3. bölüm · ARGEO KRALLIĞI 1

ZÜMRÜT GÖZLER

𝐌𝐰𝐞𝐫𝐨 🖤

BÖLÜM 3
LYRA VALERIA DARRY

Sabah odamda uyanmıştım. Gözlerimi araladığımda hasret olduğum kokuyu aradı ciğerlerim. Annemin kokusunu. Annemi özlemeye başlamıştım. Her sabah onun koynunda uyanırdım oysa. Uyansam bile belli etmezdim asla. Çünkü nefes alış seslerimin değişmesine bile uyanan biriydi. Genelde çok fazla uyumazdı zaten. Uyumamasının nedenini öğrendiğimde, babam olacak adamdan bir kere daha nefret etmiştim. İçimdeki kin, ne yaparsam yapayım dinmiyordu. ‘’Anne,’’ diye mırıldandım sol gözümden bir damla yaş süzülürken. Elimi, sanki annem karşımdaymışçasına uzattım sonsuzluğa. Burada mutluydum, güvende sayılırdım ama evimde gibi hissetmiyordum. Benim evim annemdi. Ev, bazen çatısı olan, dört duvardan ibaret değildi. Ev, bazen insanlardı. Ev, bazen annemdi. Ev, hep annemdi. Zümrütü kıskandıracak yeşil gözlerini görmek istiyordum. Halbuki gözlerini görmek istesem, gözlerime bakmam yeterli olurdu. Aynı gözler, aynı gülüş, aynı karaktere sahiptik. Zena’nın davranışlarını, bizden biraz daha farklı olarak nadiren babamın davranışlarına benzetirdim. Annemden ayrılalı da çok olmamıştı oysa. Ben annemden hiç ayrı kalmamıştım ki.
Bir anımız belirdi gözlerimin önünde.
‘’Anne, senin gözlerin ne renk?’’ meraklı sesim, küçük ellerimle eş zamanda çıkmıştı. Daha yeni çıkmaya başlayan süt dişlerim yüzünden huysuzdum sürekli. Annem, yemek yapıyordu o esnada. Bacaklarına yapışmış, koala gibi sıkı sıkı sarmıştım onu. Annem başını bana çevirdi. Zümrüt gözleriyle karşı karşıya geldiğimde güzel gözlerine karşı gülümsedim. Çok severdim gözlerini. Babamınkiler çirkindi. Annem, hafif belirgin karnından dolayı biraz ağrı çekiyordu. Yine de eğildi bana doğru. Minik ellerimi sıcacık ellerinin arasına aldı. Çok severdim parmaklarıyla oynamayı. Uzanıp yanağına sulu bir öpücük kondurdum. Annem şakadan gözlerini devirdiğinde ince, sapsarı kaşlarımı çatmıştım. O ise tebessüm etmişti. Bir eliyle minil elimi kavradı ve göz kapaklarına, kirpiklerine çıkarttı. ‘’Sence ne renk, güzel kızım benim.’’ Dediğinde hemen, coşkulu bir heyecanla ‘’Moy!’’ dedim. Dudakları iki yana kıvrıldı. ‘’Cık,’’ ettiğinde huysuzca ellerimi çektim elinden ve yüzünden.
‘’Hadi bir tahminde daha bulun,’’ dedi yanağımı okşayarak. Ellerimi çırptım. İki renk biliyordum zaten, biri mordu, diğeri yeşil. ‘’Şeşil!’’ dedim yüksek bir sesle. Hemen işaret parmağını dudaklarıma çıkarttı ve susmamı işaret etti. Sustum tabii, çünkü bu işaretin anlamını biliyordum. Bu işaret, sessiz ol yoksa baban gelecek, demekti. Ve babam geldiğinde, her zaman bir afet bırakırdı arkasında. Gözlerini mutfağın girişine çıkarttığında derin bir nefes aldı. Sonra huzurla bana döndü. ‘’Evet, yeşil benim gözlerim.’’ Dedi derinden bir tebessüm ederek. ‘’Anne,’’ dedim sessiz olmaya özen göstererek. Gözlerime baktı uzun uzun. Bu, dinliyorum demekti. ‘’Benim gözlerim ne renk?’’ diye sordum arsız bir heyecanla. Güldü. Hem de çok derinden. Öyle bir derinden ki gözleri kısılmıştı. Sessizce nefes verdi. ‘’Seninkiler de yeşil.’’ Dedi şefkatle sarı saçlarımı okşarken. ‘’Benimkiler de mi Şeşil!’’ dedim büyük bir mutlulukla. Kafasını salladı. ‘’Hem de zümrütün yeşilini kıskandıracak kadar…’’ gözlerim dolduğunda kafamı yukarı kaldırdım. Zümrüt yeşili. Güzel gözlü annem benim. Derin bir nefes aldım anılardan kurtulmak istercesine. Anılar kafamı karıştırıyordu. Cama doğru yöneldim. Perdeyi açtığımda güneş, tüm ihtişamıyla göğü süslüyordu.
Seni özledim anne.
Bu ses, kafamda bir süre yer edinecekti. Burada, Aloric’le güzel zamanlar geçiriyorduk. Aloric…
Yeni tanışmıştık oysa. Ama ben, sanki uzun zamandır tanışıyormuşuz gibi hissediyordum. Kaderimizin kesiştiği ilk noktayı düşününce gülümsemeden edemedim. Sapık bir adam vardı ve ben ona haddini bildiriyorken, cesur bir şekilde gelmişti. Mutluyduk biz, huzurluyduk. Sizaras gelene dek. Sizaras, yalnızca öldürmek için yetiştirilmişti. Stratejistik bir zekaya sahipti. Aptal değildi, asla değildi. Aksine, zekasından korkulurdu. Başımı iki yana sallayarak camı kapadım. O sırada kapım tıklatıldı. Ben daha bir şey söylemeden aniden açılan kapı yüzünden irkildim. Hizmetli kızlardan biriydi. ‘’Efendim,’’ dedi boğazını temizlerken esmer kız. Hemen hemen aynı yaşta gibiydik. Koyu teni, siyah gözleri ve saçlarıyla tam bir esmer güzeliydi. ‘’Evet?’’ dedim hanım hanımcık. Ellerini önünde birleştirmiş, sıkı topuzu parıldıyordu. ‘’Kral Theron Zennacoda, sizi ve Prens’i taht odasına çağırmakta.’’ Dedi ve rövanş yaparak, bair şey söylememe fırsat vermeden çıkmıştı odadan. Kral Theron, Aloric’i yani daha doğrusu ikimizi taht odasına çağırmıştı. Ben neden ordaydım? Bir bilgim yoktu. Omuz silktim. Yalnızca dinleyecektim. Soğuk terler dökerken aynadan kendime baktım. Dağınık bir topuz, öylesine giyilmiş kırmızı kazak ve siyah bir eşofman altı. Kral’ın karşısına böyle çıkmak istemediğim için hızla dolaba yöneldim.elime gelen ilk şey, kan kırmızısı, uzun, güzel ve vucüdu saran güzel bir elbise vardı. Hiç düşünmeden geçirdim üzerime.
Aynaya döndüğümde onaylar mırıltılar çıkarttım. Hızla saçlarımı ördüm. Artık hazırdım. Kapıyı kapayıp çıkarken bir muhafız bana eşlik etti. Adımlarım koskocaman taht odasının kapısına geldiğinde öylece bakıyordum. Yutkunduğumda bir çift sıcak el belimde belirdi. Ve ardından o ciğer şenlendiren kendine has kokusu. Omzumun üzerinden ona döndüğümde bana cesaret verici bir bakış attı. Kafasında altın rengi bir taç, üzerinde ise siyah bir kazak vardı. Bedenini sarmıştı. Altın rengi taç, bronz gözleri ve siyah saçlarıyla birleştiğinde nefes kesici görünüyordu. Kafamı iki yana salladığımda kapıyı iki muhafız açtı. Kapı açılınca, içerde ilk Sizaras’ı sonra da Annabel’i gördüm. Sizaras, abisine ölümcül bakışlar fırlattı. Ama sonra beni görünce annesini dürttü. ‘‘Bu kim Theron? Gelinin mi yoksa?’‘ deyiverdi Annabel. Cidden utanmıştım, kızarmıştım. Theron tek kaşını kaldırarak önce oğluna, sonra bana baktı. ‘‘Aloric, denetimden bulduğunu söz ettiğin kız bu mu?’‘ dedi. ‘‘evet efendim. Lyra.’‘ Utanarak Aloric’in yanına geçtim.
Odanın ısısı yükselmişti. Belli ki Ric de utanmıştı. Kral beni umursamadı bile. Sizaras gözlerini benden ayırmıyordu. Ona dik dik bakmak, kellesini kopartmak istiyordum ama henüz onu tanımıyordum. ‘‘istediğin şeyleri kolay kolay yapamayacaksın Lyra’’ dedi Sizaras. Sonra, onun yeşil damara sahip olduğunu hatırladım. Akıl mı okuyabiliyordu? Bir kahin miydi? Yoksa bir zihin kontrolümü vardı? ‘‘Evet Lyra. Ben zihin okuyabiliyorum. Aloric’in aksine, onları kontrol edemem ama okuyabilirim.’‘ ne diyordu bu oğlan?, ne saçmalıyordu?Aloric sadece ateşe hükmedebiliyor. Bir yanlış olmalıydı. Hemde büyük bir yanlış. Aloric’e baktım. Yüzüme bakmıyordu. ‘‘Kral‘ım, izninizle-’‘ sözümü bitirmeden Theron defol işareti yaptı. Bende derhal orayı terk ettim. Olanları anlamaya çalışıyordum. O, ateş hükümcüsüydü. Ateşi yönetebilirdi.
Eğer Sizaras yalan söylemiyorsa, o 2 güce sahipti. Bir mutasyon muydu? Bir karışıklık olabilirdi. Sonra kafama dank etti. Argeo tarihi kitaplarına göre, kral 2. Zennacoda bir mutasyon ile 2 güce sahip olmuştu. Hiçbir Zennacoda’nın tarih boyunca güçleri bilinmemişti. Saklanmıştı. Peki ya Aloric, neden bana bunu açıklamamıştı? O gün, gün boyunca odamdan çıkmadım. Yemek dahi yemedim. Akşam kapım çalındı. Ses vermedim. Kapı gıcırdayarak açıldı ve karşımda Aloric’i gördüm. Üzgündü, mutsuzdu. Ama bu beni ilgilendirmezdi.’‘sana söylemediğim için özür dilerim Lay.’‘ oralı bile olmadım. Ona kızgındım. Geçirdiğimiz günler boyunca, hep iyi arkadaştık. Nefesini boşa tüketiyordu. En sonunda dırdırını keserek yanımdan ayrıldı. Tam 1 dakika sonra kapı yine çalındı ve yine gıcırdayarak açıldı. Aloric sanmıştım, bağırmak için ona döndüğümde, karşımda Sizaras duruyordu. Gözlerim korkuyla açılırken ‘‘Neden geldin Sizaras?’‘ demeyi başardım. Sesim bana yakışmayacak bir şekilde alçak çıkmıştı. derin nefesler alıyordu. ‘‘ Lyra, seni tanımıyorum. Kimsin bilmiyorum. Ama, Aloric denen şeytana güvenmemeni söylemek için geldim’‘ ona neden böyle hitap ediyordu? Aklımı okuduğu için çabucak cevap verdi. ‘‘o, veliahd olarak doğdu. eğer o olmasaydı, çoktan Kralı öldürüp yeni kral olarak tanınırdım. Kralın 2.eşinden olan oğlu olarak değil!’‘ öfkeliydi. Devam etti. ‘‘ondan hayatım boyunca nefret ettim. Yerimi çaldığını düşünmüştüm. Ama artık yer çalma sırası bende. Belli ki, ağabeyimin favori insanısın. Onu al, oyala, kör et. Bende senin ve annen için lüks bir ev tutayım’‘ bu çok aptalca bir plandı. Kralı öldürmek, Aloric’i oyalamak, Annem… çok zordu ve saçma bir plandı. ‘‘üzgünüm Sizaras. Bu çok saçma bir plan ve işe yaramaz.bedelide yalnızca 1 değerli suit olamaz. Ayrıca, sen o suit- Ahh evet haklısın, sen bir zihin okuyucusun.’‘
‘‘evet, ben bir zihin okuyucuyum. Argeo, yakında Awera‘yla bir savaşa girecek. İşte o zaman, Her şey için vaktimiz olacak. Saray için bile.’‘ ne dediğini anlamamıştım. Awera ile Argeo ülkelerinin araları iyiydi. Ne savaşından bahsediyordu? Hemen sorularıma yanıt verdi. ‘‘Son zamanlarda babam Theron, Awera’ya olan yüksek miktardaki borcunun tek kuruşunu dahi ödemedi. Normalde, her ay taksidini öderdi ama 2 ay üst üste ödemeyince Awera Kralı saraya bir mektup göndermiş. Bu mektubu babamın çalışma masasında buldum.’‘ Koyu mavi gözlerine dik dik baktım. ‘‘Kral Sooza, Awera Kralı, Eğer bu ayda borcun taksidini ödemez ise babamın topraklarında Hüküm gücünü sağlayabileceği şekilde tehdid etmiş. Daha doğrusu bunu babam sağlamış’‘ Bir kral neden ülkesine ihanet ederki? Ama bahsi geçen kişi Theron. Anlamaz gözlerle devam etmesini bekledim. ‘‘Babam, borcunun taksidini dahi ödemezse Sooza’yla anlaşma yapmış. Sooza‘nın hazırladığı anlaşmada eğer borç zamanından geç ödenirse, savaş başlatılabilir diye bir madde eklemiş. Ve babam aynı hatayı 2 kez üst üste yaptı. 3.de affı olmayacak. Sooza’yı tanıyorum’‘ dedi Düşünceli bir şekilde. ‘‘Bana neden iyilik yapıyorsun Sizaras?’‘ diye sordum merakla. ‘‘Geleceği görebilen kahinime teşekkür ederim’‘ diye fısıldadı.
Geleceği görebilmek mi? Bu gücü ilk defa duyuyordum. ‘‘zamanı gelince öğreneceksin Lyra.’‘ Bir süre düşündüm. Şeytan Aloric, dikkat et ona… neden ona böyle söylüyordu. Sırf taht için olamazdı. ‘‘Seni düşüncelerinle bırakıyorum Lyra. İyi geceler’‘. Teşekkür etmeme fırsat vermeden kapıyı kapadı. Sinirliydim, Aloric benden bir şeyler gizlediği için.
Sinirliydim, Bunları geç öğrendiğim için. Sinirliydim, annemi terk ettiğim için. Odam, en alt katta olmasına rağmen bir terası vardı. Hava almak için çıktım. Yağmur yağıyordu. Kral’ın ve kraliçenin odaları sarayın diğer tarafındaydı. Sizaras’ın odası neredeydi bilmiyorum ama Aloric’in ki hemen yan odamdı. Ne pasına olursa olsun dedim ve yağmurun altında yel sesine karışan koca bir çığlık koparttım. Paniklemiştim. Sinirlenmiştim ve ben öfkemi ya heryeri talan ederek, ya da bağırarak atardım. Gözlerim öfkeyle kısılırken, güvendiğim bir insanın ihanetiyle sınanıyordum. Çığlığım göğe karışırken koca bir şimşek belirdi gökyüzünde. Geceyi sabah yapacak kadar güçlü bir şimşekti. Tam o an, yağmur dindi. Nasıl oluyordu? Yağmur nasıl dinmişti? Göğden durmayacakmışçasına yağan yağmur, attığım çığlıkla mı dinmişti?
Öfkemle mi dinmişti?
Ben şoktayken yan odanın terasının kapısı açıldı. Aloric bana bakıyordu. ‘‘Lyra, iyi misin?’‘ diyebildi telaşla. Gözleri korku doluydu ve uyku mahrumu gibi duruyordu. Israrla bakmadım bakmak için can attığım bir çift göze…
Ona bakmadım. Hâlâ anlamaya çalışıyordum. ‘‘Lyra, sana diyorum,’‘ dedi tiz ve Bir varise yakışmayacak bir sesle. Neler olduğunu kavramaya çalışıyordu sanki. Neler yaptığını bilmiyormuş gibi.
Çok öfkeliydim. Terasta bulduğum cam vazoyu ona fırlattım. Vazo daha ona ulaşamadan patladı. Ateş ile patlattı. İçindeki sular, havaya karıştı. Cam vazo, paramparça olup yere düşerken öfkem arşa çıkmıştı. Dişlerimi dudaklarıma geçirip hırsla sıktım. Ağzıma kan tadı gelse de durmadım. Kalp ritimlerim hızlanırken gözlerim daha da çok kararıyordu.
Ben de bundan korkuyordum işte,
Öfkemden dolayı her şeyi mahvetmekten,yakmaktan,yıkmaktan,dökmekten…
Terasın korunakları kısaydı. Üzerinden atlayıp hiddetle Aloric’in terasına ulaştım. Oradaki cam vazoyu kaptım ve yüzüne nişan aldım. Hiç beklemeden fırlattım. Bu onu şaşırttı ve ateşi onu engelleyemedi. Yüzü kanıyordu. Kesikler oluşmuştu. Cam parçaları yüzündeyken yaptığım şeyin pişmanlığı şimdiden gün yüzüne çıkmıştı. Dikkatle baktım yüzüne. Hızlı fırlatmamıştım vazoyu, gözlerine de gelmemişti. Çenesi ve boynundaydı kesikler. Yüzüne gözlerimi kısarak bakmaya başladım. Çenesinin sol tarafında, derin, depderin bir iz oluşmuştu. Kalıcı gibiydi, kalacak gibiydi. Bakışlarımı zerre önemsemeyen bir çift bronz göz, öfke ve hüzünle bakıyordu bana. ‘‘Üzgünüm Lyra.’‘ dedi hüzünlü bir sesle. Çenemi sıktım. ‘‘Ne için, benden sakladıkların için-’‘
birden nefesim kesildi. Cümlelerim yarım kaldı. Gözlerim karardı. Ne için üzgün olduğunu anladım, sakladıkları ve ya yaptıklar için değildi. Bana yapacakları içindi. Zihnimi kontrol etmeye başladı. Beni yanına yaklaştırdı. Gözlerim korkuyla açılırken bilinçaltımı kontrol edemiyordum, zihnimi kontrol ediyordu! O an ağzımı hafifçe oynatabildim. ‘‘Seni Adi’‘ diye tısladım. ‘‘Çok öfkelisin ve nedeni benim. Özür dilerim ama sakinleşmelisin.’‘ Yüzü hâlâ kanıyordu. Beni odama yönlendirdi. Beynimde emirler yağdırıyordu. Sola dön, zıpla, ileri git. Odama geldiğimde terasın camını kilitledi. Ve nihayet zihnimden çıktı. O an derin bir nefes aldım. Ona sakladıkları için öfkeliydim, biz yakın dostlardık. Kalp atışlarım hâlâ düzelmemişti. İntikam almam gerekiyordu. Hesap sormamm gerekiyordu.
Hala başım dönüyordu, kusma isteğimi bastırarak gözlerim kara bir şekilde yaklaştım kapıya.
Odanın kapısından çıkarken ellerim titriyordu. Nabzım düzgün değildi ve bacaklarım beni zor taşıyor gibiydi. Bedenim isyan ediyordu sanki. Yan odaya ulaştığımda kapı aralıktı. Hiç düşünmeden kapıyı açtım ve Aloric’i beyaz tişörtüne kırmızı kanlarını silerken gördüm. Her an tetikteydi. Anlaşılan denetimde bir aksaklık olmuştu. Ya da benim onda yaratmaya çalıştığım izlerin kalıntılarıydı. ‘‘Sen miydin?’‘ dedi az önceki şeyler yaşanmamış gibi. Odasını ilk defa görüyordum. Normal bir gencin odasından farksızdı. Krallıkla çok ilgilenmiyor, sadece okuyordu. Tarihleri okuyordu. Gel diye işaret yaptı ve kapıyı ardımdan kapadım. ‘‘bir daha sakın deneme Aloric.’‘ Şaşırmış gibiydi. ‘‘Neyi Lay?’‘ beni aptal yerine koyma Aloric. Sakın. ‘‘Zihnime bir daha girme. Bana bunu yaşatma’‘ işaret parmağımla kendimi gösterdim. dikkat kesilmişti. Bronz gözleri yüzümün her zerresini turluyordu.
En sonunda gözlerime tutundu. ‘‘İyi de ben senin zihnine girmedim ki Lyra? Nereden çıkarttın?’‘ sesi de şaşkın geliyordu. Bu kadar iyi rol yapmasını beklemiyordum aslında.
İnsanlar, en suçlu olsa bile en masum olabilirler.
Ya da en masumken en suçlu…
Sinirlerim gitgide yükselirken derince bir nefes aldım. Sinirlenmemek elde değildi. ‘‘Ya sen daha az önce zihnime girip beni yönetmedin mi?’‘ sesim odada yankılanmıştı. Dışarıya baktığımda güneşi gördüm. Nasıl oluyordu? Az önce yağmur yağmıyor muydu? Hava az önce karanlık değil miydi? Tanrım, neler oluyor? ‘’Neden söz ediyorsun?’‘ bedeni bir adım bana yaklaştı. Git demedim, gelme de demedim. bu iş böyle olmayacaktı. Ona yaklaştım. Bu benim zihnimin bir oyunu muydu?
Dibine kadar girdim ve parmak uçlarımı çenesine kenetledim. Çenesinin solundaki derin yara…
Gözlerim çenesinin sol kısmına dikkat kesilmişti. Ne yaptığımı sorguluyordu. Ses çıkartmadı. Gözlerimi kısarak ona bakarken başımın ağrısından dolayı acıyla inledim. Boştaki elimi şakağıma götürdüğümde sıkıntıyla ovaladım. Gözlerim tekrar odakladı o noktaya. Görünürde bir iz yoktu.
O iz yoktu.
Sıkıntıyla nefes verdiğimde iki elimi de şakaklarıma bastırdım. Meraklı bronz gözleri vücudumun her zerresini turluyordu. Yara izi yoktu. ‘’İyi misin, şifacı ister misin?’’ diye sordu bir elini koluma atarak. Başımı iki yana salladım. Hala ayırt edemiyordum.
Yalan mı, gerçek mi?
kamera odasına gitmemizi rica ettim. Beni kırmadı ve beraber odaya gittik. Kamera odasına giderken, iki kat yukarıya çıkmıştık. Kırmızı halıların serili olduğu koridorlardan ilerlerken gözlerim etrafı turluyordu. En sonunda iki heybetli muhafızın önünde dikildiği bir kapının önünde adımlarımız kesildi. Muhafızlar, minik bir baş selamı verdi Prens’lerine. Ardından Aloric’te aynı şeyi yaptı. Ben gözlerimi kırpıştırarak onları izlerken hala sinirliydim. İki heybetli muhafız bana en ters bakışlarını sunduktan sonra yavaşça kapının önünden ayrıldılar. Cömertlikte bir numara olan Aloric, kapıyı açıp geçmemi bekledi. Ona hala öfkeliydim. Biliyordum, o benim çıkış kapımdı ama ben sanki onu kırk yıldır tanıyormuş gibi olduğumdan rahat hareket ediyordum.
Kafanı toparla, seni aptal!
Gecenin görüntülerini dikkatle inceledik. Terasa çıkmamışım, Aloric’in terasına gitmemişim, vazo atmamışım, yağmurlar ve gök gürültüleri olmamış…

‘‘İyi de bu nasıl olabiliyor?’‘ diye korku dolu bir sesle sordum yanımdaki bronz gözlerin sahibine.
‘‘Lay, rüya olabilirmi?’‘ diye bir fikir yürüttüğünde başımı hemen iki yana salladım. Boğazım kururken sanki damarlarım çekiliyor gibi hissediyordum. Dizlerimin bağı çözülürken bir yere tutunma ihtiyacım hızla artıyordu.
‘‘Sanmam. Çok gerçekçiydi.’‘ diye mırıldandım kısık bir sesle başımı öne eğerken. Derin bir sessizliğe gömülürken tenime değen sıcak ellerle gözlerimi aralayıp başımı yukarıya kaldırdım. Gözlerimiz kesiştiğinde bir isim mırıldandı:
‘‘Annabel..’‘

Lyra’nın doğumundan bir gün önce
Rena Darry

Karnım burnuma gelmişti artık. Başımda dikiliyordu Leroy. Asla aşkla bakmamıştı bana. Çünkü önemli birinden kaçtığımı biliyordu.
Peşimde birinin olduğunu biliyordu. Beni koruması gerektiğini de.
Zümrüt gözlerimi duygusuz gözlerine diktim. Karnıma nefretle bakıyordu. Ücra bir köydeydik.
Değersiz Kasaba.
Gıcırdayan tahtalar, küf kokan eski bir koltuk ve rüzgar yüzünden ara sıra burnuma doluşan ceset kokusu vardı burada. Takvimin yaprakları 19 Şubat’ı gösteriyordu. Leroy, üzerindeki eski püskü ceketi çekiştirerek hala karnıma bakıyorken ben en köşedeki koltuğa sinmiş, elimle karnımı korumaya çalışıyordum. Leroy’a güvenmiyordum. Hem de hiç. Gözlerim karnıma indi. Kız olacaktı, biliyordum. Hissediyordum. Kız…
Umarım bana benzerdi çünkü babası…
Her neyse. İsmini ne koyacaktım acaba? Bugüne dek çok isim geçti aklımdan. Alera, Larissa, Erryie, Seryona…
Ama içime sinen tek bir isim vardı; Gücünden geçileyecek, isminin bile bir namı olacak, hem merhametli hem hırslı olacaktı. Merhamet konusunda güvenemiyordum aslında.
Babası gibi olursa?
Hayır, benim kızım bana benzeyecek. Adalet için yaşayacak ve gerekirse can verecek. Asla engellemeyeceğim onu. Asla.
Gözlerimi yumdum. Sol gözümden akan yaşımı sildim hızla. İsmi Lyra olacaktı.
Lyra. Bana benzeyecekse eğer, sapsarı saçları, yemyeşil gözleri olacaktı. Çok sevecektim onu. Gençtim, toydum ve düştüm bu hataya.
Hata denemez aslında. Bir bebeğim olacaktı.
İlk öğrendiğim an geldi aklıma. Nasıl da sevinmiştik onunla. Nasıl da mutlu olmuştuk…
Ben onun yaptığı pis işleri öğrenene kadar körkütük aşıktım ona. Gözüm görmezdi ondan başkasını. Gözlerime bakardı, gülerdi yüzüme. Gülerdi…
Ama şimdi onun güldüğü yüz benimki değildi. Zaten ne diye aşık oluyorsa benim gibi bir kıza?
Tekrar şefkatle okşadım karnımı. Az bir zamanı kalmıştı. Dedesini tanıyamayacaktı Lyra’m.
Öldürülmüştü çünkü benim babam.
Hem de sevdiğim adam tarafından. Hançerle. Annemin gözlerinin önünde. Adice. Adaletsizce.
Güç… ah o yeşil damarlar. Ben...
Bana yazık olmuştu bu hikayede. Hormonlardan mı bilemem, gözlerim sıkça doluyordu. Burnuma erişen tütün kokusuyla yüzümü buruşturarak kafamı kaldırdım. Gözleri gözlerimi bulduğunda ifadesizdi. Kızıla çalan kahve saçları dağınıktı. Leroy Darry.
‘’Leroy,’’ dedim nazik ve ürkek bir sesle. Ellerimi iyice karnıma sarmıştım.
‘’Söyle,’’ dedi sert ama ifadesiz bir sesle tütününü üflerken.
‘’Bebeğim doğduğunda… Bana… Bana zarar verecek misin?’’ sonlara doğru sesim çok kısık çıkmıştı. Başımı önüme eğerek saçlarımla yüzümü gölgelediğimde koca adım seslerini duydum. Tütününü önce camı açıp camdan fırlattı, sonra dibimde belirdi. Kafam hala eğik olduğundan ayakları ile bakışıyordum. Soğuk, iri parmaklarını çeneme götürdü ve kafamı kaldırmamı sağladı.
Kemerli bir burun, ince bir dudak, iki çift göz ile bakışıyordum şimdi. Gözlerimde oyalanıyordu gözleri.
‘’Evet.’’ Dedi sert bakışları eşliğinde. Biliyordum ki bu anlaşmalı evlilikten zarar gören ben olacaktım. Kalbim acıyacaktı. Şaşırmamıştım bu cevaba çünkü sık içen biriydi. Kadınlara… değer vermiyordu. Değer vermiyordu hiç kimse.
Korkuyla yutkundum. Karnıma şiddetli bir sancı girdiğinde acıyla inledim. Gözlerim dolmuştu. Elini çenemden çekti ve hızla dışarıya çıktı. Sanırım sağlık görevlisi çağıracaktı.
Bu çocuğun sağlıklı bir şekilde doğması onun için önemliydi.
Kahretsin!
Haykırdım. Evet, haykırdım. Ellerimi karnıma götürdüm. Soğuk terler döküyordum, kanım fokurdarken kulaklarım uğulduyordu.
‘’Tanrım!’’ diye fısıldadım sessizce.
‘’Beni duy tanrım. Beni duy. Lyra’mı güçlü kıl tanrım! Adalet, adalet, adalet…’’
Yüzlerce kez fısıldadım.
Adalet.
Gözlerim karardığında bir çift elin belime sarıldığını hissettim.
Umudun ışığı her zaman vardır. En dipte olsan bile. Benim umut ışığımsa Lyra’mdı.