ASTORHA: Kasvetin Yükselişi kitap kapağı

3. bölüm / 5

Bölüm I - Kısım III

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: Bölüm I - Kısım III

Vesdragor arkalarında küçülürken güneş batıya doğru alçalmaya başlamıştı. Yol, geçitlerden geçerek Karsen'e uzanıyordu; kayalık yamaçların arasında kıvrılıyor, yer yer sık çam ormanlarına giriyor, ardından yeniden açık araziye çıkıyordu. Akşam rüzgârı ağaçların dallarını sallıyor, uzaktan gelen kuş sesleri atların nal seslerine karışıyordu.

Bir süre ikisi de konuşmadı. Reidan'ın aklı, kafilenin çocuğuyla Thunar'ın mektubu arasında gidip geliyordu. Dört ceset, kayıp üç asker, iz bırakmadan ortadan kaybolmuş bir kral kızı.

Muenir sessizliği bozdu.

"Leydi Seidella hakkında ne biliyoruz?"

"Thunar'ın mektubundakilerden fazlasını değil. Karsen'de ne yaşandığını görmeden kesin bir şey söyleyemem."

"Pek iç açıcı sayılmaz."

"Evet."

"Kaçırıldıysa kaçıranı bulacağız. Kendi isteğiyle gittiyse nedenini." Muenir başını yana eğdi. "Hangisi daha kötü?"

"İkincisi." Reidan gözlerini yoldan ayırmadı. "Biri bir kadını kaçırdığında ne istediğini az çok tahmin edersin. Bir kadın kendi kendine kaçtığında ise, bilmediğin bir şeyden kaçıyordur."

Muenir bir an düşündü.

"O zaman neyden kaçtığını bulursak nereye kaçtığını da buluruz."

"Önce ne olduğunu anlayacağız. Gerisi sonra gelir."

Gece boyunca neredeyse hiç durmadılar; yalnızca atları sulamak ve nefeslendirmek için mola verdiler. Muenir susmadı ama Reidan, sabaha doğru, bu gevezeliğin çoğunun işe yaradığını fark etti. Hangi patikada kuşların sustuğunu, kırık bir dalın kaç günlük olduğunu, toprağın hangi yanında gölgenin ıslak kaldığını anlatırken bile çenesi durmuyordu.

"İz, ayağın bıraktığı şey değildir," demişti bir ara. "İnsanın saklamaya çalıştığı şeydir."

"Bunu kendin mi uydurdun?"

"Yarısını."

Güneş doğudaki tepelerin üzerinden yükselirken Karsen'in ilk evleri ufukta belirdi.

Karsen, Dragerys ile yıkılan Fyresdel'in sınırına yakın, kuzeye ve batıya uzanan yolların kesiştiği küçük bir sınır köyüydü. Tüccarlar burada dinlenir, sınır muhafızları erzaklarını yeniler, uzak diyarlardan gelen yolcular handa konaklardı. Reidan, buraya vardıklarında en azından birkaç araba, açık dükkân ve sokakta dolaşan insan görmeyi bekliyordu.

Beklediği manzaranın hiçbirini göremedi.

Tarlalar boştu. Hasat edilmeyi bekleyen başaklar rüzgârda eğiliyor, yol kenarındaki devrik bir el arabası kurumuş çamura gömülüyordu. Köyün girişindeki gözetleme direği terk edilmişti; tepesindeki çan yerindeydi ama ipi kopmuştu. Ne bacalardan duman çıkıyor ne de bir hayvan sesi duyuluyordu. Rüzgâr, yanmış ekmek ve ıslak kül kokuyordu.

Reidan atını yavaşlattı. Muenir'in eli kılıcının kabzasına gitti.

"Burası fazla sessiz."

Reidan cevap vermedi. Köy girişindeki ahşap direkleri inceliyordu. Üzerlerine oyulmuş altın kartal armalarından biri parçalanmış, diğeri ateşle kararmıştı. Yerde birbirine karışmış nal izleri vardı; bir kısmı köye giriyor, bir kısmı kuzeybatıdaki ormana doğru uzanıyordu.

Atından indi, çömelip toprağı inceledi.

"Buradan kalabalık bir birlik geçmiş."

Muenir de yanına geldi.

"En azından köyün neden bu kadar sessiz olduğunu açıklıyor."

"İzlerin çoğu eski. Kesin sayıyı çıkaramayız."

"Çıkarmaya çalışmayacağım. Benim uzmanlığım, kılıcımı kimin üzerine sallayacağımı bilmek."

Reidan ayağa kalkıp kılıcını çekti.

"Bugün başka şeylerde de uzmanlaşman gerekebilir."

Atlarını girişteki bir ağaca bağladılar ve silahları ellerinde ilerlediler.

İlk evin kapısı yerinden sökülmüştü. İçeride devrilmiş bir masa, parçalanmış sandalyeler, yere saçılmış giysiler vardı. Eşiğin yanında iki köylünün bedeni yatıyordu. Birkaç ev ötede, su fıçısının yanında bir ceset daha. Muenir'in yüzündeki alaycı ifade kayboldu.

Köyün merkezine yaklaştıkça manzara ağırlaştı. Bazı evler ateşe verilmiş, bazılarının yalnızca kapıları ve pencereleri kırılmıştı. Bir ahırın kapısı açıktı; hayvanlar götürülmüştü. Meydana çıkan sokakta parçalanmış kalkanlar ve kırık mızraklar yatıyordu.

Reidan yerdeki bir kalkanın yanına çömeldi. Üzerindeki ak geyik arması kılıç darbeleriyle yarılmıştı.

"Odrysan muhafızları."

"Burada direnmişler," dedi Muenir.

"Yeterince uzun değil."

Meydanda durdular. Ortada eski bir taş kuyu, çevresinde han, demirci dükkânı ve erzak deposu vardı. Kuyunun yanındaki direğe bağlı köy sancağı paramparçaydı; dibinde birkaç beden yatıyordu. Reidan'ın bakışları yerdeki izlere takıldı. Ayak izleri üst üste binmiş, bazı bedenler bulundukları yere sürüklenmişti.

"Bazılarını burada toplamışlar."

Muenir meydanın öbür ucunu gösterdi.

"Hanı da aramışlar."

Hanın kapısı kırılmıştı. İçerisi devrik masalar, parçalanmış fıçılar ve kırık tabaklarla doluydu. Taş zemine yayılan şarap kurumuş, geriye keskin bir koku bırakmıştı. Arka odalarda erzak ve değerli eşya aranmıştı. Reidan üst kata çıkan merdivenlere yöneldi.

"Seidella burada konakladıysa odalardan birini kullanmış olabilir."

Muenir arkasından geldi.

"Bir kral kızının sınır köyündeki handa kalması bana pek güvenli gelmiyor."

"Karsen'de bundan korunaklı bir yer sanmıyorum."

Üst kattaki odaların hepsi aranmıştı. Yataklar parçalanmış, sandıklar kırılmış, bazı döşeme tahtaları sökülmüştü. Saldırganlar yalnızca para ve eşya aramamış, insanların saklanabileceği her yeri kontrol etmişti.

Koridorun sonundaki geniş odada kırık bir masa, devrik bir sandalye ve yerde koyu lekeler vardı. Pencerenin pervazına derin bir kılıç darbesi inmişti. Muenir pencereye yaklaştı.

"Burada çatışma yaşanmış."

Reidan yerden kırık bir bıçak aldı. Metalin üzerinde hiçbir işleme yoktu.

"Ya da biri kendini savunmaya çalışmış."

Pencereden hanın arka bahçesi görünüyordu: kırık kapılı küçük bir ahır, ötesinde kuzeybatıdaki ormana uzanan dar bir patika.

"Burada olduğunu kanıtlayacak hiçbir şey yok."

"Onu kaçıranlar da bulamamış olabilir."

"Öyleyse neden bütün köyü aramışlar?"

Muenir bir an düşündü.

"Çünkü kaçmış olabilir."

Reidan cevap vermedi. Bu ihtimal aklına gelmişti ama onu destekleyecek bir kanıtları yoktu.

Hanın arkasındaki ahırın zemininde çok sayıda nal izi buldular. İzler birkaç yöne dağılıyordu. Reidan kuzeybatıya uzananları takip etmeye çalıştı ama sertleşmiş toprak ve aradan geçen günler izleri silmişti.

Muenir çömelip toprağa baktı.

"Buradan birkaç at çıkarılmış. Bazıları köyün dışına gitmiş, diğerlerinin hangi yöne gittiğini söylemek zor."

"Çok rahat bir hafta geçmiş."

"Rüzgâr, yağmur, üst üste binen izler. Burada kesin bir şey söyleyen ya yalan söylüyordur ya da benden daha iyi bir iz sürücüdür."

"İkinci ihtimal seni rahatsız mı ediyor?"

"Hayır. Genelde ilkiyle karşılaşıyorum."

Öğleye kadar köyün önemli yapılarını aradılar. Demirci dükkânında yarım kalmış silahlar, depoda kesilip boşaltılmış çuvallar buldular. Küçük ibadethanenin içi dağıtılmıştı. Evlerin çoğu yağmalanmış, mahzenler ve ambarlar boşaltılmıştı. Ama Seidella'nın burada bulunduğunu ya da nereye gittiğini gösterecek hiçbir şey çıkmadı.

Meydana döndüklerinde Reidan'ın sabrı tükenmeye başlamıştı.

"Bir şey gözümüzden kaçıyor."

Muenir kuyunun taş kenarına yaslandı.

"Belki de burada bulacak başka bir şey yoktur."

"Bir kadın askerleriyle birlikte ortadan kayboluyor. Ardından köy basılıyor, insanlar öldürülüyor, saldırganlar her yeri arıyor. Bunun tesadüf olduğunu mu düşünüyorsun?"

"Hayır. Ama tesadüf olmaması, cevabı burada bulacağımız anlamına gelmiyor."

Reidan ona baktı. Muenir'in sözlerinde haklılık payı vardı. Yine de eli boş dönmeye niyeti yoktu.

Tam o sırada yakındaki bir sokaktan hafif bir ses geldi. Tahta bir şey zeminde sürüklenmişti.

İkisi de sustu.

Muenir kılıcını çekti. Reidan elini kaldırıp beklemesini işaret etti. Sesin geldiği yöne ilerlediler; sokak boyunca açık kapılar ve kırık pencereler vardı. Sonunda köy fırınının önünde durdular. Kapı aralıktı.

İçeri girdi. Raflar devrilmiş, ekmek sepetleri parçalanmıştı. Yere saçılmış unun üzerinde ayak izleri vardı; çoğu iri ve dağınıktı ama aralarında fırının arkasındaki küçük depoya uzanan daha küçük izler seçiliyordu. Duvara unlu bir el izi basılmıştı, bir çocuğun eli kadar.

Muenir de görmüştü.

"Burada biri var."

Reidan tahıl çuvallarının önünde durdu. Bir çuvalı kenara çekince zemine yerleştirilmiş ahşap bir kapak ortaya çıktı. Kapağın kenarına içeriden ince bir ip bağlanmıştı. Reidan diz çöktü.

"Sana zarar vermeyeceğiz."

Cevap gelmedi. Muenir kılıcını kınına soktu, birkaç adım geriledi.

"Bizi daha fazla bekletmezsen hepimiz için iyi olur."

Reidan ona baktı.

"İnsanları teselli etme konusunda gerçekten yeteneklisin."

"En azından deniyorum."

Kapağın altından boğuk bir ses geldi.

"Gidin."

Reidan elini kapağın üstünde tuttu ama açmadı.

"Ben Lord Reidan. Buraya ne olduğunu öğrenmeye geldik."

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra içeriden ip hareket etti, kapak birkaç parmak aralandı. Karanlığın içinden kirli, korku dolu bir yüz belirdi.

Sekiz ya da dokuz yaşlarında bir çocuktu. Saçlarına un ve toz sinmişti. Elinde küçük bir mutfak bıçağı vardı ama titreyen kolu onu kullanmaya hazır olmadığını söylüyordu.

Reidan kılıcını yere bırakıp geri çekildi.

"Çıkabilirsin. Kimse sana zarar vermeyecek."

Çocuk önce ona, sonra Muenir'e baktı. Muenir ellerini görünür biçimde kaldırdı.

"Kılıcım kınında. Bak, sana dokunmayacağım."

Çocuk bir süre daha bekledi, sonra çukurdan çıktı. Ayağa kalktığında dizleri titredi. Muenir kolunu uzatacak gibi oldu ama çocuğun irkildiğini görünce durdu.

Reidan matarasını uzattı.

"Adın ne?"

"Egwen."

"Ne zamandır buradasın?"

"Bilmiyorum. Geceleri çıkıyorum. Fırında un var."

"Askerleri gördün mü?"

Egwen başını salladı. Suyu aceleyle içmeye başlayınca Reidan matarayı biraz aşağı indirdi.

"Yavaş iç. Kimse senden kaçmanı istemiyor."

Muenir çantasından kuru ekmek çıkarıp küçük parçalara böldü. Egwen ekmeği alırken gözlerini ikisinden de ayırmadı.

Reidan çocuğun biraz sakinleşmesini bekledi.

"Ailen nerede?"

Egwen'in elleri ekmeğin üstünde dondu. Başını eğdi, cevap vermedi. Reidan başka bir şey sormadı. Sessizlik yeterliydi.

Bir süre sonra Egwen kendi kendine konuşur gibi fısıldadı.

"Annem beni buraya sakladı."

Reidan diz çöktü.

"Baskın başladığında mı?"

"Atlar geldi. Çok fazla at vardı. İnsanlar bağırıyordu. Annem beni buraya indirdi, çıkmamamı söyledi."

"Sonra?"

"Kapıyı kapattı. Bir daha gelmedi."

Muenir'in yüzü gerildi. Reidan, çocuğun gözlerindeki korkunun hâlâ ne kadar taze olduğunu gördü.

"Burada güvendesin," dedi. "Ama bize gördüklerini anlatman gerekiyor. Köye gelen askerleri hatırlıyor musun?"

"Mor zırhları vardı. Ve mor sancakları."

"Lindralılar," dedi Reidan.

"Birini arıyorlardı. Her eve girdiler. Sonra hana gittiler."

Reidan dikkat kesildi.

"Kimi arıyorlardı?"

"Bir kadını. Kızıl saçlıydı."

"Onu gördün mü?"

"Baskından birkaç gün önce gelmişti. Hanın arkasından çıktığını gördüm."

"Atları var mıydı?"

"Bir at getirdiler. Kadın bindi. Sonra tarlalara gittiler."

"Nereye?"

Egwen fırının arkasındaki yönü gösterdi. "Bu tarafa. Önce dereye indiler. Sonra ağaçların arasına girdiler."

Reidan bir an sustu. Sonunda ilk somut bilgiye ulaşmışlardı. Yön kuzeybatıydı.

"Peşlerinden giden oldu mu?"

Egwen'in yüzü yeniden gerildi.

"Bir grup. Mor zırhlılar. Onlar da o tarafa gittiler."

Muenir, Reidan'a baktı.

"Üstünden günler geçen bir izi mi takip edeceğiz?"

"Başka seçeneğimiz yok."

Egwen o sırada gömleğinin yakasına elini soktu ve ince bir iple boynuna astığı bir şey çıkardı. Bir an tereddüt etti; sonra, sanki söylemesi gereken bir suçmuş gibi, avucunu açtı.

"Bunu da vermem gerekiyordu."

Avucunda gümüş bir yüzük duruyordu. Üzerinde ak geyik, çevresinde sarmaşıktan bir halka.

Reidan nefesini tuttu. Corald'ın sesi kulağında yankılandı: "Parmağında izi kalır."

"Nereden buldun?"

"Kuyunun başında. Öğleden sonra su çekmeye gelmişti. Ellerini yıkarken çıkardı, taşın üstüne koydu, sonra unuttu." Egwen başını eğdi. "Vermek için aldım. Ama akşam olmadan morlular geldi."

Reidan yüzüğü çocuğun avucundan nazikçe aldı. Gümüş, çocuğun teninden ısınmıştı.

Reidan'ın dudağının kenarı kıpırdadı; gülümsemeye vardırmadan yüzüğü cebine yerleştirdi. Corald'ın bir başka sözü aklına geldi: yüzüğü kendi çıkarmışsa bir nedeni vardır. Bu kez neden, bir kuyu başında yıkanan ellerden ibaretti. Şimdilik.

"Sağ ol, Egwen. Bunu ona vereceğim."

Muenir çocuğa döndü.

"Bu askerleri en son ne zaman gördün?"

"Bilmiyorum. Uzun zaman oldu."

Reidan, çocuğun daha fazlasını hatırlamasını beklemenin bir işe yaramayacağını anladı. Egwen'in verdiği bilgiler, Seidella'nın köyden kaçtığını ve Lindra askerlerinin onu takip ettiğini gösteriyordu. Ama aradan geçen günlerde neler yaşandığını bilmiyorlardı.

"Bizimle geleceksin," dedi Reidan. "Seni burada bırakamayız."

Egwen başını kaldırdı.

"Beni de mi götüreceksiniz?"

"Evet."

Çocuk fırının arkasında açık duran kapağa baktı. Sonra bir daha bakmadı.

Reidan, çocuğun ayağa kalkmasına yardım etti. Egwen yürümekte zorlanıyordu; geceleri çıkıp un ve kuru ekmek yemişti ama bir haftadan fazladır doğru düzgün yemek yememişti. Köy girişine döndüklerinde Muenir atını hazırlayıp Egwen'i önüne oturttu, düşmesin diye dikkatlice yerleştirdi.

Reidan atına binmeden önce meydanın ortasına son bir kez baktı.

"Buraya birilerini göndermemiz lazım."

Muenir ona döndü.

"Ölüleri gömmesi için mi?"

"Evet. Burada yaşayanların en azından bir mezarı olmalı."

Muenir başını eğdi.

"Haklısınız."

Reidan dizginleri topladı. İki at köyden çıkarken Karsen'in sessiz evleri arkalarında kaldı. Güneş batıya doğru ilerliyor, ormanın gölgeleri yolun üstüne düşmeye başlıyordu.

Bir süre sonra Reidan konuştu.

"Dere yatağını bulursak izi sürebiliriz. Su, ayak izlerini silmiş olabilir ama kıyılarda atların bıraktığı izler kalır."

"Bu kadar süre sonra bile mi?"

"Kolay olmayacak. Ama bir birliğin geçtiği yerde yalnızca nal izi aramayız. Kırık dallar, ezilmiş otlar, taşların üzerindeki çiziklere bakarız."

Muenir başını salladı.

Kuzeybatıya uzanan patikaya girdiklerinde orman sıklaştı. Dalları gökyüzünü kapatıyor, güneş ışığı toprağa yalnızca dar aralıklardan ulaşıyordu. Egwen başını Muenir'in göğsüne yaslamış, yorgunluktan gözlerini kapatmıştı.

Reidan önündeki karanlık ağaçlara baktı. Seidella'nın köyden kaçtığını artık biliyordu. Yanında iki asker vardı ve bir grup Lindralı peşine düşmüştü. Dereye vardıklarında karşılarına ne çıkacağını, kadının hâlâ hayatta olup olmadığını, onu kovalayanların izini kaybedip kaybetmediklerini bilmiyordu.

Cebindeki yüzük, bir gümüş soğukluğu gibi uyluğuna değiyordu. Dört ceset, üç kayıp asker, bir yüzük ve bir çocuk.

İlk kez bir yönleri vardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…