4. bölüm · Ateşin külleri
3.
Sanki odadaki hava bir anda ağırlaşmıştı. Göğsüm daraldı kalbim sanki yerinden çıkacak gibi hissettim. Havluyu saçlarımın arasından yavaşça indirdim. Bir an konuşmakta zorlandım.
“Sen… nasıl girdin evime?”
Ayaz Arslan hâlâ aynı rahat tavırla oturuyordu. Sanki burası benim evim değilmiş gibi… Sanki izinsiz giren o değilmiş gibi. Baş parmağıyla kapıyı göstermişti. Dalgamı geçiyordu.
“Anahtarı kapıda bırakmışsın” dedi sakinlikle.
Kaşlarım istemsizce havalandı.
“Yani bu sana evime girme iznimi veriyor?”
Ayaklarımın üşüdüğünü hissettim ama olduğum yerden kımıldamadım. Gözleri baştan aşağı beni süzdü ardından gözlerini gözlerime kitledi.
“Niye geldin? Beni mi öldürmeye?” dedim.
Sakin bir şekilde ayağa kalktı üzerime doğru yürüdüğünde gerildim ama geri adım atmadım. Elimdeki havluyu daha da sıktım. Tam karşımda durdu boyundan dolayı kafamı kaldırmak zorunda kaldım. Gözlerini gözlerimden çekmedi.
“Öldürmeye gelmedim, konuşmaya geldim,” dedi.
Alayla güldüm.
“Şaka mı yapıyorsun sen? Unuttun mu, ben senin babanı vur-”
Lafımı saniyesinde böldü.
“Senin yapmadığını biliyorum, Arman” dedi.
Dona kaldım gözlerine bakmaktan başka bir şey yapamadım. Nasıl öğrenmişti? Ya, abimin dediği gibi, çocuklarına zarar verirse ne yapacaktım? Birkaç saniye sessizlik kaldı.
“Hayır, ben yaptım. Hem nereden uydurdun bunu?” dedim.
Merakla hafif sırıttı gözlerim gamzesine gitti.
“Çok komiksin, Arman. Ama yapmadığını biliyorum. Hatta birkaç şey daha öğrendim,” dedi.
Merakla ona baktım. Ne öğrenmiş olabilirdi ki?
“Abinin senin arkana saklandığı mesela, her şeyi üzerine yıkması… Peki sen bunu nasıl kabul ediyorsun, Arman?”
Neyden bahsediyordu? Abim sadece tehdit etmişti. Boğazımın düğümlendiğini hissettim.
“Bir dakika… Sadece sizi tehdit etti, abim başka bir şey yapmadı,” dedim.
Gözlerini benden çekip, az önce oturduğu koltuğa doğru ilerledi. Otururken.
“Demek ki çok bilmediğin şeyler var, Armançık. Git, giyin, gel” dedi.
Yerleşirken kaşlarım istemsizce havalandı.
“Dalgamı geçiyorsun, derhal evimden çıkarmısın?” dedim.
Yerinden bir santim bile kımıldamadı; gülüyordu. Ruh hastası, sinirlerimi hoplatıyordu.
“Hadi, vaktim az, Arman. Hızlı ol,” dedi.
Elimdeki ıslak havluyu zemine fırlatıp hızla ona yürüdüm. Gözü bile kırpmadan ne yapacağıma baktı; gözlerim öfkeyle parlıyordu. Tekli oturduğu koltuğun yanına geldiğimde, göleğinden tutup kaldırdım. Eyer istemeseydi kalkmazdı adam dev gibiydi.
“Çık, git evimden, delirtme beni!” dedim.
Gülüyordu gamzesi daha da derinleşmişti. Islak kirpiklerimi kırpıştırmaktan başka bir şey yapamadım.
“Sen benimle alay etmeye falan mı geldin? Dedemi öldürdünüz, daha ne istiyorsunuz benden?” söylerken sesim titremişti. Onun karşısında gözlerimin dolmasını istemiyordum. İnatla o kehribar gözlerini bana dikmekten başka bir şey yapmıyordu. Ağlamak istiyordum ama sırası değildi.
“Sana tek bir şey söyleyeceğim Dedene dokunmadım. Ailem de dahil. Çünkü dedem iyi bir insandı. Ve bizim derdimiz, abin ve o yanındaki iğrenç herif. Anladın mı?” dedi. Tek nefeste.
Gözlerimin önüne dedem geldi… Neden beni bırakıp gitmişti? Şimdi, o kadar kötü insan varken, neden dedemi öldürdüler? Konuşmak istemiyordum göz kırpıştırmakla yetindim.
“Anlıyorum belli ki şu an iyi değilsin ama yakın zamanda beni anlayıp konuşmak isteyeceksin” dedi ve ağır adımlarla kapıya doğru ilerledi.
Tek kelime dahi etmedim sadece arkasından, sırtını izledim. Tam kapıyı açıyordu ama olduğu yerde kaldı.
“Lan, senin burada ne işin var, pislik herif!”
O bağırış sesini o kadar iyi tanıdım ki… Sıla’ydı. Arslan’dan tek kelime bile çıkmadı. Arkasına dönüp bana baktı bir an ne yapacağımı bilemedim. Koşar adımlarla kapıya yaklaştım.
“Sıla!” dedim. Arslan’ı bir kenara itip, Sıla’nın gözleri şaşkınca açıldı. Baştan aşağı beni süzdü bakışları tekrar Arslan’a döndü. Baş parmağını kaldırıp ona savurdu.
“Seni bir daha gecenin yanında görüyorum, ümüğünü sıkarım lan, senin!”.
“Sıla, bırak gitsin” dedim. Kendimi bile tutabilirdim, sinirliyken ama Sıla’yı kimse tutamazdı.
Arslan ise gülüp kapıdan çıktı. Sıla’nın gözleri bana döndü.
“Gir içeri, Gece, şu an her an birini öldürebilirim,” dedi. Soluk soluğa. Başka bişeye canı sıkılmıştı bi tek bu olayda bu kadar sinirlenmezdi. Dediğini ikiletmeden içeri girdim kapıyı öyle bir sert kapattım ki, kulaklarımda yankılandı. Uzun bir süre ses çıkmadı.
“Ben bu pisliği gebertirim, bir de utanmadan buraya mı gelmiş?” dedi; çantasını koltuğa fırlatırken.
“Kız, bir dur, konuşmak için gelmiş; gönderdim zaten. Bi sakin ol. Hem Melek nerede? Gelmedi mi?” dedim. Cidden, Melek nerelerdeydi? Kaç gündür görmüyordum. Birkaç saniye alık alık bana baktı.
“Ya ben nereden bileyim, ne yapıyorsa yapsın!” dedi. Böyle demesi imkânsızdı; asıl ilk o merak ederdi, bir şeyler karıştırıyordu. L koltuğun köşesine oturdu attığım havluyu alıp koltuğa attım.
“Ne oldu, bir şey saklıyorsun Sıla, söyle,” dedim. Kollarımı birleştirip duvara yaslandım. Birkaç kere gözünü kaçırdı, oflayıp konuşmaya başladı
“Meleğin babası aramış, tamam mı? Kıbrıs’a hemen gel diye, Melek de gitti. Olay bu,” dedi. Tek nefeste. Eee ne var bunda dercesine ona baktım.
“Yani cenazeye gelmeyecek, Gece,” dedi. Üzülmüştüm en yakın arkadaşımın yanımda olmamasına ama hep içime attığım gibi, tekrar içime attım.
“Önemli demek ki,” sesim yorgun çıkmıştı. Üşümeye başladığımı hissettim.
“Bekle, ben bir üstümü değiştirip gelicem,” dedim. Olumlu anlamda mırıldanıp telefonuna döndü. Çıplak ayaklarımın çıkardığı sesle ortadan kayboldum. Kalbim ağrıyordu;nefes alamıyordum. Dolabı hızla açıp, şortlu geceliklerimden siyah olanı çıkardım. İç çamaşırlarımı giyip hemen üzerimi giyindim.
Odadaki hava hâlâ ağırdı. Saçıma kurutma zahmetinde bulunmadım siyah tüylü terliğimi ayağıma geçirip odadan çıktım. Sıla, televizyon açmış, film izliyordu. Her şey bıraktığım yerdeydi. Telefonum ve mektubum yanına oturup bağdaş kurdum. Elime mektubu aldım ama cesaret edip açamadım sadece bakıp kalmıştım.
Ya yazdığı şey yüzünden yıkılırsam ne yapacaktım? Yıkılsam, arkamdan dedem olmayacaktı. Ne zaman düşsem, arkamda duran dedem olmayacaktı. Yazdıklarını okuduktan sonra döneceğim kişiden korkuyordum. Bütün mirasımı bana bırakıp öylece gitmesi başıma çok ağrıtıcı olacaktı bunu biliyordum, farkındaydım.
“Gece, istersen başka odaya geçebilirim?” sesiyle odaklandığım yerden gözümü çekip ona döndü.
“Salak mısın Sıla? Saçmalama. Ama bir şey isteyeceğim,” dedim. Televizyonu kapatıp bana baktı.
“Söyle, benim mavişim, söyle,” dedi. Hafifçe kıkırdadım.
“Burda okuyacaklarımız aramızda, tamam mı? Ben buradan başka biri olarak çıkabilirim,” dedim.
Zaten ben başka birine dönüşmüştüm tek istediğim intikamdı. Kendimi tanıyamıyordum.
“Meleğe de anlatmayacağım. Sadece ikimizin arasında. Akıllı olsaydı, burada olurdu,” dedi. Yanlış bir şey söylemiş gibi hemen düzeltti.
“Yani demek istediğim, gitmeseydi burada olurdu,” dedi düzelterek aslında yine aynı şeyi söyledi.
“Sen de bir haller var, ama şu an sırası değil,” dedim.
Elim titremeye başlamıştı zarfı açarken içinden dörde katlanmış bir kağıt çıktı. İçinde solmuş bir zambak vardı. Zambağı çıplak bacağımın üstüne bırakıp kağıdı açmaya koyuldum. Her açtığımda kalbim daha hızlı atıyordu. Daha okumaya başlarken gözlerim dolmaya başladı.
Mavişime:
Canım kızım,
Öncelikle bu mektubu okuyorsan öldürülmüşümdür. Hemen üzüleyim deme sakın dediklerimi yapmadan üzülme kızım. Nereden başlayacağımı pek bilmesem de aslında çok eskiye dayanıyor.
Deden bir aptallık edip bu işlere bulaştı kızım. Sen ne kadar beni ponçik deden olarak görsen de, bir zamanlar kötü bir adamdım. Acımasız, her şeyi yakıp yıkan, zalim biriydim.
Ama bir gün karşıma kim çıktı biliyor musun? Ayşem.
Ve biliyor musun, onunla birlikteyken kendimden nefret ettim. Ona zarar gelmesinden öyle bir korktum ki onu kendimden sakınarak sevdim. Her şeyden vazgeçtim. Ayşem’le huzurlu bir yuva kurmak istedim her şeyden uzak, sakin bir hayat…
Ama bir gün Ayşem’i benden aldılar. Ne kadar kaza olduğunu bilsen de kalbinden on kere vurdular… ve ben engel olamadım kızım. Hiçbir şey yapamadım.
Eğer ben öldüysem sıra sende demektir kızım. Ama eğer bunu okuduysan korkma. Çünkü benim sana bıraktığım güç sayesinde lider bile olabilirsin.
Seni bu kötü dünyaya sokmak istemezdim ama olmadı kızım. Kimseye güvenme… özellikle ailene. Seni oyuna getirmelerine izin verme. Kimseye boyun eğme.
Herkes arkandan iş çevirecek. Kimseye güvenme mavişim, kimseye.
Senden istediğim tek şey Onlara boyun eğme. Gerekirse zalim ol ama boyun eğme. Deden gibi korkma kızım. O kötü dünyalarını onların başına yık.
Herkes sana ihanet edecek. Ne derler bilirsin.
İhanet etten kemiğe büründüğünde, karşılaştığın her yüzle ikinci kez tanışırsın.
Belki senden çok şey istiyorum, farkındayım. Ama ben onların dünyasını yıkamadım kızım. Ayşem’e dokunmalarına engel olamadım. Sana güvendiğim için bunu yapıyorum.
Sinirlendiğinde her şeyi yakıp yıkarsın, gözün kimseyi görmez. Unutma her zaman arkanda deden var. Sana bıraktığım gücü kullan.
Biliyorum şimdi diyeceksin “Ben kimsenin gücünü istemem.” Ama bir süre senin işine yarayacak kızım. O güç senin; kimsenin elinden almasına izin verme.
O gücü daha da güçlendirmek senin elinde. Belki seni güçsüz görecekler ama zamanı geldiğinde herkes önünde eğilecek. Sana güveniyorum.
Abin her şeyi senin üzerinden yapıyor kızım. Her şeyi… İnsanları senin adına katlediyor, senin adınla pis işlere bulaşıyor.
Hele o Çelik denen adam… yaptıklarının haddi hesabı yok. Sana o iğrenç elleriyle dokunmasına izin verme.
Anlatmak istediğim o kadar şey var ki kızım… ama yaptıklarına dilim varmıyor.
Sana güveniyorum mavişim.
Gözyaşlarım dinmiyordu. Hıçkırıklarımın arasında boğuluyordum sanki. Dedemin titrek el yazısı hâlâ gözlerimin önündeydi. Her harf sanki kalbime tek tek kazınmıştı.
Ellerimi yüzüme kapattım. Nefes almak zorlaştı. Sanki göğsümün tam ortasına ağır bir taş koymuşlardı.
Gözlerim satırların üzerinde donup kaldı. Dedem… benim ponçik, saçlarımı okşayan, bana masal anlatan dedem… bir zamanlar acımasız olduğunu yazmıştı. İnsanları öldürdüğünden bahsediyordu.
Abim benim adımı kullanarak neler yapmıştı, aklım dahi almıyordu. Sanki biri kalbimin ortasına bir bıçak saplamıştı.
Sıla’nın eli yavaşça sırtıma değdi. Önce hafifçe, çekinir gibi… sonra ritimli bir şekilde sırtımı sıvazlamaya başladı. Avucunun sıcaklığı ince geceliğimin üzerinden bile hissediliyordu.
Sıla yanımda dimdik oturuyordu. Her zamanki gibi güçlü görünüyordu ama gözlerinde bana duyduğu endişe açıkça belliydi. Açık kahverengi saçları omuzlarından aşağı dökülmüş, yüzünün bir kısmını kapatmıştı. Kaşları hafifçe çatılmıştı okuduğum mektubun beni ne kadar sarstığını anlamıştı.
Elini sırtımda gezdirmeye devam etti. Bazen omzuma kadar çıkıyor, bazen durup tepkilerimi kontrol ediyordu. Dokunuşları yumuşaktı ama kararlıydı. Sanki parçalanan bir şeyi sessizce toplamaya çalışıyordu.
Belki bilmediğim çok şey vardı ama bu bende öyle bir yara bırakmıştı ki kalbimin her canı yandığında o yara yeniden kanayacaktı. Güçlü gözükmek istemiyordum. Omuzlarımda bunu taşımak hiç istemiyordum.
Yıllardır ayakta uyutulmuştum. Kötü bir insan olmak istemiyordum.
Elini siyah saçlarımın arasına daldırdığında kafamı ona çevirdim. O sıcak elleriyle yüzümü avuçladı. Dışarıdan ne kadar yorgun gözüktüğümün farkındaydım.
“Ne kadar kötü hissettiğinin farkındayım. Lütfen dedenin dediği gibi güçlü olmaya çalış. Belki saçma geliyor ama ben hep senin yanındayım. Sen gideceğim de, hiçbir şey sormadan arkana bile bakmadan seninle gelirim,” dedi.
Gözlerim onun gözlerinde takılı kaldı. O kadar samimiydi ki… o kadar gerçekti ki…
Abim bile beni yarı yolda bırakmıştı ama Sıla bir kez bile bırakmamıştı. Hiç kavga etmemiştik.
Hıçkırıklarım konuşmama engel oluyordu. Bunu anlamış olacak ki yüzünde sıcak bir gülümseme yer aldı.
Sıla’nın elleri hâlâ yüzümü tutuyordu.
Başparmakları yanağımın üzerinde durmuştu. Gözlerimden süzülen yaşlar parmaklarına değdiğinde başparmağıyla yavaşça sildi.
“Of… çok kötü gözüküyorum değil mi?” dedim kısık sesimle.
Önüme gelen saçlarımı geriye attı.
“Saçmalama. Senin kötü gözükme ihtimalin mi var, Gece? Hem bu geceden sonra sana ağlamayı yasaklıyorum,” dedi güler yüzüyle. Elinden geleni yapıyordu.
Yüzümde istemeden de olsa buruk bir gülümseme oluştu. Ellerini yüzümden çekip geri yaslandı. Omzuna birkaç kere yavaşça vurdu omzuna yaslanmam için.
Burnumu çekip elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. Yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. Aynı onun gibi ben de ona gülümsedim ve omzuna yaslandım.
Sıla benden iki yaş daha büyüktü. Belki bir ablam yoktu ama… o hep o boşluğu doldurmuştu.
Başımı omzuna biraz daha yasladım. Onun omzu her zaman güvenli bir yer gibi gelirdi bana. Sanki dünya ne kadar karışırsa karışsın, oraya yaslandığımda biraz olsun nefes alabiliyordum.
Yanında çekinmeden konuştuğum sayılı insanlardandı.
Karar vermek zorundaydım. Ya kaçıp gidecektim ya da gerçeklerle yüzleşecektim. Her şeyin o mektuptan sonra değişeceği belliydi.
Gözlerimi kapattım. İçimde fırtına kopuyordu korku, öfke, hüzün… hepsi birbirine karışmıştı.
Ama bir şey kesindi Artık eski Gece olamazdım. Artık her adımımı, her nefesimi dikkatli atmak zorundaydım.
Ama gerçeklerle yüzleşmek… korkutucuydu. Dedemin mektubu, abimin, Çelik’in ve ardından gelen ihanetin gölgesi… hepsi önümdeydi.
Yine de bir yerlerde, içimde ışık saklı olan küçük Gece bana fısıldıyordu
Kaçmak seni hiçbir yere götürmez. Ama durup savaşmak belki kendini bulmanı sağlar.
Kaçamayacağımı anlamıştım ama bu karanlıkta yalnız olmadığımı da hissedebiliyordum.
Belki de artık, saklanmayı bırakıp gerçeklerle yüzleşme zamanı gelmişti.
🕯
Hayat, en sessiz anlarda en derin hikâyelerini fısıldar. Bazen tek bir bakış, bin kelimenin yapamadığını anlatır.
En sevdiğin insanı kaybetmeden önce değerini anlayamazsın. Sabah uyanıp kalbimde o ağrıyı taşımadan, korkmadan gidip yine dedeme sarılmak istiyordum. Beraber yemekler yemek, ülke ülke gezmek istiyordum.
Ama dün okuduğum mektupta dedem başka biriydi… yine de o hep benim en değerlim olarak kalacaktı.
Ona veda bile edememiştim. Son kez sarılamamıştım. Kokusunu içime çekememiştim. O sıcacık ellerine dokunamamıştım.
Babama haksızlık etmek istemiyordum. Belki o dönem babam yanımda değildi ama ne zaman arkamı dönsem kendimi evimde hissettiren bir dedem vardı.
Şimdi ise ona layık bir torun olacaktım. Dediklerini yapacaktım. Sonu ne olursa olsun… sonu ölüm olsa bile. Çünkü bu dünyada dayanamayacağım tek şey dedemdi.
Öyle bir dedeydi ki onun bıraktığı boşluğu kimse dolduramazdı. Buna babam da dahildi.
Uyuyamamıştım. Sıla bir ara kalkıp o sıcak elleriyle masaj yapsa bile nafileydi. Bundan sonra geçeceğini düşünmüyorum. Artık aptal değil, güçlü olmak zorundaydım.
Artık içimde acıma duygusu yoktu. Benim en değerlime acımayana, ben hiç acımayacaktım.
Yorganın içinde debelenip beynimdeki sesleri susturmaya çalıştım ama olmadı. Yatağın içinde dikleştim, bağdaş kurdum. Ellerimi saçlarımın arasına daldırdım hâlâ hafif nemliydi, kurumamıştı.
Yataktan hafifçe doğrulmak için ayağa kalktığımda gözüm karardı. Tutunacak bir yer aradım ama çok geçmeden geçti. Siyah tüylü terliklerimi ayağıma geçirip odadan çıkmak istedim ama aynada kendimi görünce dona kaldım.
Ciddi derecede zayıfladığımı fark ettim. Yanaklarım çökmüş, yüzüm keskinleşmişti. İki gündür ağzıma bir şey sürmemiştim. Elim istemsizce yüzüme gitti parmaklarım soğuk tenimde gezindi.
Aynadaki yansıma bana yabancı geliyordu. Gözlerimin altı mosmordu, dudaklarım solgundu. Sanki birkaç gün içinde yıllarca yaşlanmış gibiydim.
Bir süre kendime baktım. İçimde bir şey kıpırdadı… ama acımak değildi bu. Sadece ağır, yorgun bir boşluktu.
Ne kadar kötü göründüğümü fark ettim.
Anneme göre zaten hep öyleydim. Onun gözünde ben hiçbir zaman yeterli olmamıştım. Hep eksik, hep hatalı… rezil, hayırsız bir evlat.
Eskiden bu sözler içimi paramparça ederdi. Ama şimdi… artık içimde o kırılan şeyden geriye pek bir şey kalmamıştı.
Daha fazla kendime bakmaya dayanamadım. Odanın içinden kendimi attım.
Mutfaktan sesler geliyordu. Ağır adımlarla ilerledim hâlâ başım dönüyordu. Gözlerimi ovuşturmakla meşguldüm.
Mutfakta tabii ki Sıla vardı. Kahvaltı hazırlamıştı. Güneş ışı mutfağın içine girmişti. Çaydanlığı sofraya koyarken bana baktı.
“Hadi gel otur, bak neler hazırladım,” dedi gülümseyerek.
Ruh halimi ölçtüğüne emindim. Aynı şekilde ona gülümsedim, sandalyelerden birini çekip oturdum.
Karşıma oturdu. Tabağını doldurmaya başladı, ardından gözleri bana takıldı. Gözümü daldığım yerden kaldırıp tabağımın yanındaki çatalı aldım ve bir parça domates atıp ağzıma götürdüm.
“Ee, karar verdin mi? Ne yapacağız?” dedi merakla.
“Kaçmayacağım.”
Uzun bir süre duraksadım.
“Korkuyorum,” diyebildim.
Çatalı tabağın kenarına bıraktı.
“Ölmekten mi?” dedi ciddi sesiyle.
Gözlerimi sofradan çekip ona baktım. Dilimi damağıma vurdum.
“Kaybetmekten,” dedim ve bir zeytin attım ağzıma.
Şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Belki böyle bir cevap beklemiyordu. Boğazını öksürerek temizledi.
“Peki ne yapacağız?” dedi.
Dünkü Gece ile şimdiki Gece arasında dağlar kadar fark vardı. Buna şaşırıyor olmalıydı.
“Şirketimin başına geçeceğim. Sonrasını düşünürüm,” dedim kestirip atarak.
Tabağımın yanındaki peçeteyi alıp ağzımı sildim ve ayağa kalktım.
“Ellerine sağlık. Ben hazırlanayım cenazeye. Zaten üç saat var, anca hazırlanırım,” dedim ve mutfaktan çıkmak için kapıya yöneldim.
“Gece… iyi misin? Ciddiyim,” dediğinde olduğum yerde durdum.
Değilim, demek isterdim ama olmadı. Ona döndüm, en sıcak gülümsememle:
“Çok iyiyim. Bu kadar iyi hissetmezdim. Artık yaşamak için bir sebebim var,” dedim.
Heyecanlıymışım gibi yaparak arkamı döndüm ve mutfaktan çıktım.
Artık eski ben yoktu. Acıma duygusu da yoktu. Bundan sonra kimse benden merhamet beklemesin… çünkü içimdeki karanlık artık uyanmıştı.
Yıllarca susturulan öfkesi, bastırılan acısı ve görmezden gelinen o çocuk artık yoktu.
Onun yerine, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış biri vardı.
🕯
Beynim sanki benimle savaş veriyordu. Susmuyordu… durmuyordu… içimde biriken her şeyi tek tek yüzüme vuruyordu.
Düşüncelerim birbirine çarpıyor, kafamın içinde yankılanıyordu. Ne kadar susturmaya çalışsam da olmuyordu. Sanki zihnimin içinde kapıları kırılmış bir oda vardı ve içeri dolan bütün karanlık düşünceler aynı anda bağırıyordu.
Her biri nefretini kusuyordu.
Geçmişten kalan sözler, yüzler, hatıralar… hepsi bir anda üstüme çullanmıştı. Annemin sesi kulaklarımda yankılanıyordu, abimin yaptıkları aklımı kemiriyordu, dedemin mektubu ise kalbimin ortasında ağır bir taş gibi duruyordu.
Kaçmak istiyordum ama kendi zihnimden kaçamazdım.
Ne zaman gözlerimi kapatsam daha da gürültülü oluyordu. Sanki beynim beni rahat bırakmamaya yemin etmişti. Her düşünce içimdeki yarayı biraz daha derinleştiriyor, biraz daha kanatıyordu.
Öfke, acı, korku… hepsi birbirine karışmıştı. Hangisi daha ağır basıyordu, artık ayırt edemiyordum bile.
Tek bildiğim şey, içimde bir şeyin yavaş yavaş değiştiğiydi.
Eskiden bu düşünceler beni parçalar, ağlatırdı. Ama şimdi… şimdi içimde başka bir şey uyanıyordu.
Sessiz, karanlık ve sabırlı bir şey.
Ve o şey artık susmayacaktı.
Abimin bağırış sesiyle zihnimdekiler bir anda sustu. “Ne demek şirketi artık ben yönetim ne demek, gece sen kimsin?” dedi. Ben… ben kimdim artık? Korkması gereken kişi bendim. Elimdeki tükenmez kalemi birkaç kere daha çevirdim yüzünde öfkeden başka bir ifade yoktu. Toplantı odası sessizliğe gömülmüştü; herkes birbirine şaşkın bakışlar atıyordu.
Kafamı çevirdiğimde kalemimi kaldırıp, sakin ama keskin bir tonla konuştum:
“Ben kim miyim abi? Artık kaybedecek bir şeyi kalmamış. Geceyim… ve bundan korksanız. İyi edersiniz.”
Gözleri kızarmıştı abimden gördüğüm her zaman ki o sertlik, bu sefer bana bir şey yapamazmış gibi duruyordu. O sırada adamlardan biri konuşmaya çalıştı, elini kaldırıp durdurdum; yüzüne bile bakmadım.
“Hepinize açıkça söylüyorum. Eğer sözümü dinlemiyorsanız, kapı orada. Ha, sözümden çıkan olursam sonuçlarına katlanır. Buna siz ikiniz de dahil.”
Abimle Çelik’in arasına parmağımı koyup, hafif bir git-gel hareketi yaptım. Büyük ihtimalle abim beni tanıyamıyordu. Çelik şaşkın, beni dinlerken herhangi bir duygu hissetmiyordum ne öfke ne sevgi… adamların hepsi abimden çıkacak iki kelimeyi bekliyordu.
“Derdin ne? Senin babam sana şirketini veriyordu. Sen onu reddedip, batmak üzere olan şirketimi yönetmeye kalkıyorsun… Gece, sen abin mi siliyorsun? Sen kimsin? Sen kime güveniyorsun? Kim var senin arkanda?” dedi.
Gayet keyifli duruyordum. Onun gözünde arkamda kimse yoktu. Gülümseyip kahkaha attım, soğukkanlılığımı koruyarak
“Bir kadın güçlü olması için illa arkasında biri mi olması gerek? Ya da bir erkeğe mi muhtaçtır? Kimse benim arkamda yok. Zaten benim arkamda duracak kadar güçlü bir erkek de yok bu hayatta. Dediğim gibi, ya dediklerimi yaparsınız, ya da-”
Elini masaya vurmasıyla lafım kesildi; ellerini masaya koyup bana sesini yükseltti
“Bana kelime oyunu yapma! Sen kendini bile koruyamıyorsun! Kendine gel, burası senin haya-”
Ama bu sefer lafını tamamlayamadı, çünkü ben masayı öyle sert vurdum ki, masadaki suların bir kısmı etrafa saçıldı. Ellerimi aynı şekilde masaya koyup, baş parmağımı ona doğru kaldırdım.
“Sen benim sözümü kesemezsin! Anladın mı? Asıl sen kimsin? Kardeşinin arkasına saklanıp insanları katleden adam… Ha, sen kimsin? Burada küçük durumda olan biri varsa o da sensin.”
Gözlerimdeki alevi hissedebiliyordum bu durumu beklemiyor olmalıydı. Çelik ayağa kalkıp kolumu tuttuğunda, o iğrenç elini ittim.
“Bir daha sakın bana dokunma!” diye yüzüne kükredim. Çelik gayet sakindi
“Bak, şu an ne yaptığını bilmiyorsun.”
Yüzüne imrenerek baktım çantamı hızlıca kaptım ve kapıya doğru yöneldim. Tam o anda Çelik kolumu sıkıca tuttu, parmakları damarıma bastırırken acının kısa bir dalga gibi içime yayıldığını hissettim.
Boşta kalan elimle, refleks gibi, yanağına sert bir tokat indirdim. Tokatın şiddetiyle başı hafifçe yana savruldu ve tuttuğu kolumu bırakmak zorunda kaldı.
Odanın sessizliği sanki anlık bir elektrik boşalmasıyla kırılmıştı. Herkes bize şok ve korku dolu bakışlar atıyordu kalplerinin ritmini, nefes alışlarını neredeyse duyabiliyordum.
Göğsüm sinirden kalkıp iniyor, adeta damarlarımda bir volkanın püskürmesini hissediyordum. Ellerimi sıkarken tırnaklarım avuç içime gömülüyordu, ve içimde hem öfke hem de yıllardır bastırdığım bir güç dalgası yükseliyordu.
O an odadaki herkesin fark ettiği tek şey vardı artık ben kontrolü ele almıştım.
Abim bana doğru yürürken ağır adımlarının sesi toplantı odasının sessizliğinde yankılanıyordu.
Adımlarındaki öfke neredeyse zemini titretiyordu. Ona dönüp yüzüne baktım; gözlerindeki o sertliği, bana karşı biriken öfkeyi açıkça görebiliyordum. Ama bu sefer geri adım atacak değildim.
Başımı hafifçe kaldırıp yüzüne kükredim “Siz beni ciddiye almıyorsunuz herhalde! İyi, bundan sonra olacaklardan ben sorumlu değilim.”
Kimseye dahi bakmadan kapıya yöneldim. Parmaklarım kapı kolunu sertçe kavradı. Kapıyı açıp arkamdan güçlü bir hareketle kapattım kapının sert sesi koridorda yankılanarak geriye doğru yayıldı.
Etrafıma baktığımda koridordaki insanların çoğu bana dönmüş, şaşkın gözlerle beni izliyordu. Bazıları fısıldaşmayı bile unutmuş gibiydi.
Derin bir nefes aldım. Göğsüm sinirden hâlâ hızlı hızlı inip kalkıyordu. Çantamı koluma takarken omuzlarımı dikleştirdim ve onlara doğru kısa bir bakış attım.
“Sizde artık kime çalıştığınızı anlarsınız, herhalde.”
Kendimden emin bir şekilde kolumdaki saate baktım. Bir saat sonra cenaze vardı. Güçlü durmam gerekiyordu. Kendi odama doğru ilerlerken, kapıdaBatuhan Arman yazıyordu.
Kapının solunda oturan kadına döndüm “Bunu kaldıralım ve Gece Arman yazalım.”
Kadın bana garip garip bakmıştı. Bıkkın bir nefes verdim
“Dediğimi bu akşama kadar hallet, anladın mı? Yoksa kovulursun.”
Kadın ne yapacağını bilemeden ayağa kalktı “Tabi, hemen hallediyorum Gece Hanım,” dedi ve altın harflerle yazılmış ismi söktü. İlla tehtidmi etmem lazımdı?
Odaya girdim. Kapının kapanmasıyla birlikte koridordaki uğultu bir anda kesildi. İçeride ağır bir sessizlik vardı. Masanın önündeki deri koltuklarda oturan Sıla bana bakıyordu. Gözleri üzerimde geziniyor, sanki yüzümde biraz önce yaşananların izini arıyordu.
Kapıyı yavaşça kapattım. Kapının tok sesi odanın içinde hafifçe yankılandı. Birkaç adım atıp masaya doğru ilerledim. İnce topuklu ayakkabılarımın zemine her değdiğinde çıkardığı o net tak… tak… sesi odanın içindeki sessizlikte yankılanıyordu. Attığım her adım sanki odanın içinde daha da büyüyor, o ağır sessizliği keskin bir bıçak gibi yarıyordu.
Sıla gözlerini üzerimden çekmiyordu. Bakışlarında merak, biraz da tedirginlik vardı. Sanki içeri giren kişinin gerçekten ben olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.
Dönen koltuğu geriye doğru çekip oturdum. Deri koltuk hafifçe gıcırdadı. Sırtımı koltuğa yasladım, omuzlarımdaki gerginliği belli etmemeye çalışarak masanın üzerine dirseklerimi koydum.
“Ee, öğrendiklerini anlat bakalım. Mesaj atmıştın, cevap veremedim, baya hararetli geçti de.” dedim, sakin bir şekilde.
Sesim beklediğimden daha durgundu. Az önce toplantı odasında kopan fırtınadan sonra bu sakinlik neredeyse garip duruyordu. Ama içimdeki gerginlik hâlâ tamamen dinmemişti damarlarımda dolaşan öfkenin sıcaklığını hâlâ hissedebiliyordum.
Sakinliğime şaşırıyor olmalıydı. Az önce neler olduğunu tahmin edebiliyordu ama yüzümde en ufak bir öfke kırıntısı bile yoktu. Sanki az önce toplantı odasında bağıran, masaya vuran kişi ben değilmişim gibi duruyordum.
“Bu gece Arslanların mekanında toplantı olacak. Abin de gidecekmiş,” dedi.
O sırada masanın üzerinde yazan abimin adını sökmekle meşguldüm. Altın harflerle yazılmış o isim parmaklarımın arasında yavaşça yerinden çıkarken içimde garip bir his oluştu.
Sanki sadece bir tabelayı değil, geçmişte ona ait olan her şeyi de o masadan siliyordum.
“O zaman benim de orada olmam lazım,” dedim. Bakışlarımı ona çevirirken.
Sıla kaşlarını hafifçe çattı. Yüzündeki endişe saklanacak gibi değildi.
“Emin misin?” dedi, sesinde açık bir tedirginlik vardı.
“Eğer Sıla gelmek istemezse gelmeyebilirsin. Çünkü ben gideceğim,” dedim.
Sesim sakindi ama kararım kesindi. Çoktan vermiştim o kararı.
Sıla hemen öne doğru eğildi, yüzünde hafif sinirli bir ifade oluştu.
“Tabii ki gelicem Gece! Sen nereye, ben oraya. Abuk subuk konuşma, delirtme beni. Ama içeri elimiz boş mu gidicez? ”
Bahsettiği şey silahtı. Söylerken sesi normaldi ama gözlerindeki o keskin ifade ne demek istediğini açıkça belli ediyordu.
“Hallederiz, merak etme. Benim var zaten, sanada bulurum,” dedim.
Sesim sakin çıkmıştı. Sanki bahsettiğimiz şey ölüm getirebilecek bir metal parçası değil de sıradan bir eşya gibiydi. Ama ikimiz de bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorduk.
“Eğer biri canımı sıkarsa, sıkarım kendimi tutamam,” dedi Sıla.
Bunu söylerken yüzünde yarı ciddi yarı öfkeli bir ifade vardı. Parmakları koltuğun kenarında hafifçe sıkılmıştı sabırsızlığı hareketlerinden bile belli oluyordu.
Geri yaslandım, koltuğun sırtlığı omuzlarıma değdi. Ellerimi havaya kaldırıp teslim olur gibi yaptım.
“Kimi vurmak istiyorsan, vur. Bundan sonra.” dedim gülerek.
Gülüşüm hafifti ama içinde alay vardı. O an içimde garip bir rahatlık vardı sanki geri dönüş yolu çoktan kapanmıştı ve bunu kabullenmiştim.
Oturduğum yerden kalktım. Koltuğun deri yüzeyi arkamda hafifçe gıcırdadı. Üzerimde siyah, düz, vücudumu saran askılı elbise vardı. Kumaş hareket ettikçe üzerimde hafifçe kayıyor, karanlık bir gölge gibi vücudumu sarıyordu. Uzun elbisemin eteklerini ellerimle düzelttim ve çantamı koluma taktım.
“Hadi gidelim.” dedim.
Sesim sakindi ama içimde büyüyen gerginliği hissedebiliyordum. Önümüzde uzun ve karanlık bir gece vardı. Ve bu gecenin nasıl biteceğini ikimiz de bilmiyorduk.
Hiç istemesem de korkuyordum o mezarı görünce yıkılmaktan korkuyordum. Ağlamak istemiyordum. Onun bana dediği gibi, intikamı almadan ağlamak istemiyordum.
Çünkü biliyordum… eğer o mezarın başında gözyaşlarıma yenilirsem, içimde ayakta duran son parçayı da kaybedecektim. Dizlerim çökecek, yere yığılacak ve bir daha ayağa kalkacak gücü kendimde bulamayacaktım.
Dedem bunu istemezdi. O beni her zaman güçlü görmüştü. Küçükken bile düştüğümde hemen ağlayan biri değildim.
Dizim kanasa da dişlerimi sıkar, ayağa kalkardım. Dedem de başımı okşar, “Aferim benim mavişem, hep böyle güçlü ol,” derdi. Sadece bunu duymak için düşsemde ağlamazdım.
Şimdi… onun mezarının başında paramparça olmak… Ona verdiğim bütün sözleri çiğnemek gibi geliyordu. Boğazım düğümleniyordu.
Göğsümün ortasında büyüyen o baskı, nefesimi kesiyor gibiydi. Gözlerimin dolduğunu hissediyordum ama inatla kirpiklerimi kırpıştırıyordum.
Hayır… şimdi değil. Ağlamak için önce hesabı kapatmam gerekiyordu. Dedemin kanını yerde bırakanlardan, onun hayatını söküp alanlardan, benim hayatımı karartanlardan.
Dedemin dediği gibi… boyun eğmemeliydim. Belki içimdeki küçük Gece, o mezarın başında dedesine sarılmak, dizlerine kapanıp ağlamak istiyordu. Ama o Gece artık yoktu. Onu o mektup öldürmüştü.
Şimdi içimde başka biri vardı. Daha sessiz… daha soğuk… ama çok daha kararlı biri. Mezar taşını gördüğümde kalbimin nasıl parçalanacağını biliyordum.
Ama yine de kendime söz verdim. O taşın önünde diz çökmeyecektim. O taşın önünde yıkılmayacaktım.
Çünkü dedem beni böyle hatırlasın istemiyordum. Ben onun torunuydum.
Ve bir gün, o mezarın başına tekrar geldiğimde… gözlerimdeki bütün o ağır yükü bırakıp sessizce ağlayabilecektim.
Ama o gün gelene kadar…
Gözyaşlarım içimde kalacaktı.
Şimdi ise en değerlim gözlerim önünde toprağa koyuyorlardı. Ağlamamak için dudaklarımı kemiriyordum. Etrafıma baktığımda annem cemiyetteki arkadaşlarıyla kahkaha atıyordu, abim nefret dolu gözlerle bana bakıyordu, Çelik ise hararetli bir şekilde telefonla konuşuyordu.
Sanki burada bir cenaze değil de sıradan bir toplantı varmış gibi davranıyorlardı. Toprağa düşen her kürek sesi içimde bir şeyleri parçalarken onların yüzünde en ufak bir acı belirtisi yoktu. Küreğin toprağa çarpan o tok sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Her “tak” sesiyle kalbim biraz daha ağırlaşıyordu.
Etraf magazincilerle kaynıyordu. Kameralar, mikrofonlar, flaşlar… Her yer insan doluydu. Fotoğrafımı çekiyorlardı. Her flaş patladığında gözlerim bir an kısılıyordu.
Bir şey yakalamaya çalışıyorlardı. Bir açık. Bir zayıflık.
Yarın manşetlere çıkacak bir cümle arıyorlardı.
“Duygusuz torun.”
“Cenazede bile ağlamadı.”
Yalandan bile ağlamıyor diyeceklerdi. Biliyordum. Ama o an umursayacağım en son şey buydu.
Herkesin bakışı bir anda mezarlığın girişine döndüğünde ben de istemsizce baktığım yerden gözlerimi ayırdım. Flaşlar bir anda daha hızlı patlamaya başladı. Magazin muhabirleri neredeyse birbirlerini itecek hale gelmişti.
Başımı kaldırıp girişe baktığımda gördüğüm manzara karşısında bir an dona kaldım.
Kapıdan giren Ayaz Arslan ve kardeşi…
Siyah takım elbiseleri kusursuzdu.
Gözlerinde siyah gözlükler vardı. Sanki bir cenazeye değil de sıradan bir toplantıya gelmiş gibiydiler. Rahat, kendinden emin, hatta fazla sakindi adımları.
Kalabalık iki yana açılıyordu.
Bir an abime baktım.
Yüzündeki ifade karışıktı. Ne yapacağını bilmiyor gibiydi. Çelik ise çoktan girişe doğru yürümeye başlamıştı.
Hiç düşünmeden arkasına takıldım.
Sıla kolumdan tutup beni durdurmaya çalıştı.
“Gece…”
Ama durmadım.
Adımlarımı hızlandırdım. Çelikten daha hızlı davrandım. Kalabalığın arasından geçip Ayaz’ın kolunu tuttum. Sertçe kavradım. İnsanların şaşkın bakışları arasında onu çekip kalabalıktan uzaklaştırdım.
Daha sakin bir yere geldiğimizde kolunu bıraktım.
“Sen kimsin de buraya geliyorsun? Hiç mi utanmanız yok sizin?” dedim.
Sesim sertti. Öfkem artık saklanacak gibi değildi.
Ayaz ise sakindi. Rahatsız olmuş gibi görünmüyordu bile. Sanki bu konuşmayı bekliyormuş gibiydi.
Cevap vermek için acele etmedi. Birkaç saniye sadece bana baktı.
“Başın sağ olsun.” dedi.
Bir an sersemledim.
Dalgamı mı geçiyordu benimle?
Yüzüne dikkatle baktım. Bir mimik yakalamaya çalıştım. Ama yüzü taş gibiydi. Ne alay vardı ne de küçümseme.
“Bak Arman,” dedi ağır ve kararlı bir sesle.
“Bilmiyorum sana daha kaç kere söyleyeceğim ama dedeni biz öldürmedik.”
Sözleri rüzgar gibi geçip gitmedi. Tam tersine göğsümün ortasına çarpıp kaldı.
“Eğer burada şüphelenmen gereken birini arıyorsan o da ailendir.” dedi.
“Düşmanı dışarıda arama. Senin en büyük düşmanın ailen.”
Kalın sesi sakin ama kesindi.
Bir an konuşamadım.
Nereden biliyordu bunları?
“İyi, tamam. Baş sağlığı dilediniz, gidin. Görmek istemiyorum sizi anladınız mı? Sürekli karşıma çıkıp durma” dedim.
Sesim hâlâ soğuktu ama içimde bir huzursuzluk büyüyordu.
Ayaz bir adım bana yaklaştı.
Baş parmağıyla kalbinin üzerinde durdu.
“Senin buradaki intikam ateşin daha yeni alevlenirken…” dedi.
“Benimki yıllardır içimde yanıyor.”
İlk başta tepki vermedim.
Niye bunları bana söylüyordu?
“Direkt konuya gireceğim Arman.” dedi.
Bakışları gözlerime kilitlendi.
“Seninle durumlarımız aynı. İkimiz de intikam istiyoruz.” Sözleri ağır ağır döküldü. “Benim başa geçmeme yardım et. O Çelik’in kardeşime yaptıklarının bedelini ödeteyim.” Bir saniye durdu.
“Ben de sana dedenin katilini bulup önüne getireyim.”
Bunu söylerken yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu. Ciddiydi. “Bak, senin yardımını falan istemiyorum.” dedim.
Sesim sakindi ama içimde şüphe büyüyordu. “Belki katil sensin. Nereden bileceğim? Belki beni oyuna getiriyorsun.”
Ayaz bir an sessiz kaldı.
“Sen bu insanların neler yapabileceğinin farkında değilsin. Eğer buradaysan, sıradakinin de sen olduğunu biliyorsundur.” dedi.
Sesi sakin ve güven vericiydi ama ben emin değildim. Ona güvenemezdim. Güvenmek… artık benim için kolay bir şey değildi. Ama söyledikleri de mantıksız değildi.
“Sen sıranın bende olduğunu nereden biliyorsun?” dedim merakla.
Ayaz ellerini ceplerine koydu. Birkaç saniye düşünür gibi mezarlığın uzağına baktı. Rüzgâr hafifçe esiyor, ağaçların yapraklarını hışırdatıyordu. Cenazeden gelen o ağır sessizlik hâlâ havada asılıydı.
“Deden, babamın yakın arkadaşıydı Arman.” dedi.
Sözleri beni bir an duraksattı.
“Deden zaten biliyordu… kalbinden on kere vurulacağını.”
Cümlesinin devamı gelmedi. Ama ne demek istediğini anlamıştım.
Sanki bir anda mezarlığın üzerindeki hava daha da ağırlaşmıştı.
“Tam her şeyi yoluna koymuştuk ki…” dedi ama sustu
Devamını getirmedi.
Ama gerek de yoktu.
İkimiz de ne demek istediğini anlamıştık.
Bir an sessiz kaldım. İçimdeki düşünceler birbirine çarpıyordu.
“Peki ben sana nasıl yardım edeceğim? Yani ne işine yarayacağım?” dedim merakla.
Ayaz bakışlarını tekrar bana çevirdi.
“Seni tanımıyorum Gece.” dedi.
“Ben sadece dedenin anlattıklarına güveniyorum.”
Sözleri beni daha da dikkat kesilmeye zorladı.
“Demek ki güvenilecek birisin. Deden hep derdi ki eğer biri onun damarına basarsa, Gece’nin gözü kimseyi görmez.”
Başını hafifçe yana eğip beni inceledi.
“Ve bakıyorum da… o kadar haklıymış ki.”
Bir an dona kaldım.
Gerçekten dedemi tanıyordu.
Onun hakkında böyle konuşabilecek çok az insan vardı.
Ayaz yavaşça elini bana doğru uzattı.
El sıkışmam için.
Birkaç saniye gözlerimi kırpıştırdım.
Bakışlarım önce uzattığı ele, sonra
yüzüne kaydı.
Eli havada bekliyordu.
Rüzgâr hafifçe esiyor, siyah elbisemin eteklerini dalgalandırıyordu.
Mezarlıktan gelen kürek sesleri hâlâ uzaktan duyuluyordu.
İçimde iki ses vardı.
Biri güvenme diyordu.
Diğeri ise belki de tek şansın bu diye fısıldıyordu.
Elim yavaşça havaya kalktı… ama hâlâ tereddüt ediyordum.
Parmakları havada sabit duruyordu geri çekmeye niyeti yok gibiydi. Ben hâlâ ona bakıyordum. Uzattığı ele… sonra yüzüne. Gözlüklerini çıkarmıştı, bakışları saklanmıyordu artık.
Ayaz bunu fark etmiş olmalıydı. Elini geri çekmedi ama bu sefer sesi biraz daha alçaldı.
“Güvenmek zorunda değilsin.” dedi sakin bir tonla. “Ama sana bir söz verebilirim.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı. Onu izlemeye devam ettim.
Bir adım daha yaklaştı. Mezarlıktan gelen kürek sesleri arkamızda hâlâ yankılanıyordu.
“Benim derdim sen değilsin Gece.” dedi. “Ama sana söz veriyorum…”
Bir an durdu. Sanki söyleyeceği şeyin ağırlığını tartıyordu.
“Dedeni öldüren kimse… onu bulacağım.” dedi kararlı bir sesle. “Ve o insanı kendi ellerimle senin önüne getireceğim.”
Gözleri gözlerime kilitlendi.
“Bu benim sana sözüm.”
Rüzgâr hafifçe esip saçlarımı yüzüme doğru savurdu. İçimde bir şey o an içimde bişeyin titrediğini hissettim.
Ayaz elini hâlâ uzatıyordu.
“Ve bir söz daha.” diye ekledi.
Sesi bu sefer daha sertti.
“Eğer sana bir şey olursa… o zaman bu savaş benim için de bitmiş sayılmaz.”
Bir saniye durdu.
“Çünkü o zaman sadece senin değil, benim de hesabım yarım kalır.”
Elini biraz daha bana doğru uzattı.
“Şimdi karar senin, Arman.” dedi. “Düşman olmak mı… yoksa aynı düşmana karşı savaşmak mı?”
Bir an sessizlik oldu. Rüzgârın uğultusu, uzaktan gelen kürek sesleri… Hepsi gerilimi daha da artırıyordu. Ayaz’ın elini hâlâ uzatmış olması, kararlılığı ve sözleri… İçimdeki mantık ve öfke birbirine karıştı.
Dudaklarımı sıktım. Derin bir nefes aldım. İçimdeki küçük Gece’yi susturdum. Artık öfke ve hesap zamanıydı.
Elimi yavaşça uzattım ve Ayaz’ın elini sıkıca tuttum.
“Tamam,” dedim soğukkanlı bir sesle.
“Seninle… birlikte hareket edeceğim. Ama bir şey var Eğer tek bir yanlışını görürsem… seni yok ederim.” dedim elini sıkıca sıkarken güldü.
"Söz".
Ve o sözle birlikte, artık geriye dönüş yoktu. Ne geçmişin acısı ne de karşımdaki düşmanların tehditleri beni durduramazdı.
İçimde yanan öfke ve intikam ateşi artık kontrol edilemezdi bu ateş, yolumu, seçimlerimi ve karşıma çıkan herkesi belirleyecek kadar güçlüydü. Bundan sonra, herkes yaptıklarının bedelini benim belirlediğim kurallara göre ödeyecekti. Kimseye merhamet yoktu, kimseye taviz yoktu.
Artık sadece güç, hesap ve adalet vardı… ve bu oyunda tek hakimi bendim.
