilde.

Ayaz’ın yüzünde tek bir mimik dahi oynamıyordu. Sanki ölüm bile onun karşısında önce izin almak zorundaydı.

“Artık seni de ilgilendirir,” dedi.

Batuhan’ın gözleri kısıldı. Tam konuşacakken Ayaz elini kaldırdı. Bağırmasına gerek yoktu o küçük hareket bile Batuhan'nın susmasına yetmişti.

Ayaz gücünü diğerleri gibi babasından almamıştı. Hatta babası ona hiçbir şey vermemişti. Eğer bugün burada, bu masanın başında oturuyorsa bunu tamamen kendi emeğiyle başarmıştı.

Onu buraya getiren şey güç değildi.

Para da değildi.

Onu buraya kadar taşıyan tek şey
içindeki intikam ateşiydi.

Peki o intikam ateşi neydi?

Kardeşiydi.

Kollarında ölen kız kardeşi.

Melike.

Daha on yedi yaşındaydı Melike öldüğünde.

Her şey Çelik’le tanışmasıyla başlamıştı. Çelik aslında Ayaz’a yaklaşmak için Melike’yi kullanmıştı. Ayaz’ı yok etmek için… ona ulaşmanın en kolay yolunun kardeşi olduğunu biliyordu.

Ama Melike bunu bilmiyordu.

O sadece sevildiğini sanıyordu.

Çelik’in o iğrenç elleriyle kendisine
dokunmasına izin vermişti. Ona güvenmişti. Ona inanmıştı.

Abisine söylememişti.

Çünkü Ayaz’ın onları ayıracağını biliyordu.

Keşke söyleseydi.

Belki o zaman Ne Ayaz bugün burada olurdu ne de Melike toprağın altında olurdu.

Melike daha on yedi yaşında hamile olduğunu öğrendiğinde ne yapacağını bilememişti. İlk anlattığı kişi Çelik olmuştu.

Beklediği şey belliydi.

Çelik’in mutlu olması… onunla evlenmek istemesi.

Ama öyle olmadı.

Çelik onu istememişti.

Onu aşağılamıştı. Kalbini paramparça etmişti. Belki birkaç kez saçlarından tutup sertçe çekmişti bile.

Melike böyle bir son beklemiyordu.

Onun gözünde Çelik hâlâ sevdiği adamdı.

Ama gerçek çok daha çirkindi.
Ayaz her şeyi öğrendiğinde artık çok geçti.

Melike o acıya dayanamamıştı.

O soğuk silahı alnına dayamıştı.

Çelik ise tek bir şey bile yapmamıştı.
Ne elini uzatmıştı. Ne de “yapma” demişti. Sadece izlemişti.

Melike kendi kafasına sıkarken o adam sadece bakmıştı.

O gün Melike intihar etmişti.

Ama Ayaz için o gün her şey bitmemişti.
Tam tersine…

Her şey o gün başlamıştı.

Kardeşini kanlar içinde kollarında gördüğünde ne yapacağını bilememişti.
O gece bir şey hissetmişti.

Öfke.

Nefret.

Ve sönmeyecek bir intikam ateşi.
O gece kendi kendine yemin etti.
Çelik’in peşini asla bırakmayacaktı.
Bir gün…
O adamı kendi kanında boğacaktı.

Batuhan ağzını dahi açamamıştı. Odanın içindeki sessizlik ağırlaşırken adamlardan biri merakla öne doğru eğildi.

“Batuhan sana bir şey soracağım… Peki Gece bu konu hakkında ne düşünüyor? Neden burada değil? Sonuçta biliyorsun, şirketin başında o var,” dedi merakla.

Batuhan’ın omuzları hafifçe gerildi. Bunu saklamaya çalışsa da parmaklarının masanın kenarında yavaşça sıkıldığını fark eden birkaç kişi olmuştu.

Ayaz’ın bakışları da merakla Batuhan’a döndü.

O bakışlar sakin görünüyordu ama içinde insanın içini huzursuz eden bir ağırlık vardı.

Batuhan ise hâlâ gayet sakinmiş gibi görünmeye çalışıyordu.

“Çünkü o bir kadın,” dedi omuz silkerek. “Böyle yerlerde işi yok. Yani abisi olarak ben buradayım. Bir kadının burada olması da uygun olmaz. O yüzden Gece yerine ben buradayım, anladın mı?”

Sözlerinin ardından bakışlarını Ayaz’a çevirdi.

Oldukça cesur görünüyordu.

Keşke bu cesaretini kız kardeşinin arkasına sığınmadan da gösterebilseydi.

“Ve ayrıca Gece bunu yapanı… bulacağını söyledi,” dedi kendinden emin bir sesle.

Masada gerilim gözle görülür şekilde artmıştı.

Ayaz bir anda alaycı bir şekilde güldü.
O gülüş odanın içindeki sessizliği kesen keskin bir bıçak gibiydi.

Masadaki herkes şaşkınlıkla ona baktı.
Ayaz başını hafifçe yana eğdi.

“Hiç gülesim yoktu ama…” dedi yavaşça. “Yalan söylemek sana hiç yakışmıyor Batuhan.

Gece’yle az önce konuştuğumda kimin yaptığını bulduğunu söyledi.”

Batuhan’ın kaşları aniden havalandı.
“N-ne… kimmiş?” dedi.

Sesindeki titreme artık saklanamıyordu.
Ayaz arkasına yaslandı. Sandalyenin deri sesi odada yankılandı.

Sonra baş parmağıyla Batuhan’ı işaret etti.

“Sensin,” dedi sakinlikle.

Tek kelime.

Ama odanın içine ağır bir taş gibi düşmüştü.

Batuhan o an oyuna geldiğini anlamıştı.
Gece’yle böyle bir konuşma olmamıştı.

Ayaz bunu uydurmuştu.

Batuhan tam konuşacakken kapının açılma sesi duyuldu.

Herkesin bakışı aynı anda kapıya döndü.
Ayaz’ın adamlarından biri kapıyı açıp içeri girdi.

Ayaz ona ne var? der gibi başını hafifçe salladı.
“Ab-”

Adamın sözü yarıda kesildi.

Çünkü arkasında biri vardı.

Adamın omzunun arkasından söylenerek içeri giren kişi Gece’ydi.

“Ne dikiliyorsun öyle? Zaten senin yüzünden saçım bozuldu aptal,” diye homurdandı.

Masadaki herkesin bakışı bir anda ona döndü.

Gece ise sanki onlarca silahlı adamın ortasına değil de sıradan bir odaya girmiş gibi sakindi.

Dudaklarını hafifçe büzdü.
“İnsan bir hoş geldin der,” dedi etrafına bakarak. “Ne kadar kaba adamlarsınız.”

Bir an durdu.

Sonra omuz silkti.

“Adam değilsinizdir gerçi… neyse.”
Odanın içindeki sessizlik bu kez bambaşka bir anlam kazanmıştı.
Çünkü herkes aynı şeyi düşünüyordu.
Masaya fırtına girmişti.

🕯

Odanın içindeki herkes bir anda susmuştu. Az önce kendi aralarında konuşan, fısıldaşan adamlar şimdi tek bir noktaya bakıyordu. Bana.

Topuklarımın sesi ağır ağır zemine vururken masaya doğru ilerledim. Her adımım odadaki sessizliği biraz daha keskinleştiriyordu. Ama umurumda değildi.

Gözlerim masanın etrafındaki adamlara tek tek değdi.

Çoğu bakışlarını kaçırdı.

“Devam etsenize. Neyi bekliyorsunuz?” dedim sakin bir sesle. Kimsenin cevap vermesini beklemeden ilerledim ve tam Ayaz’ın karşısındaki sandalyeye oturdum. Sandalyenin zemine sürtünürken çıkardığı ses odadaki sessizliği daha da ağırlaştırdı. Birkaç adam şaşkınlıkla bana bakıyordu. Ayaz ise ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi gözlerini üzerimde tutmuştu.

“Oradan kalkmalısın Gece,” dedi abim soğuk bir sesle.

Sırtımı sandalyeye yasladım, bacak bacak üstüne attım ve ellerimi karnımın üzerinde birleştirdim. Soğuk bakışlarımı ona çevirdim.

Sırtımı sandalyeye yasladım, bacak bacak üstüne attım ve ellerimi karnımın üzerinde birleştirdim. Soğuk bakışlarımı ona çevirdim.

“Neden abi?” dedim başımı hafifçe yana eğerek. “Yoksa yerimde gözün mü var?”

Gerildiğini fark edebiliyordum. Masadaki herkes bize bakıyordu. Ben ise sıkılmış gibi etrafa göz gezdirdim. “Ee… böyle bakışacak mıyız sadece? Çok sıkıcısınız.”

Masadaki adamlardan biri alay edercesine güldü. Yaşlıydı, saçlarının çoğu beyaza dönmüştü. “Sen ne kadar komiksin ufaklık,” dedi gülerek. “Anlamayacağın işlere niye bulaşıyorsun? Git alışveriş falan yap. Zaten şaşıyorum şirketin başında olmana.”

Şaşırmış gibi yapıp elimi ağzıma götürdüm. “Şirketin başında ben mi varmışım?” dedim. Sonra bakışlarımı kınar gibi abime çevirdim. “Onlara da mı yalan söyledin abi?”

Masadaki adamların çoğu bir anda Batuhan’a döndü. Arslanlar ise sessizce izliyordu belli ki bu durumdan keyif alıyorlardı. Tek bir söz söylemeden, pür dikkat sahneyi takip ediyorlardı.

“Gece, gitme vakti abicim. Hadi,” dedi Batuhan ayağa kalkarken.

Ona ciddi bir ifadeyle baktım. Sırası elbette gelecekti ama henüz değil. “Hayır,” dedim sakin bir sesle. “Eğer istiyorsan gidebilirsin.”

Sonra başımı bana az önce ufaklık diyen adama çevirdim. “Abim sizin… benim adıma tehdit etti,” dedim üzgünmüş gibi yaparak. Masadaki birkaç adamın kafasının karıştığını yüzlerinden anlayabiliyordum.

“Ne yani sen lider değil miydin?” diye sordu içlerinden biri merakla.

Başımı üzgünmüş gibi eğip hayır dercesine salladım. “Abim korktuğu için işleri benim adıma yapıyormuş. Ben de yeni öğrendim… çok üzüldüm.”

Masada fısıldaşmalar başladı. Adamlar birbirlerine bakıyordu. Batuhan bir anda ayağa fırladı.

“Yok öyle bir şey! Ne saçmalıyorsun sen Gece!”

Başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerimi kaçırmadım.

Tam o anda tanıdık bir ses duyuldu.
“O sesine dikkat et… ve yerine otur.”
Odaya sessizlik çöktü. O sesi herkes tanıyordu.

Ayaz Arslan’dı.

“Demek ki Gece Arman’ın anlatacakları var,” dedi sakin bir tonla.

Abimin sinirli olduğu belliydi. Şakaklarındaki damarlar gerilmişti. Bir an daha bana baktı ama sonunda Ayaz’ın sözünü dinleyip yerine oturdu.

Gözlerimi masadaki adamlara çevirdim. Hepsi beni izliyordu.

“Bundan sonra şirketin başında ben varım,” dedim sakin ama net bir sesle. “İtirazı olan var mı diye soracağım… gerçi öyle bir hakkınız yok.”

Masadaki herkese tek tek baktım.
“Hepinize açık açık söylüyorum. Sözümden çıkan olursa onu yok ederim… ve buna masadaki herkes dahil.”

Batuhan bir saniye bile beklemedi. Sandalyeden yarı doğrulup bana doğru bağırdı.

“Abuk sabuk konuşup canımı sıkma! Sen kendini ne sanıyorsun? Seni kimse dinlemez aptal!”

“Bu masada oturan herkes yıllardır bu işin içinde. Kan döküldü, adamlar öldü, şehirler paylaşıldı,” dedi adamlardan biri bana bakarak. Sesinde açık bir küçümseme vardı. “Sen ise gelip bir sandalyeye oturuyorsun ve lider olduğunu söylüyorsun. Şimdi söyle bana Gece… seni neden dinleyelim?”

Sözlerini bitirdiğinde odanın içi tekrar sessizliğe gömüldü. Herkes bana bakıyordu. Sanki vereceğim cevap bu odadaki dengeleri değiştirecekmiş gibi.
Başımı hafifçe yana eğdim.

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedim. Sadece onu izledim.

Sonra dudaklarımın kenarında küçük, alaycı bir gülümseme belirdi.

“Önce bir şeyi düzeltelim,” dedim sakin bir sesle.

Ellerimi masanın üzerine koyup biraz öne eğildim.

“Buraya gelip sizden izin istemedim.”
Masadaki birkaç adam kaşlarını çattı.
Devam ettim.

“Size kendimi kanıtlamak gibi bir aptallık da yapmaya gelmemdim. Bundan sonra aile lideri benim, bölge lideride benim” dediğimde abimin sinirli gözleri bana döndü.Omuz silktim.

“Babam istedi. Gidip kafa dinleyecekmiş. Tek güvendiği de benmişim,” dedim gülümseyerek.

Aralarından biri konuşacakken elimi havaya kaldırdım, tek bir hareketle sustu.

“Dediğim gibi… bana karşı gelecek herhangi bir gücünüz yok. O yüzden ayağınızı denk alsanız iyi olur,” dedim sakince. “Kimseden korkum yok. Emin olun beni karşınıza almak istemezsiniz.”

Arkamdaki sandalyeye yaslandım.
“Ha alacak olursanız da…” dedim gülümseyerek, “geceleri eşlerinizi aldatıp gittiğiniz evde bir bakmışsınız uyanamamışsınızdır.”

Omuz silktim.

“Yani özetle… yok ederim sizi.”

Bunu beklemiyorlardı. Masadaki herkes birbirine şaşkınlıkla baktı. Fısıltılar yükseldi. Ama ben sadece bir kişiye baktım.

Ayaz Arslan.

Yüzünde tek bir mimik yoktu.
Bu sefer sırıtan bendim.
Gözlerimi Aral’a çevirdim. Bana merakla bakıyordu.

“Sana gelince Aral Arslan…” dedim baş parmağımla çenemi işaret ederek. “Canımı acıtmanın bedelini ödeyeceksin.”

Aral şaşkınlıkla abisine baktı ama Ayaz gözlerini benden çekmedi.

“Ama ölmeyeceksin merak etme” dedim sakince.

Başımı hafifçe yana eğdim.

“Bana borçlusun. Unutma.”
Tam o sırada masadaki genç adamlardan biri ayağa fırladı.

“Sizi bu kadın hakkında ölüm kararı çıkartmaya davet ediyorum! Kimse bizi tehdit edemez! Eğer zaten Demir ailesi onaylarsa, kimse gözünün yaşına bakmaz!” dedi hararetli bir şekilde.

Sesler bir anda yükseldi. Masanın etrafı uğultuyla doldu; öfke, fısıltı, tehdit… hepsi birbirine karıştı. Ama ben tek kelime etmedim. Sessizliğim, onların bağırışlarından daha ağırdı.

Bir kadın olarak bölge lideri olmam… içlerine oturmuştu. Ya da belki de daha kötüsü bazılarının kirli sırlarını biliyor olmam.

Elimi saçlarımın arasına daldırdım. Parmaklarım saç diplerime bastırırken sesler kafamın içinde yankılanıyordu. Şakaklarım zonkluyordu. Karşımda oturan Ayaz gözlerini bir an bile benden çekmiyordu. O bakış… çözmeye çalışan, derin, tehlikeli bir bakıştı.

Çaprazımdaki adam bana doğru eğildi.
“Sizin yanınızdayız, Gece Hanım,” dedi güven veren bir sesle.

Kaşlarım hafifçe çatıldı.

“Yanınızdayız?” dedim, anlamayan gözlerle.

Adam gülümsedi.

“Petrova ailesi olarak yani bunu size iletmemi isteyen kişi liderimiz Vera Petrova sizi burada görmekten çok memnun olduğunu söyledi. Ve en yakın zamanda tanışmak istediğini iletmemi istedi.”

Petrova…

İsmi zihnimde yankılandı ama bir yere oturmadı. Hiç duymamıştım. Bu kadar güçlü olup da gölgede kalabilen bir aile…

Masadaki kargaşa devam ederken biraz daha ona eğildim.

“Teşekkür ederim. En yakın zamanda ben de tanışmak isterim… ama galiba Türk değilsiniz?” dedim merakla.

Kafasını olumlu anlamda salladı.

“Değiliz. Vera Petrova Rus. Biz… Rusya ve Türkiye arasında bir bağlantıyız, diyelim.”

Sözleri sakindi ama altındaki anlam ağırdı.

Elini uzattı.

“Victor… Victor Petrova. Vera Petrova’nın oğluyum. Sizinle tanışmayı uzun zamandır bekliyoruz.”

Bir an duraksadım. İsimler zihnimde çarpıştı ama hiçbir yere oturmadı.
Elini sıktım.

Masadaki kargaşa artık midemi bulandırıyordu. Sesler üstüme çöküyor, hava ağırlaşıyordu.

Bir anda. Ayaz Arslan’ın yumruğu masaya sertçe indi. Tok bir ses yayıldı.
Ve herkes sustu. Gerçekten herkes.

Az önce bağıran adamlar şimdi başlarını eğmişti. Gücün neye benzediğini gösteren tek bir hareket yetmişti.

Ama bana sadece daha fazla baskı
hissettirdi. Hava daraldı.
Duvarlar… üzerime geliyordu sanki

Nefesim kesildi.

Görüşüm bulanıklaştı.

Bozuntuya verme… diye geçirdim içimden. Açlıktan… sadece açlıktan.

Masaya tutunarak ayağa kalktım. Dizlerim titriyordu ama belli etmemeliydim. Herkesin bakışları üzerime döndü. Dudaklarımı zorla kıvırdım.

“Çok sıkıcısınız,” dedim soğuk bir sesle.
“Görüşürüzbeyler dediklerirmi tekrar düşünün.”

Bir anlık sessizlik.

Çantamı aldım. Parmaklarım zor kavrıyordu ama umursamadım. Arkama bakmadan çıktım.

Kapıdan çıkar çıkmaz içerdiki hava yüzüme çarptı. Ama iyi gelmedi.
Daha kötü oldu. Korkuluklara tutundum. Metalin soğukluğu avuçlarıma işledi. Ellerim titriyordu. Aşağı baktım…

Bembeyazdı.

Sanki içimdeki tüm kan çekilmişti.
Nefesim hızlandı. Göğsüm daraldı. Görüşüm kenarlardan kararmaya başladı.

Yürümeye çalıştım. Bir adım.
Sonra bir adım daha. Ama nereye gittiğimi bilmiyordum. Zaten… gidecek bir yerim de yoktu. İçimde bir boşluk büyüdü.

Bazen… gerçekten hiçbir şeymişim gibi hissediyorum.

Bu düşünceyle birlikte dizlerimin bağı çözüldü.

Yere çöktüm.

Dünya bir anda uzaklaştı. Sesler boğuklaştı, sanki suyun altındaydım.

“Gece!”

Ses… tanıdık.

Ama uzak.

Ayaz.

Başımı kaldırmak istedim ama başaramadım. Vücudum bana ait değildi artık. Parmaklarımı bile hissetmiyordum. Kalbim düzensiz atıyordu. Kulaklarımda uğultu vardı.
“Gece! Bana bak!”

Ses bu sefer daha yakındı. Daha keskin. Daha… endişeli. Bir anda sıcak bir el yanağıma dokundu. O sıcaklık… karanlığın içinde tek gerçek şeydi.
Gözlerimi açık tutmaya çalıştım. Onu görmek istedim. Ama kirpiklerim ağırlaştı. Nefesim kesildi.
Kalbim bir an durur gibi oldu.
Ve sonra… Her şey kaydı.
Karanlık yavaşça üzerime kapandı.
Son hissettiğim şey… yanağımdaki o sıcak eldi.

🕯

“Bir kadın… Biz niye bunu ciddiye alıyoruz, onu anlamadım. Umurumda bile değil. Gece bize hiçbir şey yapamaz. Kuzen, sen kardeşini tanımıyorsun sanki,” dedi Gurur, sırtını deri koltuğa iyice yaslayıp kollarını iki yana açarken. Sesindeki umursamazlık yapaydı dudaklarının kenarındaki o hafif kıvrım, aslında içten içe huzursuz olduğunu ele veriyordu.

Odanın içi loştu, tavandan sarkan sarı ışık masanın üzerine düşüyor, bardaklardaki buzların arasından kırılıp yüzlere sert gölgeler vuruyordu. Havaya sinmiş ağır sigara kokusu nefes almayı zorlaştırıyor, duman ince bir perde gibi herkesin arasında dolaşıyordu. Çelik’in akşamdan sonra ilan ettiği acil toplantı, odadaki herkesi görünmeyen bir baskının altına sokmuştu.

Batuhan başını hafifçe öne eğmişti. Parmakları birbirine kenetlenmiş, başparmağı istemsizce diğerinin üzerinde geziniyordu.

Gözleri sabit bir noktaya bakıyor gibi görünse de aslında zihni tamamen başka bir yerdeydi. Dün gece… Gece’nin o hali gözünün önünden gitmiyordu.

Ayakta zor duruşu, bakışlarının bulanıklığı… ve en kötüsü, ona baktığında hissettiği o yabancılık. Sanki karşısındaki kişi kardeşi değildi sanki içinden başka biri çıkmıştı. Bu düşünce, göğsünün ortasında ağır bir taş gibi duruyordu. Hiçbirşey yapmamıştı kardeşi onu rezil etmişti. Ama onu asıl huzursuz eden şey bu da değildi. Petrovalar… O isim zihninde yankılandıkça içini açıklayamadığı bir gerginlik sarıyordu. Yıllar önce Türkiye’den çekilmiş, arkalarında sessizlik bırakmışlardı. Ve şimdi, hiçbir açıklama yapmadan geri dönmüşlerdi. Bu bir geri dönüş değil, bir hamleydi.

Vera Petrova… Deli Kraliçe. İsmi bile çoğu zaman fısıltıyla söylenirdi. Kırklı yaşlarında olduğu bilinse de onu görenler yaşını tahmin edemezdi genç görünen yüzünün ardında, insanın içini ürperten bir soğukluk saklıydı. İstediğini alan, karşısında duran herkesi ezip geçen bir kadındı.

Onun yanında olmanın bedeli ağırdı… ama karşısında olmanın bedeli çok daha ağırdı. Vera Petrova bir şeyi isterse, o şey eninde sonunda onun olurdu. Vera Petrova’ya Deli Kraliçe demelerinin sebebi sadece gücü değildi… gücünü nasıl kullandığıydı.

Biri ona ihanet ettiğinde, sadece o kişiyi cezalandırmazdı. O kişinin en değer verdiği şeyleri tek tek elinden alırdı. Ama bunu öyle bir yapardı ki… kurbanı her saniyesini hissederek yaşardı.

Veranın yöntemi aylarca işkence yapmaktı. İnsanların gözünün yaşına bakmazdı. Çünkü bir zamanlar onunda gözünün yaşına bakılmadan sevdiklerini elinden almıştı.

“Hani nereden çıktı da Petrovalar geri dönüyor, ben anlamadım yani,” dedi Mete, bardağını dudaklarına götürürken.

Buzların birbirine çarpmasıyla çıkan ince ses, odadaki gerginliğin içinde gereğinden fazla belirgin yankılandı. Turgut geriye yaslanmış, parmaklarını kolçağa yavaşça vuruyordu.

Yüzü sakindi ama gözleri her şeyi tartan, ölçen bir dikkatle doluydu. “Boşuna stres yapıyorsunuz,” dedi ağır bir sesle. “Gece’ye silah dayatsalar korkar, kaçar. İki üç güne bırakır gider. Batuhan, sen de dert etme… hevesini alsın.”

Bu sözler Batuhan’ın içinde bir şeyleri tetikledi. Başını kaldırdı, gözlerinde bastırmaya çalıştığı bir huzursuzluk vardı. “Eğer dün akşam o masada olsaydınız… ciddiye almamız gerektiğini anlardınız,” dedi, sesi kısık ama sertti. “Dün herkes bizim ihbar ettiğimizi anladı. Ve Ayaz’ın bana güvenmediği çok açık.” Çelik derin bir nefes verdi, çenesini sıktı.

Parmaklarının masaya vuruşu sertleşti. “Vera Petrova geri geldiyse bir isteği vardır. Boşuna gelmez,” dedi dişlerinin arasından. Turgut’un bakışları bir anda keskinleşti. “Abartmayın,” dedi. “Çok ciddiye alıyorsunuz kadınları.”

Bu cümle havada asılı kaldı. Batuhan’ın içindeki düğüm daha da sıkılaştı. “Gece’nin arkasında biri var…” dedi yavaşça, bakışlarını masadakilerin üzerinde gezdirerek. “…ama kim?” O an odada kısa bir sessizlik oldu; herkesin nefesi bile duyuluyordu. Çelik’in sesi o sessizliği kesti. “Ayaz.” İsim, odanın ortasına bırakılmış ağır bir yük gibi çöktü.

“Duydum… cenazeye geldiklerinde konuştular uzun bi süre bu işi gecenin elindeki güç büyümeden halletmemiz halletmemiz lazım,” dedi Çelik, bakışlarını Batuhan’a çevirerek. “Söz verdin bana. Gece’yle evlenecektim. Gücümüz artacaktı.” Batuhan ensesini ovuşturdu, bakışlarını kaçırdı. “Uzatma Çelik… tamam dedik ama Gece’yle daha konuşmadım,” dedi gergin bir sesle.

Turgut aniden öne eğildi. “Ne evliliği?” dedi, sesi bu sefer daha sertti. Çelik alaycı bir gülümsemeyle araya girdi. “Ben söyleyeyim baba… bizim bir planımız vardı. Ben Gece’yle evlenecektim, ona kalan güç bana geçecekti. Tabii senin biraz ortadan kaybolman gerekecekti.”

O an odadaki hava tamamen değişti. Turgut’un bakışları buz kesti. “Siz küçük aklınızla plan mı yaptınız?” dedi, sesi alçaktı ama içinde açık bir tehdit vardı.

“Ben ortadan kaybolduğum anda hepinizi ortadan kaldırır. Bu durumda Ayaz kazanır. Ve kazandığı yerde kimseyi yaşatmaz.” Batuhan aniden başını kaldırdı.

“Baba! Kimse umurumda değil. Ben Gece’yle evleneceğim!” dedi sertçe. “Ayaz’ın derdi başka. Bu zamana kadar bir şey yapamadı, şimdi hiç yapamaz.” Ama sesi, içinde sakladığı korkuyu ele veriyordu.

Turgut bir anda patladı. “Doğru!” diye bağırdı. “Benim mal oğlum gidip ortada hiçbir şey yokken Ayaz’ın en değer verdiği kız kardeşine kanına girip, daha 17 yaşındaki kızı hamile bıraktı! O da yetmezmiş gibi kızın ölmesine izin verdi! Sen diyosun ki gel a yaz beni gebert! Utanıyorum senden!”

Masaya vurduğu anda çıkan ses duvarlarda yankılandı. Batuhan’ın çenesi kilitlendi, gözleri öfkeyle parladı. “Baba! Yeter artık!” diye bağırdı. “Şunu yüzüme vurup durma!” Turgut bu sefer daha sakindi, ama bu sakinlik daha ağırdı. “Belki adam olursun diye söylüyorum… gerçi o biraz zor,” dedi.

Odadaki herkes nefesini tutmuş gibiydi. Gerginlik artık görünür bir şeymiş gibi havada asılıydı. Tam o anda Gurur araya girdi. “Batuhan… Gece dün bayılmış diye duydum. İyi mi?” dedi. Batuhan omuz silkti, bakışlarını kaçırdı. “Bilmiyorum… odadan çıktığımda Ayaz kucaklayıp götürdü. Peşlerinden gidicektim ama adamları yaklaştırmadı bile,” dedi.

Bu sözler Çelik’in içinde bir şeyleri kopardı. Şakaklarındaki damarlar belirginleşti, nefesi sertleşti. “Delireceğim!” diye bağırdı.

“En azından peşlerinden adam yollasaydın! İkisinin yan yana olduğunu düşündükçe kafayı yiyorum!” Sandalyeyi sertçe geri itti, çıkan ses odada yankılandı. Bir anda ayağa kalktı. “Ben Gece’yi bulmaya gidiyorum!” dedi, sesi kararlıydı.

Kapıya doğru yürürken adımları sertti, duraksamıyordu. Batuhan bir an yerinde kaldı. İçindeki karmaşa, öfke ve huzursuzluk birbirine girmişti. Sonra o da ayağa kalktı çeliğin peşinden gitti.

🕯

Gözlerimi aralamaya çalıştığım an, sanki kirpiklerim birbirine yapışmış gibiydi. Başım… sanki içten içe çatlıyordu. Her nabız atışında şakaklarım zonkluyor, bedenim bana ait değilmiş gibi ağır geliyordu.

Bakışlarım bulanıktı, her şey üst üste binmiş gibiydi. Gözlerimi birkaç kez kırptım, netleşsin diye ama olmadı. Sadece gölgeler… koyu renkler… ve alışık olmadığım bir düzen.

Kaşlarım çatıldı.

Neredeyim ben?

Hareket etmeye çalıştım ama vücudum tepki vermedi. Sanki günlerdir uyumamışım gibi halsizdim. Parmaklarımı kıpırdattım önce… sonra kolumu. Zorla.

Başımı çevirmeye çalıştığım an keskin bir ağrı saplandı.

Üzerimdeki siyah geceliğe tekrar baktım. Kumaşı tenime yabancıydı yumuşaktı ama bana ait değildi. Bu küçük detay bile içimde büyüyen huzursuzluğu katladı.

Bu benim değildi. Bu oda benim değildi. Hiçbir şey… bana ait değildi. Göğsümün ortasında ince bir sıkışma oluştu, nefesim daraldı. Bir an için nerede olduğumu, nasıl buraya geldiğimi hatırlayamamanın verdiği o keskin boşluk, içimi soğuk bir korkuyla doldurdu.

Yorganı üzerimden attım. Ani hareketle birlikte başım dönmeye başladı; dünya bir anlığına kaydı, duvarlar üstüme geliyormuş gibi oldu.

Yatağın başlığına tutunarak kendimi zor tuttum. Parmaklarım sert yüzeye sıkıca kenetlendi. Gözlerimi kapatıp nefesimi dengelemeye çalıştım ama olmadı. İçimdeki o huzursuzluk büyüyordu. Oda… karanlıktı. Siyahın farklı tonlarıyla döşenmişti duvarlardan perdelere, mobilyalardan en küçük detaylara kadar her şey kusursuz bir düzen içindeydi. Soğuk, mesafeli ve bir o kadar da güçlü bir hava vardı. Bu oda… birine aitti. Ve o kişi, kontrolü seven biriydi.

Başım hâlâ dönüyordu ama aldırmadım. Çıplak ayaklarımı yere bastığımda zeminin soğukluğu tenime yayıldı; o anlık his bile beni kendime getirmeye yetmedi. Kapıya doğru yürüdüm.

Adımlarım dengesizdi, sanki her an yere yığılacak gibiydim ama durmadım. Kapı koluna uzandım. Elim titriyordu. Parmaklarım metalin soğukluğunu hissettiğinde içimde bir ürperti geçti.

Kapıyı açtım.

Ve…

Olduğum yerde kaldım.

Salonun loş ışığında onu gördüm.
Ayaz, koltuğa yaslanmıştı. Saçları dağılmış, yüzü yorgunlukla sertleşmişti. Başını geriye yaslamış, bakışlarını tavana dikmişti sanki saatlerdir aynı noktaya bakıyormuş gibi.

Elinde tuttuğu içki bardağını o kadar sıkıyordu ki parmakları bembeyaz kesilmişti. Damarları belirginleşmiş, eli neredeyse titriyordu. O an fark ettim… bu sadece yorgunluk değildi. İçinde bastırdığı bir şey vardı.

Ve ağırdı.

Beni fark etti.

Gözleri yavaşça bana kaydı. O keskin bakışlar bile yorgun düşmüştü. Altlarında oluşan koyu halkalar, gecelerdir uyumadığını anlatıyordu. Ama yine de… bakışı hâlâ güçlüydü.

“Aç mısın?” dedi.

Sesindeki yorgunluk, kelimelerin önüne geçmişti.

Bir an… ne diyeceğimi bilemedim.

Cidden… ilk bunu mu sormuştu?

O kadar şey varken?

Hiçbir şey anlamayan gözlerle ona baktım. İçimdeki karmaşa, dışarı vurulacak bir yer arıyordu.

Bardağı masaya bıraktı, camın yüzeye değdiği an çıkan ses sessizliği kesti. Cevap vermeden dizlerinden destek alıp yanımdan geçti. Üzerinden geçen o anlık sıcaklık bile içimde tuhaf bir his bıraktı. Hiçbir şey söylemeden mutfağa doğru yürüdü.

İstemeden peşine takıldım.

Ev… beklediğimden çok daha büyüktü. Uzun koridorlar, duvarlardaki ağır tablolar, yüksek tavanlar… her şey fazla kusursuzdu. Fazla düzenli. Fazla… kontrol altında.

“Sen bayılınca hafızanı falan mı kaybettin acaba, armançık?” dedi gözlerini ovuştururken.

Sesinde hafif bir alay vardı ama altında başka bir şey daha vardı… gerginlik.

“Tamam da bayıldım… evime bıraksana beni. Burada ne işim var benim?” dedim. Sesim düz çıkıyordu ama içimdeki huzursuzluk büyüyordu.

Mutfağa girdi. Tezgaha yaslandı. Bana baktı.

O bakış…

Sanki bir şey söylemek istiyor ama kendini tutuyordu.

Gece,” dedi yavaşça, “bence sen tam ayılamadın.” Bir an durdu. Sonra ekledi
“Kurul… senin için ölüm kararı çıkardı.”

Sözleri havada asılı kaldı. Nefesim kesildi. “…ne? siktir.” dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

“Ne yapsaydım?” dedi. “Seni evine bırakıp geri mi dönseydim?”

Zihnim dondu.

“Daha… dün bayılmadım mı ben?” dedim. “Ne ara…?”

Sıkıntıyla nefes verdi.

“Gece… üç gündür buradasın.”

Üç gün.

Üç gün boyunca…

Yoktum.

Gözlerim istemsizce büyüdü. Midemde bir boşluk oluştu.

“Bünyen çok zayıf,” dedi. “Yemek yemiyor musun sen? Ateşin çok yüksekti hiçbir şey hatırlamıyormusun?”

Gözlerimi kaçırdım.

“Hayır hatırlamıyorum. Birkaç gündür… yiyemedim o kadar,” dedim geçiştirerek. Konuyu kapatmak istiyordum. Çünkü bu… sadece birkaç gün değildi.

Sandalye çekip oturdum. Dizlerim hâlâ güçsüzdü. O ise kollarını göğsünde birleştirmiş bana bakıyordu.
“Birkaç gün mü?” dedi. “Doktor bunun normal olmadığını söyledi.”

Ellerimi saçlarımın arasına daldırdım. Başım hâlâ zonkluyordu. “Abartılacak bir şey yok,” dedim. “Düzeltirim.”
Konuyu değiştirdim. “Kimse aramadı mı beni?”

Cevap vermek yerine bir şeyler hazırlamaya başladı. “Sadece Sıla aradı,” dedi. “İyi olduğunu söyledim.”
O sırada gözüm ona takıldı. Gerçekten yorgundu. Omuzları düşmüş, hareketleri ağırlaşmıştı.

“Sen niye bu kadar yorgunsun?” dedim hafifçe. “Yoksa bana üzülüp yataklara mı düştün?”

Küçük bir gülümseme bıraktım.
O da çok hafif güldü. “Kendine geldin herhalde,” dedi.
Ama hâlâ soruma cevap vermemişti.
“Soru sordum, Arslan. Cevap?” dedim bu sefer daha net.

Yine cevap vermedi.

Önüme bir kase koydu.

Granola.

Yanına da elma çayı.
Sadece baktım.

Bu kadar detayı düşünmesi… garipti.

“Beğenmedin mi?” dedi karşıma otururken.

“Hayır… sadece şoktayım, ” dedim.

Kaşığı alıp yemeye başladım. Üzerine koyduğu meyveler… özenliydi. Ben bile kendim için bu kadar uğraşmıyordum.
“Biz neredeyiz? Şehrin içi gibi durmuyor,” dedim etrafı süzerken.

“Çiftlik evindeyiz. Merak etme, kimse bulamaz,” dedi.

Sesindeki o güven…

İnsanı istemeden sakinleştiriyordu.
“Sen yemeyecek misin?” dedim.

“Ben yedim. Aç kalmaya dayanamam, sen ye,” dedi.

Kaşlarımı çattım.

“Peki bu kıyafetler nereden çıktı?” dedim.

Beni baştan aşağı süzdü.
“Aral aldı. İstersen değiştirebilirsin,” dedi.

Başımı salladım.

“Yok… gerek yok.”

Gözleri tabağıma takıldı.

"Sen hep böyle yemeye devam edersen biz biraz zor intikam alırız dün herkese esip gürlüyordun."

Bir kaşık daha aldım.

“Taktın benim yememe. Şuan başım ağrıyo emin ol sanada esip gürlerim. Sıla nasıl peşime düşmedi?” dedim.

“Düştü. Ama buranın senin için güvenli olduğunu anladı,” dedi.

Elma çayından bir yudum aldım. “Peki şimdi ne yapacağız?” dedim.
Bakışları ciddileşti. “Dedenin katilini bulmaya çalışıyorum ama… çok iyiler. Hiç iz yok,” dedi. Başımı salladım.
“Gece… şu an herkes seni öldürmek istiyor,” dedi. Dudaklarımı birbirine bastım. Gülmemek için. “Demek ki güzel oynamışım,” dedim omuz silkerek.

Ama içimde… hiç de rahat değildim.
O sözler, sanki mideme taş gibi oturdu. Kaşığı elimde bir an daha tuttum, sonra yavaşça kenara bıraktım. İştahım bir anda kesilmişti. Az önce güzel gelen tat bile ağzımda acı bir hale dönüşmüştü.

"Gece ben seni hiç anlayamıyorum sen hep böyle şakayamı vurucan."

Gülmekle yetindim "Napiyim ayaz bazen şakaya vurmak gerek. Eyer şakaya vurmassam çok düşünürsem deli falan olurum heralde." Bunu söylerkende sırıtıyordum beni anlamaya çalışıyordu büyük ihtimalle ama o biraz zor çünkü ben bile hala kendimi anlayamıyorum.

Masadan kalkmaya yeltendim.
“Bulaşıkları ben-” diyecektim ki kolumdan tuttu.

Parmakları bileğimde sıkı ama dikkatliydi. Beni geri oturttu.

“Yorgunsun,” dedi kısa bir şekilde. “Otur.” İtiraz edecek halim yoktu. Zaten içimdeki ağırlık giderek artıyordu. Sandalyeye tekrar yaslandım. Midem hafif hafif bulanıyordu ama belli etmemeye çalıştım.

“Birkaç soru soracağım,” dedi.
Başımı kaldırıp ona baktım. Gözleri bu sefer daha dikkatliydi. Sanki en ufak mimiklerimi bile kaçırmak istemiyordu.

“Petrovalarla ilişkin ne?” dedi düz bir sesle.

Derin bir nefes aldım.

“Yok,” dedim. “Tanımıyorum. Sadece o toplantıda… kadının oğlu geldi, ‘yanındayız’ dedi. O kadar.”

Bakışları bir an üzerimde kaldı. Sanki yalan söyleyip söylemediğimi tartıyordu.
Başını hafifçe salladı. Bir an duraksadım.
Sonra dayanamadım.
“Ben de bir şey sorucam.” dedim.
“Sor,” dedi hiç düşünmeden.

“Sen neden intikam istiyorsun?” dedim. Sesim düşündüğümden daha yumuşak çıkmıştı. “Ve… bana neden güveniyorsun?” Sözlerim havada asılı kaldı. O an… Ayaz’ın yüzündeki ifade değişti.

Bakışları bir an dondu. Gözleri sanki başka bir yere kaydı. Çenesi sıkıldı. Sanki içinden bir şeyleri bastırıyordu.

Hiçbir şey demedi. Sadece arkasını döndü. Ve yürümeye başladı.
Kaşlarım çatıldı. İçimde garip bir huzursuzluk yükseldi. Sandalyeyi itip ayağa kalktım, peşine takıldım.

“Gece…” dedi yorgun bir sesle, durmadan. “Şu an anlatacak gücüm yok.”

Sesindeki o kırılma. İlk defa bu kadar netti. Adımlarımı yavaşlattım. Asıl dünkü adamdan eser kalmamıştı o an anladım ki benden de yorgun olduğunu. Üstelemek istemedim. Ama merakım da dinmiyordu.

Etrafı incelemeye başladım. Ev gerçekten bitmek bilmiyordu. Uzun koridorlar, yüksek tavanlar, duvarlardaki ağır tablolar… her şey fazla büyük, fazla gösterişliydi. Ama bir o kadar da boştu. Sessizdi. Fazla sessiz.

“Evde kimse yok mu?” dedim, bakışlarımı etrafta gezdirerek.

Tam o sırada

Durdu.

Fark etmedim.

Gidip direkt göğsüne çarptım.

“Ne yapıyorsun ya!” dedim refleksle, geri çekilirken. “Duvar gibi duruyorsun!”

Bir an bana baktı. Sonra… hafifçe güldü.
“Çok meraklısın,” dedi. Kaşlarımı kaldırdım.
“Olamazmı arslançık?” dedim. Sondakini bastırarak söylemiştim

Başını iki yana salladı, sonra tekrar yürümeye başladı. “Evdeki çalışanları gönderdim,” dedi.
“Tehlikedesin ve kimseye güvenmememiz gerek. Seni öldürmek için insanlar sıraya giriyo.”

“Peki…” dedim, sesim biraz kısılarak,
“sen de mi beni öldürmek için can atıyorsun?”

Söyler söylemez içimden kendime sövdüm.

Ne saçma bir soruydu bu?

Ama artık çıkmıştı.

Geri alamazdım.

Ayaz bir anda durdu.

Yavaşça bana döndü.

Bakışları keskinleşti. Az önceki yorgunluk yerini başka bir şeye bırakmıştı. Daha sert… daha net bir şeye.

Bir adım yaklaştı.

Aramızdaki mesafe neredeyse yok oldu.

“Seni öldürmek istesem…” dedi alçak bir sesle, “…buraya mı getirirdim? Seni öldürmek istesem kurulu karşıma alırmıydım”

Şaşkınlıkla ona baktım. Sözleri kulaklarımda yankılanırken bir an ne diyeceğimi bilemedim. O kadar net, o kadar keskin söylemişti ki… içinde en ufak bir tereddüt yoktu. Bu, bir açıklama değildi. Bir gerçekti.

Bakışları üzerimdeydi.

Kaçmıyordu.

Geri çekilmiyordu.

Ben ise bir anlığına ne yapacağımı bilemedim. Kalbim hızlanmıştı ama nedenini tam olarak anlayamıyordum. Korku muydu bu… yoksa başka bir şey mi?

“Kurulu… karşına mı aldın?” dedim, sesim beklediğimden daha kısık çıktı.
Gözleri hafifçe daraldı.
“Evet,” dedi.

Sanki içimde bir yere dokundu.
İstemeden yutkundum. Bakışlarımı kaçırmak istedim ama yapamadım. Sanki gözlerini benden ayırırsa bir şey eksik kalacakmış gibi hissettiriyordu.

“Ben… bunu istemedim,” dedim sonunda. Sesimdeki kararsızlık kendimi bile rahatsız etti. “Benim yüzümden risk almak zorunda değilsin ayaz. Ölebilirsin aptalmısın sen!”

“Bu saatten sonra kim ne istiyor, ne istemiyor… çok da önemli değil Gece,” dedi. Sesi alçaktı ama ağırlığı vardı.
“Babam ve abinde senin ölmen için oy verdi.”

"Babam hayır bir yanlışın vardır saçmalama hadi abimim neysede babam asla yapmaz!" Dedim sesimin yüksek çıktığını o an anladım

Benim aksime sakindi. “Keşke yalan söylesem,” dedi yorgun sesiyle. Aklım almıyordu babam nasıl olur da onay verirdi?

“Ben onun kızıyım!” dedim, sesi titrek ama kararlı. Kalbimin ağrıdığını hissettim… ama bu öyle bir ağrı değildi ki geçsin. Sanki göğsümün ortasına görünmez bir yük konmuş ve her nefes alışımda biraz daha ağırlaşıyordu. Gözlerimin yandığını hissettim ağlamamak için kendimi tuttuğum her saniye, o yanma biraz daha derine işliyordu.

Sanki gözyaşlarım çıkmak için değil… içimde kalıp beni yavaş yavaş yakmak için varlardı. “Ben onun kızıyım!” dedim tekrar, boğazım çatlayacak gibi olmuştu.

Gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Ağlayamazdım. Onun karşısında değil. Yutkundum ve gözlerimi ondan ayırmadan baktım.

“Sen onun kızısın,” dedi sonunda, “ama aynı zamanda bir tehditsin.”

Babam için nasıl bir tehlike olabilirdim ki? Kendisi beni lider yapmak istiyordu, sevdiklerimi teker teker kaybediyordum, en büyük korkumu yaşıyordum… Peki şimdi ne olacaktı?

Gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. Yanaklarımdan süzülürken sıcaklıkları tenimi yakıyordu her damla, içimde kırılan bir parçanın izi gibiydi. Nefesim düzensizleşti, göğsüm daraldı. Kendimi tutmaya çalıştıkça daha çok dağılıyordum.

Ben…” dedim ama sesim çıkmadı. Boğazım düğümlenmişti. Başımı çevirdim onun görmesini istemiyordum. Bu halimi… bu zayıflığı… kimsenin görmesini istemezdim, ama en çok da onun.

Arkamı dönüp gitmek istedim, uzaklaşmak… ama tam o anda kolumdan tuttu. Parmağının bileğimdeki sıkılığı, kaçmamı engelledi. Bir an irkildim, ama sonra… beni kendine çekti.

Göğsüne yapışmam bir oldu. Sıcaklığı hemen tenime yayıldı, nefesimi kesti. Dengemin bozulduğunu hissettim; ayaklarım sanki yerden kesilmiş gibiydi, ellerim boşlukta asılı kaldı. Ne ileri ne geri gidebiliyordum tek yaptığım onun yakınlığını hissetmekti.

Kalbim göğsüne çarpıyor, nefesim düzensizleşiyordu. Gözlerimden akan yaşlar… durmuyordu.

Ama bu sefer yalnız değildim. Kollarının arasında, istemeden de olsa sarılmışken… içimdeki fırtına biraz olsun dinmiş gibiydi. Göğsünden sıkıca avcuma aldım, kalbim hâlâ ağrıyordu. Ama bu sefer… o ağrıyı tek başıma taşımıyordum.