6. bölüm · Ateşin külleri
5.
“Beni yok etmeye izin veren dünya, aslında beni ayağa kaldıran tek sebepti.”
🕯
Bölüm şarkıları:
Yanarım - Sertap Erener
This I Love - Guns N' Roses
Impossible - James Arthur
Nülifer - Müslüm Gürses
Bir Çocuk Sevdim - Sezen Aksu
Ne hissettiğimi bilmiyordum, ne yapacağımı da… Öyle bir karanlığın içindeydim ki, yolumu bulamıyordum. Daha az önce, babamın benim ölmeme izin verdiğini öğrenmiştim.
O an, dünya sustu sanki zaman ağırlaştı ve nefes almak bile bir yük oldu. İçimde bir fırtına koptu, ama bu fırtına öfke değil, boşluktu… Bir yerde, derinlerde, hâlâ diri kalan bir umut kıvılcımı vardı.
Çünkü fark ettim ki, kimse başkalarının kararlarıyla ölümü ya da hayatı belirleyemez. İçimdeki karanlık, bana sadece kendi gücümü hatırlatıyordu Kendi yolumu çizecek, kendi ışığımı bulacaktım.
Ve o an anladım ki, gerçek güç, en derin acıda bile ayağa kalkabilmekteydi.
Gözlerim karanlığa alışmaya çalışıyordu ama hiçbir ışık yoktu. Herkes bir şekilde arkamdan duruyordu, ama gerçekten yanında kimse yoktu. Sanki dünya, benim yalnızlığımı sınamak için duruyordu.
Ve o an anladım ki, kimin yanında olduğumun önemi yoktu… çünkü içimdeki fırtına, bana sadece kendime güvenmeyi öğretebilirdi.
Saatler geçmişti. Zaman, sanki odanın içinde sıkışıp kalmıştı. Her saniye uzuyor, ağırlaşıyor, içime batıyordu.
Ayaz deli gibi etrafta dolaşıyordu. Adımlarının sertliği zemine vurdukça, içimdeki huzursuzluk da aynı ritimde büyüyordu. Aral ve Sıla gelmişti… ama
Melek yoktu.
Kardeşim dediğim insan yoktu.
Günlerdir.
Ne bir mesaj… ne bir arama… ne de bir iz.
Bu sessizlik normal değildi. Bu sessizlik… bağırıyordu. Ben ona o kadar değer verirken niye bana bunu yapmıştı?
Üşüdüğümü fark ettiğimde, sanki biri omuzlarıma buz bırakmış gibiydi. Titreyerek siyah sabahlığı üzerime geçirdim. Kumaş tenime değdiğinde hafif bir sıcaklık yayıldı ama içimdeki soğuk… yerinden bile kıpırdamadı.
Sıla’nın getirdiği kıyafetler koltuğun kenarında duruyordu. Katlı, düzenli… planlı. Belli ki uzun süre buradaydım.
Belli ki… buradan hemen çıkamayacaktım. Sıla bir anda oturduğu yerden kalktı. Hareketi o kadar ani ve sertti ki düşüncelerim bölündü.
“Ee napıcaz şimdi? Ölmenizi mi izliycez? Bir planınız vardır umarım.” dedi, sesi gergin… sabrı tükenmişti.
“Ölmeye niyetim yok.” dedim sakince. “Şu an bir planım da yok… ama önce Vera Petrova’yla tanışıcam.”
Sanki saatler önce hiçbir şey olmamış gibi konuştum. Bu beni bile rahatsız etti.
Ayaz bir anda karşımdaki koltuğa oturdu. Gözleri keskinleşmişti.
“Petrovaların kim olduğunu biliyor musun?” dedi. Sesi düşüktü ama içindeki öfke gizlenmiyordu. “Kadın deli, Gece. Deli! İnsanlara işkence yöntemi… zihinleriyle oynamak.”
Onun bu kadar gergin olması bile ortamı ağırlaştırıyordu.
Ama Aral…
Her zamanki gibi.
“Valla ben bir kere gördüm kadını,” dedi sırıtıp. “Böyle bi şey yok. 40 yaşındaymış galiba ama yemin ederim Sıla’dan genç.”
O an Sıla’nın yüzündeki değişimi görmek… paha biçilemezdi.
Bir yastık kaptığı gibi Aral’a fırlattı.
Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum.
Aral umursamazca yastığı kucağına aldı.
“Abi vallahi biz napıyoruz ya…” dedi bu sefer ciddileşerek. “Sen şimdi kurulu da karşına aldın… biz ne bok yiycez? Noldu bizim intikamımıza?”
Gözlerini Ayaz’a dikmişti. Ayaz’ın çenesi gerildi. “Aral…” dedi dişlerinin arasından. “Beni delirtmek mi istiyorsun sen? O kuruldakiler kim ki? Onlar benim dengim bile değil.”
Sesi yükselmedi.
Ama o ton…
İçime işledi.
Bu öfke… sadece bugünün değildi.
Yılların birikmiş haliydi. Kırılmışlıkların. Yalnız bırakılmışlıkların.
"Bu kadınıda getirdin kaç gündür bizde hiçbir işe yaramıyor." dedi bıkkın bir şekilde ona çevirdim kafamı "Sen benim gözüme batmaya başladın dikkat et o güzel boynuna tamam aptal çocuk." dedim sinirle insanların benim yapabiliceklerimi küçümsemesi tahammül edemeyeceğim birşeydi çünkü çocukluğumdan beri ezilmiştim kendime yediremiyordum aralın elini gergince boynuna gitti bakışlarımı ondan çekmedim.
kapıdaki korumalardan biri içeri girince hepimizn kafasını ona döndü elindi beyaz zambak buketi vardı hepimizin kaşları çatılmıştı "Abi gece hanıma gelmiş" dedi zambakları kucağıma bırakırken zambak görünce istemsizce üzülüyordum herkes bana bakıyordu "Valla gece seninde hayranların pek çokmuş ha" dedi Aral salak salak sırıtırken sıla kafasına hafif vurdu "salakmısın konu bumu gecenin burda olduğunu kim biliyo" dedi.
Aralın kafasına yeni dank etmişti büyük ihtimalle ayaz kaşlarını çatmış bir şekilde izliyordu gösterişli buketin içinden bir zarf vardı acele edip içimden okumaya başliyicaktim ki biri elimden aldı kafamı kaldırıp baktığımda ayazdı sesli bir şekilde okumaya başladı
Umarım iyisinizdir sizi çok merak ettik Duydum ki zambak seviyormuşsunuz En yakın zamanda görüşmek dileğiyle...
Victor Petrova
Ayazın iyice kaşları çatıldı gözlerini bana dikti "Bağlantın olmadığı halde en sevdiğin çiceği biliyor gece benden saklıyorsun?" dedi.
"Nerden biliyim ben daha yeni tanıyorum herkesi belki reklam çekimlerimden görmüşlerdir kaburgamdaki dövmeden " dedim omuz silkelerek
çiçeği cam sehpaya bırakırken "Bence bunların bir derdi var da ne acaba?" Dedi Aral ayağa kalkıp ayazın elinden notu alırken "Allahım şaka gibi e bizde diyoruz ya dertleri ne diye sabahtan beri" dedi sıla notu aralın elinden aldı
"Sevdim bu Petrovaları nerde bulabilirim bunları ben?" bu kadar sakin konuşmama şaşmışlardı galiba "Gece sen ne yapmaya çalışıyorsun ben seni anlamıyorum yani sen nasıl bir dünyada yaşıyorsun" dedi şaşkınlıkla ayaz ben bile naptığımı anlamıyordum o nasıl anlasın ki beni
"Şimdi bence herkes tetikte olsun çünkü her an birileri bizi bulabilir" dedi sıla.
Mantıklı konuşmuştu herzaman ki gibi. Ayağa kalktım kapıya doğru ilerliyorum tam aralın karşısında durdum kıyafetlerimi kastederek "Baya iyi sevklerin varmış senin hayran kaldım açıkcası" dedim gülerek Aral salak gibi güldü "Teşekkür ederim" sıla yine boş durmadı "salak" dedi ayaz döndüm onların atışmalarını kulak asamayarak gözlerimi ayırmadan "Ben ne zaman kendi evime gidebilirim" dedim Dudaklarımın kuruduğunu hissettim… dilim istemsizce dudaklarımın üzerinden geçti.
"Sanmıyorum evimin önünde tetikçiler var yeni biyerayarlayacağım. " dedi güven veren sesiyle "Bak ayaz belki çok birşey bilmiyor gibi gözüksemde arkamdan neler döndüğünün farkındayım eyer bir yola çıktıysak bana neden intikakm almak istediğini söyle ki sana güveniyim arslan." Dedim gözlerinin içine bakarken.
Gözleri uzun bir süre yüzümde gezindi. Sanki içimde sakladığım her şeyi tek tek söküp almak ister gibi… Ama ben bakışlarımı kaçırmadım. Kaçırsaydım kaybederdim. Bunu ikimiz de biliyorduk.
Derin bir nefes aldı. Çenesindeki kaslar gerildi, sanki söyleyecekleri boğazına düğümlenmişti.
“Güven…” diye mırıldandı alçak bir sesle, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ama bu bir gülümseme değildi. Daha çok acı bir kabulleniş gibiydi. “Bu işte en pahalı şeydir. Ve genelde en erken kaybedilen.”
Bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe neredeyse yok oldu. Kalbimin atışı hızlandı ama geri çekilmedim.
“İntikam…” dedi bu sefer daha net, daha sert. “Bu kelimeyi öyle kolay söyleyemezsin.” Gözleri karardı. “İntikam almak istemiyorum ben… Ben hesap kapatıyorum.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı. “Aynı şey.”
“Değil.” diye kesti sözümü anında. Sesindeki keskinlik bir bıçak gibiydi. “İntikam duyguyla alınır. Hesap… akılla kapatılır.”
Bir an sustu. Gözleri yüzümden kaydı, sanki geçmişe bakıyordu.
“Onlar benden bir şey çaldı.” dedi sonunda.
Sesi ilk kez bu kadar düşmüştü. “Parayı falan boşver… onu herkes çalar. Ama onlar…” Yutkundu. “Benden birini aldılar.”
İçimde bir şey kıpırdadı. İlk kez… gerçekten ilk kez zırhında bir çatlak gördüm.
“Kim?” diye sordum, bu sefer daha yumuşak.
Gözleri tekrar bana döndü. Bu sefer içlerinde öfke yoktu… sadece yanmış bir şeyin külleri vardı.
“Önemli olan kim olduğu değil.” dedi. “Önemli olan onların hâlâ nefes alıyor olması.”
O an anladım. Bu sadece bir mesele değildi. Bu… onu ayakta tutan tek şeydi.
Bir adım daha attı bana doğru.
"Sevdiğin birimiydi."dedim gözlerinin içine bakarken "En değer verdiğim." dedi. Büyük ihtimalle sevdiği kadındı onun için yapıyordu bunca şeyi
Gözlerimi ondan kaçırdım "Demekki seninde en değerlini almışlar senden." dedim "Bak ben artık güvenemiyorum anlayışlı olmaya çalışıyorum ama bana anlatmak zorundasın ki sana güveniyim arslan."dedim. Benim aksime gözlerini bana dikmiş bakıyordu.
"Herşeyi anlatıcam ama birdaha çevrendekilere aynı gözde bakamiyicaksın Gece eminmisin?" Dedi
Gözlerimi tekrar onun kehribar gözlerine diktim. "Eminim" dedim
Bakışları uzun bir süre yüzümde gezindi
"Güzel..."dedi yorgun sesiyle tam bişey diyecekken sıla böldü "burda bir not daha var" ayaza bakmayı bırakıp sılaya döndüm elinde bir davetiye vardı siyah kare bir karttı yüksek sesle okumaya başladı.
Gerçek sandığın her şey… sadece sana izin verdiğim kadar.
Seni, aklının sınırlarını zorlayacağın bir geceye davet ediyor.
Unutma bu gecede kimse masum değil. Kimse güvende değil. Ve en önemlisi… hiçbir düşünce sana ait olmayabilir.
Vera Petrova
YARIN PETROVA MALİKANESİNDE BEKLİYORUM HEPİNİZİ!
Sılanın okurken kaşları çatıldı davetiyeyi masanın üzerine fırlattı "Bence bu kadın düşündüğümüzdende tehlikeli" dedi gergince koltuğa otururken onlara rağmen sakindim aral ve sıla hararetli bir şekilde konuşurken bende etrafı incelemeye başladım o kadar gösterişliydiki gözlerimi ayıramıyorum bu evde tek yaşaması mümkün olamazdı bu evin çiflik olmasıda pek mümkün değildi şömünen üzerinde durdu mumlara takıldı hiç yakılmamıştı Mumlar aynı ben gibiydi… dedem hep derdi ki,
İnsan bazen kendi ışığını yakmak için önce biraz erimeli.” O zamanlar anlamazdım. Erimek bana kaybetmek gibi gelirdi. Azalmak, yok olmak gibi…
Ama şimdi anlıyorum. Her damla, içimde tuttuğum bir şeyin akışıydı sanki.
Söyleyemediklerim, sustuklarım, kimseye göstermediklerim…
Hepsi yavaş yavaş içimden süzülüyordu.
Ve garip olan şu ki… Işık tam da o anda parlıyordu. En çok eridiğimde.
En çok dağıldığımı sandığımda. Dedem haklıydı belki de… İnsan bazen kırıldıkça aydınlanır.
Kibriti kutunun kenarına sürttüm.
Bir anlık sessizlikten sonra o tanıdık çıtırtı duyuldu. Ve alev doğdu.
Alevi mumun fitiline yaklaştırırken
kalbimin de aynı şekilde tutuştuğunu hissettim.
Sanki o yansıma bana ait değildi.
Gözlerimin altındaki gölgeler…
bakışlarımın içindeki yorgunluk…
hepsi tek tek yüzüme çarpıyordu.
Bu ben miyim? diye fısıldadım neredeyse duyulmayacak bir sesle.
Seslerin durduğunu fark ettiğimde gerildiğimi hissettim, sanki havanın içindeki en ufak titreşim bile kesilmişti duvarlar bile nefesini tutmuş gibiydi, kalbimin atışı kulaklarımda yankılanırken “lütfen beni izliyordu olmasın hayır öyle bişey yok kendine gel” diye kendi kendime fısıldadım.
Bedenimi yavaşça çevirdiğimde Aral ve Sıla bana bakıyordu, gözlerim etrafta gezindiğinde Ayaz’ın olmadığını fark ettim, gözlerini dahi kırpmadan bana bakıyorlardı, üzerimde gezinen o sabit bakışlar tenimi ürpertiyordu, ne diyeceğimi bilemedim.
"Aral Bana bişeyler getir makyaj malzemesi cilt bakım ürünleri sılada kullandığım ürünlerin listesi var hepsini kendi mağzadından al 1 saate burdan oluyorsun çabuk olmazsan boynuna dikkat et" dedim, sesim beklediğimden daha keskin, daha soğuk çıkmıştı sanki biraz önceki tedirginlik bana ait değilmiş gibi.
Gidicekken şömünen üzerindeki telefonumu fark ettim, elime aldığım gibi aceleyle kapıya doğru ilerledim, adımlarım mermer zeminde yankılanıyordu. "Bide siyah sivri bir topuklu istiyorum onu unutursan ilk seni ortadan kaldırım" dedim göz kırparak, ani ruh değişimlerine alışacaklardı, çünkü ben bile kendime yetişemiyordum, salondan çıkana kadar yüzümdeki gülümsemeyi silmedim, dudaklarımda asılı duran o yapay ifade içimdeki karmaşayı gizleyen ince bir maskeydi.
Topuklularıma hasret kalmıştım; onların sert sesi, zemine her değdiğinde verdiği o güç hissi… ilk bulduğum banyoya kendimi attım, kapıyı arkamdan hızla kapattım, girer girmez küveti doldurmak için musluğu açtım, telefonumu küvetin yanındaki sehpaya bıraktım, banyoyu suyun sesi doldururkendilimde mırıldandığım şarkı zihnimi bastırmaya çalışıyordu ama düşüncelerim daha gürültülüydü. Kapıyı açıp çıktım, ağzımda şarkı mırıldanırken hep yaptığım gibi hiçbir şey yokmuş gibi davranıcaktım, çünkü en iyi yaptığım şey buydu parçalanırken bile kusursuz görünmek.
Salonun ortasındaki içki vitrininde durdum, cam rafların arkasında dizilmiş şişeler ışığı kırarak gözlerime yansıyordu, bir kaçında gözümü gezdirdim ama karar veremedim, hepsi aynı boşluğu dolduracakmış gibi anlamsız geliyordu.
Ortalardan birini alıp mutfağa ilerledim, sanki bu evde yıllardır yaşıyordum, bu kadar rahat olmam normal değildi, ama belki de tehlikenin içinde kendimi daha güvende hissediyordum.
Şarabımı açıp dolapları karıştırdım şarap bardağı bulmak için, o kadar dolap vardı ki bulmak zor olmuştu, her kapağı açışımda başka bir yabancı düzenle karşılaşıyordum.
Banyoya doğru ilerledim, geldiğimde ayağımla kapıyı kapattım, telefonumu bıraktığım sehpaya bıraktım, bardakla şarabı kenara koydum, küvet dolmak üzereydi, köpükler nerdeyse taşacaktı, suyun yüzeyinde oluşan beyaz kabarcıklar ışıkla parlıyordu, hızla üzerimdekilerden kurtulup küvetin içine yerleştim, sıcak su tenime değdiği anda içimdeki kasılmışlık biraz çözüldü ama zihnim hâlâ diken üstündeydi.
Telefonumu alıp müzik listemden rastgele açtım, ilk çalan şarkı Yanarım - Sertap Erener, şarkının başlamasıyla şarabımı doldurup bir yudum aldım, boğazımdan geçen o yakıcı his içimdeki fırtınaya karıştı, kafamı geriye doğru yasladım, gözlerim dolarken en sevdiğim kısmı gelince kendime engel olamadım
"Ah gecelerin hesabını kimlere sorarım Yanarım yanarım ne yapsam yanarım Ah gecelerin hesabını kimlere sorarım"
İçimdeki o derin, karanlık fırtına her geçen saniye daha da şiddetleniyordu sanki içimde bir yerlerde kopan bir şey vardı ve ben onu tutmaya çalıştıkça daha çok parçalanıyordum, suyun sıcaklığı, müziğin sesi ve şarabın yakıcılığı bile o boşluğu doldurmaya yetmiyordu, gözlerimi kapattığımda karanlık daha da koyulaşıyor, açtığımda ise hiçbir şey değişmiyordu.
🕯
GEÇMİŞ
Ne derler bilirsin, ihanet etten kemiğe büründüğünde karşılaştığın her yüzle ikinci kez tanışırsın… Vera tam olarak bunu yaşıyordu sevdiği adam ona ihanet ediyordu, hem de gözlerinin içine baka baka. Ona o kadar güveniyordu ki ihtimal dahi vermiyordu yaptığını, güveni kör bir uçurum gibi altından çekilmişti ve düşerken tutunacak hiçbir şey bulamıyordu. Vera’nın elinden en değerlesini almıştı onların aşkı dillere destandı… ya da Vera öyle zannediyordu.
Onun tek aşkı Yusuf Arman’dı ve bu isim bir zamanlar kalbinde huzur gibi yankılanırken şimdi her hecede canını acıtıyordu.
Artık Yusuf iyice çileden çıkmıştı gözünü bile kırpmamıştı en değerlisini elinden alırken. Oysa onların hikâyesi yıllar öncesine dayanıyordu, kahkahalarla dolu gecelere, birbirlerine fısıldanan sözlere, “asla”larla kurulan hayallere… çok mutlulardı, ta ki Mercan hayatlarına kara bir bulut gibi çökene kadar.
Aşkları o günden sonra yavaş yavaş çürümeye başlamış, yerini keskin, yakıcı bir nefrete bırakmıştı. Mercan ne mi yapmıştı? Kapılarına dayanmıştı… karnı burnunda, gözlerinde meydan okuyan bir kararlılıkla. O an Vera’nın dünyası sessizce parçalanmıştı, ama sesi çıkmamıştı çünkü bazı acılar bağırmaz, içten içe insanı yok eder.
Vera ihaneti affedecek bir insan değildi onun hayatına göre bu, varoluşuna ters bir şeydi. Ama şimdi… ne haldeydi?
Soğuk zeminde kanlar içinde yatıyordu kolundan ve bacağından vurulmuş, her nefes alışında acı göğsünü parçalıyor, ciğerlerine bıçak gibi saplanıyordu. En değerlisini koruyabilmek için canını ortaya koymuştu.
Nazım onun kaçması için yardım etmişti ama oğluna engel olamıyordu Mercan denen kadın Yusuf’un aklını zehir gibi sarmıştı.
Yerde kanlar içinde yatarken, karşısında dikilen adama son gücüyle bağırdı, sesi çatlayarak yankılandı
"Seni öldürücem senin sonun ben olucam!"
Yusuf birkaç adım daha attı, ağır ve kararlı… sanki attığı her adım Vera’nın kalbine basıyordu. Eğildi, yüzü Vera’ya o kadar yakındı ki nefesi tenine çarpıyordu. Gözlerindeki ifadeyi net bir şekilde görebiliyordu artık. O tanıdığı adam gitmişti. Yerine yabancı biri gelmişti
"Benden saklamıyıcaktın Vera," dedi.
Vera’nın dudakları aralandı. Bir inilti kaçtı ağzından. Acı konuşmasına engel oluyordu ama susmak daha ağır geliyordu.
"Pislik… adi herif," dedi. Kelimeler kırık döküktü ama anlamı keskindi.
"Senin yüzünden hayatım bitti benim… yaşama sevincimi, tek dayanağımı aldın benden!" dedi Vera. Kan kaybı artıyordu, gözleri kararıyor ama hâlâ direniyordu.
"Hak ettin Vera! Hak ettin! Sen bize ne yaptın?"
“Bize…” dediğinde, Vera’nın içinde bir şey daha kırıldı.
Yusuf sandalyeyi çekip karşısına oturdu. Rahattı. Sanki birinin ölümünü izlemek onun için sıradan bir akşamdı. Elleri dizlerinde, gözleri Vera’nın üzerinde… bekliyordu.
Ölmesini bekliyordu.
Vera’nın gözünden bir damla yaş süzüldü.
"Seni sevdim ben Yusuf…" dedi. Sesi o kadar zayıftı ki neredeyse duyulmayacaktı.
"Sen bana naptın… ona ne kadar değer verdiğimi biliyordun… aldın onu benden…"
Yusuf hiçbir şey demedi. Sadece baktı.
Bu sessizlik Vera’yı daha çok yaralıyordu. "Sakın unutma bu günü…" dedi Vera, dişlerini sıkarak. "Gün gelicek… bana yaşattığını sende yaşayacaksın… en değerlini elinden alıcam…" Yusuf eğildi. Gözleri karardı.
"Sen hiçbir şey yapamazsın Vera Petrova." Vera güldü.
"Sence umrumda mı Vera? Bir de babamla iş birliği yapmışsın… sen o küçük aklınla kimden kaçıyorsun?" dedi Yusuf, sırtını sandalyeye yaslayarak.
"Seni kim kurtarabilir elimden, söylesene bana?"
Gülerken Vera’nın kanı zemine yayılmaya devam ediyordu, kırmızı gittikçe büyüyen bir gölge gibi etraflarını sarıyordu. Ama Vera… can vermek üzereyken bile gülüyordu.
Bu gülüş… normal değildi. İçinde acı vardı, delilik vardı, yıkım vardı. Yusuf bir an duraksadı. Çünkü bu, tanıdığı Vera değildi.
"Мерзавец!" (Adi herif) diye haykırdı, sesi son bir isyan gibi yankılandı.
"Türkçe konuş benimle Vera!" diye bağırdı Yusuf.
Ama o sözün ardından… zaman bir anlığına durdu. Silah sesi odayı yırttı.
Kurşun Yusuf’un omzuna saplandı.
Bir anlık şaşkınlık, ardından keskin bir acı… Yusuf’un eli refleksle omzuna gitti, yüzü bembeyaz kesildi. Sandalyeden düşerken çıkan ses odada yankılandı, yerde kıvranmaya başladı, acı içinde bağırıyordu.
Bağırdı.
Kıvrandı.
Ama Vera… Vera saatlerdir o acının içindeydi. Kapının eşiğinde duran kişi… Nazım Arman’dı. Gözlerinde kararlılık, yüzünde yılların yorgunluğu vardı.
Elinde silah, yüzünde yılların yorgunluğu ve gözlerinde ağır bir kararın izi vardı. O an sadece bir baba değildi… bir adamdı. Ve doğru olanı yapmıştı.
Yusuf yerde acı içinde kıvranırken, Vera nefes almaya çalışıyordu.
Her nefes bir savaş. Her saniye bir direnç.
Gözleri kapanmak üzereydi ama kapatmadı.
Çünkü hâlâ bitmemişti.
Onu hayatta tutan artık aşk değildi.
Umut değildi.
Sadece tek bir şey vardı içinde…
İntikam ateşi.
🕯
Fiziksel olarak ne kadar güçlü görünürsem görüneyim, içimde parçalanan bir şeyler vardı… ve ben artık onları tutamıyordum. Her şey üst üste gelmişti. Sanki biri hayatımı alıp daracık bir kutunun içine sıkıştırmış, kapağını da kilitlemişti.
Nefes alamıyordum. Babam bile… babam bile benim yok oluşuma sessiz kalmıştı. Bu, insanın içinde bir şeyleri geri dönülmez şekilde kırıyordu.
Ölmekten korkmuyordum. Aslında hiçbir şeyden korkmuyordum. Korkunun yerini bomboş bir hiçlik almıştı. Hissizdim.
Ne öfke tam hissediliyordu, ne acı, ne de başka bir şey… ama yine de içimde ağır, ezici bir yük vardı. Sanki kalbim taşla doldurulmuştu.
Kendim olmak istiyordum.
Ama gün boyu yüzümde taşıdığım o sahte maske… beni benden alıyordu. İnsanların arasında güçlü, soğuk, ulaşılmaz biri gibi duruyordum. Kimse içimde kopan fırtınayı görmüyordu. Görmelerine de izin vermiyordum zaten.
Akşam olduğunda… tek sığınağım dedem olurdu.
Onun yanında gerçek olabiliyordum.
Onun sesi… hâlâ kulaklarımdaydı.
“Mavişim… benim güzel kızım… deden yanında, korkmana gerek yok.”
O sesi hatırladıkça göğsüm sıkıştı. Nefesim kesildi. Gözlerim doldu ama bu sefer tutamadım.
“Dayanamıyorum dede…” diye fısıldadım, sesim parçalanarak çıktı. “Yapamıyorum… nerdesin… lütfen… geri gel…”
Dizlerimi karnıma çektim, daha da küçüldüm sanki. Odanın bir köşesine sığınmıştım. Karanlık üzerime çökmüş gibiydi. Hıçkırıklarım kontrolümden çıkmıştı.
“Yapacaklarımdan korkuyorum…” dedim titreyerek. “Kendimi kaybediyorum… ölüyorum dede...”
Ellerimle yorganı öyle sıkıyordum ki parmaklarım sızlıyordu. Ama o acı bile içimdekinin yanında hiçbir şeydi.
Kalbimdeki ağrı… her geçen saniye biraz daha büyüyordu.
Kimseye güvenemiyordum.
Ayaz’a bile.
Onun neden intikam istediğini hâlâ bilmiyordum. Ve bu bilinmezlik… beni daha da huzursuz ediyordu.
Titriyordum. Üşüyordum. Midem bulanıyordu. Sanki bedenim de artık ruhum gibi pes etmeye başlamıştı.
İçimde hissetiğim yanlızlık duygusu her zaman ki gibi büyüyordu nefes alamk bile haramdı bana.
Toparlanmalıydım. Yarınki davet için ayakta kalmalıydım.
Ama nasıl?
Tam o anda… kapı çaldı.
İrkilerek başımı kaldırdım. Kalbim hızlandı.
“Gece… müsait misin?”
Ayaz.
Saatlerdir ortada olmayan Ayaz.
Cevap vermek istedim ama hıçkırıklarım izin vermedi.
Sesim boğazımda düğümlendi.
“Giriyorum Gece,” dedi kararlı ama temkinli bir sesle.
“Girme…” demek istedim. Gerçekten istedim.
Ama kelimeler çıkmadı.
Kapı yavaşça açıldı.
Gözlerimi sımsıkı kapattım. Kimsenin beni böyle görmesini istemiyordum. Zayıf… dağılmış… kırılmış hâlimi görmesini istemiyordum.
Bana acısın istemiyordum.
“Gece…” dedi bu sefer daha yumuşak, daha endişeli bir tonla.
“Git…” dedim zar zor. Sesim o kadar kırıktı ki kendim bile tanıyamadım.
Ama gitmedi.
Adımlarını duydum. Yavaş, dikkatli… sanki bana yaklaşırken kırılacak bir şey varmış gibi.
Gözümden bir damla daha süzüldü.
Bir anda tam karşımda durduğunu hissettim. Gözlerimi açmak istemedim ama o beni görmek için eğildi.
Ve sonra… hiç beklemediğim bir şey yaptı.
Yatağa oturdu.
Elini alnıma koyduğunda irkildim. Teninin sıcaklığı… benim buz kesmiş bedenime çarptı.
“Ateşin var,” dedi kaşları çatılarak. “Ben yokken bir şey yemedin mi sen?”
Sesinde suçlama yoktu.
Sadece… gerçek bir endişe vardı.
“Ayaz…” dedim zorla. Elini ittim. Onun o sıcaklığını reddeder gibi.
“Sakın…” yutkundum, boğazım yandı. “Sakın acıma bana.”
Gözleri yüzümde gezindi. Kaçacak yerim yoktu.
“Sana acımıyorum,” dedi sakin ama net bir sesle. “Sana acınacak biri gibi bakmıyorum Gece… böyle düşünme.”
Bu… beklediğim cevap değildi.
Bir an sustum.
Devam etti.
“Yemek yemen gerek. Doktor uyarmıştı.” Sesi daha yumuşaktı şimdi. “Vücudun tepki veriyor.”
Saçlarım yüzüme yapışmıştı. Eliyle yavaşça onları kulağımın arkasına itti.
O kadar nazikti ki…
Bu daha da kötü hissettirdi.
Çünkü ben sertliğe alışmıştım. Kırılmaya değil.
Gözlerim kararmaya başladı. Nefesim düzensizleşti. Oda dönüyordu.
“Ayaz…” dedim bu sefer daha zayıf bir sesle. Sanki birazdan tamamen kaybolacaktım.
Ama o gitmedi.
Tam tersine… daha da yaklaştı.
“Buradayım,” dedi alçak bir sesle.
Son gördüğüm şey…
Onun kehribar gözleriydi.
Ama bu sefer o gözlerde ilk kez… savaş, öfke ya da soğukluk yoktu.
Sanki… beni tutmaya çalışan bir şey vardı.
Ve ben…
Kendimi o karanlığın içine bırakırken, ilk kez düşerken yalnız olmadığımı hissettim.
AYAZ ARSLAN
Kendini kaybediyordu; o acımasız, ruhsuz gösterilen kızdan eser yoktu. Yıllarca onun ne kadar kötü bir insan olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım.
Ateşi çok yüksekti, iki lokma bir şey yemişti gözlerindeki acıyı sakladığını sanıyordu ama ben biliyordum, ona acımıyor, sadece onu anlamak istiyordum.
Düşündüğüm kadından çok uzaktı, kim bilir içinde neler yaşıyordu eriyordu… bir insan kendine neden bunu yapardı, anlamıyordum. Boncuk boncuk terliyordu, alnı ateşten parlıyordu, nefesi düzensizdi ve elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Doktor birkaç saatte düzeleceğini söylemişti ama o birkaç saat, o an, bir ömür kadar uzun geliyordu.
Sılayla Aralı’yı göndermiştim, birşeyler araştırmaları için… ama o ağlamaya durmadan devam ediyordu, titriyordu, hıçkırıkları boğazını yakıyordu.
Ellerini saçlarının arasına dalıp saç tellerini çekmeye başlayınca, hızla bileklerini tuttum, ellerini sıkıca tuttum ki kendine zarar vermesini engelleyebileyim.
“Yalvarırım yapma, anne, yapma!” diye bağırıyordu, çırpınıyor, çaresizce direniyordu. “Gece, lütfen kendine gel,” dedim, sesim titriyordu. Yüzüne düşen saçlarını nazikçe geriye attım, parmak uçlarımla alnını yokladım, vücudunu hissetmeye çalıştım.
“Yemin ederim, yemeyeceğim!” dedi, hıçkırıkları artarken kendi isteğiyle yemiyordu. “Anne!” diye çığlık attığında, yorganı sıkıca kavradı, göğsüme iyice sokuldu.
Tırnakları tenime battı, canımı yaktı ama çekmedim yanına iyice yerleştim, göğsümü onunla birlikte yükseltip alçaltarak ritmini hissetmeye çalıştım, sıcaklığımı vermeye, güven hissettirmeye çalıştım.
“Dede, yalvarırım… kurtar beni,” dedi cılız sesiyle, dudakları titriyordu, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. İçinde ne yaşadığını bilmiyordum, anlamaya çalışıyor ama bir türlü ulaşamıyordum.
Ellerimi saçlarının arasına daldırdım, parmak uçlarımla saç tellerini ayırıp hafifçe oynadım belki sakinleşir, belki nefesini düzene sokarım diye… işe de yaradı. “Ben yanındayım,” dedim fısıldayarak, sesim titreyerek ama kararlıydı.
Yüzü bembeyazdı, gözleri şişmişti, ama ben ona acımıyor, sadece yanındaydım. Her hıçkırığında ellerimi bırakmadım; göğsüme iyice çekmiş, sıcaklığımı hissettirmeye çalışıyordum.
“Söz veriyorum, bir daha yapmayacağım, anne… canım acıyor,” dedi, sesi kısıldı, nefesi düzensizdi. Yaraları düşündüğümden daha derindi sadece ateş değil, ruhu da yanıyordu.
Ellerim hâlâ saçlarında oyalandı, parmak uçlarımla saç tellerini araladım, alnını, yanaklarını yokladım, titreyen bedenini hissetmeye çalıştım. “Seni bu hâle kim getirdiyse, hesabını soracağım, Armançık,” dedim fısıltıyla, sesi hafif ama keskin bir tehdit gibiydi.
“Geçmiyor… geçmiyor… dede, gel artık… dayanamıyorum,” dediğinde tepki veremedim, duyduklarım karşısında öylece kaldım. Öyle bir çaresizliğin içindeydik ki, sanki yok oluyordu… elim anlığına düşen ateşine kondu, yanakları hafifçe ıslaktı, nefesi hâlâ düzensizdi ama kabusları, o an, biraz olsun hafiflemiş gibiydi.
Gece hâlâ göğsüme yaslanmış, titreyerek nefes alıyordu. Ateşi yavaş yavaş düşmeye başlamıştı ama hâlâ vücudu sıcak, elleri terliydi. Onu böyle görünce içim acıyordu ama acımakla karışık bir şey değildi sadece yanında olmam gerekiyordu, başka hiçbir şey.
Parmak uçlarımla saçlarının arasına dalıp tellerini ayırıyor, alnını yokluyor, titreyen omuzlarına hafifçe dokunuyordum. “Ben buradayım,” dedim fısıldayarak.
Gözleri bulanık, kirpiklerinin arasından süzülen yaş damlaları yanaklarını ıslatıyordu ama bu sefer hıçkırıkları yavaşlamaya başlamıştı, küçük küçük duraklamalar oluyordu.
“Kesme onları seviyorum anne lütfen” dedi cılız sesiyle annesiyle arasının iyi olmadığı barizdi bir anne evladına niye bunu yapardı ki anlam veremiyorum.
Ve ben, onu böyle izlerken fark ettim ki, artık ne kadar kırık olursa olsun, Gece’nin içinde hâlâ kontrol edilemeyen bir güç vardı acıyı hissediyor, ağlıyor ama aynı zamanda hayatta kalmaya kararlıydı.
O an, sessizce birbirimize sarılmış şekilde, dünyanın geri kalanına rağmen, küçük bir zafer kazanmış gibiydik.
🕯
GEÇMİŞ
“Dede…” dedi, e’leri uzatarak küçük Gece. Kollarını sonuna kadar açmış, babasını ve annesini arkasında bırakıp koşuyordu. Söz konusu dedesi olunca, dünyadaki herkesi bir anlığına unutabiliyordu.
Nazım kollarını açmış, torununun ona koşmasını bekliyordu. Sert yüz hatlarının arasına sıkışmış o nadir yumuşak ifade, sadece Gece’ye aitti. Gece direkt boynuna atladı. Nazım onu kucağına alıp alnından öptü. Küçük kızın teni sıcaktı, kokusu tanıdıktı… yıllardır eksikliğini hissettiği bir şey gibi.
Gece hiç duraksamadan boynuna atladı. Küçük kolları onun boynuna dolandı, yüzünü omzuna gömdü. Nazım onu kucağına alıp alnından öptü.
“Nasılsın bakalım, mavişim? Dedeni özledin mi?” dedi, yüzünü dikkatle incelerken.
Gece’nin yüzündeki neşeyi fark etti ama hemen ardından gözleri saçlarına takıldı. Beline kadar uzanan saçları yamuk yumuk kesilmişti. Kaşları istemsizce çatıldı.
“Tabii ki özledim! Ben dedemi herzamamn özlerim. Balık tutmaya ne zaman gideceğiz?” dedi, gözleri parlıyordu
Nazım bir an gözlerini torunundan ayırıp Yusuf’a ve Mercan’a baktı. Mercan her zamanki gibi çekingen, Yusuf’un arkasında yürüyordu. Bu dünyada en çok çekindiği insan Nazım’dı.
Nazım, gözleriyle Gece’nin saçlarını işaret etti.
“Bu kızın saçlarının hali ne?” dedi, sert bir tonla.
“Kendisi kesmiş,” dedi Yusuf, kestirip atar gibi.
Mercan tek kelime etmedi. Başını bile kaldıramadı.
Nazım bir süre ona baktı, sonra hiçbir şey demeden yüzüne gülümseme yerleştirip tekrar Gece’ye döndü.
Gece, dedesinin omzuna yaslandı.
“Kim köfte patates yemek ister?” dedi Nazım, eve doğru ilerlerken.
“Ben! Ben!” diye bağırdı Gece sevinçle.
“Gece yiyemez, daha yeni yedi,” dedi Mercan.
Hiçbir zaman “kızım” demezdi.
Oysa Gece kahvaltı bile yapmamıştı. Annesinin sesini duyunca hevesi kaçtı. Dudakları büzüldü.
nazımın belki 2 oğlu vardı ama hiçbirine gece gibi değer vermemişti, gecenin tek bir göz yaşına dünyayı yakacak bir insandı. arkasına dönme zahmetinde bile bulunmadı.
“Elma çayı da yaptım kızıma. Başka ne istersin mavişim?” dedi umursamaz bir rahatlıkla.
Gece’nin yüzündeki hüzün bir anda silindi. Düşünüyormuş gibi yaptı.
“Hımm… limonlu kurabiye!” dedi gülerek.
Nazım da onun gibi güldü.
Yemek odasına girdiklerinde Gece’yi baş köşeye oturttu. Mercan’ın siniri yüzünden okunuyordu ama sessizce Yusuf’un yanına oturdu.
Gözleri Gece’nin tabağında gezindi.
“Çok fazla. Sadece bir tane yiyeceksin,” dedi sertçe.
Nazım hemen araya girdi.
“Burayı kendi evin zannetme. Burası benim evim ve burada benim kurallarım geçer,” dedi ciddi bir sesle.
Gece köfteleri yerken etrafı merakla izliyordu.
Nazım tekrar ona döndü.
“Eğer hepsini yersen, sana bir sürprizim var,” dedi.
Gece’nin gözleri heyecanla açıldı. Hızla yemeye başladı.
“Baba… affetsin mi beni?” dedi Yusuf çekingen bir şekilde.
Nazım’ın yüzü anında değişti.
“Bu eve girmenin tek yolu Gece. Ve siz onu kullanıyorsunuz. Affetmedim. Ölsem de affetmen seni… yaptığın o iğrenç şeyden sonra.”
Gece, ağzındaki lokmayı bile bitirmeden sordu
“Babam yaramazlık mı yaptı?”
Nazım gözlerini Yusuf’tan ayırmadan cevap verdi
“Hem de çok büyük bir yaramazlık yaptı.”
Gece omuz silkti, yemeye devam etti.
Sanki yetişkinlerin dünyasındaki o karanlık ağırlık ona hiç değmiyordu.
Yusuf konuşmaya devam etti
“Baba, yıllar geçti. Sen arkamda olmazsan beni o tahttan indirirler…”
Nazım torununun önüne gelen saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı.
“Ben o tahtı bıraktım,” dedi. “Ama bir gün geri alacağım.”
Söylediği şeyin ağırlığı odada asılı kaldı.
“Ve arkanda durmaya gelirsek… senin yaptığın onca şeyden sonra dua et seni mirasımdan men etmedim. Anladın mı? Bir daha sakın kızımı bahane edip buraya ayak basmayın.”
Nazım oğlunu tanıyamıyordu. Mercan hayatına girdikten sonra her şey değişmişti.
Mercan gülmesini tutamadı. “Baba, o senin kızın değil,” dedi. Nazım’ın gözleri ona kilitlendi. “Bana baba deme.”
Sonra torununa döndü. “O benim kızım,” dedi.
Gece ona bakıp gülümsedi. O gülüş, Nazım’ın içini yumuşatan tek şeydi.
“O bizim kızımız,” dedi Mercan.
“O zaman annelik yapacaksın. Öyle ‘benim kızım’ demekle olmuyor,” dedi Nazım sinirle.
mercanın rengi attı, masadan hızla kalktı. sandalye yere sürtünürken çıkan ses ortamı daha da gerdi. yusuf hemen mercanın arkasından kalktı.
“Mercan! Nereye” dedi peşinden giderken, sesi telaşlıydı. babasına döndü “Gece bugün sende kalsın” dedi ve mercanın arkasından hızla kapıdan çıktı.
kapı kapanırken çıkan ses evin içinde yankılandı.
dışarıda mercanın kolundan tutup durdurdu “Herşeyi berbat edeceksin mercan” dedi kısık sesle, dişlerini sıkarak.
mercan sinirle ona döndü, gözleri öfkeyle doluydu “Yeter artık o kadın yüzünden baban sana sırtını döndü burda aptal gibi” dedi nefes verirken.
Yusuf konuşcakken o devam etti “Eyer babamın seni afetmeni istiyorsan babamın kalbine tek yolu kullanacaksın yani geceyi batuhana gece kadar değer vermiyor beni zaten sevmiyor tek şansımız o yusuf biliyorum kızımız ama tek yol o” dedi ellerini yusufun omzuna koyup dudaklarını büzdü.
“Ben zaten ona iyi davranıyorum” dedi yusuf.
Mercan dilini damağına vurdu “Öyle değil sevgilim senin başa geçirmek istediğin kişi kim?” dedi mercan yusufun gözlerinin içine bakarken.
“tabikide Batuhan gece geçemez zaten” dedi.
mercan ona gülümsedi, sinsi bir rahatlıkla “İşte öyle yapmıyicaz sen batuhana kötü davranıp geceyi başa geçirmek istermiş gibi yapacaksın yoksa başka şansımız yok hayatım” dedi.
Yusufun aklına bu yatmıştı “Merak etme ben batuhana zamanı gelince anlatırım onun iyiliği için olduğunu” dedi.
derin bir nefes verdi yusuf. mercan yusufa sarıldı.
“Herşey Vera yüzünden oldu ama ben senin yanındayım hayatım” dedi.
Yusuf ona sarılmadı “Tamam” dedi sadece.
Mercan hemen yusufun yanağına öpücük kondurdu “Hadi gidelim hayatım” dedi.
istediklerini elde etmişlerdi. yusufun elinden tutup hızla evden çıktılar. geceyi almak için geri gelmediler.
Nazımın ve mavişim saatlerce oyun oynadılar bahçede. bahçe zambaklarla doluydu beyaz çiçekler rüzgârla hafifçe sallanıyor, etrafa tatlı bir koku yayılıyordu. etrafta oradan oraya koşturuyordu gece.
koşmayı bırakıp dedesine yaklaştı nefes nefese “Bütün yemekleri yedim hani süpriz” dedi merakla.
Nazım onun heyecanını görünce gülümsedi, gözlerinin kenarı yumuşadı. bahçedeki korumalardan birine işaret etti.
Adam beyaz bir hediye kutusuyla döndü, siyah kurdelesi vardı.
Gece heycanla bekliyordu, küçük kalbi hızla atıyordu. adam eğilip kutuyu ona verince hızla alıp yere bıraktı, kurdeleyi açmaya çalıştı ama başaramadı.
Nazım onun bu tatlı haline gülüp çimenlere oturdu, tek hamlede kurdeleyi açtı.
Gece heycanla kapağı fırlattı, içinden çıkan peluş kediye alıp hayranlıkla baktı sarı lekeleri vardı, yumuşacıktı.
“Dede bu çok güzel” dedi dedesinin boynuna sarıldı, yanağına sulu bir öpücük kondurdu.
“Beğendin mi” dedi Nazım.
“Hemde Çoookkk beğendim” dedi.
kediye sıkıca sarıldı “Artık geceleri korkunca buna sarılıcam” dedi.
Nazım onu kucağına otutturup saçlarını sevmeye başladı.
“Gece'm evimin neşesi benim güzel kızım” dedi.
Torunun kesilen saçlarını nazikçe geriye attı.
“Deden artık senin yanında korkmana gerek yok” dedi alnına küçük bir öpücük kondurdu.
“Beğendin mi” dedi Nazım.
“Hemde Çoookkk beğendim” dedi.
Kediye sıkıca sarıldı “Artık geceleri korkunca buna sarılıcam” dedi. nazım onu kucağına otutturup saçlarını sevmeye başladı. “Gece'm evimin neşesi benim güzel kızım” dedi.
Torunun kesilen saçlarını nazikçe geriye attı.
“Deden artık senin yanında korkmana gerek yok” dedi alnına küçük bir öpücük kondurdu.
Gece güldü “Sen varken ben hiç korkmam ki” dedi.
ve dedesinin yanaklarıyla oynadı.
Gece’nin o küçücük, ama dünyaları durdurabilecek kadar güçlü sesi bahçede yankılanırken, Nazım’ın içinde yıllardır taş gibi duran ne varsa bir anlığına çatladı.
Küçük kızın parmakları onun yanaklarını sıkıştırırken gülüşü öyle saf, öyle gerçekti ki… Bu dünyada kirlenmemiş tek şey sanki o gülüştü.
Nazım gözlerini kapattı kısa bir an. O sesi içine çekti.
Sanki o ses, geçmişte yaptığı hataların, kaybettiklerinin, içinden koparılanların acısını bir nebze de olsa dindiriyordu.
Bahçede hafif bir rüzgar esiyordu. Zambaklar salınıyor, beyaz yaprakları güneş ışığında parlıyordu. O bahçeyi yaptırdığı günü hatırladı… Her bir çiçeği, her bir taşı, her bir detayı Gece için seçmişti.
Gece, dedesinin kucağında kıpırdanıp peluş kediyi daha sıkı sardı. Küçük burnunu oyuncağın yumuşak tüylerine gömdü, derin bir nefes aldı.
“Bunun adı ne olsun?” dedi heyecanla, gözlerini tekrar dedesine kaldırarak.
Nazım hafifçe gülümsedi. Parmakları Gece’nin saçlarının ucuna dokundu. Yamuk kesilmiş, düzensiz saç telleri avuçlarının arasından kayarken kaşları bir an yine çatıldı ama bu sefer ses etmedi.
“Sen koy bakalım adını,” dedi yumuşak bir sesle. “Ama güzel bir isim olsun. Senin gibi.”
Gece düşünüyormuş gibi yaptı. Kaşlarını çattı, dudaklarını büzdü, gözlerini gökyüzüne dikti. O an o kadar ciddiydi ki, sanki dünyanın en önemli kararını veriyordu.
“Hmm…” dedi uzun uzun.
Sonra birden yüzü aydınlandı.
“Pamuk!” diye bağırdı.
Nazım güldü. O kahkaha ağır, sert adamın içinden değil de sanki başka bir yerden çıkmış gibiydi.
“Pamuk ha?” dedi.
Gece başını hızla salladı.
“Çünkü çok yumuşak! Ve… ve benim gibi güzel!” dedi gururla.
Nazım bu sefer kahkahayı tutamadı. Başını hafifçe geriye attı. Gözleri kısıldı. Yıllardır belki de ilk kez bu kadar içten gülüyordu.
“Evet…” dedi sonunda, Gece’nin burnuna hafifçe dokunarak. “Senin gibi güzel.”
O sırada güneş yavaş yavaş batmaya başlıyordu. Gökyüzü turuncuya, sonra pembeye dönüyordu. Bahçedeki zambaklar gölgeler arasında kalırken, Gece dedesinin kucağında peluş kedisine sarılmış, gözlerini kapatmaya başlamıştı.
Nazım onu daha sıkı tuttu.
Sanki biri gelip alacakmış gibi.
Sanki dünya onu elinden çalacakmış gibi.
Ve belki de… gerçekten öyle olacaktı.
🕯
Gözlerimi açmaya çalıştığımda başım zonkladı, sanki kafatasımın içinde biri ağır ağır duvarlara vuruyordu. İlk başta etrafı net göremiyordum görüntüler bulanık, güneş ışıklar keskin ve rahatsız ediciydi.
Göz kapaklarım yeniden kapanmak ister gibi ağırlaştı ama kendimi zorladım. Derin bir nefes almaya çalıştım.
Farklı bir yerdi… Ama yine de tanıdıktı. Sanki karanlık beni nereye gitsem buluyordu. Duvarlar siyahın tonlarına bulanmıştı Başım tekrar ağrımaya başlayınca, yatağın içinde huysuzca kıvrandım.
Yumuşak çarşaflar tenime değiyordu ama rahatlatmıyordu… aksine, sanki beni tutuyormuş gibi hissettiriyordu. Gözlerimi sıkıca kapattım. Şakaklarım zonkluyordu.
Gözlerimi araladığımda tavana odaklanamadım. Her şey bulanıktı. Hafızam… parçalanmış gibiydi. Yataktan kalkmaya çalıştım ama bedenim bana ait değilmiş gibi ağırdı. Başım zonkladı. Sanki biri zihnimin içini kazımıştı.
Ayağa kalktığımda adımlarım dengesizdi. Duvara tutuna tutuna ilerledim. Ellerim istemsizce saç diplerime gitti.
Parmaklarım kafa derime baskı yaparken, sanki bir şeyleri hatırlamaya zorlar gibiydim kendimi. Ama yoktu… hiçbir şey yoktu.
Etrafıma baktım. Tanımadığım bir ev. Soğuk ama gösterişli. Sessizlik… kulağımı çınlatacak kadar yoğundu.
Salona doğru ilerledim.
Ve o sessizlik bir anda kırıldı.
Gösterişli salonun ortasında, güneş ışığı devasa camlardan içeri süzülürken masa kuruluyordu. Işık, masanın üzerindeki tabaklara vuruyor, altın tonlarında parlıyordu. Ama o sıcaklık bana ulaşmıyordu.
Sıla sofrayı hazırlıyordu. Her hareketi alışılmış, rahat.
Aral masaya yayılmış, telefonuna gömülmüş.
Bir anda ensesine şaplak atmasını bende beklemiyordum.
Sıla’nın eli Aral’ın ensesine indi.
“Manyak kadın ya!” diye homurdandı Aral, ensesini ovuştururken. Sesinde alışılmış bir rahatlık vardı.
Arkamdan gelen sesle irkildim.
“Daha iyi misin?”
O ses…
Omzumun üzerinden baktım.
Ayaz.
Her zamanki gibi sakindi. Ama gözlerinin derininde bir şey vardı… dikkatle sakladığı bir endişe.
“N’oldu yine bana?” dedim. Sesim bana ait değil gibiydi. Kuru, çatlak… Boğazım yandı konuşurken.
“Vücudun tepki veriyor,” dedi sakin ama kesin bir tonla. “Doktorla konuştum.
Düzenli beslenmen gerek.”
Eliyle masayı işaret etti. “Hadi, otur.”
Sonra başını çevirip kapıya doğru seslendi “İlaçları getir, Karan.”
Sesi düzleşmişti. Komut gibiydi. Sesi o kadar soğuktuki içim titredi.
Masaya doğru ilerledim. Adımlarım artık daha kontrollüydü ama içimdeki huzursuzluk hâlâ kıpır kıpırdı.
Masa… gereğinden fazla doluydu. Sanki eksik olan bir şeyi telafi etmeye çalışıyordu.
Oturmadım baş köşeye. Bu sefer çaprazına oturdum. Karşımda Aral vardı.
Gülümsüyordu. O sinir bozucu, her şeyi biliyormuş gibi olan gülümsemesiyle.
“Ne var?” der gibi baktım.
Hiç konuşmadan çatalımı aldım, zeytinlere daldırdım. Birini ağzıma attım.
“Senin abimin odasında ne işin vardı kız?” dedi Aral. Gülerek. “Neler karıştırıyorsunuz siz?”
Zeytin boğazıma takıldı.
Öksürmeye başladım. Gözlerim sulandı. Nefesim kesildi.
Ama o… hâlâ gülüyordu.
“Anlamam sandınız dimi? Benden kaçmaz,” dedi imalı bir şekilde.
Su… su aradım gözlerimle.
Yoktu.
Tam panik yükselirken
Sıla önüme suyu bıraktı.
Hiç düşünmeden bardağı kaptım ve kafama diktim. Su boğazımdan geçerken yanan yerleri serinletti ama içimdeki öfkeyi söndürmedi.
“N’oldu, iyi misin?” dedi Sıla, gerçekten endişeli.
Sonra Aral’a döndü
“N’aptın lan?”
Aral omuz silkti. Hâlâ sırıtıyordu. Bundan zevk alıyordu.
Ayaz yoktu.
Gittiğini o an fark ettim.
Bardağı masaya bıraktım.
Yavaşça Aral’a döndüm.
“O boynunu koparırım senin,” dedim.
Sesim bu sefer netti. Sertti. İçimdeki karanlık, kelimelere sızmıştı.
Tam o anda kendimi durdurdum şimdi sırası değildi. Zihnimdekileri durdurmaya çalışırken arkamdan gelen sesle bütün sesler sustu.
“Kendine gelmişsin.”
Ayaz geri gelmişti.
Sesiyle ortamın gerilimi kesildi. Ama tamamen dağılmadı… sadece yön değiştirdi.
Oturdu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Aral hâlâ sırıtarak bakıyordu. Cevap vermedim. Kahvaltıya döndüm.
Ama hiçbir şeyin tadı yoktu.
Sıla yanıma oturdu. Sessizce yemeye başladı. Ortam yavaş yavaş normale dönüyordu ama içimdeki düğüm çözülmüyordu.
Ayaz tabağıma bir parça ballı ekmek bıraktı.
O küçük hareket… beklenmedik bir şey yaptı.
İçimde bir şey kıpırdadı.
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Bitecek onlar,” dedi.
Basit bir cümleydi. Ama altında başka bir şey vardı. Emir gibi değil… ilgiydi.
“Abi ben de istiyorum,” dedi Aral çocuk gibi.
Herkes ona baktı.
“Sen buna nasıl dayanıyorsun Ayaz?” dedi Sıla gülerek.
Ayaz hiç bakmadan cevap verdi
“Dayandığımı kim söyledi?”
Aral dramatik bir şekilde çatalını bıraktı.
“Yazıklar olsun,” dedi.
Ve tekrar yemeye başladı.
Gülmemek elde değildi.
Karan gelip ilaçları bıraktı.
“Gidebilirsin,” dedi Ayaz.
Ciddiyeti geri gelmişti.
İlk kez tabağımdakileri bitirdim. Ve garip bir şekilde… huzursuz değildim.
İlacımı suyla içtim. “Akşam için bir şeyler ayarladım,” dedi Ayaz, arkasına yaslanarak. “Her şeyi buraya getirmedik.”
“Topuklu ayakkabı peki?” dedim, istemsiz bir heyecanla.
Güldü.
Gerçekten güldü.
Onu ilk kez böyle gördüm.
“Hallettim.”
“Kimler olacak?” dedi Sıla. “Biz de geliyor muyuz?”
Ayaz bana bakmayı bırakıp Sıla’ya döndü.
“Belli değil. Siz gelmiyorsunuz . Ama aldığım haberlere göre herkesi çağırmış.”
Aral’ın yüzü gerildi.
“O Çelik pisliği geliyor mu?”
Hava bir anda ağırlaştı.
“Büyük ihtimalle,” dedi Ayaz.
Sessizliği ben bozdum.
“Bizim ölmememiz için karar çıkarmışlardı ya… Bu davete gitmemiz tehlikeli değil mi?”
Aral bana baktı.
“Petrovaların olduğu yerde kimse kimseyi öldüremez.” demek öyle.
Ayağa kalktım. Sandalyenin sesi zeminde yankılandı.
O ses… gereğinden fazla uzadı sanki. Herkesin dikkatini üzerime çeken, içimdeki huzursuzluğu dışarı vuran tek şey oydu.
Herkes bana baktı.
Sadece bakmadılar… ölçtüler. Ne hissediyorum, ne saklıyorum, ne hepsini anlamaya çalışır gibiydiler.
“Biraz temiz hava almak istiyorum,” dedim.
Sesim sakindi ama içimde bir şeyler daralıyordu. Göğsümde görünmeyen bir el sıkıyormuş gibi.
Tam gidicekken
“Melek dönmüş.”
Sıla’nın sesi.
Durduğum yerde kaldım.
Sadece bedenim değil… düşüncelerim de. O isim, zihnime çarptı ve yankılandı. Herşeyin farkındaydım ama bunun affı olmayacaktı en çokta buna üzülüyordum.
Ona döndüm.
Gözlerimi ondan ayırmadan.
“Öyle mi?” dedim. “Acaba neden dönmüş?”
Sesim normaldi. Hatta fazla normal. Ama içimde yükselen o garip huzursuzluk… adını koyamadığım bir his, yavaş yavaş içimi sarıyordu.
Gözlerindeki tereddüt… her şeyi anlatıyordu. Söylemediği şeyler vardı. Ve ben o söylenmeyenleri her zaman daha iyi anlardım.
“Melek akşam davetliymiş,” dedi Ayaz.
Sesi sakindi ama dikkatliydi. Sanki vereceğim tepkiyi ölçüyordu.
Rahat görünmeye çalıştım. Umursamaz. Etkilenmemiş.
“Ne kadar da güzel,” dedim. “Çok özlemiştim.”
İçimde hiçbir şey kıpırdamadı o cümleyi kurarken. Bu beni daha çok rahatsız etti.
Sesim fazla düzgündü. Fazla yapay.
Sanki ben konuşmuyordum… sadece olması gerekeni söylüyordum. Bazen aptal rolü oynamak zorunda kalırdık. En sevmediğim roldü çünkü gerçek benliğime ihanet ediyordum.
“Telefonum nerede?”
Bir şeye tutunmam gerekiyordu. Konuyu dağıtmak… ya da kendimi.
Ayaz cebinden çıkarıp uzattı.
Elini uzatırken gözleri bir an üzerimde kaldı. Kısa ama ağır bir bakıştı.
Telefonu alırken gözüm ona takıldı.
Siyah tişört. Eşofman.
İlk kez onu böyle gördüm.
Bu kadar rahat… bu kadar savunmasız gibi duran ama aslında daha tehlikeli bir halde.
Ve garip bir şekilde… daha tehlikeli görünüyordu.
Çünkü bu hali… kontrol altında değilmiş gibi hissettiriyordu. Ya da belki… kontrolün gerçek hali buydu.
Gülümsedim.
Refleks gibi. Alışkanlık gibi.
Ama o gülümseme içime ulaşmadı.
Yüzümde kaldı. Ruhuma değmedi bile.
Salondan çıktım.
Adımlarım hızlı değildi ama durmak istemiyordum. O ortamdan uzaklaşmam gerekiyordu.
Ev… gerçekten güzeldi. Ama o güzellik bile içimdeki sıkışmayı hafifletemiyordu.
Ağaçlar, ışık, genişlik… hiçbiri bana iyi gelmiyordu. Sanki içimdeki karanlık, dışarıdaki her şeyi bastırıyordu.
Kapıdan çıktığım an bahçedeki adamların bakışları bana döndü.
Hepsi aynı anda.
Sessiz, dikkatli, tetikte.
Bir anlığına üzerimde durdular.
Sonra… sanki bir şeyden çekinir gibi gözlerini kaçırdılar.
Umursamadım. Ya da umursamıyormuş gibi yaptım. Üzerimde hâlâ gecelik vardı.
İnce kumaş tenime değiyordu ama fark etmiyordum bile. Soğuk mu, sıcak mı… hiçbir şey hissetmiyordum doğru düzgün.
Havuzun önündeki şezlonglardan birine oturup uzandım. Yavaşça. Sanki vücudum bile yorulmuştu düşünmekten.
Güneş yüzüme vurdu. Göz kapaklarımın arkasında turuncu bir sıcaklık oluştu.
Ama içim hâlâ soğuktu.
Geçmeyen, yayılmayan bir soğukluk.
Telefonu açtım. Ekranın ışığı gözlerimi rahatsız etti bir an. Rehberimde gezinirken…
İsimler kaydı gözümün önünden. Tanıdık ama uzak. Sanki başka bir hayatın parçalarıydı.
Bir bildirim düştü.
Emre.
Saat başı yazdığını fark ettim.
Aynı ısrar. Aynı vazgeçmeyiş.
Ekrana bakarken parmağım havada asılı kaldı.
Bir santim bile ilerleyemedim.
Açmamalıydım. Bunu çok net biliyordum.
Çünkü bazı şeyler… açıldığında geri kapanmaz.
Ama merak…
Her zaman olduğu gibi…
İçimde yavaşça büyüdü.
Sessizce. Israrla.
Ve her şeyin önüne geçti. Onunda sırası gelicekti herkes gibi oda ihanetinin bedelini ödüyicekti konu beni başka kızlarla aldatması değildi umrumda bile değildi ama bu yaptığının bedelini ağır olucaktı.
"Gece sevgilim nerdesin sen almaya geliyim seni kalbini kırdıysam özür dilerim lütfen bir şans daha ver"
Her zamanki gibi mesajlardı ekranın soğuk ışığı yüzüme vururken içimde en ufak bir kıpırtı bile yoktu.
Ona karşı herhangi bir duygu hissetmiyordum, ne içimde ona nefret ne de sevgi vardı. Mesaja cevap vermedim, görüldü attım.
Telefonu elimde çevirirken parmaklarım bir an duraksadı yiğenlerimle konuşmak istiyordum. İçimde bir yer, onların sesine ihtiyaç duyduğunu fısıldıyordu.
Telefon rehberinden Alya’yı buldum. Abimin eski eşini… Eskiden sürekli konuşurduk ama uzun zamandır konuşmamıştık.
İsminin üzerine basmadan önce derin bir nefes aldım sanki sadece bir arama değil, geçmişe atılan bir adımdı bu.
Aradım. Telefonu kulağıma götürdüğümde çaldı… çaldı… Her saniye biraz daha ağırlaştı. Açmayacak sandım ama en sonunda açtı.
"Alo! Gece iyimisin sen nerdesin öldürücekler sandım seni" dedi endişeli sesiyle. Sesindeki titreme bana kadar ulaştı.
Güldüm. Boğazımdan çıkan ses hafifti ama içimdeki ağırlıkla hiç uyuşmuyordu. "O kadar kolay mı beni öldürmek" dedim.
Sıkkın bir nefes verdi. Telefonda bile hissediliyordu o yorgunluk.
"Şakanın sırası değil Gece hakkında karar çıkarmışlar abin kafaya koymuş gece sana kıyamayan abin seni öldürücek" dedi.
Gözlerimin dolduğunu hissettim ama bozuntuya vermemeye çalıştım. Gökyüzü bakarak gözlerimi kırptım sanki gözyaşları geri kaçacakmış gibi. Bana kıyamayan abim… aslında en başından beri bana kıymıştı.
"Alya mira ve Atlas nerde?" dedim sesimi düzenlemeye çalışırken. Kelimeler boğazımdan zor çıktı.
Onları kendi çocuklarım gibi görürdüm. O küçük ellerin bana sarılışını, uyurken yüzüme değen nefeslerini… Çok özlemiştim. Onlara sarılarak uyumayı özlemiştim.
"Gece dikkatli ol tamam mı nerdesin sen güvenli biyerdemisin babamın adamlarından birini gönderebilirim" dedi.
Güvende olduğumu ben de bilmiyordum. Etrafımda görünmeyen bir çember var gibiydi.
"Petrovaları tanıyormusun?" dedim konuyu değiştirerek.
"Arman ailesiyle mevzularının derin olduğunu duydum o kadına sakın yaklaşma gece sakın" dedi uyararak.
Gözlerim tırnaklarıma takıldı. Uzamışlardı… sivri, keskin. Farkında olmadan onları silah gibi kullanmaya hazırdım sanki.
"Beni duyurmusun gece sakın dedim sana" dedi sesi yükselerek.
Gözlerimi tırnaklarımdan çekip havuza diktim.
"Duydum duydum kapatmam gerek" diye mırıldandım. Cevap gelmeden kapattım.
Şezlongtan yavaşça kalkıp tekrar içeri girdim. Ayaklarımın altındaki mermerin soğukluğu bedenime yayıldı çıplak ayaklarla çıktığımı daha yeni fark ediyordum.
Ortalıkta kimse yoktu. Ev garip bir sessizliğe gömülmüştü. Günler sonra ilk kez bu kadar enerjik hissediyordum. Bu enerji huzurdan değil, yaklaşan fırtınadan geliyordu.
Salonun önünden geçerken Aral’ın koltukta oturup telefona baktığını fark ettim. Yüzü ekranın ışığıyla aydınlanmıştı, dünyadan kopmuş gibiydi.
Bulaşacak kişi tam da oydu. Gülerek geri dönüp salona girdim. Koltukta tam yanına oturduğumda kafasını telefondan kaldırıp bana baktı. Bakışlarında alışılmış o mesafe vardı beni çok sevdiği söylenemezdi.
"Ne istiyosun?" dedi bıkkın bir şekilde.
Tüm enerjimi sömürmüştü ama bunu ona belli etmeyecektim.
"Sana ne ceza vereceğimi buldum Aral" dedim sırıtarak.
Tekrar telefonuna dönecekti ki elinden alıp arkama sakladım. Sinirlenmişti. Telefon bağımlılığı vardı büyük ihtimalle.
"Ne istiyorsun" dedi bana dönerken.
Gülmemek için kendimi zor tuttum.
"2 şey istiyicem bir 1 hafta kölem olcaksın-" dedim.
Gözleri fal taşı gibi açıldı.
"Saçmalama kaç yaşındayım ben!" dedi bağırarak.
Sesinden rahatsız olmuş gibi yüzümü buruşturdum.
"Kesme sözümü ikincisi daha güzel" dedim.
Tam ağzını açıp itiraz edecekken, içimdeki sabır bir anda koptu.
"Eğer bir daha lafımı bölersen boynunu kopartırım!" dedim aynı onun gibi bağırırken.
Bunu beklemiyor olmalıydı. Bir an duraksadı. Boynunu çok seviyor olmalıydı… çünkü sustu. Ona bakıp tekrar gülümsedim.
Bunu beklemiyor olmalıydı. Bir an duraksadı. Boynunu çok seviyor olmalıydı… çünkü sustu. Ona bakıp tekrar gülümsedim.
"Dövüşelim" dedim tatlı tatlı.
Ciddi olup olmadığımı inceledi uzun bir süre. Sonra kahkaha attı. O kahkaha odanın içinde yankılandı. Sabırla kahkahasının bitmesini bekledim.
"Ha sen ciddisin sen ve ben dövüşmek" dedi, tekrar kahkaha attı.
"Hadi uzun zamandır dövüşmüyorum korkma bu kadar" dedim. Onu kışkırtmaya çalışıyordum.
Bir an gülmeyi bırakıp bana döndü.
"Korkmak mı?" dedi alay edercesine.
"Bunu senin iyiliğin için yapıyorum emin ol şurda bayılmanı istemiyorum" dedi üzerimdekileri kastederek, "gecelikle mi dövüşcen gece güldürme beni" dedi.
Sinirle sistemlerimle oynuyordu. Gözümün seğirdiğini hissettim sakin ol sakin. Kimse gerçek kimliğimin farkında değildi.
Parmaklarım görünmeyen bir tahtanın üzerinde taşları hareket ettirir gibi sabit ve kararlıydı. Her hamle önceden düşünülmüş, her sonuç hesaplanmıştı. Onlar rastgele oynadığımı sanıyordu… oysa ben oyunu yazandım.
Ben kendime oyun oynuyordum. Abimin benim üzerimden paralar akladığının farkında değilmiydim zannettiniz? Kaç tane operasyona katıldığımı tahmin dahi edemezlerdi… kaç tane adamı tek darbede geberttiğimi bilemezdi.
O anların ağırlığı hâlâ kaslarımda saklıydı. Her darbe, her nefes, her bakış… hepsi zihnimin en karanlık köşesinde saklıydı. Kimse o kapıyı açamazdı. Çünkü o kapının ardında ben bile kendimden korkuyordum.
Bilmemesi onun yararınaydı.
Çünkü gerçekler bazı insanları korumaz… parçalar. Ve ben parçalamayı çok iyi bilirdim.
Beni Gece Arman diye tanıyorlardı ama nereden bilsinler yıllardır aradıkları, her sevkiyatlarını bozanın ben olduğumu…
Onların gözünde ben sadece bir isimdim. Bir gölge. Bir kız. Ama perde arkasında ipleri çeken bendim. Her bozulan planın, her kaybolan yükün, her çöken düzenin ardında… benim imzam vardı.
Tenebra’yla tanışan herkes ya ölürdü… ya da ölürdü.
Başka bir ihtimal yoktu. Çünkü Tenebra merhamet etmezdi. Karşısındakine seçim hakkı tanımazdı. Onun dünyasında gri yoktu… sadece siyah ve yok oluş vardı.
Tenebra’yla Gece aynı kişi değildi. Tenebra’nın acıması yoktu… ne isterse onu alırdı.
Gece hissederdi. Gece düşünürdü. Gece bazen dururdu… ama Tenebra durmazdı. O bir fırtına gibiydi
önüne ne çıkarsa yok eden, geride sadece sessizlik bırakan bir fırtına.
Tenebra benim en gizli silahımdı. Kimse bilmezdi. Kaç tane bölge liderini öldürdüğünü tahmin dahi edemezlerdi.
İsimler aklımdan birer birer geçiyordu.
Yüzler… korku dolu bakışlar… son anlarında gözlerindeki o çaresizlik. Hepsi birer anıydı artık. Ve ben o anıların sahibiydim.
Dedemden gizlemeye çalışmıştım. Gerekli olmadıkça Tenebra olmazdım… ama bundan sonra Gece bir kenarda oturacaktı.
Çünkü Gece zayıftı. Gece kaybedebilirdi. Gece hâlâ bir şeyleri umuyordu… ama Tenebra umut etmezdi. Tenebra alırdı.
Tahta oturan kişi Tenebra olacaktı.
Ve o tahta oturan kişi kimseye hesap vermezdi. Kuralları o koyar, oyunu o bitirirdi.
Kaybedecek bir şeyi kalmayan herkes acımasızlaşır.
Benim kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı. Ne aile, ne güven, ne geçmiş… hepsi çoktan elimden alınmıştı. Geriye kalan tek şey… bendim.
Tenebra’nın bir kalbi yoktu.
Ya da vardı… ama atmayı çoktan bırakmıştı.
Arslanlar nereden bilsinler yıllardır her işlerini bozanın benim olduğumu… Ayaz’ın bana gelip ortaklık teklif edeceğini de biliyordum. Arabamın takip edileceğine kadar biliyordum. Yoksa neden o yolu tercih edeyim ki?
Her adımım bir tuzaktı. Her yanlışım aslında doğruydu. Onlar beni izlediklerini sanarken… ben onların nereye bakacağını belirliyordum.
Onlar kendilerini oyun sahibi sanarken… kurucu bendim.
Ve bir kurucu isterse… oyunu tek hamlede bitirebilirdi.
Yıllardır içimde sakladığım Tenebra’nın artık dışarı çıkması gerekiyordu.
Onu zincirleyen ben olmuştum. Onu susturan da… ama artık susmayacaktı. İçimde büyüyen o karanlık, kabuğunu kırmıştı.
Özgürlük vaktiydi.
Ama bu özgürlük, birinin değil… birçok kişinin sonu olacaktı.
Tek anlamadığım kişi Vera Petrovaydı… ama onun da derdini anlamama az kalmıştı.
Onda farklı bir şey vardı. Sakladığı bir gerçek… çözemediğim bir denklem gibi önümde duruyordu. Ama her denklemin bir çözümü vardır. Ve ben çözmeyi severdim.
Vera Petrova istediği kadar insanların zihniyle oynasın…
başkalarının gerçeklerini bükmek onun için çocuk oyuncağı olabilir.
Ama insan en çok kendine karşı yenilir.
Kendi zihnini kandırabilir mi?
Hiç sanmıyorum. Ama ben kendimle oynuyordum.
Çünkü ne kadar güçlü olursa olsun, insanın içinde susturamadığı bir ses vardır. Gecenin en sessiz anında bile fısıldayan… hatırlatan… kaçmasına izin vermeyen bir ses.
Vera başkalarının düşüncelerini parçalayabilir, anılarını silebilir, gerçekliği yeniden yazabilir… ama kendi zihninin derinliklerinde sakladığı o gerçek?
O hep orada kalır.
Çünkü insan herkesi kandırabilir…
ama aynaya baktığında gördüğü kişiyi asla.
Ve en tehlikeli savaş…
başkalarıyla olan değil,
insanın kendi zihniyle verdiği savaştır.
Neyseki tenebrayla anlaşabiliyordum. Çünkü Tenebra da biliyordu
ben asla rastgele hareket etmem.
Biz birlikteydik.
Aynı bedenin içinde iki farklı gerçek…
ama tek bir amaçla hareket eden.
Ve bu sefer…
karşımızda duran herkes için
kaçış yoktu.
Ben kim miydim…?
TENEBRA.
