18. bölüm · ARGEO KRALLIĞI 1

DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ

𝐌𝐰𝐞𝐫𝐨 🖤

BÖLÜM 18
LYRA VALERİA DARRY

Aloric ile birlikte saraya girdiğimizde bir an önce sabah olmasını çok istiyordum. Jale ve Sizaras’a cehennemi bizzat ben yaşatacaktım. Onları hem boğacak, hemde yakacağım. Ama önce cehennemleri olacağım. İkisininde geberip gitmesini çok istiyordum ama maalesef Sizaras için geçerli değil. Aslında bu akşam Argeo’ya dönecektik fakat Osail’den sonra kalmaya karar verdik. Sooza’yı da gerçekten sevmiştim. öz babamdan görmediğim ilgiyi gösteriyordu bana. Bunlar kafamda dönerken bir taşa takıldım. ‘’Lanet olsun!’’ dedikten hemen sonra yere çakılmadan bir el belimi kavradı. Aloric’in yanımda olduğunu tamamen unutmuştum. Üzerindeki siyah gömleği, altındaki paraşüt, asker yeşili pantolonuyla mükemmel duruyordu. Neden kalın giymediğini sorgulamadım çünkü o ateşti. ‘’iyi misin? Dalgın gibisin.’’ Dedikten sonra beni kaldırdı ama hala çok yakınımdaydı. Kafamı salladıktan sonra saraya yönelirken aniden kolumu tuttuğunda yüzüne yumruğumu geçirdim. Ne? Ben onun yüzüne yumruk mu attım? Ah, bu aralar cidden dalgınım. Olanlardan sonra normal olmam mümkün değildi ki zaten…

‘’Aloric, iyi misin? Üzgünüm. B-ben istemeden yaptım.’’ Dedim elimi koluna koyarak. Ara sıra yumruk antremanı yaptığım için yumruklarım gelişmişti. Aloric gözünü tutarken eğilmesini söyledim. Dediğimi yaparken acıyla inliyordu. ‘’Burada bekle, şuradaki çardağa geç. Pansuman için gereken malzemeleri alıp geliyorum.’’ Dediğimde ikiletmeden çardağa yöneldi. Kahretsin, Jale’in söylediklerinden sonra kendime gelemiyordum! Kendimi tokatlamam an meselesiydi. Bir hizmetliyi yanıma çağırıp derhal ilk yardım çantası vermesini söyledim. Bir dakika sonra elinde ilk yardım çantasıyla içeri girdiğinde aceleyle çardağa gittim. Aloric boşluğu izliyordu. Neden yaptığımı sorgular gibiydi. Çantayı açıp hemen dibine sandalye çektim. Elini çektiğinde gülümsüyordu. ‘’Hadi ama Lyra, neyin var?’’ dedi ama neyi kast ettiğini anlamadım. ‘’Neyden bahsediyorsun?’’ dediğimde tek kaşını havaya kaldırdı. Yumruk attığım yerde hiçbir iz yoktu. ‘’Şifalar var Lyra, sarayda yüze yakın şifacı var.’’ Dediğinde afallamadan edemedim. Yüzümü avuçlarının arasına aldı. Ben cidden dalgındım. Demek o yüzden hizmetliden ilk yardım çantası istediğimde bana öyle bakmıştı.
‘’Deesa’m, neyin var?’’ dediğinde bronz gözlerine baktım. Ben ağlarken beni görsün istemiyordum. Ama ondan başka kim görecekti ki? ‘’S-sadece Jale’in dediklerini düşünüyordum.’’ Dediğimde çenesi seğirmişti. ‘’Bana bak Lyra. Saçmalama lütfen. Onun söylediği diğer yalan sözler gibi bunlarda yalandı. Kimse seni o dediği şey olarak görmüyor.’’ Dedi sinirli bir şekilde. ‘’Hayır.’’ Dedim yutkunarak. ‘’onları ben yakacağım. Sadece Jale’in söylediklerini düşünmüyorum ki ben, peşimizdeki koskoca örgütten adamları yakaladık. Onların cehennemi olacağım. Babamın da, onların da icabına ben bakacağım.’’ Dedikten sonra beni kendine çekmesini beklemiyordum.
Mayhoş ısısı beni garip bir şekilde rahatlatıyordu. Saçlarımın kokusunu derince içine çektikten sonra benden ayrıldı. Hiçbir şey söylemeden saraya yöneldiğinde meraklı gözlerle arkasından bakıyordum. Gelmem gerektiğini söylemediği için umursamadım. Çoktan gece çökmüştü. Lambalar ateşböceği misali görünürken her şey fazlasıyla sakin duruyordu. Temiz hava ve suyun varlığı beni rahatlatıyordu. Biraz zaman geçtikten sonra Aloric’i bana doğru gelirken gördüm. Yüzünde bir sırıtış vardı. Hemde kocaman. Yanıma gelip oturduğunda ısısı beni sarmıştı. Elinde siyah bir kutu vardı. Ortalama boyuttaydı. ‘’O nedir?’’ diye sordum çenemle kutuyu göstererek. ‘’Hediyen.’’ Dediğinde şaşkınca yüzüne bakıyordum. Kutuyu bana uzattığında alıp açtım. Aman tanrım! Bu, bu çok güzel bir kolyeydi. Altın rengi, ince, yeşil zümrüt taşlarla kaplıydı. Zarifti, çok zarifti. ‘’Ee, beğendin mi?’’ diye sorduğunda cevap vermeden ona sarıldım.
‘’Çok güzelmiş, takar mısın?’’ dedim büyük bir heyecanla. Aklıma bir şey gelince hemen kelimelere döktüm. ‘’neden bunu seçtin?’’ dediğimde hızla cevap verdi. ‘’Kolundakiyle uyuyor. Onu hiç çıkartmıyorsun, bunu da çıkartmazsın.’’ Dediğinde koluma baktım. Annemin bana armağan ettiği o altın, halka bilekliği kastediyordu. ‘’teşekkür ederim. Şimdi takar mısın kolyemi?’’ Heyecanım sesime yansımış olmalı ki gözlerinde haylaz bir parıltıyla beni süzüyordu. ‘’bana da bir hediye verirsen neden olmasın?’’ dediğinde gözümün önünde adeta bir yaramaz çocuk gibiydi. ‘’ben- nereden bulacağım hediyeni?’’ dedim tereddütle. Kafasını arkaya atıp gür bir kahkaha patlattığında bu görüntüsünü sonsuza dek izleyebilirdim. ‘’Hediyem bir öpücük olsun istiyorum. Hem doğum günüm yaklaşıyor. Doğum günü hediyesi olarak sayabilirim.’’
Dedikten hemen sonra ekledi.
‘’Ama doğum günümde de isteyebilirim.’’ Dediğinde gülümsüyordu. Ben ona öfkeyle bakarken içten içe bunu istiyordum. Ona büyük bir ters köşe yapmaya da hazırdım. ‘’Peki.’’ Dedikten sonra parmak ucumda yükselip yanağını öptüm. Geri çekildiğimde bana şaşkınca bakıyordu. ‘’Bu ne kızım? Çocuk mu kandırıyorsun sen?’’ dedikten sonra yüzüne baktım. ‘’22 yaşındasın Sevgili Prens. Bende 21. Teknik olarak yetişkin olabilirsin faka-‘’ dediğimde beni tek omzunun üzerine aldı. ‘’Ne yapıyorsun!’’ dediğimde elimdeki kolye düşmesin diye sıkıca tutarken bir yandan da sırtıyla bakışıyordum. Bize bakan hizmetlilere aldırmadan hızlı hızlı beni odaya getirdiğinde kapıyı kapattı. Tabii ki gelene kadar sırtına sayamayacağı kadar yumruk geçirmiştim. Kapıyı kapattığında ve beni yere indirdiğinde sırtım kapıya sürtünüyordu. Hızlı nefes alışverişlerini inip kalkan göğsünden anlayabiliyordum. Kapıyla arasında sıkıştığımda gözleri parlıyordu. Başını eğdiği kadar eğdi, başımı kaldırabildiğim kadar kaldırdım. Gözleri, gözlerimde hayat buluyormuş gibi kenetlenmişti gözlerime.
‘’evet, hediyeni takmamı ister misin?’’ diye sordu bana boğuk çıkan bir sesle. Nefesi yüzüme vuruyordu. Kararsızdım. Bu benim için bir ilk olacaktı. İlk defa bir erkeğin beni öpmesini istiyordum. Kafamı salladığımda elini enseme götürüp yüzlerimiz arasındaki tek nefeslik mesafeyi de kapatıp beni öpmeye başladı. Sıcacık dudakları dudaklarımın üzerindeydi. Çok, çok güzel bir histi. Dudaklarını dudaklarımın üzerinde hissetmek bile başımının dönmesi için yeterliydi. O benim nefesimde kaybolurken iyice üzerime eğilmiş bir vaziyetteydi. Ne yapacağımı şaşırırken sertçe çekiştirdi dudaklarımı. Ellerimi omuzlarına çıkarttım. Gözlerimi kapattığımda dudaklarım benden bağımsızca karşılık veriyordu hoyratça. Nefessiz kalmamıştım. Aksine, nefes almıştım. Hafifçe geriye attım kafamı. Gözlerine bakmak için gözlerimi araladığımda, çoktan geri çekilmişti. Dudaklarımda bıraktığı o hisle bir süre donakalmıştım. ‘’Evet, takabilirim.’’ Dedikten sonra gür bir kahkaha patlatmamak için yanaklarının içini dişliyordu. Gözlerinin içi gülüyordu, dudaklarında uzun bir süre kalacak sırıtış vardı. Sadece öpmekten öte şeyler yapmak istediğini biliyordum, surat ifadesinden bile anlaşılıyordu. Yüzüme bakıyorken elimden kolyeyi almak için elini uzattığında suratına bile zor bakıyordum bronz harelerine. Sırıtmadan duramıyordu, pislik. Kolyeyi elinin üzerine bıraktıktan sonra elimi çekmeme izin vermemişti. İri eliyle elimi tuttuğunda elimi elinin içine hapsetmişti. Başparmağı ile elimi okşarken ona tebessüm etmekle yetindim. Dudaklarımda hala onun tadı varken cayır cayır yandığımı hissediyordum. Nihayet elini çektiğinde kolyeyi güzelce açtı. Dikkatle boynumdan geçirirken ensemde sıcak nefesini hissettim. İrkilmeden edemezken kolyeyi çoktan takmıştı. Elleri belimde gezinirken küçük adımlarla beni boy aynasının önüne çekmişti. Saçlarımı tek omzuma topladıktan sonra omzuma küçük bir öpücük armağan etti. biraz eğilerek çenesini omzumun üzerinde sabitledi. Sesli bir nefes verdim. ‘’nasıl bir histi?’’ diye sorduğunda bile şoku atlatamamıştım. Tek cümle ile özet geçmem gerekirse;
Jale’in söylediklerinden sonra yarama adeta merhem olan bir histi.
Cevap vermeden yatağa uzandığımda yanımdaki yerini almıştı. Anlayış gösterip sıkıştırmamasına sevinmiştim. Çok kısa sürmüştü ama adeta yıllar gibiydi. Sıcaklığı beni uyuştururken kafasını saçlarıma gömmüştü. Kolunu omzumdan atıp beni iyice kendine çektiğinde gülümsemeden edemedim. Annem ve Zena’dan sonra ilk defa sevildiğimi hissediyordum. ‘’İyi ki varsın Aloric.’’ Dedim sakin bir tavırla. Cevap vermek için gecikmedi. ‘’Sende. Sende iyi ki varsın.’’ Dedikten sonra ona iyice sokuldum ve derin bir uykuya dalmadan önce düşündüğüm tek şey yarın yaratacağım cehennemdi. O cehennemde yanacaksın Jale. Bana fahişe demek neymiş, göreceksin. Aslında şu an bü dünyada olmadığına göre gördün de.
***
Gün yavaş yavaş doğarken gözlerimi açmıştım. Garip hissediyordum. Sanki, sanki su gitmişti. Neden böyle hissediyordum? Şaşkınca ellerime baktım. Sonra da arkama. Aloric huzurla uyuyordu ama ben hiç te huzurlu değildim. Hemen suyu çağırmayı denedim. Hayır, gelmedi. Sorun neydi? Su neden bana itaat etmiyordu? Arkamı döndüğümde kolları belime sarılı olan Aloric’e baktım. Uyanması gerekiyordu. Sorularımın cevabı bir tek ondaydı.
‘’Aloric, uyan!’’ dedim yüksek bir sesle. Gözlerini uykulu bir şekilde açtığında telaşlıydı. ‘’Ne oldu canım? İyi misin? Bir yerine bir şey mi oldu?’’ dediğinde panikle beni izliyordu. ‘’Suyu hissetmiyorum.’’ Dedim korkuyla. Neden? Neden hissedemiyorum suyu? Panikle gözlerim koyulaşırken o yüzüne afallamış bir ifade yerleştirdi.
‘’Ne diye öyle bakıyorsum? Suyu hissedemiyorum dedim sana!’’ diyerek yataktan kalktım. Odadan çıkacağımı anladığında kapının önüne geçerek çıkmamı engelledi. Kolumu tuttuğunda bir gariplik sezdim. O sıcak değildi. Hemde hiç değildi. ‘’neler oluyor? Sen neden sıcak değilsin?’’ diye sordum panikle. Hiçbir şey söylemeden dağınık saçlarının arasından bana bakıyordu. ‘’Konuşacak mısın?’’ dediğimde elini çeneme götürdü. Kafamı cama doğru çevirdiğinde güneş yüzünden gözlerimi kıstım. Güneş, sarı değildi! Yeşildi! Yeşil Güneş vardı, o bugündü! Elimin tersi ile alnıma vurdum. ‘’Ciddi olamam.’’ Dediğimde Aloric gülümseyerek bana sarıldı. Bir süre öylece kalıp kokusunu içime çektim. Nihayet ayrıldığımızda şaşkınca ellerime bakıyordum. Ben ateşi yönetebilirdim! Evet, ben cehennem olabilirdim. Küçük bir ateş topu yarattığımda gözlerimi şaşkınca açıp zıplamaya başladım. ‘’Yaşasın! Aslında yaşamasın! Cehenneminiz olmaya geliyorum adaleti yok sayan aptal adamlar!’’ dediğimde Aloric elini ensesine götürüp kaşıdı. ‘’Şu çocuksu hallerine bayılıyorum ama yapmasan mı? Hem ayrıca-‘’ dediğine saçma sapan konuşacağını anladım ve sözünü kestim. ‘’Su topları yaratmayı denesene!’’ dedim çocukça bir sevinçle. Ellerini iki yana açtı ve söylediğimi yapmayı denedi. Başta biraz zorlansa da suyu çağırdı. Evet! O benim gibi olmuştu!
‘’Nasıl hissediyorsunuz Prenses’im?’’ diye sordu Yeşil Güneş’i seyrederken. O bana bakmıyordu ama söyleyeceklerimi can kulağı ile dinliyordu.
‘’Ruhum bütünleşiyor,güvende hissediyorum. Yaşamak için bir nedenim varmış gibi.’’ Dediğimde bana döndü. Bunları ona dün ben söylemiştim. Hatırladığını anladığımda karakter değişikliği yaparak alayla gülümsedim. ‘’ateş için mi?’’ diye sordu merakla. ‘’Hayır.’’ Dedim dün yaptığımız konuşmaya devam ederken. Yönünü tamamen bana çevirdiğinde gözleri alayla kısılmıştı. ‘’Ya ne için?’’ dediğinde hemen cevap verdim. ‘’senin için Deesa’m. Benimde ruhum senin yanındayken huzur buluyor. Güvende hissediyorum. Yaşamak için bir nedensin bana. Hatta tek nedensin.’’ Dedim sesimi kalınlaştırarak.
Buna katıla katıla güldüğümüzde kendimi çok rahat hissediyordum. Dün yaptığımız konuşma aklıma gelince utanmadım değil. Ah! Yine utanamam. ‘’acıktım ben.’’ Dedim karnımı tutarak. ‘’Önce üzerimizi değişelim Lyra. Sonra ineriz yemeğe. Kawen ile konuşmam gerekenler var zaten.’’ Dediğinde başımla onayladım. Dolaba yöneldim. Kasım ayındaydık ve Aloric’in doğum günü yarındı. Kesinlikle bugün dışarı çıkmalı ya da Sooza’dan bir hediye rica etmeliydim. Dolaptan rastgele bir elbise elime geldiğinde duraksadım. Elime alıp elbiseyi süzdüm. Koyu mor, yumuşacık kumaşlı düz ve sade bir elbiseydi. Ne kalın ne inceydi. Elbiseyi alıp odadaki Lavaboya gittim.
Lavaboda saçımı dağınık bir topuz yaparak elbiseyi giydim ve odaya tekrar döndüm. Aloric boy aynasının önünde, koyu mor bir gömlek giymişti. Bunu bilerek yaptığını biliyordum. Sırıtmadan edemedim. Bir sorun vardı, ben yanıyordum! Boy aynası önündeki adamın asaletinden mi yoksa içimi eriten bronz bakışlarından mıydı bilmiyordum. Ah! Ateşe hükmedebiliyorum ya hani. Başımı iki yöne sallayıp düşüncelerden kurtuldum.‘’Aloric, kalın giyinmelisin.’’ Dedim son düğmelerini iliklerken. Eli düğmenin üzerinde donakaldığında kahkahalarla gülebilirdim. Yanaklarının içini havayla doldurduğunda omuzlarını kaldırıp indirdi.‘’Bu şimdi mi söylenir be kadın! Bende unutmuştum.’’ Dedikten sonra gömleği yırtarcasına çıkartmaya başladı. Yatakta oturup elime elbiseyle uyumlu tül eldivenler geçiriyordum. Sırtı bana dönüktü ve sırtı bile nefes kesici duruyordu.
Kafamı sallayıp önüme döndüm. ‘’kendine gel kızım!’’ diye kızdım kendime. Kısık sesle söylediğim bu iki sözcüğü sandığım gibi kısık sesle söylememiş olmalıyım ki Aloric sadistçe bir zevkle bıyık altından gülmüştü. Öfkeyle ve inatla yere bakıyordum. Bana doğru döndüğünde elinde bir gömlek vardı ama çok daha kalın olduğu kesinlikle belli oluyordu. Ve bu gömleğin rengi de koyu mordu! Gözlerim gömlekte biraz oyalandıktan sonra ona döndüğümde karın kasları ile bakışıyordum. Hemen gözlerimi kaçırdım ve ‘’güzel. Çabuk giyin, ben Zena’ya bakmaya gideyim.’’ Diyerek kaçarcasına kapıya yöneldim ama yine kolumdan tuttu.
Yakınımdayken çıplak göğsüne bakmamak için büyük bir savaş veriyordum. Altındaki bol, siyahın en koyu tonuna sahip pantolonu hışırtılar çıkartıyordu. Gözlerine baktığımda yine o ifadeyi gördüm. Bakışları dudaklarıma kaydığında müzipçe gülümsedim. ‘’aklından bile geçirme! Çok açım ben.’’ Dedim bir ayağımı yere vurarak. ‘’Beni ye.’’ Alayla söylediği bu iki kelimeyle gür bir kahkaha atma sırası bendeydi. Onu taklit ederek kaşlarımı çattım. ‘’şu çocuksu hallerinden vazgeç.’’ Dedim ve kapıyı çarparak dışarı çıkmayı başardım. Birkaç adımdan sonra Aloric arkamda belirdi. Gömleğinin düğmelerini ilikliyordu. Tatlı görünüyordu. Yemek Salonuna beraber girdiğimizde Susage, Clara, Sooza, Kawen ve Zena masada gülüşüyorlardı. Bizi gören Kawen hemen ayaklanarak Aloric’in yanına geldi ve ona sıkıca sarıldı. Arkasına geçen Susage sarılma sırası beklerken ben gülümsüyordum. Aloric ve Kawen’in sarılması biraz fazla uzun sürünce Susage, elini Kawen’in kazağının ensesine götürdü ve ensesinden çekiştirmeye başladı. ‘’yeter ulan! Bende sarılacağım, çekil kenara.’’ Dedi Susage. Ben bu aşık kavgasını dinleyemezdim. O yüzden Zena’nın yanına gittim ve ona hafifçe sarıldım. Karnı iyice belirginleşmişti. Karnını okşayıp ona gülümsedim ve Clara’nın yanına gittim. ‘’Günaydın Kraliçe’m.’’ Dedim ve ona da sarıldım. O sırtımı sıvazlarken ben huzurla onun kollarındaydım. Bizi bölen şey Sooza’nın uyarı amaçlı yaptığı öksürüktü. ‘’Evlat, karımı özgür bırak.’’ Dedi nazik olmaya çalışarak. Kesinlikle ondan daha kıskanç birini tanımamışımdır. Gülümsedim ve gidip ona sarıldım. Hemen sonra yumuşayarak saçlarımı okşadı. Sooza her ne kadar kıskanç olsa da onu seviyordum. Ayrıldıktan sonra masada yan yana boş olan iki sandalyeden birine oturdum. Zena karşımdaydı. Susage, Clara’nın yanındaki yerini aldığında Kawen Zena’nın yanına, Aloric ise benim yanıma geçti ve enfes bir sohbetle kahvaltımızı yaptık.
***

Zindana inerken zevkten dört köşe oluyordum. O kadar rahatlamıştım ki anlatamam. Zindanın kapısını açmadan hemen önce duraksadım. Hepsini yakacaktım. Hem de hepsini. Aloric duraksadığımı görünce teselli edercesine omzumu sıvazladı. ‘’Bende mi böyle hissettiriyorum?’’ dediğinde ateşi kast ediyordu. ‘’Nasıl hissediyorsun ki?’’ diye sordum gülümseyerek. ‘’Garip ve sakinleştirici.’’ Diye yanıtladı beni. ‘’Ben de aynen öyle hissediyorum. Hadi yapalım şu işi.’’ Dedikten sonra kafasıyla beni onayladı. Kapıyı açtığımda dikkatimi ilk çeken şey kan kokusuydu.
Berbat bir şekilde kan kokuyordu. Alışmam uzun sürecekti. İlk hücreden başladım. Hücrenin içinde orta yaşlı bir kadın duruyordu. Hepsinin bileğinde güç engelleyici bileklik vardı.
O bileklik varken ben ona zarar veremezdim ama o da bana zarar veremezdi. Kadın bana pişkince sırıtıyordu. Hem de ayaklarıma kapanıp kendi hayatı için yalvarmak yerine. Ben, kadınları öldüremezdim. O yüzden her ne kadar onu yakmak istesem de es geçtim. Ateşe sahipken sanki kimse bana dokunamaz gibi geliyordu. Yenilmez hissediyordum. Hemen yan hücresinde bir adam vardı. En fazla otuz yaşındaydı. Sarı saçları ve siyah gözleriyle sırıtarak bana bakıyordu. Kıyafetim uzun ve dekoltesiz olmasına rağmen böyle bakıyordu. Bakışlarıyla taciz ediyordu. Aloric bunu fark ettiğinde önüme geçti. Omzundan tutup onu kenara ittim. ‘’Bırak Aloric. Birazdan cehennemi olacağım.O zamanda böyle beni yiyecek gibi bakar mı bilemem? Aç mısın tatlım? Yiyecekmiş gibi bakıyorsun.’’ Dediğimde bakışlarını yere indirdi.
Neyseki hala biraz insandı. Ellerimdeki tül eldivenleri çıkartıp kenara attım. Adam bileklik taktığı için kendine fazla güveniyordu. Hah! Ne büyük trajedi. Hücresine girdim. Zaten dar olan hücre iyice küçülmüştü sanki. İçki kokan adam bana yumruk atmak için yaklaştığında yumruğunu avucumun içine alıp karnına dirsek geçirdim. Adam yerde iki büklüm olurken eğilip bilekliğini çıkarttım. ‘’Kolay oldu tatlım. Ware’e, Jale’e ve Thomas’a sevgilerimi ilet lütfen.’’ Dediğimde ateşimi püskürttüm. ‘’Bu dünyada küllerinize bile yer yok!’’ dedim tüm zindandakilerin duyacağı bir şekilde. Hepsi korku dolu gözlerle bana bakarken omuz silktim. Aloric büyülenmiş gibi bana bakarken gözlerinde gurur vardı. ‘’Bu daha başlangıç.’’ Dedim hücreden çıkınca.
Parmak uçlarımda yükselip Aloric’in yanağını öptüğümde yutkunmuştu. Gülümseyerek diğer bir erkeğin olduğu hücreye girdim. Adam siyah saçlıydı. Gördüğüm en açık mavi gözlere sahipti. Ve bu özelliği kesinlikle onu korkunç gösteriyordu. ‘’Merhaba.’’ Dedim yüzüne bakıp gözlerimi kırpıştırarak. Görünüşünün aksine çok ürkekti. ‘’Tatlım, korkma. Alt tarafı senin bana yapamadığını sana yapacağım.’’ Dediğimde bembeyaz kesilmişti. Zevkle izlerken hücresine girdim. ‘’Rica etsem bilekliğini çıkar-‘’ dediğimde karnıma yediğim yumruk yüzünden sözüm yarım kaldı. Tamam, düşündüğümün aksine bu adam ürkek falan değildi. Aloric sinir krizi geçirir gibi hücre parmaklıklarını tutup sıkıyordu. ‘’Karışma hayatım.’’ Dedim alayla gülerek ağzımdan çıkan kanı ayaklarının dibine tükürdüm.
Ardından adamın bacağına sert bir tekme atmamla yeri boyladı. Yüzüne yediği yumrukla o güzel, kemersiz burnu kan içinde kalmıştı. Bunu fırsat bilip bilekliğini çekip çıkarttım. ‘’Hazır mısın?’’ dediğimde sertçe yutkunmuştu. Cevabını beklemeden doğrudan açık mavilerine ateşimi püskürttüm. Öyle bir haykırdı ki tüm zindan taş kesilmişti. Aldırmadan hücreden çıktığımda Aloric bir köşede ayaktaydı. Sağ ayağı arkadayken sol ayağı öndeydi. Bir eli saçlarının arasındaydı. ‘’Ne oldu?’’ diye sorduğumda kafasını kaldırdı ve gözlerime baktı. ‘’Böyle yumruk ve tekme atmayı nereden öğrendin?’’ diye sordu ciddi bir şekilde.
Omuz silkerek yanıtlarken başka bir hücreye giriyordum. ‘’İstediğimi almasını bilen bir kadınım.’’ Dedim çapkınca. Hücresine girdiğim adam tıknaz, kısa ve kiloluydu. Bana zorluk çıkartmadan bilekliğini çıkartan adamı herkese gösterdim. ‘’Arkadaşınızı örnek alın.’’ Dediğimde sevecen bir şekilde adama bakıyordum. Hemen yan hücredeki Spac kısık sesle bir küfür savurdu. Spac’in hücresine yakın olan Aloric, ettiği kısık sesli küfürü duymuştu ki bronz gözleri koyulaşmıştı. ‘’Onu Lyra’ya mı söyledin sen!’’ diye kükreyerek Spac’in hücresinin parmaklıklarını sıktı. Ardından kapıyı açarak Spac’in üzerine atlayıp ard arda yumruklarken gördüm onu. Ne isterse yapabilirdi. Umrumda değildi. ‘’Nerede kalmıştık?’’ diye sordum önüme dönerek. Karşımdaki adam yutkunurken acımadan adama ateşimi gösterdim. Adam cayır cayır yanarken hücreden çıktım. Üç adam. Bugün üç adam öldürmüştüm. Ama daha fazlasını istiyordum.
Alacaktımda. ‘’Beyler!’’ dedim sakince. Hücredekiler gözlerini benden alamazken Spac yerde baygın bir şekilde yatıyordu. Aloric bana bakıyordu. Bana bakarken Spac’in kafasına tekme attığında o kırılma sesi içime işlemişti. Spac’in kulaklarından ve gözlerinden kanlar akarken yerdeydi. ‘’Tüh. Onu öldürdüm.’’ Dedi omuz silkerek. Gözyaşları gözlerimden süzülene dek güldüğümde herkes bana deliymişim gibi bakıyordu. Bir çift bronz göz hariç. ‘’Nerede kalmıştık? Hah! En son beyler demiştim. Beyler! Cehenneminiz olacağım.’’ Dedim gülümseyerek. Bu öldürme işini akşama kadar yapabilirdim. Kim bilir? Belki de yaparım.
***
Yumruk atmaktan kollarım sızlıyordu! Evet. Ciddi anlamda yumruk atmaktan kollarım sızlıyordu. Hücredeki tüm erkekleri öldürmüştüm. Kadınlar orada kalabilirdi, umrumda değildi. Onları öldürmemem, bana ihanet ettikleri gerçeğini değiştirmiyordu. Hücreden sağ çıkan iki erkek vardı. Biri Aloric, diğeri Sizaras’tı. Sizaras’ın bilinci kapanana kadar derin yanıklar açmıştım ona. Ateşe şimdiden alışmıştım. Mükemmel hissediyordum. Her yerim öldürdüğüm insanların kanıyla kaplıydı. Sanki bir vahşet yaratmışım, katliam yapmış gibiydim. Aloric şaşkın gözlerle beni süzüyordu. Bahçeye çıktığımızda çoktan hava kararmıştı. ‘’hayır ya! Ben ateşi kaybetmek istemiyorum.’’ Diye fısıldadım kendi kendime. Omzumda bir el hissedince irkilerek arkamı döndüm. Neyse ki bu Aloric’ten başkası değildi. ‘’İyi misin? Vahşetten zevk alan bir kadını hayatımda ilk defa görüyorum.’’
Dedi gözlerimin en derinine bakarak.
Kafamı usulca sallayıp gökteki hilal şeklindeki aya baktım. ‘’haftaya Sizaras’ı da alıp Argeo’ya döneceğiz değil mi?’’ diye sordum merakla. Yanımdaki adam kafasını salladı. Oda ayı izliyordu. ‘’Ay çok güzel, değil mi?’’ diye sordum ona dönerek. O da bana dönmüştü. ‘’Senin kadar değil be güzelim.’’ Dediğinde utancımdan yerin dibine girebilirdim. Ne dedi o? Bana güzel olduğumu söyledi değil mi? Doğru duydum değil mi? Güzelim dedi bana. Çıldırmak serbest mi ya? Sertçe yutkunduğumda elimi tutarak gülümsedi. ‘’Garip,’’ dedi usulca. ‘’Garip olan nedir?’’ dedim gözlerine bakarak. Bronz gözleri hayranlıkla bana bakıyordu. ‘’Adam öldürürken, ortalama bir ordu kadar insana konuşurken ya da dövüşürken utanmıyorsun ama küçük bir iltifatta hemen kızarıyorsun.’’ Dedi tebessüm ederek. Haklıydı. Hemde sonuna kadar. Kafamı dağıtmak istiyordum çünkü o böyle yaptıkça zihnimde sadece o oluyordu.’’Önce saraya mı gideceğiz yoksa Lasenia’ya mı?’’ diye sordum nazikçe. Gözlerime o kadar yoğun bakıyordu ki o böyle baktıkça her seferinde bende ona öyle bakıyordum. Buna emindim. ‘’Tekrar eder misin güzelim? Gözlerine dalmışım, duymadım seni.’’ Dedi yüzüme düşen bir tutam saçı kulağımın arkasına koyarken. ‘’Dedim ki Lasenia’ya mı gideceğiz yoksa saraya mı?’’ sesimle gerçek dünyaya dönmüş gibi ayıldı. ‘’Önce saraya gidip babam olacak adamdan hesap soracağız.’’ Başımla onayladım. Elini hala yüzümden çekmemişti. Sıcak değildi. Hem de hiç değildi. Sanki sıcaklığıma muhtaçmış gibi bakıyordu gözlerime. ‘’Üşüdüm ben, saraya gidelim hadi.’’ Dediğinde aklıma bir zamanlar yaptığımız konuşma geldi.

‘’Üşüdüm ben Aloric, saraya gidelim hadi.’’
‘’Derdin de dert mi Prenses?’’
Sonrasında ısısıyla beni ısıtmıştı. Acaba Aloric’te hatırlıyor muydu bu konuşmayı? ‘’Derdin de dert mi Prens?’’ dediğimde gülmüştü. Hatırladığına emin olduğumda kolunu omzuma atıp beni kendine çekti ve saraya yürümeye başladık. Işıklandırmalar bana sanki bir masaldaymışım gibi hissettiriyordu. Üstüm başım kan içindeydi. Masum bakan yeşil gözlerim, öfkeden koyulaşmıştı. Konu kadın adaleti olunca hep böyle oluyordu. Jale ölmüş olabilirdi ama babası ölmeden bana rahat bir nefes yoktu. Ana Salon’un kapısının önüne geldiğimizde Aloric’e gülümsedim. ‘’Sen içeri gir. Ben temiz bir duş alayım, hemen gelirim.’’ Dediğimde alnımdan öptü. Ben koridorun sonuna gidene kadar beni izledikten sonra odaya girdim. Kapıyı ardımdan kapatıp ışıkları açtım. Rahat bir nefes verdiğimde aynadaki kadını tanıyamadım. Ter ve ölüm kokuyordu aynadaki kadın. Adeta ben katliam yaşattım der gibi bakıyordu gözleri. Elbisesi bedenini güzel sarmıştı sarmasına ama koyu mor elbise artık kan kırmızısıydı. Yeşil gözler, bir gece gibi karanlıktı. Kafamı sallayarak bu düşüncelerden kurtuldum. Üzerime kırmızı, kapüşonlu bir sweat, altıma da siyah, bol bir eşofman çıkartıp yatağın üzerine koydum. Banyoya girip sıcak suyu açtım ve vakit kaybetmeden sıcak suyun altına girdim. Üzerimdeki kan lekelerini çıkartmak için deli gibi keseledim. Adaleti inkar eden insanların kanı bedenimde olamazdı. İzin vermezdim. Saçlarımdan sular akarken bulduğum kiraz çiçeği kokulu bir şampuanı çıkartıp kafama bol bol yedirdim. Aynı şekilde kiraz çiçekli duş jelini de tüm bedenime yedirdim. Buharların arasında bedenim gevşerken çok rahattım. Saçlarımı sıktım, suyu kapattım ve üzerime havlu sarıp banyodan, buharların arasından çıktım. Boğucu buharlardan sonra serinlik bedenimi kendine getirmişti.
Sweati ve eşofmanı giydikten sonra saçlarımı kuruttum. Gevşek bir topuz yaptıktan sonra yönümü salona çevirdim. İçeriden kahkaha sesleri geliyordu. İç çekerek içeri girdiğimde tüm gözler kısa süreliğine üzerimdeydi. Kawen ve Zena yan yana oturuyorlardı. Clara, Susage ve Sooza’nın arasındayken Aloric ikili bir koltukta tek başına oturuyordu. Beni görünce ‘’Gelsene hayatım,’’ dedi bana bakarak. Ardından bir hizmetliye el işareti yaptı. O an gördüm ki hepsinin önünde içinden buharlar çıkan sıcak ıhlamurlar vardı. Ayaklarım hızlı bir şekilde Aloric’in oturduğu koltuğa yöneldi. Zena ‘’hoş geldin canım.’’ Dediğinde tebessüm ettim ve yerime bağdaş kurarak oturdum. Aloric dizimin dibindeydi. ‘’Bu güzel koku da neyin nesi?’’ diyerek kafasını boynuma gömdüğünde kalabalık bir yerde olduğumuzu unuttu sandım ama o çok rahattı. ‘’Kiraz çiçeği ha?’’ dedi boğuk bir sesle. Kafamı salladıktan sonra kafasını boynumdan çekti. Susage’e döndüğümde büyülenmişçesine Clara’yı izlediğini gördüm. Aloric’e biraz yaklaşıp kulağına fısıldadım,
‘’Susage, Clara’dan etkilenmişe benziyor. Sence?’’ dediğimde ‘’Hmhm’’ gibi bir ses çıkarttı. Garip garip ona bakarken Kawen’e seslendim.
‘’Ablamın yanına oturabilir miyim Kawen?’’ dediğimde başını Zena’nın karnından kaldırıp bana baktı. Ayağa kalktığında onayladığını anladım ve ben de ayağa kalktım. Kawen’in koyu kahve saçları dağınıktı ama aldırmıyor gibiydi. Gözleri karısının üzerindeydi. Zena’nın yanına oturup gülümsediğimde ıhlamurum gelmişti. Dik bakışlara maruz kalırken Zena bana seslendi. ‘’Evet?’’ dedim ona bakarak. Kıvırcık sarı saçları ve yeşil gözleri çok güzeldi. Üzerine giydiği pijama takımından bile buraya alıştığını gösteriyordu. ‘’Aloric ile nasıl gidiyor?’’ diye sordu yüksek sesle. Salondakiler bana bakarken o ateş prensi olacak adam sırıtıyordu. Sooza araya girdiğinde beni kurtarır sandım ama daha da batırdı beni. ‘’Düğün ne zaman kızım?’’ tanrım! Ne diyor bu adam? Salondakiler bıyık altından gülerken Clara olayı kavramaya çalışıyordu. Kawen ‘’Evet ya, şahidiniz ben olurum. Tabii isterseniz.’’ Diyerek burnumdan solumama sebep oldu. Baskı altındaydım! Clara olayı kavradığında ‘’Kızın üzerine gitmeyin!’’ diye uyardı sertçe. İşte hayallerimdeki kadın! Zena’ya pis pis bakışlar atarken gözlerine onu öldürecekmişim gibi bakıyordum. ‘’Off, burası çok sıcak oldu.’’ Dedi Aloric gülmemek için yanaklarını dişlerken. Ateşe hükmedebilen ben olduğum için bunu dedikten sonra derin derin nefesler aldım. ‘’Kral Sooza ve Kraliçe’m.’’ Dedim kısık sesle. ‘’Siz lütfen söyleyeceklerimi üzerinize alınmayın.’’ Diye devam ettim sözlerime. ‘’Sen alın Susage! Neden savunmuyorsun beni?’’ dediğimde şaşkın şaşkın bana bakıyordu. ‘’Yakarım sizi! Ne diye baskı uyguluyorsunuz ya bana?’’ dedim sertçe. Hemen sonrasında fincanı elime alıp ıhlamurumu yudumladım. Sinirlerimi yatıştırdığına inanamıyordum.
Gözlerimi kapayıp keyifle ıhlamurumu yudumladım. Gözlerimi açtığımda Aloric bana bakıyordu. Dudaklarını araladığında benimle dalga geçeceğine emindim, bu yüzden ondan önce konuştum.
‘’Sen bana tanıştığımız ilk gün, her sabah sınıra denetime geldiğini söylemiştin Prens. Ne diye gitmiyorsun! Gitsene, koru ülkeni!’’ diye patladım bir anda. Ana Salon’daki herkes halime katıla katıla gülerken Aloric ‘’Birilerine göz kulak olmalıyım, o yüzden görevimi devrettim.’’ Dediğinde şaşkınca elini ensesine götürüp kaşıdı. ‘’sen nereden hatırlıyorsun?’’ dediğinde hala şaşkındı. Hep o mu bana asılacaktı? ‘’Seninle ilgili her şey burada,’’ diyerek işaret parmağımı kafama götürdüm. Özellikle ‘her şey’ kısmını vurguladığım için yanlış anlaşıldığına emindim. O sırada dizlerimi karnıma çekmiştim. ‘’Tabii! Ne sandınız oğlum beni, benim kafam zehir!’’ dedim sesimi kalınlaştırarak. Aloric kulaklarına kadar kızarırken ben zevkle ona bakıyordum. Kawen gülerek ‘’ Hadi be oğlum, rahatlasana biraz.’’ Dedi Aloric’in omzuna dokunarak. Sooza’nın bile gülmekten gözlerinden yaşlar gelmişti.
Zena elini sıkça karnına götürüp okşuyordu. ‘’Cinsiyeti ne?’’ diye sordum ona dönerek. Anında gözlerinin dolmasını beklemiyordum. ‘’Ay cinsiyeti ne şu şeyin!’’ dedim heyecanlanarak. Kawen omuz silkerek ‘’Erkek.’’ Dediğinde ıhlamurumu bırakıp sevinçle ayağa kalktım. ‘’Ay, teyze olacağım!’’ diye bağırdım Zena’ya sarılarak. ‘’İsmini ben koyacağım.’’ Dediğimde Zena’nın bakışları Kawen’i buldu. Kawen’e arkam dönüktü, onu göremiyordum fakat Zena’nın gözleri gözlerime kilitlenince onayladığını anladım. Aklıma gelen ismi sesli bir şekilde söyledim. ‘’Pdera…’’ dedim hüzünle. Bu ismi duyar duymaz Zena’nın gözleri dolmuştu. Ana salona sessizlik hakim olunca ben de Zena’nın bakışları eşliğinde maziye daldım.

***
15 YIL ÖNCE,
DEĞERSİZ KASABA

‘’Zena!’’ diye bağırdım hunharca. Sesimden dolayı benim bile kulaklarım uğuldamıştı. ‘’Bırakın onu!’’ dedim kollarımı arkamda birleştiren adama dönerek. Evet, yine babamın kumar borcundan dolayı iki kızına zarar vereceklerdi. Ama bu seferki adamlar diğerlerine kıyasla çok daha öfkeli görünüyorlardı. Karşımda, kız kardeşim Zena elindeki oyuncak bebeğini sıkıca tutarak ağlıyordu. ‘’Lütfen onu bırakın.’’ Dedim bir fısıltıyla. Zena’yı tutan adam kolunu çok sıkıyor olmalıydı ki Zena daha da şiddetli ağlamaya başlamıştı. Sırf bizi kaçırmak için annemin ve babamın evden çıkmasını bekliyorlardı ve bu ilk kez başımıza gelmiyordu. Kahretsin! Bu üçüncü oluyordu ve sadece bizi alıyordu bu dev pislikler. Jale kenarda bizi izlerken biraz tırsmış gibiydi ama sırıtıyordu. Umarım büyüyünce de böyle nankör olmaz. Arkamdaki adam, Zena’yı tutan adama bir işaret yapınca bizi evden sürükleyerek çıkartmışlardı. Beni tutan adamın elini sertçe ısırdım ama ‘’Seni küçük fahişe!’’ demek dışında hiçbir şey yapmadı. Fahişe mi? O da neydi öyle? Bir yemekse alabilirim, sorun yok.
İki adam sırıtarak bizi evden az ötedeki bir depoya getirdiler. Çevrede kimse yoktu. Eğer olsaydı annemin en sevdiği arkadaşı Erra teyze kesinlikle yardım ederdi bize. Önce depoyu açtılar. Depoda samanlar vardı. Beni hemen kapının yanına, samanların üzerine atan adama çok kızmıştım. Ah, diğer adam da kardeşime aynısını yapmıştı. Öfkeden yumruklarımı sıkıyordum. Ağaçlara yumruk atıyordum ama bu ihtiyar adamlar bana kızar diye yumruklarımı onlara gösteremiyordum. Yoksa babamda bana vururdu.
Yapmadığı şey değildi. Zena daha çok ağlamaya başladığında samanların üzerinde emekleyerek yanına gittim. Adamlar hala bizi izliyorlardı. ‘’Kardeşim,’’ dedim yüzündeki bir tutam saçı kulağının arkasına koyarak. ‘’Ağlama güzelim.’’ Dedim. Dışarıya çıktığımda o yapış yapış aşık insanlardan erkek olan abiler, kadın olanlara ‘güzelim’ diyordu. Ben de Zena’ya demeye başlamıştım o sıralar. Adamlar sırıtarak bizi izlerken Zena’yı tutan adam ‘’Kardeşini dinle küçük kız. Yoksa,’’ diyerek belindeki silahı gösterdi. Kardeşim korkudan gözlerini irice açmıştı. ‘’Sakin ol.’’ Dedim ona. O an, bizi izleyen adamlardan biri yere yığılmıştı. Neler oluyordu? Diğer adamda yere yığılınca panikle yerdekilere baktım. Depodan az ötedeki ağacın arkasından bir erkek çocuğu çıktı. Benden 4-5 yaş büyük gibiydi. Bir dakika, sanırım o çocuk hayatımızı kurtarmıştı. Evet, o çocuk olmasaydı bu düşmanlar bizi dövecekti. Diğer seferlerde de olduğu gibi. Çocuk bize yaklaşırken Zena arkama geçti. ‘’Merhaba,’’ dedi kahverengi saçlı, kahverengi gözlü çocuk. ‘’Merhaba,’’ dedim yutkunarak. ‘’Korkmayın, o adamlar her yerde aranan kumar bağımlısı suçlular. Buradaki cezaevinde bir abi vardı, bu ikisini arıyordu. Ben de ona teslim edeceğim bu pislik herifleri.’’ Dedi sakince. Yutkunmuştum ve terlemiştim. Samanların üzerinden inmem için elini uzattığında tereddütle tuttum elini. ‘’Ben Pdera.’’ Dedi sakince. ‘’Lyra.’’ Dedim samanlardan inerken.
Ardından Zena’ya elimi uzattım. O da inince Pdera’ya sarıldım. ‘’Ne demek,’’ dedi. Sarılarak teşekkür ederdim ben ama o nasıl biliyordu bunu? Pdera benden ayrılınca Zena, elindeki oyuncağa içli içli bakıyordu. ‘’Güzelim?’’ dedim önünde eğilerek. Tam o anda, arkamdan bir silah sesi duydum. Ne oluyordu? Arkamı dönmeden Zena’ya fısıldadım. ‘’Kaç güzelim, eve koş hadi.’’ Dedim sakince. Ardından arkamı döndüm. Hayır! Pdera yerde yatıyordu! Neden, neden o benim hayatımı kurtarmışken ben onunkini kurtaramadım? Öfkeyle bana silah doğrultan adama bakıyordum. Beni tutan adamdı bu. ‘’Adi adam!’’ diye bağırdım öfkeyle. Adam, ona koşmamı beklemiyormuş gibiydi. Hızlıca bacak arasına sert bir tekme attığımda afallamıştı. Evet, bunu yapmayı meydanda yapılan ringleri izlerken öğrenmiştim. Boşluğundan yararlanıp elindeki silahı yere düşürdüm. Diğer adam afallayarak kaçarken bu adam önümde iki büklümdü. Yere düşen silahı kavradım ve uzağa fırlattım. Hızlıca Pdera’ya koşarken gözyaşlarımı tutamıyordum. ‘’Lütfen ölme,’’ dedim sessizce. Yanına geldiğimde kulağımı kalbinin olduğu yere dayadım. Bunu da ringi izlerken öğrenmiştim. Yaşıyor mu yaşamıyor mu diye böyle bakılıyordu. Eğer kulağını kalbinin olduğu yere koyarsan ve ses çıkarsa yaşıyor, ama ses çıkmazsa yaşamıyor demekti. Nefesimi tutarak dinlemeye başladım. Hayır! Ölmüştü. Biri ölmüştü. Beni ve Zena’yı kurtaran Pdera ölmüştü! Arkamda bir hareketlilik duyunca çılgınlar gibi koşmaya başladım. Adımlarım eve ulaştığında peşimde kimse yoktu ve Zena oradaydı. Şükürler olsun!
‘’Güzelim, arka bahçeye gel. Bu adamlar bir daha gelebilir.’’ Dedim nefes nefese. Başıyla beni onaylayınca evin arkasına, karanlığa yürüdük. En kuytu köşeye oturduğumuzda sessizce ağlamaya başladım. ‘’Ne oldu abla?’’ dedi Zena o güzel sesiyle. Ağladığımı fark etmiş olmalıydı ve endişelenmişti çünkü kolay ağlayabilen biri değildim. Ona olan biten her şeyi anlatınca gelip bana sarıldı. Ben biraz sakinleşince kafasını kaldırıp bana baktı.
‘’Abla, ölüm ne demek?’’ dedi birden. Burnumu çekerek ona cevap verdim. ‘’Bu dünyaya gözlerini kapayıp bir daha açamamak demek güzelim.’’ Dedim hüzünle.
‘’Abla?’’ diye sordu tekrardan. Sesi düşünceliydi.
‘’Eğer bir gün bir oğlumuz olursa adını Pdera koyalım mı? Anlamı bizim için hep yaşam olsun.’’ Dediğinde başımla onayladım.
‘’Olsun güzelim. Pdera olsun…’’

***

ŞİMDİKİ ZAMAN
AWERA

‘’Öyle oldu işte,’’ dedim gözyaşlarımı silerek. Aklıma bir kez daha gelince hıçkırığımı tutamamıştım. ‘’O günden beri Pdera bizim için yaşamı, umudu, özgürlüğü ve fedakarlığı temsil ediyor.’’ Diye devam ettirdim sözlerimi. O masum, korumacı kahve bakışları gözlerimin önüne gelince titriyordum. Ana Salon’dakiler sus pus olmuş beni dinliyordu. Kafamı kaldırdığımda Aloric benim, Kawen Zena’nın tepesinde çaresizce dikiliyordu. ‘’Pdera olacak.’’ Dedi Zena sessizliğini bozarak. Clara gözyaşlarına hakim olmaya çalışırken Susage bir yere bakışlarını kilitlemiş, çaresizce oturuyordu. Sooza, dinlediklerinin ağırlığını omuzlarından atmak için hava almaya çıkmıştı. Pdera, o masum kalbiyle bizi korumaya çalışmıştı. Ah! Kahretsin, kalbim her bu anı aklıma geldikçe kasılıyordu. Elimi sol göğsümün üzerine götürdüğümde ‘’Senden bir kere daha nefret ettim baba!’’ diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Bir hışımla Aloric’e döndüm. ‘’Beni o şeref yoksulu adama götür, onu boğacağım!’’ dediğimde kalbim çok kötüydü. Gözyaşlarım sel olurken, hava yağmurluydu. Bugüne kadar gördüğüm en şiddetli olanıydı bu. Benim hislerimdi bu yağmur. Aloric bana sesleniyordu ama duymuyordum. Bunları yaşarken ben küçücüktüm! O adamın kumar borcundan bana ne ya! Pdera’ya ne demeli? O da çocuktu. Bir anda oturduğum yerden kalkınca ne olduğunu anlamadım. Sonrasında Aloric’in sesini duydum. ‘’Onu odaya götüreceğim, Kawen. Sende aynısını yap.’’ Dediğinde kafamı onun göğsüne yaslamıştım. Kalp atışlarını dinliyordum. Bir daha duyamayacağım diye ödümün koptuğu kalp atışlarını…
Gözlerimdeki yaşlardan ötürü etrafı bulanık görüyordum. Sırtım yumuşak yatakla buluştuğunda gözlerimi yumdum. Yanımdaki hareketlilikten anladığım üzere Aloric’de yanıma uzanmıştı. Dibime kadar girip saçlarımla oynamaya başladığında garip bir şekilde sakinleştiğimi hissediyordum.’’Geçti canım,’’ dedi sıcak nefesini boynuma vurarak. ‘’Şimdi sarıl bana, çünkü sarılınca rahatlıyorsun sen.’’ Dediğinde ona dönüp sıkıca omuzlarını kavradım. O bana dönüktü, ben ona. Kafamı çenesinin altına gömdüğümde sesli bir şekilde kokumu içine çekti. Ellerimi kollarının altından geçirerek sırtında birleştirmiştim o sırada, daha da sıkı sarıldım.
‘’Hep yanımda olup beni sakinleştirir misin?’’ diye sordum uykulu bir sesle. Esniyordum, ağlayınca uykum geliyordu. Elleriyle saçlarımı bukleler yapıp bukleleri salarken ‘’Sen yeter ki yanımda ol, seninle sakinleşip seninle öfkelenirim ben. Ama yeter ki yanımda ol. Beni hiç bırakma, olur mu?’’ Dediğini zar zor işitmiştim. Sol gözümden bir damla daha yaş düşerken iyice sokulmuştum ona. Bu benim teşekkür etme şeklimdi.
Isısı beni rahatlatıyordu.
Yanlış.
Onun varlığı beni rahatlatıyordu.
‘’Teşekkür ederim,’’ dedim yine de, sarılmamın teşekkür anlamında olduğunu anlamaması ihtimaline karşılık. Daha sonra uyku bana güzelce kollarını açmıştı.