Bölümler 5Şu an: Bölüm I - Kısım II
Vesdragor'a giden yol, kayalık tepelerin arasından kıvrılarak yükseliyordu. İki kardeş bir süredir at sırtında ilerliyor, arkalarında bıraktıkları sarayın ve şehrin gündelik gürültüsünden uzaklaşıyordu. Yol sakindi; yalnızca atların nal sesleri ve rüzgârın çam dallarını hışırdatması duyuluyordu.
Taegar bir süre sessizce ilerledikten sonra kardeşine baktı.
"Babamın seni bu iş için seçmesine şaşırdın mı?"
Reidan gözlerini yoldan ayırmadı.
"Biraz."
"Neden?"
"Çünkü ne yapmam gerektiğini söyledi ama neyle karşılaşacağımı bilmiyoruz. Elimizdekiler bir yolculuktan çok bilmeceye benziyor."
Taegar hafifçe güldü.
"Sen küçükken de böyleydin. Bir şeyin cevabını bilmediğinde önce söylenir, sonra gidip kendin öğrenmeye çalışırdın."
"Sen de küçükken her sorunun cevabını bildiğini sanırdın."
"Çoğunun cevabını biliyordum."
"Çoğunun cevabını kendin uyduruyordun."
Taegar kahkaha attı. Reidan'ın yüzünde de kısa bir gülümseme belirdi.
Yolun bir dönemecinde ters yönden gelen bir kafileyle karşılaştılar. Üç araba, iki düzine yaya, ipe bağlı birkaç keçi. Arabalardan birinin tekerleği kırıktı; bir adam onu omzuyla itiyordu. Kadınlar çocukları bezlere sarıp sırtlarına bağlamıştı. Zırhlı iki atlıyı görünce yol kenarına çekildiler ama kimse selam vermedi.
Reidan atını yavaşlattı. Kafilenin arasından yaşı sekizi geçmeyen bir çocuk ona bakıyordu; gözleri önce atın başlığındaki saks mavisi püskülde, sonra Reidan'ın zırhındaki detaylardaydı. Korkudan çok merakla bakıyordu.
Taegar önce davrandı.
"Nereden geliyorsunuz?"
Öndeki yaşlı adam şapkasını çıkarmadı.
"Fyresdel'den, lordum. Widbarow'un güneyindeki köylerden."
"Kimse sizi durdurmadı mı?"
"Durduranlar oldu." Adam omuz silkti. "Ama bizde alınacak bir şey kalmamıştı."
Taegar kemerinden bir kese çıkarıp uzattı.
Adam keseye baktı, sonra Taegar'a. "Bize para değil, kuzeyde bir yer lazım, lordum," dedi.
"Sınır karakollarına git, benim adımı söyle. Sorguya çekerler ama aç bırakmazlar."
Adam başını eğip keseyi aldı. Kafile ağır ağır yanlarından geçip gitti. Reidan dönüp baktı; çocuk hâlâ onları izliyordu, elini kaldırmıştı. Reidan'ın eli, ne yapacağına karar vermeden kalktı.
"Böyle yolcular çoğalacak," dedi Taegar. "Bakmamayı öğrenmen gerekecek."
"Hayır." Reidan başını çevirmedi. "Bakmamayı öğrenirsem kimler için savaştığımı unuturum."
Taegar bir şey demedi. Yol bir kıvrım daha döndü; ağaçların arasından Vesdragor'un gözetleme kuleleri görünmeye başladı.
"Lindra ordusu gerçekten harekete geçerse işler eskisinden de sarpa sarar," dedi sonunda.
"Biliyorum."
"Yalımları toplamak kolay olmayacak. Bazıları günlerdir sahada, bazıları eğitimini bitirmedi, birkaçı yaralı. Hepsini aynı anda hazır etmem gerek."
"Sen bunun altından kalkarsın."
Taegar ona baktı.
"Bu kadar kolay mı?"
"Hayır. Ama başkasının senin yerine Yalımlar'ı yönetmesi, isteyeceğim son şey olurdu."
Taegar başını salladı. Kardeşinin sözleri gösterişli değildi ama Reidan'ın ona güvendiğini bilmek yeterliydi.
"Sen de dikkatli ol," dedi. "Ne bulacağını bilmiyorsun. Seidella'nın ortadan kaybolmasıyla kuzeydeki hareketliliğin bir bağlantısı varsa, mesele yalnızca bir prensesi bulmaktan ibaret olmayabilir."
Reidan cevap vermek yerine kemerindeki rapora dokundu. Dördüncü ceset hâlâ gözünün önündeydi.
"Ben de aynı şeyi düşünüyorum."
"Bir şey ters giderse kahramanlık yapmaya çalışma. Geri çekilmek bazen savaşmaktan akıllıcadır."
Reidan kaşını kaldırdı.
"Bunu bana, eğitim sırasında üç kişiyi tek başına alt etmeye çalışıp omzunu inciten adam mı söylüyor?"
"O zaman on altı yaşındaydım."
"Ve üç kişiye karşı kaybetmiştin."
"İkisi benden büyüktü."
"Üçüncüsü senden kısaydı."
Taegar başını iki yana salladı.
"Seninle ciddi konuşmaya çalışmak yorucu."
"Yine de denemeye devam ediyorsun."
"Nihayetinde kardeşimsin."
Bu kez ikisi de güldü ama gülüşleri kısa sürdü; yol açılmış, Vesdragor bütün heybetiyle karşılarına çıkmıştı.
Taegar atını yavaşlattı.
Vesdragor, kayalık yükseltilere kurulmuş, kalın taş duvarları ve yüksek gözetleme kuleleriyle kuzey yoluna hâkim eski bir kaleydi. Kurulduğu günden beri ejderha avcılarının evi olan bu yerde, sıradan bir kışladan çok daha fazlası vardı: geniş avlular, silah depoları, eğitim alanları ve ejderhalara karşı kullanılacak teçhizatın saklandığı yapılar yaklaşan savaş için hazırlanıyordu. Giriş kemerinin üzerine bir ejderhanın çene kemiği çakılmıştı; yağmurlar onu yıllar içinde sarıya çevirmişti.
Kalenin ana kapısından girdiklerinde avludaki hareketlilik hemen dikkat çekti. Bir grup asker silah sandıklarını depolara taşıyor, bir başkası eyerleri ve koşum takımlarını kontrol ediyordu. Avlunun öte yanında yalımlar, eğitmenlerinin gözetiminde kılıç ve atış talimi yapıyordu. Demirlerin çarpışma sesleri, emirler ve atların kişnemeleri birbirine karışıyordu.
Taegar atından indi, dizginleri yakındaki bir görevliye uzattı.
"Yalımların tamamı burada mı?"
"Henüz değil, lordum. Batı gözetleme noktasındaki son grup için haber gönderildi. Akşama kalmadan ulaşmaları bekleniyor."
"Beklemeyeceğiz. Gelenleri avlunun kuzeyinde toplayın. Silah ve teçhizat kontrolleri tamamlansın. Kimse eksik malzemeyle yola çıkmayacak."
Görevli başını eğip uzaklaştı. Taegar avluyu gözden geçirirken Reidan da kaledeki hareketliliği izliyordu. Buradaki herkesin yaklaşan savaştan haberi vardı. Kimi sessizce hazırlık yapıyor, kimi arkadaşlarıyla konuşuyor, kimi önündeki işe gömülüyordu. Ama hepsinin üzerinde aynı gerginlik duruyordu.
"Buranın işi yoğun geçecek," dedi Reidan.
"Henüz başlangıç. Kuvvetleri bir araya getirmem, yolların güvenliğini sağlayacak birlikleri hazırlamam gerek. Lindra'nın ne zaman harekete geçeceğini bilmiyoruz. Hazırlıksız yakalanamayız."
"Benim de fazla vakit kaybetmemem gerek."
"Biliyorum. Muenir'i bulalım, sonra sen yoluna gidersin."
İkisi avlunun arka tarafındaki uzun ahşap yapıya yürüdü. Burası yalımların dinlendiği, yemek yediği, görev aralarında vakit geçirdiği yerlerden biriydi. Konuşmalar kapıya varmadan duyulabiliyordu.
İçeriden bir erkek sesi yükseldi: "...ve ben ona, bu ayak izi ejderhanınsa ben de kralın amcasıyım, dedim!" Ardından bir kahkaha patladı.
Reidan, Taegar'a baktı.
"Bulması kolaymış."
"Susturması ise değil."
Taegar gülümseyip kapıyı açtı.
Muenir arka taraftaki uzun masalardan birine oturmuş, bir eliyle ekmeği koparıyor, diğeriyle kılıcının kabzasındaki gevşek deri sargıyı düzeltiyordu. Yanında yarısı boşalmış bir tas vardı. Çevresindeki iki *dragus*, hikâyenin sonunu çoktan duymuş olmalarına rağmen gülmeye devam ediyordu.
Taegar masaya yaklaştı.
"Muenir."
Muenir başını kaldırdı, önce Taegar'a, sonra yanındaki Reidan'a baktı.
"İkiniz bir aradaysanız ya başıma bir iş gelecek ya da çoktan geldi."
"İkinci tahminin doğru," dedi Reidan.
Muenir ekmeği bıraktı.
"En azından doğrudan konuya giriyorsunuz, lordum. Ne oldu?"
Reidan masanın kenarına yaslandı.
"Karsen'e gidiyoruz. Kayıp birini bulmamız gerekiyor."
"Bir asker mi?"
"Bir kralın kızı. Leydi Seidella."
Muenir'in yüzündeki rahat ifade biraz değişti. Birkaç saniye düşündü.
"Demek gerçekten beni istiyorsunuz."
"Evet. Hazırlan. Bir saat içinde yola çıkıyoruz."
Muenir ayağa kalktı.
"Bir prensesi aramak." Muenir kılıcını kemerine bağlarken başını salladı. "Hayatımda yaptığım en tuhaf işlerden biri olacak. Kaç kişiyiz?"
"İkimiz."
Muenir bir an durdu.
"Bir kralın kızını bulmak için iki kişi."
"Bir sorun mu var?"
"Hayır. Ya çok iyi olduğumuzu ya da kralın bizi pek sevmediğini düşünüyordum."
"Hangisi olduğunu öğrenmeye vaktimiz yok."
"Ben ilkinden yanayım."
"Sen kendin hakkında hep iyi düşünüyorsun."
"Birinin düşünmesi gerekiyor."
Taegar kollarını göğsünde kavuşturdu.
"Muenir, bu sıradan bir yolculuk değil. Reidan'ın görevi önemli. Ne zaman şaka yapacağını, ne zaman susacağını bil."
Muenir elini göğsüne koyup sahte bir ciddiyetle eğildi.
"Emredersiniz, üstadım. Yol boyunca son derece ciddi ve sessiz olacağım."
Reidan ona baktı.
"Bu söze inanacak kadar seni tanımıyorum."
"İşte aramızdaki güven sorunu bu."
Taegar başını iki yana salladı. Reidan doğruldu.
"Birlikler hazır olduğunda haber gönder. Kuzeydeki durum değişirse bilmem gerek."
"Merak etme. Sen de Seidella hakkında bir şey öğrenirsen haber gönder."
"Öyle yapacağım."
Taegar elini kardeşinin omzuna koydu; ejder motifli yüzüğü zırhın omuzluğuna hafifçe çarptı. Bu kez ses sinirli değildi. Aralarındaki kısa sessizlikte ikisi de söylenecekleri tartıyor gibiydi. Yaklaşan savaş, vedayı uzatmalarına izin vermiyordu.
"Dikkatli ol," dedi Taegar.
"Sen de."
Taegar gülümsedi.
"Benim için endişelenme."
Reidan, Taegar'la son kez el sıkıştı. Ardından Muenir'le yapıdan çıktı. Taegar peşlerinden gelmedi; avlunun ortasına yürüyüp yanına gelen bir subaya emirler vermeye başladı. Birazdan bütün yalımları toplayacak, birliklerin durumunu denetleyecek, kuzey ordularının güzergâhlarını güvenceye alacaktı.
Reidan arkasına dönüp ağabeyine son bir kez baktı. Taegar çoktan işine dönmüştü.
"İşini çabuk benimsedi," dedi Muenir.
"Onun görevi bu."
"Bizimki de kayıp bir leydiyi bulmak. İkimiz için de kolay bir gün olmayacak."
Reidan cevap vermeden yürüdü.
Dış kapıya vardıklarında atları hazırdı. Reidan eyer kayışlarını kontrol etti, çantasını atının arkasına bağladı: harita, su matarası, kuru yiyecek, küçük bir ilk yardım kesesi. Muenir kılıcını, kısa yayını ve yol için birkaç malzemeyi taşıyordu.
Kapıdaki nöbetçiler yana çekildi.
"Yolunuz açık olsun, lordum."
Reidan başını eğdi. Muenir atına binerken nöbetçilerden birine baktı.
"Dönüşte kapının hâlâ burada olduğundan emin ol. Başka bir yere taşınmadıysa bulmamız kolay olur."
Nöbetçi şaşkınlıkla ona baktı. Reidan atını yürütürken gülümsemesini saklamadı.
"Daha yola çıkmadan başladın."
"Yol uzun."
Bölüm etkileşimi
