8. bölüm · ASENA

DENEYELİM Mİ?

Betül Y.

Yazarın anlatımıyla

Aslıhan elindeki karta not yazmıştı ama verecek birisini bulmaya çalışıyordu çünkü kendisi vermeye utanıyordu. Çiçeklerle beraber gönderecekti. Odadan çıkıp bakınmaya başladı. Çıkışta Deniz'i gördü, birkaç kez konuşmuştu. Sıcak kanlı birisiydi. Askeriyeden çıkıyordu. Aslıhan Deniz'in yanına koştu ve ona seslendi.

"Deniz, Deniz!" Deniz arkasına bakındı, Aslıhan'ı fark edince ona döndü ve bir kaşı kalkarak, "Bir sorun mu var?" dedi ve ekledi, "Altay nasıl oldu?"

"Yok Altay iyi çok şükür. Sen nereye gidiyordun? Yada hastaneye yakın bir yerden geçecek misin?" diye sordu.

"Evet hastaneye, Songül'ün yanına gidecektim." endişeyle, "Bir şey mi oldu, iyi misin?" dedi.

"Yok merak etme ben iyiyim de Altay'a bir şey verebilir misin? Bir çiçek... ve birde not." dedi utanarak.

Deniz imalı bir şekilde gülümseyerek, "Veririm tabi." dedi. Aslıhan çocuksu bir neşeyle notu ve çiçekçinin adresini verdi. Denizle vedalaştıktan sonra askeriyeye geri döndü.

***

Altay yattığı yerden tavanı izlerken odanın kapısı çaldı. Bakışları kapıya dönerken kapı açıldı ve içeri bir hemşire girdi. Hemşire cilveli bir şekilde gülümseyerek içeri girdi. Ama Altay hemşireyle ilgilenmedi, çiçek buketine şaşkın bakışlar atıyordu.

"Bir beyefendi bıraktı," üzerindeki karta baktı bu noktada gülümsemesi soldu ve huzursuz bir şekilde, "Aslıhan hanımdanmış." dedi. Altay gülümsedi ve bukete uzandı, "Teşekkürler." dedi.

Hemşire tekrardan gülümseyerek, "Kardeşiniz veya akrabanız mı?" diye sordu. Altay niyetini anladığı için, "Sevdiğimden hanımefendi, çıkar mısınız?" dedi kibarca.

Hemşire somurtarak odadan çıktı ve Altay buketle yalnız kaldı. Üzerinde bir not vardı açıp okumaya başladı,

'Genelde erkekler çiçek gönderir ama ben göndermeliyim diye düşündüm. Her neyse her ne kadar terslemiş olsam da geçmiş olsun. Nergis umudu temsil ediyor o yüzden ondan gönderdim. Gülleri boş ver onu sonra söylerim. Çabuk iyileş ve ilaçlarını da al. Bide bir daha sakın sigarayla görmeyeyim seni! (Bu ön uyarıydı:)'

Altay notu okuduktan sonra bukete bakıp, "Nergis ve pembe gül ha?" dedi ve güldü çünkü Altay pembe gülün anlamını biliyordu.

Aslıhan, Altay'a pembe gül göndermişti.

Aslıhan'ın gül göndermesine mi yoksa gülün anlamına mı takılsa bilemedi ve en sonunda yüzünde derin bir tebessümle uyuya kaldı.

***

Aslıhan'ın anlatımıyla

Beni gömün. Beni. Gömün. Lütfen.

Çünkü az önce Altay'a içerisinde pembe gül bulunan bir nergis buketi gönderdim. Keşke zamanı geri alabilsem. Lütfen anlamını bilmiyor olsun, lütfen...

Tamam! Sakin. Sorun yok göndermemiş gibi yaparız hiç bir şey olmaz. Bu kadar basit!

Telefonumdan gelen titreşimle irkildim ve telefonun ekranı açtım. Bildirimi görünce gözlerim kocaman açtım ve ekranı tekrar kapattım, cebime geri koydum. Telefon tekrar titreyince görmezden geldim ama bu seferde aramaya başladı.

Evet o, Altay.

Ne bekliyordun ki Aslıhan.

Telefonu tekrardan çıkardım ve açtım.

"Aradığınız kişiye şuan ulaşılamıyor lütfen daha sonra tekrar denemeyiniz." dedim ve telefonu kapattım.

Tabi ki tekrar aradı. Ve tabi ki tekrar açtım.

"Evet ne oldu?" dedim sesimi sakin tutmaya çalışarak.

"Çiçek göndermişsin..."

"Evet." dedim hızlıca.

"Not da bırakmışsın..."

"Evet."

"Bence bunu seslide okuyabilirsin eksikleri tamamlayarak ama."

Aferin Aslıhan!

"Yok okuyamam işim var benim."

"Ne işin var."

"Seni hiç alakadar etmez."

"Yani gelebilirsin?"

"Hayır."

"Neden?"

"Neden geleyim?"

"Notu okumak için..."

"Sen okuyamıyor musun?" diye tersledim.

"Yok yeni komadan çıktım. Nasıl okuyayım ki? Çok yorgunum sen okumalısın."

"Yanındakiler okusun."

"Senin sesinden duymak istiyorum ben." mızıkçı çocuklar gibi.

"Sonra okurum." diye bahane uydurdum.

"Ama şimdi oku ki daha çabuk iyileşeyim."

"Fırsatçı. Hadi işim var benim."

"Ne işin var, kiminle?"

Seninle Altay çok uzun işimiz var.

"Kim olarak soruyorsun?"

"Asena'mın Altay'ı olarak. Yetmez mi?"

Duymuş, Kahretsin! Gömün beni.

"Sen onu duyun mu ya?"

Güldüğünü duydum.

"Duydum tabi. Sen konuşursun da ben duymam mı?"

"Serap görmüşsündür..."

Nasibi zorlama şeklim.

Hüzünlü bir tonda, "Sensizlikten. Çölde sensiz kaldım. Gözümün önünden gitmiyor." dedi ve ekledi, "Ama bu sudan daha önemliydi. Resmen canım can kattı."

Allığımın linkini bırakıyorum. Sakın almayın!

Konuyu değiştirmek için, "İyi bakıyorlar mı sana?" dedim.

"Evet burada bir hemşire var bakıyor bana."

"Ne?!" dedim ve, "Nasıl bakıyor, cinsiyeti ne?!" dedim.

Evet ben dedim. Beni çekirdeğe gömün, en iç çekirdeğe.

"Valla ilgileniyor benle, bayağı istekli. Cinsiyeti de..." bu noktada durdu. "Kız. Yani dişi bir insan." dedi algılamam için.

"İstekli?" dedim onaylamak için, "İlgileniyor?" yutkundum, "Ve kız?"

"Evet, sonuçta hastaya mahrem olmaz. Biliyorsun." dedi sakince.

Balkanlardan gelen soğuk Aslıhan hava dalgası...

"Bir anda ziyaret edesim geldi. Mahrem olmaz mı? Hastaya yani." diye de ekledim.

"Ben öyle biliyorum. İşin yok muydu?" dedi masumca.

"İşim bitti ya."

"Notuda okur musun?"

"Hıhı okurum." dedim dalgınlıkla.

"Tamam bekliyorum Asena'm."

"Sahiplik eki?" dedim soru sorarak.

"Sen demiştin."

"Demedim ben ya!"

Dedin Aslıhan!

"Dedin, dedin." dedi uzatarak.

"Tamam kapat geliyorum oraya."

"Tamamdır Asena'm" dedi m'yi uzatarak.

İçimden ya sabır çektim ve telefonu kapattım.

Dişi varlıkmış! Yok mu hastanede erkek hemşire.

İlgili diyor bide ya! İstekli diyor ya, İstekli!

Sinirle arabanın anahtarın çevirdim ve sürmeye başladım. Hastanenin önünde inip içeri girdim. Altay'ın olduğu kata çıktım ve odasının önünde durdum. Derin nefes alıp verdim ve kapıyı tıklatıp içeri girdim. İçeride hemşire vardı ve Altay'a çorba içirmeye çalışıyordu. Çalışıyordu diyorum çünkü Altay pek istekli görünmüyordu. Hemşire bana baktı ve beni görmezden gelip devam etmeye çalıştı ama beni görünce Altay'ın gözleri parladı. 'Beni kurtar der gibi' bakıyordu.

Olaya el attım.

"Altay'cım ben geldim ama yemek mi yiyordun?"

"Evet," dedi sonra hemşireye dönüp, "Bak Aslıhan'ım geldi. O yedirir." dedi.

'Ciddi olamazsın' der gibi baktım.

"Değil mi Aslıhan?" dedi.

"Evet ben ilgilenirim Altay'la. Çık bence sen." dedim pek de dostça olmayan bir ses tonuyla. Hemşire yüzünü ekşitti ve odadan çıkarken bana iğrenir gibi baktı. Bende aynı bakışla onu süzdüm. Sonra yanındaki koltuğa oturdum.

Altay'a döndüğümde bir çorba kasesine, bir bana bakıp keyifleniyordu.

"E hadi." dedi uzatarak.

"Ne hadi?"

"Çorba içirip benimle ilgilenecektin." dedi.

"Ciddi misin?" dedim gözlerim büyürken.

"Evet," kolunu kaldırmaya çalıştı, "Bak ben kolumu bile kıpırdatamıyorum." dedi dudak bükerek.

"Fırsatçısın biliyorsun değil mi?" dedim göz devirerek.

"Biliyorum." dedi sırıtarak ve ekledi, "Acıktım ama hadi."

Yanına yaklaştım ve kaşığı alıp azına götürdüm. "Bunu yaptığıma inanamıyorum..." dedim

"Bunu yaşadığıma inanamıyorum." dedi ve ağzını açtı. "Hiç bitmesin bu an." göz devirdim.

Yaklaşık on dakika sürdü bu işlem. Tabi iç çekmeler, hayatı sorgulamalar, kızıp söylenmeler eşliğinde.

"Evet bitti. Kaldı mı başka bir şey?"

"Evet ninni söylemen lazım." dediğinde, "Saçmalama çocuk musun sen?!" dedim.

"Şaka." dedi ve ekledi, "Notu okuyacaktın ama eksikleri tamamlayarak." dedi hatırlatmak ister gibi.

"Öyle mi demişim, hiç hatırlamıyorum."

Hatırlıyorum.

"Ben hatırlıyorum."

"Yanlış hatırlıyorsundur."

"Pembe gülün anlamı ne?" diye sordu birden.

Duraksadım ve bakışlarımı ona çevirdiğimde sırıttığını gördüm. Çünkü zaten biliyordu.

"Nefret! Böyle en derininden." diye bağırdım utancımı gizlemeye çalışarak.

"Eminim öyledir." dedi gülmeye devam ederek. Bir süre sessizlik oluştu. Bakışlarını yüzüme çevirdi ve gözlerini kısarak incelemeye başladı, nihayet gözlerimde durdu ve, "Neden böyle davranıyorsun?" dedi. Gözlerimi kaçıracakken, "Kaçırma gözlerini. " dedi.

"Yok kaçırmam artık."

"Artık?"

"Boş ver."

"Neden böyle davranıyorsun, hem yakın hem de uzak."

"Yo, gayet normal davranıyorum." dedim.

"Hayır, net değilsin. Hem sevdiğini söylüyorsun, hem de..." dedi parçaları birleştirmeye çalışır gibi ama böldüm.

"Öyle olması gerekiyor" diye kestirip attım.

Yorgun gözlerle beni süzdü. Önüne dönüp, "O gün söylediklerin peki..." dedi.

Onu deme be adam ya, onu deme!

"Hangisi?"

"Dedin ya işte, Kalksan ne istesen onu yaparız söz. Söz veriyorum, demiştin." dedi.

"Eee ne olmuş yani?" dedim umursamamaya çalışarak.

"Gerçek değil miydi?" dedi mutsuz mutsuz.

"Öyleydi ama... Ver şu notu okuyayım." dedim konuyu dağıtmak için notu okumak daha iyi geliyordu.

Bu söylediğimle gözleri parladı ama aynı zamanda da bunu sonra konuşacağız diyordu. Notu elime tutuşturdu. Derin bir nefes alıp okumaya başladım, "Genelde erkekler çiçek gönderir ama ben göndermeliyim diye düşündüm. Her neyse her ne kadar terslemiş olsam da geçmiş olsun." durdum ve göz ucuyla ona baktım bana baktığını görünce okumaya devam ettim, "Nergis umudu temsil ediyor o yüzden ondan gönderdim. Gülleri boş ver onu sonra söylerim. Çabuk iyileş ve ilaçlarını da al. Bide bir daha sakın sigarayla görmeyeyim seni!"dedim.

"Gülün anlamını söylemedin."

"Sen bakarsın."

"Yok, sen söyle." keyfi yerine gelmişti.

Kıvranmanın anlamı yoktu zaten biliyordu. Kelimeleri ağzımda yuvarlayarak, "Sende gönlüm var demek..." dedim.

"Efendim?" dedi.

"Sende gönlüm va-"

"Daha yüksek sesle. Bu bomba kulağımda hasar bıraktı sanırım." yüzümü ekşittim.

Yüzüne doğru bağırarak, "Sende gönlüm var demek!" dedim.

Durdu ve sırıtarak, "Benimde sende var güzelim. Utanacak bir şey yok bunda." dedi gülerek. Bakışları dudaklarıma kaydı. O an fark ettim ki yüzlerimiz haddinden fazla yakındı. Yüzümü hızlıca geri çektim.

"Benim ocakta yemeğim var da, gitmem lazım." diye mırıldandım arkamı dönerken.

Bahanene s*çım Aslıhan.

"Aynı çatıda pişirmek dileğiyle Asena'm." dedi ciddi bir şekilde.

Hızla kapıya koştum. Evet cidden koştum. Açıp çıkarken kapıda Hamza ve Semih'i gördüm.

"İyi günler..." dedim yanlarından hızla geçerken.

"İyi günl-" gerisini duyamadım.

Hastaneden kaçarak çıktım. Koşarak değil kaçarak ama. Arabaya nasıl bindim onu bile hatırlamıyorum ama bildiğim bir şey varsa o da komaya girenin bu defa ben olacağıydı.

***

Yazarın anlatımıyla

Altay keyifli bir şekilde uzanırken içeri Semih ve Hamza girdi. İkisi de Altay'a anlamaz gözlerle bakıyordu. Semih,

"Abi?"

"He canım kardeşim, servetimin vârisi."

"Abi senin servetin yok ki."

"Olsun canım kardeşim. Olmayan servetimin vârisi"

Hamza ve Semih birbirlerine bakıp sonrasında Altay'a döndüler.

Hamza, "Kesin yenge dövdü bunu, Semih bak darp izi var mı? Kafası gitmiş belli kendi kendine gülüyor." dedi endişeyle.

Semih bakmak için gittiğinde Altay, "Yok lan bir şeyim iyiyim. Hatta çok iyiyim. Hayatımın en güzel günü. Semih tarihi not et önemli bir tarih bu."

Semih hala anlamaz gözlerle bakarken, Hamza olanları çattı ve, "Aslıhan ile alakalı dimi?" dedi sırıtarak.

"Ne alaka ben başka şeylere sevinemez miyim?!"

"Ama Aslıhan odadan çıkıyordu." Durdu ve etrafına bakınmaya başladı. Çiçek buketini görünce, "Bu nerden çıktı." dedi buketi göstererek.

"Seni hiç alakadar etmez."

"Ondan dimi..." İşaret parmağını sallayarak. "Ondan, ondan..." dedi.

Altay yatağa gömülerek, "Uykum var hadi çıkın." diye geçiştirdi.

Hamza parmağını sallamaya devam ederek odadan çıktı, "Sen var ya sen..." dedi sırıtmaya devam ederek.

Altay eliyle 'hadi, hadi' der gibi salladı.

Onlar odadan çıktıktan sonra Altay geriye yaslandı ve hayatının en huzurlu uykusuna daldı.

***

*Bir hafta sonra Aslıhan'ın anlatımıyla*

O günden sonra şansıma görev çıkmıştı. Altı gündür görevdeydik ve ben görev bitsin istemiyordum çünkü...

Allah belamı vermesin! Allah. Belamı. Vermesin.

Hayır Aslıhan senin neyine çiçek göndermek?! Hadi gönderdin neden gül lan neden?!

Ben ne yapacağım ya.

Dağlara taşlara vurayım kafamı. Evet, evet kesin çözüm. Aksi hata olur yoksa, nasıl çıkacağım karşısına?!

Yada saklansam mı? Bu daha iyi, zaten görev çıkarsa giderim. Aynen bu en iyisi.

"Komutanım ne kadar daha bekleyeceğiz?" diye sordu Barın.

"Haber gelene kadar." dedim.

Başıyla onayladı.

"Komutanım durgun gibisiniz."

"Yo, ne yapalım halay mı çekelim?"

"Yok da. Normalinden daha durgunsunuz. Canınızı sıkan bir şey mi var?"

Var. Ben ve benim bütün fonksiyonlarını durdurmuş beynim.

"Yok."

"Altay komutanla mı alakalı?"

Ya sabır, ya selamet. Yok mu başka şık?!

"Ne alakası var ben başka şeylere sıkılamaz mıyım?!"

"Yani canınız sıkkın?"

"Çok konuştuk hadi, herkes önüne dönsün." Her ne kadar konuşkan olsak ta birbirimize saygılıydık. Bu yüzden kimse diretmeden önüne döndü -tabi üstü olmamda var ama- arada kendi aralarında küçük sohbetler döndü ama pek aldırış etmedim çünkü benim beynimin içinde yeterince sohbet dönüyordu.

Acaba beyinle kalp arasındaki bağlantıda sorun mu var?

Çünkü bunun başka bir anlamı olamazdı. Hem tanıma deyip, hem de dibine kadar gitmemin başka bir anlamı olamazdı.

Kafayı sıyırmış da olabilirim.

Başka bir şey gelmiyordu aklıma.

Normalde net bir insanımdır. Ama söz konusu o olunca öyle olmuyordu. Gelgit gibi, hiç bir şey net olmuyor. Önce peşimi bırak diyorum sonra...

Kafanı Aslıhan, Kafanı!

"Komutanım ne zaman harekete geçeceğiz?" dedi tekrardan Barın.

"Haber var mı?" dedim bıkkın bir sesle.

"Hayır..."

"O zaman şuan değil." dedim ve dürbünle izlemeye devam ettim. O da önüne döndü.

Saklanacağım, askeri lojmanda kalırım yada Bengü'de.

Unutur zaten bir süre sonra dimi? Aynen unutur.

İnşaallah.

"Haber geldi, hareketlenme var komutanım."

Kaçış planımı bir kenara bıraktım ve operasyona yöneldim.

"Başlayalım o zaman..." dedim. "Karan sen benimle gel, Barın ve Alparslan siz sağ taraftan. Efe'yle Batu, siz de sol taraftan. Bilal koru bizi." dedim ve biraz bekledim.

Herkes hazırlandıktan ve yerlerini aldıktan sonra sonra, "Göktürk. Ateş, başla!" dedim ve mermiler uçuşmaya başladı.

Bir kurşun, bir leş.

Bir kurşun, bir leş.

Bir kurşun, bir leş.

Ve daha bir çok kurşun.

Telsize, "Etraf temiz mi?" diye seslendim.

Barın, "Burası tamam."

Efe, "Temiz."

Kendi kendime başımla onaylayarak "Tamam o zaman dönüyoruz." dedim.

***

Dönmüştük ve Bengüyü aramaya başlamıştım ama henüz bulamamıştım. Bir yandan Altay'a yakalanmamaya çalışıyordum.

Yaklaşık yarım saatlik aramanın sonucunda koridorun sonunda buldum. Yanına gittiğimde Ömer'le konuşuyordu. Görünürde Altay yoktu. İyi haber.

"Bengü bir şey konuşabilir miyiz?" kulağına eğilip, "Yalnız." diye detay belirttim çünkü bu ikisiyle konuşunca kaostan başka bir şey çıkmıyordu.

"Ömer, kantine in. Biz biraz bir şey konuşacağız. Ben yanına gelirim." dedi.

Ömer, "Tamam, bekliyorum." deyip göz kıptı. Bengü gülerek cevapladı ve bana döndü.

"Ne oldu kız?" dedi z'yi uzatarak.

"Benim saklanmam lazım. Bir süre sende kalabilir miyim?"

"Kimden saklanıyorsun bakalım? Baş harfi 'A' mı?" dedi imalı imalı.

"Evet," kısık sesle, "Altay oldu mu?" dedim.

Kıkırdadı ve, "Peki neden saklanıyorsun?" dedi.

"Orası bana kalsın." diye geçiştirdim. "Sende kalabilir miyim?" dedim.

"Nedenini söylersen neden olmasın?" dedi

Suratım astım, "Yok onu ölürüm de söylemem." dedim abartarak.

"Peki, peki tamam." dedi. "Hadi ben kaçar, Ömer beni bekliyor." dedi ve eliyle öpücük gönderip, akasını dönerek gitti. Bende arkamı döndüm ve bide ne göreyim.

Burnumun dibindeki Altay'ı. Sırıtıyordu. Bayağı zıplayarak geri çekildim ve, "Höst!" diye bağırdım.

"Ama sen beni her gördüğünde 'höst' diye bağırırsan kırılırım." dedi yapmacık bir hüzünle.

"Her seferinde sinsi sinsi yaklaşırsan bende bağırırım." dedim sinirle.

"Yeteneklerin köreliyor olabilir-" Telefonum çaldığı için elimi yüzüne tuttum ve durdurup telefonu açtım. Bengü aramıştı.

"Alo." dedim.

"Alo heh. Kurtarıcın geldi." dediğinde güldüm ve oyunu devam ettirdim.

"Oraya mı geleyim... Tamam geliyorum." dedim ve kapattım.

"Gitmem gerekiyor." dedim ve uzaklaşırken elimi salladım. "Görüşürüz." dedim.

"Görüşürüz." dedi sırıtarak. Göz devirip geri geri gitmeye devam ettim.

Kaçar gibi uzaklaşmaya başladım. Yeterince uzaklaştığımda, duvara yaslanıp nefes almaya çalıştım ve elimi kalbimin üzerine koydum sakinleşmek adına. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Bir süre o şekilde bekledim. 28 yıllık hayatımın hiç bir evresinde, son birkaç aydaki kadar streslenmemiştim. Bu gidişle kalpten gidecektim!

Güya adamın karşısına çıkmayacaktım da, unutturacaktım da falanda filan...

Dakika bir gol bir!

Tamam kızım, sakin! Bir şey olmadı. Bu nazar boncuğuydu. Bir şey olmayacak. Sadece ufak, minik, mini minnacık bir pürüz çıkmıştı o kadar. Evet, evet sorun yok. Her şey harika!

Derin nefes alıp yürümeye devam ettim. Bengü'ye mesaj attım. Ömer'in yanından kalkınca gelecekti beraber ona geçecektik. Her şey sorunsuz ve mükemmel!

Umarım.

Bir süre bekledikten sonra Bengü geldi ve evine doğru gitmeye başladık. Yolda bana sürekli "o" konuyla alakalı sorular sormuştu ve bende cevaplamamıştım. Hatta beni bir ara yolda bırakıyordu. Şaka olarak tabi. Ama en sonunda gelmiştik. Kapıda,

"Anlatmayacağına emin misin?" diye sordu.

"Eminim" dedim net bir şekilde.

Oflayarak anahtarı deliğe sokup çevirdi ve içeri girdik. Ama içerisi çok basıktı. Sanki bir haftadır havalandırılmamıştı. Ev temiz, düzenliydi ama değişikti işte.

"Bengü, eve kaç gündür girmedin? Hayır yanlış anlama temiz düzenli ama basık biraz." dedim.

"Bir kaç gün olabilir." dedi.

"Neden neredeydin ki?" dedim mutfağa giderken.

"Boş ver." diye kestirip attı bende çok sorgulamadım.

Salona ilerlerken ne yapsam diye düşündüm. Ne yapabilirsin ki evde ya yatacaksın, yada yatacaksın yani. Ama nerede? Bengü bunu öngörmüş olacak ki, "Keyfine göre takıl." dedi mutfaktan. Bende koltuğa kuruldum.

Sonuçta rahat ol demişti. Rahatım bende. Bir süre sonra Bengü elinde çayla geldi.

"Çay yaptım içersin di mi? Kahve yapacaktım ama yoktu." dedi otururken.

"Olur valla içerim." dedim bardağa uzanırken. Bengü çayından bir yudum alıp bıraktı ve bana dönüp,

"Eee senden naber?" dedi.

"Bengü geri dönerim bak valla. Darlamam demiştin." dedi bıkkın bıkkın. Ellerini iki yana kaldırıp, "Peki komutanım." dedi.

"Eee sizden naber?" dedim onu taklit ederek.

"Bildiğin gibi işte normal bir ilişki seviyoruz birbirimizi. Darısı başınıza." dedi gülerek.

"Bengü." dedim kızar gibi.

"Hayır diliyoruz ne var bunda?" dedi.

"Olmayacak şeyler dileme ama." dedim bende azarlar gibi.

Onayladı ama pekte öyle görünmüyordu bende sesimi çıkarmadım. Yaklaşık 10 dakika oyunca havadan sudan konuştuk. Tam yeniden "bizi" soracakken kapı çaldı. Bengü'nün bundan haberi olacak ki ayağa kalkarken, "Heh, geldi misafirde." dedi ve kapıyı açtı. Kaşlarım çatıldı şaşkınlıkla. Kim geldi diye bakmadım. Salonun kapısına yaklaşırken duyduğum sesle gözlerim yerinden fırlayacakmış gibi açıldı.

"İçerde mi?" diye sordu ses.

Keşke sadece tanımadığım bir "ses" olsa...

Buraya da gelmezsin be adam!

Etrafa hızlıca göz gezdirirken açık pencereyi gördüm ve düşünmeden o tarafa yöneldim. Zaten alçaktı. Önce bir ayağımı sonra diğerini attım ve atlarken Altay'ın salona geldiğini gördüm. Daha kötüsü o da beni gömüştü. Beni görünce sırıtmıştı ve ben aşağı inmiştim. Biraz gerileyip içeri baktım. Pencereye doğru gelirken 'sıçtık sıvadık bakışı' atarak alt dudağımı ısırdım ve koşmaya başladım. Evin arkasından dolanmaya başladım. En son gördüğümde pencereden atlamıştı. Kalbim yine bir tarafımdan çıkacakmış gibi atıyordu. İkidir oluyordu ve hiç de hoşuma gitmiyordu.

En sonunda durdum ve duvarın arkasından peşimde mi diye bakmaya başladım. Görünürde yoktu, bir süre daha bekledikten sonra duvara yaslandım ve soluklanmaya çalıştım. En sonunda kalbim normal düzenine dönmüştü. Geldiğim yönün tersine yürüyordum ki...

Tövbe, ya rabbim tövbe. Milyon kere tövbe. Lan bu askerse ben neyim lan!

Duvarın kenarında, kollarını göğsünün üzerinde bağlamış, bana bakıyordu. Yüzünde kendinden emin bir gülüş vardı.

Gamzelerimi varmış bunun?!

Askerliğimi gözden geçirmem gerekiyor. Ben bunu nasıl görmedim lan?!

"Bir yere mi gidiyordun?" dedi ellerini iki yana bırakarak

"Evet, senden uzak bir yer-"

Diyordum ki... Elini başımın yanına, yani duvara uzatıp beni duvar ve kendi arasında bırakana kadar.

"Eee…" diğer elini de diğer tarafıma uzattı. Göz ucuyla önce sağ sonra sol eline baktım. Hafifçe yutkundum. "Gidebildin mi bari?" dedi sırıtmaya devam ederek.

"Ne yapıyorsun?!" dedim kaşlarımı çatıp gezlerine bakarak.

"Ne yapıyor muşum?" dedi çapkın bir gülüşle.

"Bunu işte." dedim kollarını gözümle işaret ederek.

"Hani ben göremiyorum." dedi yüzünü daha da yaklaştırarak.

Ellerimi göğsüne koyup ittirdim. "Gördün mü?" dedim. Bir elini çekdi ama sağ eli hala baş hizamdaydı.

Kastın mı var be adam!

"Öyle etrafı aleve verip kaçtın yoksun." dedi. Açıklama bekliyordu.

Şimdi şöyle... Ben malım.

Napmışımkine?

Boş boş bakmaya devam ettim. Ne diyeyim haklısın.

"Eee cevap?"

Evet, cevap ver Aslıhan.

"Şimdi şöyle..." derken daha da yaklaştı. Burnu neredeyse burnuma değecekti. Gözlerim şaşı gibi bununa bakıyordu. O ise gözünü kısmıştı, gözlerime bakıyordu. Daha doğrusu bakmaya çalışıyordu.

"Nasıl?" dedi dudaklarıma doğru.

Sekte-i kalp gelmekte... Geliyor...

"E hadi öpüşün artık." diye bir ses geldi. Uzaktan, tepeden tepeden böyle.

Altay gözlerini sitemle yumdu ve derin nefes alıp yukarı baktı. E tabi peşinden ben de.

Bengü elinde çayla bizi izliyordu.

Bengücüm, canına mı susadın ha canım benim?!

Ben bunu fırsat bilip aradan sıvıştım. O hala ters bakışlar atmakla meşguldü. Bengü mesajı aldı ve içeri geçti. Bende yandan yandan kaçarken kolumdan yakalayıp çekti. Göz devirdim. Tekrardan duvara yapıştım.

"Yarım kalan işimizi tamamlayalım." dedi büyük bir ciddiyetle.

"Seni öpeceğimi düşündüren ne?" dedim duruşumu dikleştirerek. Çenemi meydan okur gibi diktim.

"Ben hastanedekinden bahsediyordum ama senin aklın onda kaldıysa onu da yaparız. Kolay çözüm." dedi çapkın bir gülüşle.

Gözlerimi yumup derin nefes aldım.

"Hayır Altay aklımda falan kalmadı. O konu hakkındaysa..." derin nefes aldım. "Evet, duymak istediğin buysa eğer... Senden hoşlanıyorum. Belki de seviyorum. Bilmiyorum. İnkar edemem. Kaçmanın bir manası yok, buluyorsun. Anladım sende seviyorsun ama..."

"Ama?" dedi tek kaşı kalkarken.

"Ama olmaz." diye tamamladım.

"Neden?"

"Tekrar sevdiğim birini kaybedemem." dedim gözlerimi kaçırıp omzunun üzerinden arkasına bakarak.

Duraksayıp bir kaç saniye sorguladı. "Ne yani seninle değilken beni kaybetmez misin? Ben şimdi şuraya düşsem şak diye ölsem üzülmez misin?" Haklıydı.

Gözümü kocaman açtım, "Tövbe de." dedim omzuna vurup. Güldü.

"Tövbe desene lan!" diye bağırdım.

"Tövbe!" dedi elini iki yanına kaldırıp.

"Cıvıma ciddi bir şey konuşuyoruz burada!" dedim.

Anında ciddileşip kolunu tekrar duvara yasladı. Kolunu ittirip, "Çek şu elini, kolunu da." diye söylenmeye devam ettim.

"Eee kararın ne?" dedi kolunu çekip göğsünde kavuşturdu.

"Ne kararı?" dedim.

"Ama yapma böyle..."

"Tamam, tamam şakaydı." durdum ve düşünüyormuş gibi yaptım "Denemekten zarar gelmez herhalde..." dedim naz yaparak.

Ucuza satmak yok kızım. Salma!

Bir kaç saniye algılayamadı, "Yani?" dedi. Onayladığımı anlaması için güldüm. Nihayet anlamış olacak ki beni tutup kaldırarak sarıldı. Ben ne olduğunu anlamadan ayaklarım yerden kesildi. Kısa bir çığlık kaçtı dudaklarımdan. Bir kaç tur döndürdükten sonra tekrardan bıraktı ve ellerimi tuttu. Az öncekine göre daha ciddi bir tavırla, "Sana beni kaybetmeyeceğinin garantisini veremem." elimi kaldırıp avuç içimi öptü. "Ama son nefesime kadar bu elleri bırakmayacağım. Bunun garantisini peşin olarak verebilirim." dedi ve ekledi, "Ve seninle olan zamanımı uzatmak için ölmemeye çalışacağım." Güldüm.

Mutluydu.

Ve mutlu olması benide mutlu ediyordu.

Her şey çok hızlı olmuştu fakat bizim daha yavaşına vaktimiz olamaya bilirdi.

"Tamam. Sakin, kabul etmiş olmam dakika başı yapışman anlamına gelmez." dedim yapmacık bir sitemle.

Buna da güldü. "Bunun da garantisi yok." dedi. Güldüm.

Sonra ciddileştim, "Ciddiyim Altay. Her yerde gelip yapışamazsın, er değiliz biz." dedim.

"Karizman mı çizilir?" dedi yapmacık bir alayla.

"He. Karizmam çizilir. Seninki gıcır gıcır kalır." kollarımı göğsümde birleştirdim. "Ayrıca sana askeriyenin ortasında 'Aşkitom' demeyeceğimi düşündüren ne? Karizmana pembe kurdele takarım çok tatlı olur." dedim gülerek.

Göz devirdi, "Fevkalade bir başlangıç oluyor." dedi.

"Başlamadan bitirebiliriz." diye öneri sundum.

"Tövbe de Asena'm. Benim daha çok hayalim var seninle." dedi imayla.

"Çok beklersin." dedim hayallerine gölge düşürerek.

"Beklerim." dedi o da.

"İddialısın."

"İddialıyım." dedi sırıtarak.

İyi bakalım, der gibi baktım.

"Ee gidelim mi?" dedi ve elini geldiği yöne çevirdi.

"E gidelim madem." dedim gösterdiği yöne doğru yürüyerek, o da arkamdan geldi.

Yüzümde değişik bir gülümseme vardı. Hani şu bahsedilen, aptal aşık gülümsemesi. Sanırım tam olarak oydu.

Yüzünü görmesem de tahminimce ondada aynısı vardı. Eğer onu biraz olsun tanıyorsam, eminim ki vardı.

Evin önüne geldiğimde kapının önünde Bengü vardı.

Bu kıza bu cesaret nereden akıyor acaba?!

"Barıştınız mı?" dedi heyecanla.

"Küsmedik ki, sadece pürüzler vardı..." bakışları bana döndü, "Onları hallettik." dedi.

Ardından işaret parmağını Bengü'yü işaret ederek salladı ve, "Son yaptığın hareket aklımda, unuttum sanma." diyerek altını çizdi. Bengü alt dudağını ısırdı ama sonra, "Olsun sonuçtan aranızı yaptım." dedi.

Bengü aşk olsun ama sana da yani.

Neyse sonuçta mutluyuz.

"Sonu mutlu bitmese..." dedi ve elimi tutup, "E biz gidelim o zaman." bana baktı ve, "Gidelim mi?" dedi masum masum.

"Gidelim de, nereye?"

"Bilmem ilk günümüz, fırsatı değerlendirelim. Nereye gitmek istersin Asena'm?"

Bengü bizi sırıtarak izliyordu, daha doğrusu eserine gurur dolu bakışlar atıyordu.

"Ben buldum nereye gideceğimizi..." çekiştirip, bahçeden çıkardım. "Sen beni takip et."

***

"Beni ormanda terk mi edeceksin?" dedi ormanı süzerken. Bense güldüm.

"Hayır tabi ki, normal şeyler yapacağız. Şeyler gibi..."

"Sevgililer gibi mi?"

Böyle söyleyince tuhaf geliyordu.

"Evet." etrafa bakınıp. İleride bir pamuk şekerci vardı. Oraya doğru çekiştirdim.

"Gel buldum." dedim çekiştirirken.

Gittiğimiz yeri fark edince, "Pamuk şeker mi? Ciddi misin?" dedi.

"Çok ciddiyim." dedim gülerken.

Pamuk şekercinin yanına gidip 2 tane aldık. Birini eline tutuşturduğumda anlamaz gözlerle baktı.

Burası tam olarak orman değildi, orman olan kısmı da vardı ama daha ilerisi. Burası daha çok park gibiydi. Oturma yerlerine ilerleyip oturduk.

"Keşke aşkitom deseydin Asena'm ya." diye yakındı. Güldüm ve pamuk şekerimi yemeye başladım.

"Onu bitireceksin." dedim kesin bir şekilde.

"Emredersiniz komutanım!" dedi eliyle asker selamı vererek.

Bu mükemmel derecedeki romantik anı bölmek istemezdim ama bir takım ihtiyaçlarım gelmişti.

"Altay burada bekle benim biraz işim var." dedim diğer şekeri de eline vererek.

"Terk mi ediyorsun?!"

Bana olan güveni gözlerimi yaşartıyordu.

"Evet Altay terk ediyorum seni, hem de önceden haber vererek." ve ekledim, "Gidiyorum, bir yere ayrılma." dedim koşarken. Başıyla onaylayıp pamuk şekerini yemeye devam etti.

Tuvalete gidip işimi hallettikten sonra elimi yıkayıp çıktım. Bıraktığım yere doğru ilerledim ve...

Gözüm kör olsun.

Masum masum oturan Altay ve yanındaki 2 adet kız.hareketiyle bir şeyler anlatıyordu. Altay'la konuşmaya çalışıyorlardı. Çalışıyordu ama Altay pek de meraklı değil gibi. En azından canını seviyor.

Yanlarına doğru giderken beni fark etti. Yarabbi çok şükür, bakışı attı. Yanına geldiğimde beni işaret ederek, "Bakın bu benim ki, size buradan ekmek çıkmaz. Başka kapıya, haydi." dedi.

Kızlar dönüp bana baktı ve oflayarak uzaklaştılar. Ben iki elim belimde arkalarından baktım. Sonra Altay'a döndüm.

Bide ofluyorlar!

"Nasıldım ama." dedi.

"Çok iyiydin ama eksikler var." deyip ormanın içine çektim. Şaşkın şaşkın beni izliyordu.

Kimsenin olmadığı bir yere çektiğimde üzerindeki ceketi çekiştirdim kapatmak için ama pek de mümkün olmadı.

"Altay bu nereden kapanıyor?!" dedim kapatmaya çalışarak. "Altay kapanmıyor bu!" diye yükseldim. Cevap gelmeyince yüzüne baktım. beni izliyordu. Sırıtarak tabi ki, bu durum hoşuna gidiyor gibiydi.

"Ne?!" dedim yüzüne bakarken. "Bide beyaz giymişsin içine. İç gösteriyor bu!" Bu sefer sesli gülmeye başladı.

"Komik olan ne?!" dedim.

"Komik değil, kıskandın beni." dedi.

"Evet. Hayır... Sanırım evet." derin nefes alıp cekete döndüm. "Biraz büyük alsana şunu, önü kavuşmuyor bunun!" diye söylenmeye devam ettim.

"Tamam ben kapatırım." dedi ve kapattı da. Yüzüme bakıp, "Oldu mu?" dedi

"Oldu." dedim. "Gidelim mi?"

"Yok son bir şey var." dedi.

Ne dediğini anlamasam da peşinden gittim.

"Geldik." dedi.

Geldiğimiz yer bir parktı ve kimse yoktu küçük bir parktı. Salıncak, kaydırak ve tahtirevalli vardı.

"Burası mı, ne yapacağız ki?"

"Parktayken oynayan ocuklara hevesle bakıyordun. Burada kimse yok bence bir süre çocuk olabilirsin..." dedi.

Evet, haklıydı. Özenmediğimi söyleyemem. Bencede bir süre çocuk olunabilirdi.

"Tamam ama bir şatım var." dedim ona dönerek.

"Reddedildi."

Kaşlarımı çattım, "Ama daha dinlemedin bile!"

"Beraber oynayalım diyeceksin di mi?"

Evet kesinlikle bunu diyecektim.

Parka geri döndüm.

"Tahmin etmiştim." dedi. Eliyle parkı işaret ederek, "E sen oynamayacak mısın?"

Parka baktım, baktım, baktım.

"Tamam ama salıncakta sallayacaksın." dedim bu sefer.

Derin nefes alıp, verdi. "Tamam kabul." dedi ve parka ilerledik. Salıncağa doğru ilerledim ama bir şey oldu ve olduğum yere çakıldım. Geçmişe gittim.

Salıncaktayım, sallanıyorum. Sallayan kişi babam. Daha hızlı sallamasını istiyorum. Hızlanıyor. Gülüyorum, eğleniyorum. Sonra salıncaktan inip babamın yanına gidiyorum. Ama babamda değişik bir şeyler var. Dengesini sağlayamıyor ve yere yığılıyor. Yanına eğiliyorum, sesleniyorum, ses vermiyor. Etrafına insanlar toplanıyor, siren sesleri geliyor. Ambulansa bindiriyorlar.

"Asena?" yanıma yaklaşarak.

Ban seslenince düşüncelerden sıyrıldım. Ona döndüm.

"Sallanmayacak mısın?" dedi elimi tutup.

Başımı olumsuz anlamda salladım.

"Bir sorun mu var?"

"Yok, hayır istemiyorum. Geri dönelim." dedim.

Anlamasa da üstelemedi ve geri döndük. Yol boyunca hiç konuşmadım. Bengü'nün evine yaklaştığımızda, "Bengü de mi yoksa askeriyede mi kalacaksın." dedi

Askeriye daha kalabalık ve benim daha sessiz bir ortama ihtiyacım vardı. Gerçi Bengü'nün çok sessiz kalacağını düşünmüyorum ama en makulü orası.

"Bengü'ye gidelim." dedim sadece.

Bengü'ye geldiğimizde kapıyı tıklattım. Kapıyı birisi açtı ama bu kişi Bengü değildi.

Ömer'di. Yani Ömer ve bazı kas bölgeleri.

Ben alık alık bakarken Altay elini kaldırıp gözümü kapatmaya çalıştığında elini itekledim. Ama Ömer'e de bakmadım Ofladığının duydum ama umursamadım.

Lan senin burada ne işin var!

Başımı Altay'a çevirdim ama o da biraz şakın gibiydi. Uzun bakışmamızı Ömer böldü.

"Komutanlarım?"

"Olum yanlış daire mi burası?" dedi kapının sağını solunu incelerken.

"Kim-Kime baktınız ki komutanlarım?" diye kekeledi.

"Bengü'ye." dedim.

"Komutanlarım şöyle ki... Doğru daire, yanlış zaman." dedi.

"Ömer ne oldu?" diye ortama giren Bengü'yle mükemmel dörtlü tamamlandı. "Komutanım-lar? Siz ne çabuk geldiniz." dedi gülümseyerek.

Tam konuşacakken karşı dairenin kapısı açıldı. "Ne oluyor lan burada?!" dedi ama Altay'ın ters bakışlarıyla içeri geri girdi. Konuya geri döndük.

"Burada ne halt oluyor lan!" diye yükseldi Altay.

"Altay boş ver, işleri var gidelim biz." dedim kolunu tutup. Önce koluna sonra bana bakıp, derin nefes verdi. "Tamam." dedi sadece.

"Asena'ma dua edin!" dedi sinirle.

Merdivenler doğru çekiştirdim. Hala Ömer'e bakıyordu. Burnundan soluyarak tabi.

En sonunda apartmandan çıktık. Ellerini iki yandan beline koyarak, "Şimdi ne yapacaksın?" dedi.

"Altay sokakta kalacakmışım gibi davranmaz mısın? Askeriyeye giderim. Zaten buraya senden kaçmak için gelmiştim." dedim.

Bana 'aşk olsun' der gibi baktı.

"Hiç bakma öyle. Her yerden zırt pırt çıkıyordun, elim ayağıma giriyordu." diye itiraf ettim.

Sırıttı ama durumdan memnundu. Yanıma iyice yaklaşıp belimi eliyle kavrayıp kendine çekti. Bir eline bir yüzüne baktım. Gözlerime bakarak, "Senin beni görünce elin ayağına mı giriyordu?" dedi sıcak bir gülümsemeyle.

Göğsüne daha da sokulup belimi kavrayan eline baktım. Yüzüne baksam utanırdım. "Hıhı…" dedim.

Hep siz mi fırsatçılık yapacaksınız Altay bey?

Bir süre öylece bekledik. Sonra başını kaldırdı ve, "Hava kararıyor askeriyeye dönelim." dedi.

"Tamam." dedim. Elimi tuttu ve yürümeye başladık.

***

*6 gün önce yazarın anlatımıyla*

Semih'in üzerindeki ağırlık gitmiş, yerini rahatlık almıştı. Abisi uyanmış, onunla konuşmuştu. Ama abisini Aslıhan ile yalnız bırakmak zorundaydı. O da bunu fırsat bilmişti. O gün tanıştığı, daha doğrusu kurtardıkları kızla aynı hastanede kalıyordu abisi. Onun yanına gidiyordu.

Nede olsa Allah boş duranı sevmez.

O da boş durmayıp, hasta ziyaret edecekti.

Kapısının önüne geldiğinde kapıyı tıklatacakken durdu.

Ne diyecekti?

Önceden bir bahanesi vardı; kolyesini vermek.

Ama şuan yoktu. Ama doğaçlama yapabilirdi. Yani belki yapabilirdi.

Daha fazla düşünmeden kapısını tıklattı ve bekledi. Ses gelmedi. Tekrar tıklattı. Yine ses gelmedi. En sonunda kapıyı yavaşça araladı ve aralıktan başını uzattı. Arkası dönük bir şekilde oturuyordu. Pencereden dışarı bakıyordu. Semih yavaşça içeri bir adım attı.

Mehir burnunu çekti.

Ağlıyor muydu?

"İyi misin?" diye sordu Semih.

Mehir'in ağlaması durakladı. Gelenin hemşire olduğunu sanmıştı.

Kim onu görmek için gelirdi ki?

Daha önemlisi gelen kişi erkekti. Yaşadıkları önünden film şeridi gibi geçti. Artık sadece ağlamıyordu, korkuyordu da. Ağlayışı şiddetlenirken panikledi.

Korkuyla arkasına dönüp baktı. Yanılmıyordu, erkekti. Hızla yerinden kalktı ve ona döndü. Gözleri kıpkırmızıydı.

Semih'in içinde bir şeyler parçalandı. Gözlerini kısıp, buruk bir ifadeyle inceledi.

Öncekinden hiç bir farkı yoktu. Hastane kesinlikle yaramamıştı. Hala zayıftı.

İyileşmesi gerekmez miydi?

Kesinlikle iyi değildi. Hiç bir açıdan hem de.

"Çık." dedi burnunu çekerken ama sesi fısıltı gibi çıkmıştı. Yineledi ama daha yüksek sesle, "Çık!" dedi

"İyi misin?" diye tekrarladı sorusunu.

Mehir duraksadı. Birisi onun iyi olup olmadığını mı merak ediyordu?

"Seni ilgilendirmez. Lütfen çık." dedi bu sefer daha kibardı.

Semih bundan faydalandı. "Ben ilgileniyorum ama. İyi misin?" dedi ama o bir kez daha iç çekince kendisi cevapladı, "Değilsin." dedi

Değildi.

"Çık!" dedi yeniden. Huzursuz olmuştu.

Semih bir süre daha onu izledi. Mehir daha fazla duramadan etrafına bakındı eline geçen ilk şeyi; yataktaki yastığı tutup fırlattı Semih'e. Semih bir an bocaladı. Beklemiyordu. Mehir ona doğru sinirle yaklaşıp bağırdı, "ÇIK ARTIK!"

Semih onu bu şekilde bırakmak istemiyordu. Bir kaç adım yaklaştı. Mehir geriledi. Bir adım attı. O geriledi. Bir adım daha atacakken Mehir'den gelen darbe yüzünden durdu. Ve art arda darbeler gelmeye başladı. Acıtmıyordu. Hatta neredeyse hissetmiyordu bile.

Durdurmak için iki kolunu da tuttu. Sıkmadan, acıtmadan tutuyordu.

"Tamam sakin, çıkıyorum. Ama böyle yapma. Bu sana iyi gelmiyor. Zor ama..." yutkundu, "...geçmişi unutmalısın, yoksa yaşayamazsın." dedi.

Mehir ağlıyordu ama daha sakindi. Şaşırıyordu. Zira karşısındaki adam şaşırtıyordu. Ona bu denli ılımlı davranması, ilgili olması, hatta onu merak etmesi şaşırtıyordu. Hemşireler doktorlar da ilgileniyordu ama onlar işini yapıyordu. Oysa o farklıydı, onun bir şey yapmasına gerek yoktu.

Semih daha sakin olduğunu anlayınca kolunu tutan ellerini bıraktı ve geri geri yürümeye başladı.

"Gidiyorum." dedi.

Mehir'de kıpkırmızı gözlerle onu izledi. Odadan çıkana kadar. Bir süre öylece kaldı.

Merak edilmek... Değişik bir hismiş, diye düşündü.

***

Bu bölümde böyle şeyler olmuş oldu, 9. bölümde sezon finali gibi bişi olcak. Yaz tatilinden sonra devam edeceğim.

Oy vermeyi unutmayın:)