4. bölüm · ARGEO KRALLIĞI 1
YENİ BİR GÜÇ
BÖLÜM 4
ALORİC CEREA ZENNACODA
O sinsi yılan böyle bir kötülüğü nasıl yapardı? Hem de hiç tanımadığı bir kıza. Lyra’ya nasıl açıklayacağımı bilemiyordum. Ben, ben bile kendime açıklayamıyordum. Sıkıntıyla nefes verdim. Kamera odası mı sıcaktı, yoksa duvarlar benim mi üstüme geliyordu? Bu sefer iç çekerek elimi şakaklarıma bastırdım. Geveleyerek bir yere varamazdım. Gözlerimi zümrütü kıskandıracak yeşil gözlerine diktim. Hızlıca konuşmaya başladım. ’‘Dinle, Lyra,’’ dedim ellerimi nereye koyacağımı bilemeyerek. Ona iki adım yaklaştığımda can kulağıyla beni dinlediğini anladım. Tekrar nefes verdim.
Kahretsin!
‘’ Annabel’in gücü, rüya hükmü.’’ Diyebildim en sonunda. ‘’Çok saçma biliyorum. Bana da ilk başlarda öyle gelmişti. Ama bu kadın, rüyalar sayesinde rüyasına girdiği kişinin tramvalara sahip olup, intihar etmesine kadar sürükleyebilir.’’ Diye devam ettirdim sözlerimi. Gözleri irice açılmıştı. Kollarını önünde birleştirmişti ve bronz harelerime odaklanmıştı.
‘’ Tüm bu güçlerden korunmak için bir bileklik takıyorlar Lyra. Bilekliğin içinde bulunan bir madde var. Bu madde güçlerden koruyor. Kendi güçlerinden bile.’‘ Sonra ona, her akşam yatmadan önce taktığım bilekliğimi gösterdim. Hâlâ bileğimdeydi. ‘‘bunlardan benim içinde bir tane varmı?’‘ diye sordu Lay. Ses tonu meraklıydı. Bu bileklikler iyiydi, hoştu ama sorun şuydu ki, ateşe dayanıksızdı. Benim ateşime güçlüyken, bir başkasının ateşine yok olabilirdi. Bunun üretilmemesi için çok direndim. Lakin babamın kesin ve katı saray kurallarından biriydi. Ateşe dayanıksızdı. Bu bileklik bileğimdeyken beni her türlü şeyden korurdu ama ateşten koruyamazdı!
Evimden koruyamazdı…
Başımı sallayarak düşüncelerden kurtuldum. ‘‘Tabii ki, benimle gel’‘ deyip onu odama götürmek için kamera odasının kapısını açtım. Kapı, ağır hareketlerle açılırken o iki muhafız hala orada dikiliyorlardı. Hiçbirinden hazzetmiyordum. Hepsi sahte geliyordu.
Herkes sahte geliyordu şu sıralar.
Odamın önüne vardığımızda Lyra tarafından kapım gıcırdayarak açıldı. Lyra’ya yol verdim ve ardımdan kapıyı kapadım. Odam çok dağınıktı. Aslında her zaman dağınıktı. Çalışma masamın yanındaki küçük çekmeceyi açtım. Onlarca bileklik vardı. Bir tanesini seçti ve bileğine taktı. ‘‘denemek ister misin?’‘ diye sordu sırıtarak. Yeşil gözlerini bana dikti. Kollarımı göğsümde birleştirdim. Sırıtıyordum resmen. Siyah saçlarımı düzelttim. Derin bir nefes verdim. Madem istiyordu.
‘‘neden olmasın?’‘. Öğle vaktiydi. Hava ne soğuk ne de sıcaktı. Bahçeye çıkmak için heves ediyor gibiydi. Odamdan çıkmak için kapıya yönelirken, Lyra terasıma çıkan kapıyı açtı. Akıllıcaydı. Neden yolu boş yere uzatsaydık ki? Önünden geçerken kendine has kiraz çiçeği kokusu beni karşıladı.
Tanrım, ben neler düşünüyorum. Bana ne ki onun kokusundan?
Bilekliğimi çıkarttım ve bahçeye çıktık. Bahçedeyken bir an duraksadım. Derin bir nefes alarak kafamı gökyüzüne diktiğimde izlendiğimizi hissettim. Çevremdeki tüm zihinleri hissedebiliyordum. Benim hissettiğimi bilen Sizaras hemen perdesini çekti ve onu göremememi sağladı. Ama oydu.
Kardeşim.
Sinirlendiriyordu beni. Şimdiden bile öfkelenmiştim. Bu çocuğun ikinci gücü falan mı vardı da benim haberim yoktu? Hm? İkinci gücü kesinlikle insanları varlığıyla bile öfkelendirebilmesiydi. Hırsla baktım ellerime. Öfkeyle ateşimi püskürttüm. Karşımdakinin Lyra olduğunu unuttum. Ateşim, onu görmemi engelliyordu. İstediğim an geri çekebilirdim ama yapmadım, yapamadım. Sadece küçük bir an, çığlıklarını duydum. Öfkem daha da yayıldı. Kendime olan öfkemi, başkasından çıkartıyordum. O başkası değildi. Lyra’ydı. Gökten bir anda bir gürültü koptu. Yağmur yağmaya başlıyordu. Bu benim dikkatimi dağıttı.Yağmur boşanırcasına yağdı ve alevlerimi söndürdü. Gücümü benden aldı. Sırılsıklam olana dek, hiddetle yağdı. Lyra, hafif yanıklarla yerde şaşkınca oturuyordu. Bu başımıza ilk kez gelmiyordu. Dün akşam, çığlığı ile yağmur dinmişti. Yani o rüyasında bunu yapmıştı. Ya bir mucizeydi, ya da gücü. Bu sefer o güzel havada, fırtınalar kopartmıştı. İkimizde şaşkındık. ‘‘Aloric, neden böyle davrandın?’‘ diye sordu öfkeyle. Gözlerini kısmış, çenesini sıkıyordu. ‘‘Öfkeliydim. Ben çok-’‘ lafımı kesti ve,
‘‘ Bahanen bu mu? Her zaman öfkeli oluyorsun.’‘ Rüyasından bahsediyordu. Yeşil gözlerinı kısmış, elleri belinde bana bakıyordu. Omuz silktim. ‘‘o bir rüyaydı.’‘ dedim sakince. İkimizde sırılsıklamdık. ‘‘belki de öfkem sayesinde, gücünü keşfettin.’‘ dedim gökyüzüne bakarak. Bencillik ediyordum, farkındaydım. Sosyal ilişkilerde iğrenç bir beceriye sahiptim ben. Gerçekten Sizaras’a olan öfkemi Lyra’dan çıkarmıştım. Sanırım kendi odama gidince kendime hesabını soracağım. Birkaç derin yara ve yanıkla odamdan ayrılacağım ve o mucize şifalar her zaman ki gibi yaralarımı saniyeler içerisinde iyileştirecek. Lyra hâlâ şaşkındı. Yağmur ona itaat ediyordu. Ya da o yağmura. ‘‘Su hükmü’‘ diye mırıldandım. Bana baktı. ‘‘bu nasıl olabilir Aloric?’‘. Su ve Ateş. İki zıt kavram. ‘‘ Sen bir Argeo’lusun. Bir yeteneğin var. Bir hükmün var. Ve o da bu işte.’‘ dedim tekrar göğe bakarak. ‘‘Haklısın’‘ dedi tereddütle. Sarı saçları, yağmurdan dolayı dalga dalga ve sırılsıklam olmuştu. Giydiği lacivert tişört, bedenine yapışmıştı. Yeşil gözleri merakla bana bakıyordu. ‘‘Noldu Lay, İlk defa mı bir prensi bu halde görüyorsun?’‘. Ah! Tabii ki de ilk defa görüyordu. Ne de olsa o yılan babası onu öyle büyütmüştü. Gözlerini göğe dikti. Buna hâlâ inanamıyordu. Bende inanamıyordum. Ateş ve su. Daha önce su hükümlüğüne sahip bir Argeo’luyla tanışmamıştım. Belli ki o bir ilkti. Benim için bir tehlikeydi. Benim gücüme zıttı. Bana belaydı. Az kalsın kahretsin diyecektim ki beynim beni susturdu. O, bilekliğini takıyordu. Bileklik takılıyken gücünü kullanamazdı. Bir hışımla ona döndüm. ‘‘Lyra, bilekliğin nerede?’‘ bana baktı ve az ötedeki çimleri gösterdi. Şükürler olsun. Bir anlığına onun gücünü bilekliklerin bile durduramayacağını sandım. ‘‘Hey, benden o kadar korkma. Ayrıca hâlâ öfkeliyim.’‘ deyip omzuma vurdu. Acıyla inledim yalandan. Yüzümü buruşturarak,
‘‘Lyra, bir daha yapma lütfen, canım çok acıdı.’‘ dedim dalgasına. Az önceki gerginliğinden eser yoktu. ‘‘Aloric, iyisin değil mi?’‘ diye sorunca bir kahkaha patlattım. Ben Prenstim. Onca cephede, yüzlerce kere savaşmıştım. Bir kızın dokunmasıyla incinmemi bekliyordu. Düşünceliydi. Hem de çok.
Bana hiddetle ve öfkeyle bakınca ellerimi kaldırdım. ‘‘sakin ol Lay’‘ bu sefer daha sert bir yumruğunu omzuma geçirdi. Şakanın tam sırasıydı. Islak çimlere yuvarlandım ve bayılmış taklidi yaptım. Küçükken, beni eğitmek için gelen insanlara çok yapardım. Zihnimde sisli bir anı belirdi.
‘’Baba, ben bu amcaları istemiyorum! Nasıl oturup kalkacağımı neden öğreneceğim ben?’’ öfkeyle ayağımı yere vurmuştum. Annemin ölümünün üzerinden beş sene geçmişti. Babam tek kaşını havaya kaldırmıştı. genç ve yakışıklı suratında mimik oynamamıştı. ‘’Öğreneceksin.’’ Demişti sakin ama otoriter bir sesle. Gözlerimi kısmıştım. Benimkinin kopyası olan gözlere bakarken öfkeyle dolup taşıyordum. ‘’Öğrenmeyeceğim!’’ demiştim hiddetle. Yemek masasının üzerine çıkmıştım. Babamı daha rahat görüyordum oradan. ‘’Öğreneceksin!’’ diye bağırmıştı hiddetle. Parmağını bana doğru sallamıştı. Korkuyla yerime sinerken kapıdan iki hizmetli girmişti.
Biri beni kucağına almıştı. Hala korku dolu gözlerle bir babama, bir de kucağında olduğum esmer hizmetliye bakıyordum. Sıkı sıkı tutundum beni saran omuzlara. ‘’Abla,’’ demiştim babamdan iyice uzaklaşmışken. ‘’Evet, majesteleri.’’ Demişti hızla. Gözlerini gözlerime sabitlemişti. Gözleri annemin gözlerine benziyordu. Tanıdık gözler…
Ne söyliyeceğimi unutmuştum tabii. O sırada odama gelmiştik. Simsiyahtı odam. Siyahı severdim çünkü. Yatağıma yatırmıştı o abla beni. Boğazını temizlemişti. ‘’Birazdan eğitim için gelecekler Majesteleri.’’ Dedikten sonra önümde eğilmişti. Ne diyorlardı bu harekete?
Rövans? Ravans? Rünans?
Rövanş!
Sonra gitmişti. Bense bu eğitimden kaçmanın bir yolunu biliyordum. Bayılma numarası yapmak! Böylece beni şifacılara götürüyorlardı ve eğitim kaynıyordu. Burukça gülümsedim. Kafamı iki yana salladım. Lyra şaşkındı ve derhal yanıma gelmişti. ‘‘Aloric, beni duyuyor musun? Cevap ver Aloric.’‘ çok telaşlıydı. Gülmemek için zor dayandım. Gözlerimi açınca, bana sarıldı. Bu, belkide ilk temasımızdı. Yerden kalktım ve ona sıkıca sarıldım. Boyu benden kısa olduğu için hafif eğildim. Öylece durduk. İlk geri çekilen o oldu. Yüzüme bakması için kafasını kaldırması gerekiyordu. Bu haline gülebilirdim. Ama yapmadım. Onu hâlâ az tanıyordum. ‘‘Yaptıkların için teşekkür ederim Ric’‘ dedi. Yine sarılmaya girişti. ‘‘sanırım bana sarılmak hoşuna gitti ha?’‘ kollarımın arasından kurtulmaya çalıştı ama başaramadı. ‘‘Üşüdüm ben. İçeri gideceğim.’‘ dedi kollarımın arasından. ‘‘Derdin de dert mi?’‘ dedim ve ısımı ona da yansıttım. ‘‘hadi, gidelim’‘ dedim. Odalarımıza çekilip ıslak kıyafetlerden kurtulduk. Saçlarımı kurulama zahmetine girişmedim. Elime kitabımı aldım ve Lyra’nın da okumayı sevdiğini bildiğim için, onada bir kitap aldım. ‘‘Ateş ve Su’‘. Kapısını tıklattım ve içeri girdim. Tulumunun içinden bana baktı. Gülümsedim. Ona kitabını gösterdim. ‘‘Ateş ve Su. Muhteşem tezatlık ama bir o kadar da birbirine muhtaç olan tezatlıklar.’‘ Dedi bir anda. ‘‘evet, öyleler.’‘ deyip yatağının karşısındaki geniş kanepeye uzandım. Kitabını ona nazikçe fırlattım. Odada loş sarı bir ışık vardı. Hava kararmıştı.
Kitabı incelemeye koyuldu. Sayfalarında elini gezdirdi ve sonunda tüm dikkatini okumaya verdi. Bende aynı şeyi yaptım. Hatta o kadar odaklandım ki, Lyra’nın uyuyakaldığını, benim de kitabı neredeyse bitirmiş olduğumu farketmedim. Uyumamaya ve uykusuzluğa alışkındım. Lyra’nın elinden kitabı aldım ve masasının yanına koydum. Sarı ışığını kapayıp üzerindeki yorganı ısıttım. Kendi odama geçtim ve uykuya dalmadan önce düşündüm. Son 1 ayda hayatımda ne kadar çok şey değiştiğini düşündüm. Artık Lyra’yı tam anlamıyla tanıyordum. Nelerden korkuyor? Karanlıktan, babasından ve Sudan. Neleri seviyor? Suyu ve Beni. Nasıl davranıyor? Düşünceli ve iyi. Ama düşmanlarına nasıl davrandığını görmedim. Henüz. Yarın sabah ilk işim Suyu nasıl kullanacağını öğretmek. Çabuk öğrenen biri. Bir o kadar da düşünceli. İlişkimiz hep böyle devam eder diye umut ediyorum. Onun gibi bir insanı kaybetmeyi, bir aptal bile göze alamaz. Düşünüyordum da, babası olacak o adam ve erkek kardeşi, nasıl böyle bir aptallık yaptı?
Değersiz insanlardı. Bizlerle aynı kana sahiplerdi ama onlarda yeşil kan eksikti. Sanırım onlarda kan da yok. Ama onların henüz bir ters yanını görmedim. Lyra’ya zarar vermelerini istemezdim. Bir yanlış hareketim Lyra’yı uçuruma sürebilirdi. Kralın askerleri, maalesefki Değersiz Kasaba’ya giremiyorlar.
Sınırda durma hakları var ama Kasaba’ya kesinlikle giremezler. Girerlerse, onların askerlerinin bizim askerlerimizi öldürmeye hakları var. Ölü Nehir, Lyra’nın anlattığına ve haritalara göre, Değersiz Kasaba’nın en batısında bir nehir. Ölen insanların cesetleri oraya atılıyormuş. Daha önce duymamıştım. Argeo’da ‘‘Büyük Mezarlık’ bulunuyor ve ölen insanlar oradaki toprağa gömülüyor. Nehirde çürüyen insanların kokularını hiç duymasam bile, midemin bulanmasını sağlıyor. Argeo askerleri, Ölü Nehir’e dahi giremez. Tıpkı Değersiz Kasaba’da yaşayanların Assne’ye veya Werasd’a giremediği gibi. Ama ben, bir gün bu kuralları alt üst edeceğim. Halk beni istese de istemese de Argeo’ya adalet kavramını yeniden hatırlatacağım. Çünkü, annem böyle isterdi. Hiçbir zaman diğerleri gibi olmamış. Hep doğruyu savunmuş. Annemin annesi ve babasını da en yakın zamanda görmek istiyorum ama bu işlerimin arasında minik bir dertti.
