3. bölüm · Ateşin külleri
2.
“Bazı kayıplar mezara girmez; insanın kalbine gömülür ve ömür boyu orada. yaşar.”
Her şey o gece başladı. Önce küçük bir çatlak gibiydi, kimsenin fark etmeyeceği kadar ince, sessiz ve önemsiz görünen bir an... Ama sonra büyüdü. Bir bakışta, bir sözde, titreyen bir telefon ekranında yavaş yavaş şekil aldı.
O gece korkunun neye benzediğini öğrendim. İnsanların anlattığı gibi ani bir şey değildi korku bir anda gelip insanı sarsmıyordu. Daha sinsi bir şeydi. İçine yavaşça yerleşen, nefesini daraltan, kalbinin etrafına görünmez bir halka gibi sıkışan bir ağırlıktı. Sanki bir şeylerin geri dönülmez şekilde değiştiğini hissediyordum ama adını koyamıyordum.
Bildiğim tek şey, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıydı. Çünkü bazı geceler sadece yaşanmaz... insanın içine yerleşir. Ve o gece, benim içimde kalacak olan ilk geceydi.
"Sen... sen yaptın!" dedim, sesim titriyordu ve vücudum kontrolden çıkmış gibiydi. Kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi çarpıyor, ellerim istemsizce titriyordu. Bana uzun bir süre cevap vermedi; bakışlarımla buluştuğumda gözlerinde hiçbir ipucu yoktu, sadece soğuk bir boşluk vardı. Bu sessizlik beni delirtmişti.
Telefonu koltuğa atıp ona doğru yürüdüm, her adımım zeminin sertliğiyle yankılanıyordu. Yakasına yapıştım, parmaklarım gömleğini sıkı sıkıya kavramıştı. "Sen yaptın, biliyorum!" diye bağırdım. Sesim o kadar yüksek çıktı ki etrafımdaki insanlar dönüp bize baktı, fısıltılar kulaklarımda uğuldayarak yankılandı. Ama hiçbirini umursamadım; gözlerim sadece onun gözlerindeydi.
Onu sarsmaya çalıştım, ama bir santim bile oynamadı. Sanki taş bir duvara tutunmuştum, öfkem, korkum, çaresizliğim hiçbiri ona ulaşamıyordu. Gözlerim doldu, yanaklarımın ısısı yükseldi, nefesim kesik kesik geliyordu. Yüzümden sıcak bir damla süzüldü ve titreyen ellerim hâlâ yakasını bırakmıyordu.
"Cevap ver bana, pislik herif!" dedim. Sesim sandığımdan daha sert çıkmıştı ama içimde kopan fırtınayı bastırmaya yetmiyordu. Göğsüm daralıyordu, sanki biri kalbimi avucunun içine almış da yavaş yavaş sıkıyordu.
Kalbim göğüs kafesime sığmıyormuş gibi çarpıyordu her atışında içimdeki öfke biraz daha büyüyor, biraz daha kontrolümden çıkıyordu. Parmaklarım titriyordu.
Güçlü görünmek istiyordum. Kırıldığımı, korktuğumu, içten içe dağıldığımı görmelerini istemiyordum. Ama gözlerim beni ele veriyordu bunu hissediyordum.
Aral koltuktan ani bir hareketle kalktı ve abisinin yanında durdu Omuzları gergindi, bakışları bir bana bir Ayaz'a kayıyordu sanki patlamak üzere olan bir şeyi durdurmaya çalışıyordu. Ama ben geri çekilmedim.
Gözlerimi Ayaz'dan ayırmadım. İçimde büyüyen o şüphe yüzünden başka tarafa bakmaya cesaret edemiyordum.
"Neyden bahsediyorsun?" dedi Ayaz.
Sesi sakindi. Gereğinden fazla sakindi.
"Ne diyorsun Arman sen?" dedi Aral.
Kulaklarım uğulduyordu ama yine de konuşmak zorundaydım. Boğazım düğümlenmişti, kelimeler zor çıkıyordu.
"Dedem saldırıya uğramış!" dedim sonunda. Sesim çatladı. "Evinde... sizden başka kim yapacak?! İntikam almaya çalışıyorsunuz belli!" Konuşurken nefesim kesiliyordu. Sanki her kelime göğsümü biraz daha sıkıştırıyordu. Karşımdaki adam ise hâlâ sakindi.
"Neyden bahsettiğini anlamıyorum ama dedene dokunmadım Gece," dedi. Sakinliği beni dahada delirtiyordu
Ellerimin hâlâ yakasında olduğunu o an fark ettim. Parmaklarım kumaşı öyle sıkmıştı ki boğumlarım acıyordu. Ayaz ellerimi tuttu. Sertçe değil, yavaşça... avuçlarının arasına aldı ve ellerimi indirdi.
"Eğer bu işin içindeyseniz hepinizi öldürürüm!" dedim nefes nefese. "Hepinizi tek tek o toprağa sokarım anladın mı beni?!" Nefes alamıyordum. Sesimin titrediğine emindim. Güçlü görünmeye çalışıyordum ama içimdeki korku saklanmıyordu.
Yüzüne son bir kez baktım.
Bir işaret aradım.
Ama hiçbir şey yoktu.
Koltuğa bıraktığım çantamı ve telefonumu aldım. Ayağa kalktığım anda dizlerimin titrediğini hissettim. Merdivenlere doğru ilerledim. Adımlarım ağırdı, sanki yürümek bile büyük bir çabaydı. Elimin tersiyle gözyaşımı sildim ama yenileri gelmeye devam etti. Ayakta duracak halim yoktu ama düşmemek için kendimi zorluyordum.
"Gece dur! Neler oluyor bekle!"
Ses Sıla'ya aitti. Çantasını alıp her zamanki gibi arkamdan gelmişti. Boğazım yeniden düğümlendi. Konuşamadım.
Konuşmak da istemiyordum. Artık biri ben konuşmadan beni anlasın istiyordum. Çünkü anlatacak gücüm kalmamıştı.
Kendimi giriş kapısından dışarı attım.
Hava sıcaktı. Ama ben üşüyordum.
İçten gelen bir soğuktu bu. Kollarımı kendime sardım ama geçmedi. Kalbimin sıkıştığını hissettim. Nefes almak zorlaşıyordu.
Elim dedemin bana aldığı kolyeye gitti avcumun içine aldım. Kendimi bildim bileli benimleydi. Küçük bir melek şeklindeydi. Parmaklarım titreyerek kolyenin üzerinde dolaştı.
Kalbim acıyordu.
Gerçeklerle yüzleşmek istemiyordum.
Ağzımdan hıçkırıklar kaçtı.
"Gece! Neler oluyor anlat!"
Sıla yüzümü avuçlarının arasına aldı ve başımı kaldırıp ona bakmamı sağladı.
"Sıla..." dedim. Sesim zar zor çıktı. "Dedem..." Çenem titredi.
"Vurulmuş." Sadece bunu söyleyebildim.
Devam edemedim. Kelimeler boğazımda düğümlendi."Kalk kendine gel hadi. Düşmanın evindeyken kafanı eğme Gece. Kendine gel," dedi.
Çenemi hafifçe yukarı kaldırdı. Valeye arabayı getirmesi için işaret verdi. Yanaklarıma akan yaşları elimin tersiyle sildim.
"Melek nerede?" dedim sesimi düzeltmeye çalışarak. "Bilmiyorum. İşim var dedi ve ortadan kayboldu. Şu an onu düşünme sen. Onu Emre bırakır," dedi sırtımı sıvazlayarak.
Ağzımdan üst üste hıçkırıklar koptu.
Araba kapının önüne geldiğinde Sıla valeden anahtarı aldı. Koluma girip beni arabaya götürdü. Kapıyı açıp beni oturttu. Birkaç saniye sonra kendisi sürücü koltuğuna oturdu.
Vakit kaybetmeden kemerini bağlayıp arabayı çalıştırdı. Kalbimdeki ağrı bir türlü geçmiyordu. Alnımı cama yasladım, hıçkırıklarımı saklamaya bile çalışmadan ağladım. Elimin tekrar kolyeye gittiğini fark ettim. Buz gibiydi. Avcumun içinde ısıtmak ister gibi daha da sıktım. Kelebeğin sivri kanatları avucuma battı, canımı yaktı... ama ondan çok daha fazla acıtan şeyler vardı içimde
Sıla'nın bakışlarını üzerimde hissediyordum.
"Gece... abine yazdım. Ameliyata almışlar. Dedi ki korkulacak bir şey yok," dedi yumuşak bir sesle. Bunu beni rahatlatmak için söylediğini biliyordum. Burnumu çektim. Başımı camdan ayırmadım. "Ben kimi seversem ölecek mi?" dedim. Sesim kupkuruydu, sanki bana ait değilmiş gibi.
Sıla uzun süre cevap vermedi. Bana acımasını istemiyordum. Kimsenin acımasını istemiyordum. "Gece... delirtme beni. Yapma şöyle, lütfen," dedi sonunda. Nefes almakta zorlanıyordum. Göğsüm daralıyordu.
"Ben daha doğarken kardeşimi öldürmüşüm, Sıla," dedim. Kelimeler ağzımdan dökülürken boğazım yanıyordu. "Annem hep derdi... 'Keşke o seni boğsaymış.' Hep söylerdi bunu. Biliyor musun başka ne derdi? 'Seni yüzlerce kez doğurmamayı dilerdim.'"
Gözlerimi kapattım. Görmemek daha kolaydı. "Ben doğduktan sonra beni kabul etmemiş. Babama kendisinin baktığını söylemiş. Ama asıl gerçek ne biliyor musun?" Sesim titredi. "Beni kışın ortasında dedemin kapısına bırakmış. Babam gelince eve getirirdi... babam gidince sokağa atardı."
Sustum. Boğazım kurumuştu. Yutkunamadım bile. Sanki kelimeler içimde takılı kalmıştı.
Bir süre sadece motorun uğultusu vardı. Ve benim kırık nefeslerim.
"Ben dedemi kaybetmek istemiyorum, Sıla..." dedim sonunda. Sesim o kadar kısıktı ki kendim bile zor duydum.
Sıla direksiyonu daha sıkı tuttu.
"Yaşayacak," dedi kararlı bir sesle. "Duydun mu beni? Yaşayacak."
Elimin tersiyle akan yaşlarımı sildim. Parmaklarım soğuktu, yüzüm ise ateş gibi yanıyordu. Telefonumun çalma sesi gelince düşünmeyi bir kenara bırakıp çantamdan çıkarıp telefonun ekranına baktım. Abimdi.
Telefonu açıp kulağıma götürdüm.
"Gece! Hani uzak durucaktın adamların mekanına gitmek ne demek?!" dedi. Yani tek derdi bu muydu? "Dedem nasıl?" diyebildim. Onun aksine sesim cılız çıkmıştı, boğazım kurumuştu.
Derin nefes verdiğini telefonun bir ucundan duyabiliyordum. Telefonu kapattım konuşucak halim yoktu Belki dedemi umursamıyordu. Çünkü o benim aksime anne şefkati görmüştü. Babam tarafından pek sevilmese de annesi vardı... Benim arkama baktığımda kimsem yoktu. Belki beni gerçekten seven sadece dedem ve babamdı.
Bunları düşünürken boğazım düğümlendi. Kafamı baktığım yerden uzaklaştırıp cama baktım. Sokak lambalarının ışıkları gözlerime vuruyor, her şey bulanık görünüyordu. Hastaneye yaklaşmıştık.
Tek dileğim dedemin yaşamasıydı. Eyer o giderse hayatım altüst olucaktı. Daha hazır değildim.
Sıla arabayı park eder etmez arabadan kendimi attım. Göğsüm sıkıştı, düşeceğimi hissettim. Dizlerim titredi. Ama koluma giren Sıla sayesinde dikleştim.
Gözlerim yanıyordu. Maskaram akmış olacaktı. Kötü gözüktüğümün de farkındaydım.
Ölü gibi duruyordum.
Belki de gerçekten içimde bir şeyler ölmüştü. Hastaneye girip
ameliyathanenin kapısına ilerlerken kalbim sıkıştı. Acıdan yüzüm buruştu. Elim kalbime gitti.
"Gece iyi misin?" dedi Sıla. İyi falan değildim. Ama eğer iyi değilim deseydim beni buradan götürürdü. Zorda olsa yutkundum, kafamı olumlu anlamda salladım.
Ameliyathanenin kapısına geldiğimizde abim oturmuş telefonundaydı. Babam buradaydı, ne ara gelmişti bilmiyordum. Üzgün görünüyordu. Omuzları düşmüştü.
Canı yandığına emindim.
Annem ise her zamanki gibi cemiyetteki arkadaşlarıyla konuşuyordu. Sanki burada ölümle yaşam arasında beklemiyormuşuz gibi sakindi.
Babam beni fark etmiş olacak ki oturduğu yerden kalkıp bana sarıldı.
"Kızım..." Benden ayrılıp yüzümü ellerinin arasına aldı.
"İyi misin babam?" dedi.
Çenem titredi. Daha fazla dayanamadım. Gözyaşlarıma teslim oldum. Babamın beline sarıldım, yüzümü göğsüne gömdüm. Kalbinin yavaş ama güçlü atışlarını duyabiliyordum. Saçlarımı öpüp çenesini saçlarımın üzerine yerleştirdi.
"Şuna yüz verme Yusuf neler yaptığını duysan böyle davranmazsın."
Ses tekrar göğsümün sıkışmasına sebep oldu. Annemin sesiydi.
Ona bakma zahmetinde bile bulunmadı. Belimden tutup beni yan yana duran üç sandalyenin ortasına oturttu. Sağ tarafıma geçip oturdu.
"Kim yapmış baba kim," dedim. Sesim kısılıyordu. Sıla ortadan kaybolmuştu. Gözlerim onu aradı. "Bilmiyorum babam bilmiyorum," dedi.
Aynı saniyede sol taraftaki koridordan Sıla çıktı. Elinde sular vardı.
Bir kez daha doğru arkadaşı seçtiğimi anladım. Beni yargılamayan nadir insanlardan biriydi. Bana doğru gelirken şişenin kapağını açtı ve bana uzattı. Elim titremesine rağmen şişeyi elinden aldım. Suyu ağzıma götürdüm.
Su boğazımdan aşağı giderken bile canım yandı. Elimin tersiyle ağzımı sildim. Şişeyi sılaya geri verdim
Abimin bakışlarını üzerimde hissettiğimde ona baktım. Bir tane bile mimik yoktu yüzünde.
"Şu haline bak nerden geliyosun sen kiminleydin yüzüne baktıkça midem bulanıyo," dedi annem
Canımı nasıl yakacağını o kadar iyi biliyordu ki... Abimin her şeyi anlattığına o kadar emindim ki bilerek yapıyordu.
Abim ağzını bile açmadı.
"Uzatma Mercan kızın üzerine gitme," dedi babam. Sırtımı sıvazlayan Sıla konuştu "Gece istersen dışarda bekleyelim hava alırsın ne dersin?"
Kafamı ona çevirdim.
Kafamı ona çevirdim.
"Burda bekliyicem," dedim düz sesimle.
"Sette çıkardığın olay ne öyle daha ilk günden olay çıkarmısın ben seni eğitemedim sen bize skandaldan başka bişe getirmiyosun," dedi.
Sadece ona bakmakla yetindim.
Nefretle bakan gözlerine."Niye gittin sana gitme demedim mi gece naptın gidip eline ne geçti" dedi abim "Emreyi aradım bil bakalım ne dedi odasına kadar çıktı naptın gidip adamlamı yattın!? Rezil olduk rezil" bunu diyen annemdi. Kalbimi kırıyordu. Kalbimi kırması umrunda bile değildi.
"Sadece konuştum odasına falan çıktığım yok!" Bağırıken boğazımımın yırtıldığını hissettim
"Sadece konuşmuş duydunuz mu sen kimi kandırıyorsun ne bok yediğin ha-"
Konuşmasını kesen kişi babamdı.
"Sesinizi kesin! Karşınızda bi kukla yok! O iğrenç düşüncelerini kendine sakla!" Bakışlarını annemden çekip abime döndü" Sen de kelimelerine dikkat et! Benim kızım ne yaptıysa arkasındayım! Ona hesap soracak kişi siz değilsiniz!"
Kulaklarımın yandığını hissettim.
Canım yanıyordu.
Yutkunamıyordum bile.
Kafamı babamın omzuna yasladım. Kolunu kaldırıp beni koltuk altının arasına aldı.
Çok geçmeden ameliyathanenin kapısı açıldı. Doktor çıktı. Babamla birlikte ayağa kalktık, gözlerimiz doktorun üzerinde kilitlenmişti. Abim veya annem yerinden bile kıpırdamadı. Sanki hareket etmek bir seçenek değildi.
Sıla koluma girip bana destek verdi. Elleri sıcak ve güven vericiydi, ama içimde hâlâ büyük bir boşluk vardı.
Doktorun ağzından çıkacak iki kelimeyi bekledik.
"Başınız sağ olsun."
Demesiyle dünya başıma yıkıldı.Sanki biri göğsümün ortasına yumruk atmış gibiydi. Sözler havada yankılandı, zaman bir anlığına durdu.Nefesim yarıda kesildi.
Elimi ağzıma götürüp bağırışımı durdurmak istedim ama engel olamadım. Dizlerimin üzerine düştüm.Dizlerimin sert zemine çarpmasını bile hissetmedim.
Babam şok içinde doktora bakıyordu. Gözleri donakalmıştı, sanki duyduklarını anlamaya çalışıyordu.
Sıla beni kaldırmak istedi ama nafileydi.
Bedenim bana ait değilmiş gibiydi.
Nefes alamıyordum. Konuşamıyordum.
Gözlerim kararıyordu. Etraf bulanıklaşmaya başladı. İnsanların sesleri uzaklaşıyor gibiydi. Sanki suyun altındaydım. Sıla yanıma çöktü. "Gece bana bak... Gece!" Sesi uzaktan geliyormuş gibiydi.
Eliyle yüzüme hafifçe birkaç kere vurdu.
Gözyaşlarımın içinde boğuldum.
Dedemin yüzü gözlerimin önüne geldi.
Gülüşü... Ellerinin sıcaklığı...
Bana "Kızım" diye seslenişi...
Hepsi birer birer kayıp gidiyordu.
Göğsümdeki acı dayanılmaz hale geldi.
Sanki kalbim parçalanıyordu.
Nefes almaya çalıştım ama başaramadım. Gözlerimin kapandığını hissettim. Son gördüğüm şey Sıla'nın korkmuş yüzü oldu. Ve karanlık yavaşça üzerime çöktü. Her şeyi yutup yok etti...
***
Aynı anneden doğmuşlardı. Aynı evin içinde büyümüş, aynı masada yemek yemiş, aynı soyadını taşımışlardı. Ama Gece çok küçük yaşta anlamıştı aslında onlar hiçbir zaman gerçekten kardeş gibi görülmemişti. Sanki aynı çatının altında yaşayan iki yabancıydılar. Abisi evin güneşiydi… Gece ise duvar diplerine sinmiş bir gölge.
Annesinin elleri bunu her gün hissettirirdi. O eller, abisinin saçlarını sevgiyle okşarken yumuşardı. Parmakları dikkatli hareket eder, ses tonu bile değişirdi. Ama sıra Gece’ye geldiğinde aynı eller sertleşirdi.
Bir tokat olmak için kalkardı. Bir itiş, bir öfke, bir nefret gibi inerdi üzerine. Gece bazen sadece oturup izlerdi bunu. Sessizce. Küçücük yaşında bile bazı sevgilerin ona ait olmadığını öğrenmişti çünkü.
Abisi hata yaptığında “çocuktur” denirdi. Gece nefes alsa suç olurdu. Gözlerini fazla kaçırsa saygısız, çok konuşsa terbiyesiz, sessiz kalsa nankör olurdu. Ne yaparsa yapsın eksikti. Yetmiyordu. Sevilmiyordu.
O gece annesi onu yine dışarı atmıştı. Kapının yüzüne kapanışı öyle sert olmuştu ki çıkan ses hâlâ kulaklarının içinde yankılanıyordu. İlk değildi bu. Gece artık kaç kez kapı önünde kaldığını saymıyordu bile.
Eskiden olsa kapının dibine çökerdi. Dizlerini karnına çeker, saatlerce sessizce ağlardı. Belki annesi kapıyı açar diye umut ederdi. Belki üşüdün mü kızım der diye beklerdi.
Ama artık umut etmiyordu. Çünkü bazı insanlar bir gün anlıyordu beklemek sadece can yakıyordu.
Ve Gece artık nereye gideceğini biliyordu.
En değerlisine.
Dedesine.
Çünkü dünyada gerçekten ona ait olan tek yer onun yanıydı.
Karanlığın içine doğru yürümeye başladığında rüzgâr yüzüne sertçe çarpıyordu. Soğuk o kadar keskindi ki ciğerlerine çektiği her nefes boğazını kesiyor gibiydi. Dudaklarından çıkan buhar havaya karışıp kayboluyordu. Yağmur durmadan yağıyordu. İnce tişörtü saniyeler içinde bedenine yapışmış, saçlarından süzülen sular boynundan sırtına akmaya başlamıştı.
Islanmaktan nefret ederdi Gece. Üzerine yapışan o ağırlık hissinden, tenine değen soğuk kumaştan hep tiksinmişti. Ama o gece umursamadı. Saatlerce yürüdü. Sessizce. Başını kaldırmadan.
Ayağında ayakkabısı bile yoktu.
Çamura, taşa, buz gibi toprağa çıplak ayakla basıyordu. Küçük taş parçaları ayak tabanlarını kesiyor, bazı yerlerden ince ince kan akıyordu. Ama hissetmiyordu artık. Çünkü insanın canı uzun süre aynı yerden yanınca bir noktadan sonra uyuşuyordu.
Titreyen elleriyle sonunda dedesinin evinin kapısını tıklattı. Kemikli parmakları buz gibiydi.
Nazım’ın evi dışarıdan bakınca bile insanın içini ısıtan bir yerdi. Pencerelerden sızan sarı ışık gecenin karanlığında küçük bir umut gibi görünüyordu. Bacadan çıkan ince duman göğe yükseliyor, şöminenin sıcaklığı daha kapının önünden hissediliyordu.
Ama Gece’yi ateşe bile atsalar ısınamazdı. Çünkü üşüyen sadece bedeni değildi. Kapı açıldığında Nazım bir an olduğu yerde kaldı. Gözleri torununu görünce değişti. Kapının önünde sırılsıklam olmuş küçücük bir kız duruyordu. Omuzları düşmüş, başı öne eğilmişti. Saç telleri yüzüne yapışmıştı. Dudakları morarmıştı. Ayakları kıpkırmızı olmuştu soğuktan.
Gece başını bile kaldıramadı önce. Utanıyordu sanki. Yük olmaktan korkuyordu. “Kızım…” dedi Nazım. Sesinde öyle derin bir acı vardı ki Gece’nin boğazındaki düğüm büyüdü. Başını yavaşça kaldırdı. Yorgun gözlerini dedesine çevirdi.
“Dede…” diyebildi sadece. Sesi titriyordu.
Nazım bir saniye bile beklemedi. İçeri gidip kalın bir battaniyeyle geri döndü. Battaniyeyi torununun omuzlarına sardığında bedeninin buz gibi olduğunu hissetti. Sanki yaşayan bir insanı değil de karlar altında kalmış bir heykeli tutuyordu.
Hemen içeri aldı onu. Kapı kapanır kapanmaz sıcaklık Gece’nin yüzüne vurdu. Odun kokusu, çayın o huzurlu buharı, şömineden yükselen çıtırtılar hepsi bir anda sarıp sarmaladı onu.
Duvarlarda eski fotoğraflar vardı. Babaannesinin gülüşü, çocukluk resimleri, yamuk çizilmiş kalpler… her şey bu evde sevginin gerçekten yaşadığını gösteriyordu.
Nazım torununu şöminenin önüne oturttu. Alevlerin turuncu ışıkları Gece’nin donmuş yüzüne vuruyordu ama o hâlâ titriyordu. Dişleri birbirine çarpıyor, elleri durmadan sarsılıyordu.
“Niye bana haber vermedin kızım ha?” dedi Nazım kırgın bir sesle. “Gelip alırdım seni.”
Gece gözlerini kapatıp battaniyeye biraz daha sarıldı.
“Dede…” dedi güçlükle. “İyi ki varsın…” Nazım’ın gözleri doldu ama belli etmedi. Havluyla torununun saçlarını kurulamaya başladı. Hareketleri öyle dikkatliydi ki sanki kırılmış bir şeyi onarmaya çalışıyordu.
“Ne dedi o kadın sana yine?” diye söylendi. “Ben sana demedim mi burada kal diye?” Gece burnunu çekti. Gözyaşları sessizce yanaklarından aktı.
“Babam geldi diye gittim dede.” dedi kısık sesle. “Babam gidince…”
Cümlesi yarım kaldı. Çünkü devamını söylemeye gerek yoktu. Nazım eğilip torununun saçlarına öpücük kondurdu. “Sen şimdi duş al,” dedi yumuşakça. “Ben sana en sevdiğin elma çayını yapayım.”
Gece ikiletmeden banyoya attı bedenini. Sıcak su tenine değdiğinde Gece hafifçe irkildi. Derisi yanıyor gibiydi. Soğuktan uyuşmuş bedeni yavaş yavaş çözülürken içinde biriken acı da sanki ortaya çıkıyordu.
Nazım mutfakta onun sevdiği çayı hazırladı. Tarçın ve elma kokusu bütün evi doldurdu. İki kupa çayı tepsiye koyup salona döndüğünde Gece yine şöminenin karşısına oturmuştu. Alevleri izliyordu. Gözünü kırpmadan. Sanki ateşin içinde bir cevap arıyordu.
Nazım yanına oturup onu kollarının arasına aldı. Alnına kısa bir öpücük bıraktı. Sonra gözleri yanağındaki kızarıklığa kaydı. Belirgin bir el izi vardı.
“Ellerini kırılsın…” diye fısıldadı öfkeyle.
Gece hafifçe gülümsedi. O gülümseme o kadar yorgundu ki insanın içini parçalardı.
“Kötüye bir şey olmaz…” dedi sessizce. “Sen hep böyle derdin.”
Nazım torununun saçlarını okşadı.
“Umarım buna olur be kızım…” dedi. Sonra sesi ciddileşti. “Bak… gün gelecek sen o ailenin başı olacaksın.” Gece güldü. İnançsız bir gülüştü bu.
“Bu imkânsız dede…” dedi. Nazım derin bir nefes verdi. “Olacak,” dedi kararlı bir şekilde. “Ama kimseye acımayacaksın. Çünkü acırsan kaybedersin. Zaafın olursa seni parçalarlar.”
Gece başını kaldırıp dedesine baktı. Gözlerinde korkuyla karışık bir merak vardı. “Ne demek bu şimdi?” diye sordu. Nazım gözlerini şömineye çevirdi. Alevler gözbebeklerine yansıyordu.
“Bir gün anlarsın kızım,” dedi. “Sen Armansın. Ve gün gelecek… ailenden bile korkman gerekecek.”
Gece hiçbir şey anlamamıştı.
Sadece dedesinin göğsüne biraz daha sokuldu. Çünkü o an dünyadaki tek güvenli yer orasıydı.
Gözleri şöminenin üzerindeki eski çerçeveye kaydı. Babaannesinin fotoğrafının yanında solmuş bir zambak vardı. “Dede…” dedi yavaşça. “Bu zambaklar nereden geldi?” Nazım’ın yüzü değişti. Daha yumuşak, daha uzak bir ifadeye büründü.
“Büyükanne'nin sandığında buldum,” dedi. “Atamadım.” Nazım bu kadar severken Ayşe onu bütün kalbiyle seviyormuydu?
“Babaannem zambak mı seviyordu?”
“Ben seviyorum diye severdi.”
Sessizlik oldu kısa bir an. “Sen neden seviyorsun?” diye sordu Gece uykulu gözlerle. “Sen seviyorsan… ben de seviyorum.” Nazım hafifçe gülümsedi. “Zambak…” dedi yavaşça. “Saf kalan bir ruhun simgesiymiş. Ne olursa olsun kirlenmeyen bir kalbin.”
Gece’nin gözleri kapanmaya başlıyordu artık.
Nazım saçlarını okşamaya devam etti. “Bir söylentiye göre…” dedi fısıltıyla, “zambaklar meleklerin unuttuğu mendillermiş. Dert dinleyen her zambak, o acıyı içine çekermiş.”
Gece son kez başını dedesinin göğsüne biraz daha yasladı. “O yüzden…” dedi Nazım usulca, “ne kadar üzülürsen üzül… bir zambağa bak. Çünkü o senin yerine çoktan ağlamıştır.” Ve Gece… ilk kez gerçekten güvende hissederek uykuya daldı.
Dışarıda rüzgâr uğulduyordu. Yağmur camlara vuruyordu. Ama şöminenin önünde, dedesinin kollarının arasında… ilk kez üşümüyordu.
***
Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey başımdaki ağırlıktı. Sanki saatlerce ağlamışım gibi göz kapaklarım ağırdı. Nefes aldım, göğsüm acıdı. İçimdeki o sızı sadece bedensel değildi kalbimin tam ortasında açılmış karanlık bir boşluk gibiydi. Tavandaki beyaz ışık gözlerimi rahatsız etti. Kaşlarımı çattım. O ışık fazla parlaktı, fazla soğuktu… sanki gerçeği zorla yüzüme vuruyordu.
Bir süre kıpırdamadan yattım. Nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Başım bulanıktı, düşüncelerim birbirine giriyordu. Sanki derin bir kâbustan uyanmıştım ama hangisinin rüya, hangisinin gerçek olduğunu ayırt edemiyordum.
“Gece… iyi misin? Çok korktum.” Ses Sıla’ya aitti.
Başımı yavaşça kapıya çevirdim. İçeri giriyordu. Yüzündeki endişe o kadar belirgindi ki içim sızladı. Gözlerinin içindeki korku saklanamayacak kadar büyüktü. Kafam allak bullaktı. Bir an neden burada olduğumu bile hatırlayamadım.
Sonra bir anda her şey zihnime çarptı.
Dedem artık yoktu. Göğsüm öyle bir sıkıştı ki nefes alamadım. “Sıla…” dedim kısık bir sesle. “Dedem gitti.” Bu cümleyi kurarken bile gerçekmiş gibi hissettirmiyordu.
Sanki başka birinin hayatını anlatıyordum. Yataktan kalkmaya çalıştığım anda dizlerim titredi. Sıla hemen koluma girip bana destek oldu. Güçsüzdüm. Ayakta durabilecek halde bile değildim.
“Babam nerede? Gittiler mi?” dedim zorlanarak. Boğazım kurumuştu. Kelimeler ağzımdan kırılarak çıkıyordu. “Annenle abin gittiler,” dedi beni odadan çıkarırken. “Konuşurlarken duydum… aile toplantısı gibi bir şeyden bahsediyorlardı. Baban da dikkatli olsun demiş.” Bahsettiği şey mirastı.
Dedemin mirası ama umurumda bile değildi. İster babama bıraksın ister Adnan amcama hiçbir önemi yoktu.
İçimden geçen tek şey şuydu Keşke hiçbir şey bırakmasaydı da kendisi kalsaydı. “Gece, istersen seninle geleyim. Gitmek zorunda değilsin,” dedi yumuşak bir sesle. Yürüyecek hâlim bile yoktu ama ona yük olmak istemedim. Başımı hafifçe salladım. “Her şeyi boşver…” dedim hastanenin kapısından çıkarken. Sesim sakin çıkıyordu ama içimde kopan fırtına beni parçalıyordu. “Ben bunu kimin yaptığını öğrenmek istiyorum.” Sıla kısa süreliğine sustu.
“Ben senin uyanmanı beklerken bazı şeyler öğrendim,” dedi. Olduğum yerde durdum. Kalbim hızlandı. İçime kötü bir his çöktü. “Ne öğrendin?” dedim hemen. Derin bir nefes verdi. “Gece… bizim bilmediğimiz çok şey var. Bunu yapan insanlar normal insanlar değil. Karanlık işlerin içindeler. Ve…” dedi duraksayarak, “senin ailen de bunun içinde olabilir.”
Kanım çekildi. Sanki damarlarımdaki kan bir anda buz kesmişti. Ayaz’ın söyledikleri aklıma geldi. Demek bahsettiği şey buydu. Ama ben onun dünyayı bilmiyordum. “Sen… bunları nereden öğrendin?” diyebildim sadece. “Beni boş mu sandın?” dedi hafifçe. “Biraz araştırdım. Ama sen şimdi sakin ol, tamam mı? Güçlü durmaya çalış. Zor olduğunu biliyorum ama… bunu birlikte atlatacağız.”
Sesindeki güven yüzümde küçük, kırık bir gülümsemeye neden oldu. Ama o gülümsemenin altında tarifsiz bir boşluk vardı. Artık hissettiklerimi dışarı vuramıyordum. Sanki anlatsam kimse beni anlamayacaktı.
Ve beni gerçekten dinleyen tek insan da artık yoktu.
Sıla tekrar koluma girdi. Kafamı dağıtmaya çalışıyordum ama mümkün değildi. İçimdeki acı her saniye biraz daha büyüyordu. “Melek nerede?” dedim bir anda. “Haber vermedin mi?”
Melek’in bu kadar sessiz kalması normal değildi.
“Aradım ama açmadı,” dedi.
“Sonra Emre’yi aradım. Evine bıraktım, uyuyordur dedi.” Başımı hafifçe salladım. Ama içimde sebebini bilmediğim tuhaf bir huzursuzluk oluşmuştu. Arabaya vardığımızda ayakta zor duruyordum. Arabayı kullanacak durumda değildim. Kapıyı açıp ön koltuğa oturdum. Birkaç saniye sonra Sıla da sürücü koltuğuna geçti ve arabayı çalıştırdı.
“Ben bunun peşini bırakmayacağım, Sıla,” dedim kararlı bir sesle. İçimdeki boşluk yerini yavaş yavaş keskin bir öfkeye bırakıyordu.
Sıla gözlerini yoldan ayırmadan konuştu.
“Kimden şüpheleniyorsun?”
“Herkesten,” demek istedim ama diyemedim.
“Arslanlar’dan başka kim olabilir?” dedim sertçe.
“Gece ya sıradaki hedef sensen?” dedi endişeyle. Olabilirdi. Ama korkmuyordum artık.
“Kolaysa öldürsünler,” dedim soğuk bir sesle. “İntikamımı almadan ölmeyeceğim.”
Hâlâ dün geceki kıyafetler üzerimdeydi. Üzerime sinmiş hastane kokusu bile midemi bulandırıyordu. “Dedeme kaç kez ateş etmişler biliyor musun?” dedim aniden. Sıla derin bir nefes verdi. “Gece boşver. Sonra konuşuruz.”
Canımın yanmasını istemiyordu.
Ama artık yanmayan hiçbir yerim yoktu.
“Söyle,” dedim sertçe. “Kaç kez ateş etmişler söyle ki onları kaç kez vuracağımı bileyim. Söyle ki salak gibi affetmeyeyim. Söyle ki kimsenin gözünün yaşına bakmayayım.”
Gözlerimi ona çevirdim. Cevap bekledim.
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra istemeyerek konuştu.
“On kez…”
Durdu.
“Kalbinden.”
O an içimde bir şey parçalandı.Nefesim kesildi.
Kalbim sanki göğsümün içinde parçalanıyordu.
“Hepsini öldüreceğim…” dedim kısık ama buz gibi bir sesle. Sıla beni sakinleştirmeye çalışıyordu ama söyledikleri kulağıma ulaşmıyordu. Çünkü artık Gece yoktu. Bunu hissedebiliyordum.
Bakışlarını bana çevirdi. “Seni anlıyorum ama önce olayları tam öğrenelim. Yangına körükle gitmeyelim,” dedi.
Başımı yavaşça ona çevirdim. “Artık eski Gece yok, Sıla,” dedim kararlı bir sesle. “Bundan sonra kimse umurumda değil.” Bir süre sessizlik oldu.
Sonra aklıma geldi.“Telefonum sende mi?” dedim. Çünkü çantam yanımda değildi. “Çantan arka tarafta ama telefon bende,” dedi. “Bekle vereyim.”
Telefonu çıkarmasını beklerken onu sütyeninin içinden çıkardı.
Şaşkınlıkla ona baktım. Telefonu bana uzattı ama gözlerini yoldan ayırmadı.“Annenle abin sürekli arıyordu,” dedi sakin bir sesle. “Senin adına birilerini tehdit etmesinler diye sakladım.”
Sıla gerçekten zekiydi. Onun düşündüğünü ben muhtemelen akıl bile edemezdim.
Telefonu elinden aldım. Ekranı açtığım anda nefesim boğazımda düğümlendi.
Ekran fotoğrafım dedemle olan bir kareydi.
Abimin düğününde dans ederken çekilmişti.
Dedem gülüyordu. Ben de gülüyordum.
O fotoğrafa bakarken kalbimin bir kez daha çatladığını hissettim. Derin bir nefes aldım ve Instagram’a girdim. Her zamanki gibi bizim aile kaosuyla doluydu. Tam o sırada yukarıdan bir mesaj bildirimi geldi. Melek’tendi. Mesajı açtım.
“Gece… kötü haberim var. Diziden çıkarılmışsın. Seninle daha fazla çalışmak istemediklerini söylediler.”
“Bir bu eksikti…” diye mırıldandım kendi kendime. Sesim bile bana ait değilmiş gibiydi. “Aslında iyi de oldu.” Oyunculuk bir zamanlar hayalimdi belki… ama artık daha önemli meselelerim vardı.
Mesela dedemin katilini bulmak gibi.
Boğazımdan kuru bir nefes çıktı. Başımı koltuğa yasladım.
“Kovulmuşum,” dedim dümdüz bir sesle.
Sesim o kadar boş, o kadar hissiz çıkmıştı ki ben bile kendime yabancı hissettim. İçimde artık üzüntü bile tam oluşmuyordu. Sanki acı üstüne acı binince duygularım yorulmuştu. İnsan bazen o kadar fazla yara alıyordu ki artık canı yanmamaya başlıyordu.
Sıla direksiyonu sıkıca tutuyordu. Parmaklarının beyazladığını fark ettim ama hiçbir şey söylemedim. “Bir bu eksikti zaten,” dedi sinirli bir şekilde. “Keşke o adamı iyice dövseydik de sonra kovsalardı.”
Gülmek istedim.
Gerçekten istedim.
Ama yapamadım.
Dudaklarım sadece hafifçe kıpırdadı. İçimdeki ağırlık buna bile izin vermedi. Sanki gülmek bile bana yasaklanmış gibiydi. Yol boyunca çok konuşmadık. Sıla beni güldürmeye çalışıyordu, hissediyordum. Arada bir şeyler anlatıyor, sinirli sinirli söyleniyor, dikkatimi dağıtmaya uğraşıyordu.
Ama nafileydi.
Söylediklerini duyuyordum ama hiçbir kelime içime ulaşmıyordu. Camdan dışarı bakıyordum sadece. Sokak lambaları birer birer geride kalıyordu. İnsanlar yürüyordu. Arabalar geçiyordu. Birileri kahkaha atıyordu. Birileri telefonda konuşuyordu. Hayat devam ediyordu.
Ama benim içimde her şey durmuş gibiydi.
Bir süre sonra araba evin önünde durdu.
Kemerimi açarken metal tokasının çıkardığı ses bile başımı ağrıttı. En küçük sesler bile beynimin içinde yankılanıyordu.
“Gece… geleyim mi?” dedi Sıla yavaşça. “En azından yanında olurum.” Başımı ona çevirdim.
Gözlerindeki endişeyi görünce içim burkuldu. Beni yalnız bırakırsa kötü bir şey olacakmış gibi bakıyordu. “Sıla,” dedim sakin bir sesle, “gerçekten teşekkür ederim ama bir de annemin dırdırını çekme şimdi. Boşver. Git dinlen. Ben zaten birazdan sahildeki eve geçeceğim.” Derin bir of çekti.
“Ne yapayım ben şimdi?” dedi çaresizce. “Öylece oturup bekleyeyim mi? Bir şey söyle de yapayım bari.” İstemsizce yüzümde küçük bir tebessüm oluştu. Belki de saatlerdir ilk kez gerçekten gülümsemeye yaklaşmıştım. “İyi tamam,” dedim kapıyı açarken. “Sen şu Arslanlar’ı iyice araştır. Bizimle bağlantıları neymiş öğren.”
Arabadan inmeye hazırlanıyordum ki sesi yeniden geldi.
“Gece…”
Başımı arabanın içine doğru eğdim.
“Bir şey derlerse takma olur mu?” dedi ciddi bir sesle. “Çıkınca bana haber ver. Ya da direkt bana gel.” Sesindeki endişe içimi hafifçe ısıttı. Böyle zamanlarda insan, yanında gerçekten kalan kişileri daha net görüyordu. Ona küçük bir öpücük attım.
“Merak etme,” dedim. “Yasımı sonra tutacağım.”
“Araba sende kalsın. Ben diğer arabayla dönerim.”
İçim kan ağlıyordu. Ama dik durmak zorundaydım.
Kapıyı kapattım. Sıla birkaç saniye daha bana baktı. Sonra arabayı çalıştırıp uzaklaştı.
Araba gözden kaybolana kadar olduğum yerde durup onu izledim.
Ardından yavaşça eve döndüm. Daha doğrusu
şatoya. Dışarıdan bakıldığında ihtişamlı görünüyordu belki. Büyük kapılar, uzun camlar, taş duvarlar ama benim için orası sadece güzel süslenmiş bir kabustu.
Ağır adımlarla girişe doğru yürüdüm. Her adımda ayaklarım biraz daha ağırlaşıyordu. Göğsüm sıkışıyordu. İlk kez topuklu ayakkabılarım canımı acıtıyordu. Normalde hissetmezdim bile ama şimdi her adım sanki cam kırıkları üzerinde yürüyormuşum gibiydi.
Saçımın dağıldığından emindim. Makyajım akmıştı büyük ihtimalle. Aynaya bakmaya gerek yoktu.
Kendimi yaşayan bir ölü gibi hissediyordum.
Kapının ziline bastım. Parmağım birkaç saniye boyunca zilin üzerinde kaldı ve tam o anda fark ettim…
İçeri girmek istemiyordum. Çünkü o evin içindeki insanların hiçbiri bana güven vermiyordu artık.
Ama geri dönebileceğim bir yer de yoktu.
Birkaç saniye sonra çalışanlardan biri kapıyı açtı. Sessizce içeri girdim.
Ev her zamanki gibi devasa ve boğucuydu.
Uzun koridorlar, yüksek tavanlar, ağır avizeler ve
soğuk mermerler. Her şey gösterişliydi ama ruhsuzdu. Sanki bu evde insanlar değil, sadece gölgeler yaşıyordu. Salona doğru ilerlediğimde herkes masadaydı. Amcam ve oğulları
Babam masanın başında oturuyordu.
Ama en çok onun hali dikkatimi çekti.
Gözleri masaya sabitlenmişti. Tek kelime etmiyordu. Sanki düşüncelerinin içinde kaybolmuş gibiydi. Diğerleri ise konuşuyor, hatta kahkaha atıyordu. Kahkaha. Dedemin ölümünün üzerinden saatler geçmişti sadece. İçimde bir şey daha kırıldı. Bu kadar kolay olmamalıydı.
Bir insan bu kadar çabuk nasıl normale dönebilirdi?
Tek dertleri para olmamalıydı. Ama masadaki havaya baktığımda sanki ortada bir ölüm değil de sıradan bir akşam yemeği varmış gibi hissediliyordu.
Kimsenin umurunda değil gibiydi. İşte o an içimden tek bir düşünce geçti İnsanların gerçek yüzünü görmek istiyorsan… ya çok güçsüz olacaksın ya da ölü.
Üstümü değiştirmem gerekiyordu. Ama şu an sırası değildi. Ağır adımlarla oturdukları masaya doğru yürüdüm.
Yıllardır planım şuydu Kuzu görünümlü kurt olmak. Evet tam olarak buydu.
Masadakilerin bakışları bana döndüğünde kimseyi umursamadan babamın yanına çaprazındaki sandalyeye oturdum. Sandalyenin çıkardığı hafif sürtünme sesi bile salondaki havayı değiştirmişti.
Annem imrenerek bana bakıyordu.
Alışmıştım artık bu bakışlarına. Masadaki sessizliği Adnan amcamın en küçük oğlu Gurur böldü.
"Gece bu halin ne Gece görsem korkarım seni" dedi. Babam hariç masadaki herkes güldü.
O kahkahalar kulaklarımda yankılandı.
Yüzümde mimik bile oynatmadım.
Kafamı ona çevirdim. "Sen asıl bundan sonra kork kuzen yapıcaklarımdan kork arkanı kolla" dedim.
Planım bu değildi. Ama dilime hakim olamıyordum. İçimdeki öfke sızıyordu. Kaşları çatıldı. Sonra güldü. "Gece hiç gülesim yoktu biliyormusun sen bence şimdi gece kulübüne falan git yani bırak bu işi erkekler halletsin" dedi.
Babam dışında herkes ona hak verdi. Ailedeki tek kız çocuk olunca böyle oluyordu. Paş parmağımla masadakileri gösterdim. "Bakıyorum da bu zamana kadar erkekler yönetdide noldu şirketlerimiz batıyo yalan mı?" dedim.
Yüzleri kas katı kesilmişti. Babam derin bir nefes aldı. "Şirketin yönetmek istemediğim karar verdim" dedi. Sesindeki yorgunluğu duyabiliyordum. Sanki bir anda yaşlanmış gibiydi. "Kızım geçicek başa" dedi. Bunu beklesemde şaşırmıştım.
Amcam hemen atıldı. "Abi sen ne diyosun nerde görmüş bi kadının aileyi yönetiği" dedi.
Çocukları da ona katıldı.
Abimin yüzündeki hırsı görebiliyordum.
Başa geçmek için herşeyini feda ediceğini biliyordum.
"Merak etmeyin istemiyorum zaten ben kendi şirketimin başına geçicem" dedim. Sesim sakindi ama içimdeki gerginlik her kelimeye yansıyordu. Diğerleri rahatlamış olsada abim dahada sinirlendi. Yüz kasları gerilmişti, çenesi sıkıydı.
"o şirket benim Gece" dedi.
Omuz silktim ve arkama yaslandım. Sandalyenin sertliği sırtıma battı ama umursamadım.
"Ama %80 benim dimi abi hatta sen bana demiştin başa sen geçersin diye hem bakıyorum şirket yerlerde sürünüyor" dedim.
Sözlerim masanın ortasına bırakılmış bir bıçak gibiydi. Elini masaya vurdu. Ses salonda yankılandı. Korkmamımı bekliyordu.
Asla.Bu saatten sonra asla. Gözümü bile kırpmadım. Tabikide biricik oğlunu savunan kişi annemdi.
"Nerden çıktı bu Gece abin buralara kadar tırnaklarını kazıyarak geldi" dedi.
Yapmacık bi şekilde güldüm. O gülüşün altında öfke vardı. "Abim mi güldürme beni o korkağın teki daha kendi adına kimseyi tehdit edemiyo herşeyi benim üzerimden yapmış peki siz bunu biliyormuydunuz canım ailem" dedim.
Abim dişlerinin arasından konuştu. "Kes sesini" dedi. Umursmadım. Kimseden ses çıkmıyordu.
Babam konuşucaktı. Durdurdum. Elimi hafifçe kaldırdım. "Neyse boşver baba şu an daha önemli sorunlar var dedemi kim öldürdü" dedim. Masada herkes birbirine baktı. Bakışlar kaçıyordu.
Kimse gözlerime bakamıyordu.
"Tabikide Arslanlar başka kim olucak" dedi Mete. Ortancı çocuktu. Babam sıkıntılı bir nefes verdi.
Omuzları çökmüş gibiydi. "Annemide onlar öldürmüştü" dedi. Kanım dondu. Kulaklarım uğuldadı. Dedem bundan bahsetmemişti.
Mideme bi yumru oturdu. Konuşamadım. Sanki biri boğazımı sıkıyordu. Yalan kolay anlaşılan bişeydi aslında.
"Ali uyanmış ve bence o yaptı tamda ne hikmetse sabah hastaneden çıkış yapmışlar" dedi amcam.
Gözlerimi amcama çevirdim.
"Ali kim" dedim merakla.
Sesim daha yabancı geliyordu bana.
"Tehdit ettiğimiz adam" dedi abim.
Sesinden hala sinirli olduğu belliydi.
"Ee bu Avukat nerde kaldı" dedi annem.
Herkesin bakışları ona döndü.
"Sıradaki hedef aramızdan biri olabilir" dedi amcam. Ağzımı tutamadım.
"Kim mesela bu adamlar bu kadar tehlikeliyse amca niye önlem almadınız" dedim.
Hiçbir şey bilmiyordum.Biz neyiz onlar kim... Yıllarca ayakta uyutulmuştum.
En kısa sürede öğrenmem gerekiyordu.
"Kolay mı sanıyorsun sen böyle işleri" dedi Gurur. Susmadım. Karşılık verdim.
"O kadar belliki bi işler çevirdiğiniz ama ben bunu öğrenicem" dedim.
Masada kısa süreli bi sessizlik oluştu.
Hava ağırlaşmıştı. Kuzey amcamın en büyük oğluydu. Telefonuna gelen bildirimle yüzünde bi gülümseme oluştu. O gülümsemeden hoşlanmadım.
İçimi kötü bir his kapladı. Ardından bakışlarını bana döndü. Telefonu masadaki herkese göstermek için çevirdi. Dün akşama aitti fotoğraf.
Aşağıdan çekilmişti. Benim Ayaz'ın yakasına yapıştığım fotoğraftı. Ama nasıl çekmişler Öpüşüyormuş gibi çıkmıştı. Mideme bir düğüm oturdu.
"Bize hesap soran kuzenimize bak akşam neler neler yapmış" dedi. Sabrım taşmak üzereydi.
Avuçlarımın içi terledi. "Yazıklar olsun sana ben seni hiç yetiştiremedim mi" diyen kişi annemdi. Sanki o büyütmüştü
Kimsenin ne düşündüğü umrumda değildi. Kafamı babama çevirdim. Gözlerini bana çevirdi. Ardından masadakilere döndü. "Ulan Siz benim kızımın ahlak bekçisimisiniz ha ne haddinize şu mutsuz günde konuştuklarına bakın reziller" dedi. Onlara inanmaması içimi rahatlattı. Masının üzerindeki elini sıkıca tuttum. Kafasını bana çevirmedi.
Amcama dikti. Masadan bi süre çıt çıkmadı.
"Sanki savunulacak bi tarafı varda Yusuf biz bunun yediği rezilliklerimi kapatıcaz sürekli" diyen annemdi. Arkasına yaslandı. Hiç bir zaman beni çocuğu olarak görmediğine emindim.
Nefretinizin sebebini de bilmiyordum. Tek derdi güç, para olan bi insandı. Hep onun gibi biri olmaktan korkardım onun gibi vicdansız olmak istemezdim.
Hep annem bi kerede olsa başımı okşasın isterdim. Oysa o dokunduğu her yerde yara bırakmıştı bana. Onun mirası da buydu. Bana ne kadar acı çektirse de onu affetmek istedim her defasında. Ama kalbim izin verse de aklım izin vermiyordu her defasında. Hiç bir şey olmamış gibi davrandım ama hiç bir şey olmamış gibi hissedemedim.
Bıçağın geçtiği yeri kendine yuva yapmış birileri yara izlerini sever gibi oyup durmuşlar içini.
Sanki elleri acıyla şekillendirilmiş bir heykel gibiydi, ruhumu paramparça etmişlerdi.
Babam elimi bırakmadı, kafasını anneme çevirdi "Ne diyosun sen Mercan, o senin kızın" dedi. Şaşkınlıkla ona baktı babam.
Annem tam savunmaya geçicekken avukatlar salondan içeri girdiler. Üç avukat vardı, ikisi kadın biri erkekti. Adnam amcam hemen ayağa kalktı "Hoş geldiniz" dedi, yapmacık bi gülüşle. "Hoş bulduk Adnan bey" dedi.
Babam avukatlara eliyle oturmalarını işaret etti "Buyurun oturun" dedi. Avukatlar yan yana masaya oturdu. Adam ellerini birleştirerek masaya koydu.
"Öncelikle Nazım bey ölmeden önce aynen kendisi bana şunları söyledi. Eyer aralarından biri vasiyetime karşı gelip dava açarsa, en büyük oğluma söyleyin mirastan onları men etsin ve ayrıca..." Gözleri bana döndü.
"Gece kızıma söyleyin sakın üzülmesin" dedi. Sanki dedemin sesini duymuştum. Gözlerim dolmaya başlayınca hızla gözlerimi sildim.
Adam zarfı dikkatlice açtı. Hepsi aç, kurt gibi mirası bekliyordu. Dört de katlanmış kağıdı açtı, önce herkesin gözlerinin içine baktı, ardından okumaya başladı.
"Çiftlik evim dahil bütün mirasım Torunum Gece Armanındır" dedi. Saniyesinde Adnan amcam masadan kalktı "Dalgamı geçiyorsunuz, babam bizi düşünmedimi? Bi yanlışlık var" dedi.
Avukatlar ayağa kalkarken sarışın olan kadın konuştu: "Hayır Adnan bey bi yanlışlık yok, babanız bize bizzat teslim etti" dedi.
Masada kargaşa çıkmıştı. Herkes birbirine bağırıyordu. Keşke onlar gibi duygusuz olabilseydim. Masadaki kargaşayı umursamadan telefonumu alıp ayağa kalktım. Gözlerim dolmaya başlıyordu.
Tam salondan çıkıcakken "Gece hanım!" dedi avukat. Bana yaklaşmasını bekledim. Elinde bi zarf vardı, bana uzattı "Dedeniz bunu torunuma verin demişti" dedi.
Göğsüme ağrı girdi. Tekrar elim titresede zarfı aldım. "Teşekkür ederim" dedim kısık sesimle, dudaklarımı birine bastırdım ağlamamak için. Salondan kendimi attım. Nefes alamıyordum.
Peki bu kalbimdeki ağrı ne zaman geçecekti? Kendimi bildim bileli bu ağrıyı taşıyordum. Bu evde nefes alamıyordum.
Hızla kendimi dışarı attım. Elimdeki telefonu ona kadar sıkmıştım ki bembeyazdı ellerim. Arka bahçedeki garaja doğru ilerledim. Göz yaşlarımı tutamıyordum.
Garaja geldiğimde düğmeye bastım. Bütün Arman ailesinin arabaları burdaydı. Acar açmaz arabamı gördüm, siyah bi Ferrariydi. İlk ehliyetimi aldığımda dedem almıştı, en son yarışta kullanmıştım.
Arabama anahtarların asılı olduğu yerden anahtarımı aldım. Yüzümde istemeden buruk bi gülümseme oluştu "Anneni özledin mi bebeğim" dedim, elimin tersiyle göz yaşlarımı silip attım. Arabanın kilidini açtım. Arabanın üstü biraz toz olmuştu, yıkamaya götürmem gerekiyordu.
Kapıyı açıp arabaya bindim. Akşam olmak üzereydi, yarın ise dedemin cenazesi vardı. Kapıyı sertçe kapattım. Telefonumu ve mektubu yan koltuğa attım, kemerimi bağladım.
Derin bir nefes verdim ve arabayı çalıştırdım. Hızla şu kabus evden kurtulmak istiyordum. Evden uzaklaşır uzaklaşmaz telefonu almak için uzandım, yola bakmaya devam ettim; ardımda bıraktığım sadece dört duvar değildi, yıllardır kalbime saplanmış dikenler, ihanetin ve acının soğuk gölgeleriydi, ve her kilometreyle onları geride bırakmaya çalışıyordum.
Telefonumu elime alır almaz Sıla'yı aradım. Çalar çalmaz açtı: "Ya Gece, deliricem, adamlar hakkında 1 şey bile yok, anca adamın boyu falan yazıyo" dedi. Gülümsedim. "Ben şimdi sahildeki eve gidicem, sen de gel. Yarın zaten cenaze var, beraber gideriz" dedim. Olumlu anlamda ses çıkardı. Telefonu kapatıp yine kenara attım.
Gözüm mektuplara çarptı. Okumaya korkuyordum elim ayağım donmuş gibiydi, kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu. Acaba ne yazıyor? Hazır mıyım bunu okumaya? diye düşündüm. Neyse ki evim çok uzak değildi. Arabamı park ettim ve kemerimi çözdüm, ellerim hâlâ titriyordu. Mektubu ve telefonu aldım, içimde tuhaf bir ağırlık vardı, sanki bu yük hiçbir zaman gitmiyicek gibiydi.
Banyoya doğru ilerledim.
Kafamdakileri susturmak için şarkı mırıldanıyordum içimdeki karmaşayı bir nebze olsun yatıştırıyordu. Üzerimdeki elbiseyi yakmak istiyordum. Üstümdekileri tek tek çıkartıp kirliğe sepetine attım; her bir parça, sanki üzerimde taşıdığım yüklerden birini de alıp götürüyordu.
Sıcak suyu açtım, altına girdim. Su tenime değdiği anda hem yakıyor hem de rahatlatıyordu acıyı hissediyor, ama bir yandan onu temizliyormuş gibi geliyordu. Kendimi suya bırakıp tenimin acıyı taşımasına izin verdim, gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım.
Giriş kapısının açıldığının sesini duyunca, Sılanın geldiğini anladım. Hızla durulanıp banyodan çıktım. Siyah bornozumu üstüme geçirip önünü bağladım, saçımın ıslaklığını almak için havlulardan birini kaptım. Saçımı havluyla kuruturken, bir yandan kafamdaki karmaşayı susturmaya çalışıyordum.
Kapıyı açıp banyodan çıktığımda ev sessizdi. Koridorda yürürken hiç ses gelmiyordu. Sadece kendi ayak seslerim hafifçe yankılanıyordu. Kahverengi saçlarımın ıslaklığını alırken, sessizliği bozmamak için konuştum "Sıla, Arslanlar hakkında bişe öğrendin mi?"
Cevap gelmedi, sadece sessizlik vardı. İçimde hafif bir sıkıntı yükseldi. Adımlarımı salona doğru yönlendirdim ve gördüğüm manzara karşısında olduğum yerde durup kaldım. Tekli koltukta oturan adamın bakışları, alay ve kendinden emin bir tavırla üzerime çarpıyordu.
"Bu kadar merak ediyorsan bak, karşındayım, sor," dedi. Sesi alay doluydu, dudaklarındaki gülümseme soğuk bir tehdit gibi duruyordu.
Karşımdaki adam Ayaz Arslan'dı.
