Bölümler 5Şu an: Bölüm I - Demir ve Kan
Limandan esen rüzgâr tuzun, çürümüş yosunun ve uzaklarda yanan bir şeylerin isini taşıyordu. Sarayın doğu kanadındaki yüksek pencerelerden süzülen solgun ışık, sönmemiş kandillerin alevleriyle karışıyor; masaya yayılmış haritaların, kırık mühürlerin ve aceleyle yazılmış raporların üzerine düşüyordu. Oda, bütün gece boyunca konuşulmuş, bağırılmış ve yeniden konuşulmuş bir yerin yorgunluğunu taşıyordu.
Gençlerden ortanca olanı, maşrapasına dokunmamıştı. Okyanus mavisi gözleri masanın öbür ucundaki ağabeyine kilitliydi. Başının iki yanı kazınmış, kalan koyu kahverengi saçları sıkı bir örgüyle geriye toplanmıştı; sakalındaki kızıl yansımalar kandil ışığında belirginleşiyordu. Geniş omuzları sandalyeyi olduğundan küçük gösteriyordu. Sabırsızlıktan fazlası vardı içinde: kötü haberin kapıdan girmesini bekleyen birinin sessizliği.
"Orduyu ne zaman topluyoruz?"
Sesindeki alay soruyu keskinleştiriyordu.
Ağabeyi parmaklarını maşrapanın metal gövdesine kenetlemişti. Yüzünün sağ yarısını kaplayan ejderha dövmesi, alev ışığında canlı gibi kıpırdıyordu. Saçlarını sıkı bir topuzla toplamıştı; omuz zırhının kenarlarında kurumuş çamur vardı. Yüzünde yorgunluktan çok soğuk bir kararlılık okunuyordu.
"Toplanıyor, Reidan."
"Avluda dikilip emir bekleyen adamları sormuyorum. Ne zaman yürüyeceğimizi soruyorum."
"Yürüyüş emrini kral verir."
Reidan başını yana eğdi. "Bunu bilmiyordum. Sağ ol, Taegar."
"Sesini alçalt. Kapının ardında nöbetçiler var."
"Duysunlar."
Taegar'ın yüzüğü maşrapanın kenarına çarptı; ince, sinirli bir tınlama. Reidan o sesi çocukluğundan beri tanırdı. Ağabeyi sabrının sonuna yaklaştığında hep yüzüğüyle vururdu.
"Bazen gerçekten dayanılmaz oluyorsun."
"Bunu bana sen mi söylüyorsun?"
Masanın karanlıkta kalan ucunda bir sandalye gıcırdadı. En küçükleri, önündeki haritanın kenarını düzeltmeye çalışıyordu; harita zaten dümdüzdü. Ellerini meşgul edecek bir şey arıyordu. Çenesinde henüz sakal yoktu ama yüzündeki ifade, çocuk muamelesi görmeye tahammülünün kalmadığını söylüyordu.
"Bu konuda o haklı," dedi alçak sesle.
Taegar ona döndü. "Sen de ne zaman araya girmemen gerektiğini hâlâ öğrenemedin, Juliard."
"Babam gelmeden birbirinize girmenizi engellemeye çalışıyorum."
Taegar kaşını kaldırdı.
"Beni mi koruyorsun, onu mu?"
Juliard bir an düşündü.
"Masayı."
Reidan'ın dudakları kıvrıldı. Taegar maşrapasını masaya sertçe bıraktı; ses taş duvarlarda yankılandı.
Kapı açılmadan önce adımları duydular. İki muhafız mızraklarının dipçiklerini yere vurdu. Ardından kral içeri girdi.
Kral taç takmıyordu. Saçlarındaki gümüş ve yüzündeki derin çizgiler yılların izini taşıyordu ama yürüyüşünde en ufak bir hantallık yoktu. Saks mavisi savaş zırhı giymişti; belindeki kılıcın kabzası onlarca yıllık kullanımdan aşınmıştı. Üç oğlu da sustu. Juliard refleksle ayağa kalkacak gibi oldu, sonra ağabeylerine bakıp vazgeçti. Reidan'la Taegar yerlerinden kıpırdamadı.
Kral masanın başına yürürken onları süzdü. Sol yanındaki boş sandalyeye, her zamanki gibi, bakmadı. "Koridorun sonundan sesiniz duyuluyor."
Taegar, Reidan'a baktı.
"Söylemiştim."
Reidan ağzını açtı ama kral elini kaldırdı.
"Başlamayın."
Parşömenleri masaya bıraktı; henüz oturmamıştı. Birkaç dakika önce kardeş kavgasına sahne olan masa, bir anda savaş masasına dönüşmüştü.
"Ulak," dedi, sesi alçak ama net, "Widbarow surlarında Lindra sancaklarını kendi gözleriyle gördüğünü söyledi."
Parşömenlerden birini açtı. Üzerinde aceleyle çizilmiş bir şehir planı vardı: surların üç noktasında siyah işaretler, batı kapısında kocaman bir çarpı.
"Şehir üç gün dayanmış. Üçüncü gecenin sonunda batı kapısı içeriden açılmış."
Taegar öne eğildi.
"İhanet."
"Ya da rüşvet."
"İkisi arasında fark yok."
Kral gözlerini oğluna çevirdi.
"İhanetin nedenini bilmezsen bir sonrakini durduramazsın."
"Öldürürsen tekrar etmez."
Taegar'ın sesi bir kapıyı kapatır gibi sakindi.
Kral bu sözü cevapsız bıraktı.
"Fyresdel kralı ve ailesi Widbarow'un doğu surlarına asılmış. Kralı ortaya asmışlar; kollarını iki yana gerip zincirlerle kulelere bağlamışlar. Ailesini iki yanına, kanat gibi dizmişler. Uzaktan bakınca bir kartala benziyormuş. Cesetlerin altına da Lindra sancaklarını asmışlar."
Juliard'ın yüzü beyazladı.
Reidan o krala bir kez bakmıştı. Yıllar önce, babasının yanında oturan, kahkahası salonu dolduran, elleri kuzu yağından hep parlayan bir adamdı. Şimdi o ellerin zincirlerle gerildiğini düşünmemeye çalıştı.
"Bir sembol," dedi Taegar.
"Hayır." Kralın sesi sertleşti. "Bir uyarı. Direnmek isteyen herkes sonunu görsün diye."
Rüzgâr camlara vuruyor, kandil alevleri titriyordu. Bir süre yalnızca bunu duydular.
Kral ikinci bir kâğıt çekti. "Fyresdel'den kaçanlar kuzeye akıyor. Sınır karakollarına, gelen herkesi sorguya çekmeleri için haber saldım."
"İçlerinde batı kapısını açan da vardır," dedi Taegar.
"Olabilir."
"Ordunun başında kim var?" diye sordu Reidan.
Kral kısa süre sustu.
"Legandria Dervorn."
İsim odadaki havayı değiştirdi. Taegar'ın yüzünde korkudan çok, uzun zamandır beklediği bir şeyin nihayet geldiğini görmüş birinin ifadesi belirdi. Juliard haritaya bakıyordu; sanki isim, kâğıttaki siyah işaretleri biraz daha koyulaştırmıştı. Reidan masanın kenarını kavradığını ancak parmakları ağrıyınca fark etti.
Kral parmaklarını haritada kuzeye doğru gezdirdi.
"Odrysan ve Lother krallıklarına ulak gönderdim. Orduları tepelerde birleşecek. Ama bu savaş yalnızca tepelerdeki askerlerle kazanılmayacak."
Gözlerini sırayla üç oğluna çevirdi.
"Her biriniz farklı bir görev üstleneceksiniz."
Masaya düzenli hazırlanmış bir liste serdi: hane adları, toprakları, gönderebilecekleri tahminî asker sayıları.
"Juliard."
Genç adam ayağa kalktı.
"Bize bağlı hanelerin milis sayıları bunlar. Raporların çoğu eski. Kimi kıtlık yüzünden azalmış olabilir, kimi savaştan korkup gerçek rakamı saklayacaktır. Her haneyle ayrı ayrı görüşeceksin. Kaç adam göndereceklerini netleştirecek, erzak durumlarını öğrenecek, birlikleri Vingeston'un güneyindeki toplanma alanına yönlendireceksin."
Juliard'ın kaşları çatıldı.
"Beni arka plana atıyorsun."
"Sana savaşın lojistiğini emanet ediyorum."
"Milis saymakla Dervorn'u durduramayız."
Kralın yüzü değişmedi.
"Aç kalan bir ordu da durduramaz."
Juliard cevap verecek gibi oldu, vazgeçti. Listeyi alırken bakışı bir an Taegar'ın belindeki kılıca kaydı. Sonra kâğıdı katlayıp kemerine yerleştirdi.
"Taegar."
Taegar doğruldu.
"Yalımlardan kılıcına, yayına ve soğukkanlılığına güvendiğin kişileri seç. Kuzeyde görülen ejderha sayısı son aylarda arttı. Ordunun üzerine çökecek tek bir yetişkin ejderha, savaş başlamadan yüzlerce asker kaybettirebilir."
Taegar'ın yüzündeki sertlik ilk kez memnuniyete benzer bir şeye döndü.
"Kaç kişi?"
"Gerektiği kadar. Ama Vingeston savunmasız kalmasın."
"Ejderhaları geçitlere varmadan buluruz."
"Görevin onları avlamak değil. Kuzey ordularının yolunu güvenli tutmak."
"Çoğu zaman ikisi aynı şey."
"Bu kez aynı olmadığından emin ol."
Taegar babasının bakışını birkaç saniye karşıladı, sonra başını eğdi.
"O iş bende."
Kralın gözleri Reidan'a döndü.
Reidan babasının bakışındaki kısa tereddüdü fark etti. Diğer görevler önceden düşünülmüştü. Onunkisi, kralın hâlâ tartmakta olduğu başka bir meseleye bağlıydı.
Corald ağır ağır oturdu.
“Reidan. Bu sabah Kral Thunar'dan bir mektup geldi."
Taegar'ın bakışı hemen kardeşine kaydı. Juliard listeden başını kaldırdı.
Kral, mührü kırılmış bir mektubu belgelerin arasından çekip uzattı. Reidan yeşil balmumunun üzerinde Odrysan'ın ak geyik armasını gördü.
"Okuyayım mı?"
"Sesli."
Mektup aceleyle yazılmıştı. Bazı kelimelerin mürekkebi dağılmış, imza her zamankinden sert atılmıştı.
''Dragerys Kralı Corald,
Lindra birliklerinin ilerleyişi ve savaşın kuzey sınırlarına ulaşması, krallıklarımızın tamamını tehdit etmektedir. Ancak size bu mektubu bir kral olarak değil, uzun yıllardır aynı sofrayı ve aynı savaş meydanını paylaştığınız bir dost olarak yazıyorum.
Kızım Seidella, sınır kenti Karsen'e yapılan baskın sırasında maiyetinden ayrıldı. Yanındaki askerlerin bir kısmının cesetleri bulundu, kalanlardan haber alınamadı. Son alınan bilgiye göre kızım, saldırıdan sonra kuzeybatıya, sizin topraklarınıza doğru ilerlemiş.
Bir haftadır ondan tek bir haber alamıyorum.
Aramızdaki dostluğa güvenerek topraklarınızda bir araştırma başlatmanızı rica ediyorum.
Odrysan Kralı Thunar''
Reidan mektubu yavaşça indirdi. Kimse konuşmadı.
Taegar kollarını göğsünde kavuşturdu; yüzünde alaycı bir ifade belirdi.
"Lordumuzun görevi de belli oldu demek. Biz Dervorn'la savaşırken sen ormanlarda kral kızı arayacaksın."
Reidan mektubun üzerinden ona baktı. Juliard dudaklarını birbirine bastırıp listesine döndü.
Reidan mektubu masaya bıraktı.
"Beni bu işe mi layık gördün?"
"Evet."
Reidan ayağa kalktı.
"Fyresdel düştü. İmparatorluk ordusu sınırımızda. Dervorn binlerce askerle bu tarafa geliyor ve sen benden kayıp bir leydinin peşine düşmemi istiyorsun."
"Seidella sıradan bir leydi değil."
"Yaralıysa halk bulur. Saklanıyorsa askerler bulur. Kaçırıldıysa yalımlar peşine düşer."
"Askerlerin çoğu sınırda. Yalımlar da savaşa hazırlanıyor."
"Ben de hazırlanmalıyım."
Corald bir süre oğluna baktı. Babasının yüzünde baba yoktu şimdi; kralın o sakin, tartışmasız yüzü vardı. Öfkesini büyüten de buydu.
"Beni cepheden uzak tutmaya çalışıyorsun."
Corald bakışlarını diğer iki oğluna çevirdi.
"Bizi yalnız bırakın."
Taegar kıpırdamadı.
"Dışarı."
Taegar, Reidan'a baktı. Bakışında alay kalmamıştı; yalnızca eski bir yorgunluk vardı. Juliard listesini alıp kapıya yürürken Reidan'ın sandalyesinin arkasında bir an yavaşladı. "Karsen yolundaki eski taş köprü bu bahar çöktü," dedi, ona bakmadan. "Doğudan dolanman gerekecek."
Taegar'ın dudağının kenarı kıpırdadı; gülümsemeye benzer bir şey. Sonra o da çıktı. Kapı arkalarından kapandığında odada yalnızca rüzgârın camlara vuruşu kaldı.
Corald pencereye gidip perdeyi birkaç parmak araladı. Aşağıda Vingeston limanı uzanıyordu; gemi direkleri sabah sisinin içinden ince siyah çizgiler gibi yükseliyordu.
"Seni cepheden uzak tutmak isteseydim," dedi, "sarayda bırakırdım. Karsen, Lindralıların elinin uzandığı bir yer. Seni oraya güvenli olduğu için göndermiyorum."
Reidan cevap vermedi.
"Seidella'nın yanında kaç asker olduğunu biliyor musun?"
"Hayır."
"Yedi. Thunar'ın izcileri Karsen'in kuzeybatısındaki ormanda dört ceset buldu. İkisinin başı yoktu. Üçüncünün üzerinde tek bir yara izi yoktu ama yüzündeki damarlar simsiyah olmuştu. Dördüncüsü ağaçların arasında, sanki biri onu özenle yere yatırmış gibi sırtüstü yatıyormuş. Geriye kalan üç kişiden haber alınamadı."
Reidan'ın öfkesi dinmemişti ama yanına istemediği bir merak yerleşmeye başlamıştı.
"Zehir mi?"
"Bilmiyoruz."
"Lindra askerleri mi?"
"Karsen'e saldıranların Lindralılar olduğu kesin. Seidella'nın grubuna kimin saldırdığı değil."
Corald bir rapor uzattı.
"Thunar bunları mektuba yazmamış. Ulağı sözlü anlattı. Bu da onun dökümü."
Reidan raporu aldı ama açmadı.
"Bunu neden baştan söylemedin?"
"Çünkü bu görevi yalnızca gizemli olduğu için kabul etmeni istemiyorum."
"Öyleyse neden?"
Corald oğlunun karşısında durdu.
"Kuzey ittifakının en güçlü ordularından biri Thunar'ın emrinde. Kızını bulamazsak savaşa bütün gücüyle katılmayabilir. Kızının Dragerys topraklarında öldüğüne inanırsa, bu yalnızca bir kralın evladını kaybetmesi olmaz. İttifak da dağılabilir."
"Bu siyasi bir görev."
"Her görev siyasidir."
"Taegar yalımlarla ejderha avına gidecek. Juliard asker toplayacak. Bense ormanlarda iz süreceğim."
"Evet."
Corald'ın bu kadar açık cevap vermesi Reidan'ı bir an susturdu.
"Taegar Yalımları senden iyi tanıyor. Juliard'ın da eninde sonunda alt hanelerin karşısına tek başına çıkması gerek. Onu ağabeylerinin gölgesinde sonsuza kadar tutamam."
"Peki ben?"
"Sen iz sürmeyi hepsinden daha iyi biliyorsun. İnsanların söylediklerinden çok sakladıklarını dinlersin. Bir odadaki tehlikeyi çoğu insandan önce sen fark edersin. Savaş meydanında ne yapabileceğini zaten biliyorum."
Corald'ın sesi yumuşadı.
"Senden ne kadar iyi kılıç kullandığını kanıtlamanı istemiyorum, Reidan. Bana bir kralın güvenini geri getirmeni istiyorum."
"Beni ödüllendiriyormuşsun gibi konuşuyorsun."
"Bu bir ödül değil."
"Ceza mı?"
"Hayır."
Corald durdu.
"Güven."
Kelime, Reidan'ın beklediğinden ağır geldi.
Masadaki mektubu aldı, haritayı kendine doğru çevirdi.
"Karsen burada." Parmağını sınırın hemen ötesindeki küçük şehrin üstüne koydu, sonra kuzeybatıya, Dragerys topraklarına uzanan yolları izledi.
"Baskından sonra bu tarafa gittiklerini düşünüyorlar," dedi Corald.
"Raporda kesin olan tek şey dört kişinin öldüğü." Reidan parmağını ana ticaret yolundan çekip ormanın içine uzanan ince patikalara götürdü. "Hayatta kalan üç asker hâlâ Seidella'nın yanındaysa ana yolu kullanmazlar. Peşlerinde baskıncılar varsa sınır karakollarına da yaklaşamazlar. Suya yakın, yoldan uzak bir yere giderler."
Ormanın içinden geçen dar bir dereyi gösterdi; dere kuzeye akıyor, eski ticaret yoluna varmadan iki kola ayrılıyordu.
"Atları varsa izlerini orada kaybettirirler. Ama yaralıları varsa fazla uzağa gidemezler."
"Önce oraya mı gideceksin?"
"Önce Karsen'e. Baskının başladığı yeri görmeden haritadaki çizgilere güvenemem. Şehirde sağ kalan biri varsa Seidella'yı en son nerede gördüğünü öğrenirim. Sonra ormana girerim."
Corald belli belirsiz başını salladı ama bir şey söylemedi.
"Kalabalık gidersek bizi herkes görür. Yanıma birkaç kişi alırım ama düzenli asker istemiyorum."
"Tek başına gitmeyeceksin."
"Tek başıma gideceğimi söylemedim."
"Sen söylemeyince ihtimal ortadan kalkmıyor."
Reidan neredeyse gülümsedi.
"Beni tanıyorsun demek."
"Yeterince uzun süredir babanım."
Reidan mektubu katlayıp kemerine sıkıştırdı.
"Ya savaşa yetişemezsem?"
Kralın yüzündeki yumuşaklık kayboldu.
"Yetiş."
"Bu kadar mı?"
"Bu kadar."
Reidan başını salladı.
"Bazen gerçekten dayanılmaz bir adamsın."
Corald yerine oturdu.
"Bunu annen de söylüyor."
Reidan kapıya yürümeden önce durdu.
"Bir şey daha. Seidella'yı bulduğumda onu nasıl tanıyacağım?"
"Onu yalnızca bir kez gördüm, birkaç yıl önce, Thunar'ın yanındaydı." Corald kısa süre düşündü. "Uzun, dalgalı kızıl saçları ve ela gözleri var. Yüzü açık, neredeyse solgun. İnsanlarla konuşurken bakışlarını kolay kolay kaçırmayan bir tipe benziyor."
"Kızıl saçlı, ela gözlü, solgun bir kadın. Ormanda karşılaştığım ilk kişiyi prenses ilan etmem için yeterli sayılmaz."
"Sol elinde Odrysan yüzüğünü taşıyor olmalı. Ak geyik, sarmaşıkla çevrili."
"Elinde değilse?"
"Parmağında izi kalır." Corald bir an durdu. "Yüzüğü kendi çıkarmışsa bir nedeni vardır. Biri çıkarmışsa, o neden daha kötüdür. Yanındaki askerlerden biri hayattaysa zaten onu tanıyacaktır."
"Ya yalnızsa?"
Corald oğluna baktı.
"O zaman sen tanıyacaksın."
Reidan bir an cevap vermedi, sonra kapıya yürüdü. Eli demir halkaya uzandığında kralın sesi arkasından geldi.
"Reidan."
Durdu.
"Seidella'yı canlı getir."
"Bulursam getiririm."
"Bulacaksın."
Reidan başını çevirdi.
"Buna neden bu kadar eminsin?"
Corald masadaki haritaya baktı.
"Çünkü seni bu yüzden gönderiyorum." Kısa bir sessizlik oldu. "Sen de dön."
Reidan bir şey demeden kapıyı açtı.
Koridorda Taegar karşı duvara yaslanmıştı; kolları göğsünde kavuşuk, başı taşa dayalıydı.
Reidan kapıyı arkasından kapattı.
"Dinledin mi?"
Taegar gözlerini açtı.
"Kapı kalın."
"Bu, hayır demek değil."
"Bu, duymak için uğraşmadım demek." Bakışı Reidan'ın kemerindeki mektuba indi. "Yanına kimi alacaksın?"
"Henüz karar vermedim. Önce Karsen'e gidip neler olduğunu öğrenmem lazım."
Taegar duvardan ayrıldı. "Benimle Vesdragor'a gel. Yalımları ayıklayıp yola çıkacağım. Sen de orada Muenir'i yanına alırsın."
"Muenir mi?"
"İyi bir dragustur. Kılıcı hızlı, gözü açıktır. İşler kötüye girdiğinde yanındaki adamı bırakmaz."
"Şu susmak bilmeyen mi?"
"Başka Muenir tanıyor musun?"
"Onunla aynı masada iki kez oturdum. İkisinde de kalktığımda başım ağrıyordu."
Taegar omuz silkti.
"Yol boyunca sıkılmazsın."
"Kaybolan bir soylu kızını aramaya gidiyorum, eğlenceye çıkmıyorum."
"Güvenebileceğin bir savaşçıdır, Reidan."
"Pekâlâ, seninle geliyorum. Ama Muenir bütün yol boyunca konuşursa sorumlusu sensin."
"Onu sana önerdiğime şimdiden pişman ettin."
Reidan kısa, boğuk bir kahkaha attı.
"Henüz yola çıkmadık. Önünde uzun bir zaman var."
Taegar başını sallayıp kardeşinin omzuna vurdu.
"Haydi. Hazırlanmamız gerek."
Ağabeyi koridorun ucunda gözden kaybolurken Reidan olduğu yerde kaldı. Kemerinden raporu çıkarıp açtı. Soluk sabah ışığı taş duvarlara vuruyordu. Başı kesilmiş iki adam. Damarları kararmış bir üçüncüsü. Dördüncüsü, kolları iki yanında, sanki uyuyormuş gibi yere yatırılmış.
Savaşta kimse ölüyü yatırmaz.
Raporu katlayıp kemerine soktu. Aşağıdan, limandan sesler yükselmeye başlamıştı. Vingeston uyanıyordu.
Bölüm etkileşimi
