5. bölüm / 7
ARAFİhanet
Bölümler 7Şu an: İhanet
Bir veda bile etmeden gitmişlerdi.Ne bir sarılma…
ne “kendine dikkat et”…ne de küçücük bir not.
Sanki ben o evde yaşayan kızları değil de duvardaki tablolarıydım. Yerinde durduğu sürece fark edilmeyen şeylerden biri.
“Aç mısınız efendim?” dedi Natalie çekinerek. “Yemek hazırlayayım mı?”
Başımı hafifçe salladım.
“Hayır Natalie… odama çıkıp biraz uzanacağım.”
“Tamam efendim.”
Merdivenleri ağır ağır çıktım. Koca ev yine sessizdi. İnsan bazen sessizliğin bile zengin olduğunu hissediyordu o evde… soğuk, uzak, dokunulmaz bir sessizlik.
Odama girdim.
İlk iş duş aldım. Sıcak su omuzlarımdan akarken bütün gün üzerime yapışan hisleri söküp atmak ister gibi gözlerimi kapattım. Ama bazı kırgınlıklar suyla gitmiyordu.
Sonra yatağıma uzandım.Her gece yaptığım şeyi yaptım.
Kitabımı açtım.Ve yine… erkek karaktere âşık oldum.
Saçmaydı belki. Gerçek olmayan birine bir şeyler hissetmek. Ama kitapların içindeki erkekler… gerçek hayattakiler gibi değildi.O kusursuzdu.
Sevdiği kadına bakışı bile başka türlüydü sanki. Kadını kırmaktan korkuyor, onu kaybetmemek için savaş veriyordu. Gurur yapmıyor, unutulmuyor, sevgisini eksik bırakmıyordu.
Bir sahnede kız ağlıyordu…adam hiçbir şey sormadan sarılıyordu ona.Bir başka sahnede herkes giderken o kalıyordu.Ve ben sayfaları çevirirken şunu düşündüm:
Belki de bu yüzden romanları seviyordum.
Çünkü gerçek hayatta kimsenin beni seçmediği yerde…
kitaplardaki adamlar sevdikleri kadınlardan asla vazgeçmiyordu.Kitabı kapatıp yataktan kalktım.
Sessizce pencerenin kenarına gittim.
Yaz aylarındaydık… ama gökyüzü sanki benim ruh hâlime ayak uyduruyordu. Yağmur yine başlamıştı.
Damlalar cama yavaşça vuruyordu. Sokak lambalarının ışığında her biri küçük bir yıldız gibi parlıyordu. Durup onları izlemek güzeldi.
Çok güzeldi.
Hatta bazen bana göre dünyadaki en huzurlu şey yağmurdu. İnsanların sustuğu, şehrin yavaşladığı, gökyüzünün içindekileri saklamadan döktüğü anlar…
Ben yağmurda yürümeyi çok severdim aslında.
Islanmayı… saçlarımın ağırlaşmasını… soğuk damlaların tenime düşmesini… ayakkabılarımın suya batmasını…
Özgür hissettirirdi.
Sanki o an kimse benden kusursuz olmamı beklemiyordu.
Ama etrafımdaki herkes bunun saçma olduğunu düşünürdü.
Ne garipti.
İnsanlar benim hangi çantayı taktığıma, hangi arabaya bindiğime karar veriyordu … yağmuru nasıl seveceğime bile karışıyordu.Yalnız Lavin,Mutsuz Lavin, kusursuz görünmek zorunda olan Lavin Arslan.Artık gerçekden yorulmuşdum.
Camı hafifçe araladım.Soğuk rüzgâr yüzüme vurdu.
Gözlerimi kapattım.Tam o sırada telefonum çaldı.
Ekranda onun adı belirdi:Sarp.Bir an baktım sadece. Sonra açtım.
“Aşkıım…” dedi uzatarak. Arka tarafta yüksek müzik ve kahkahalar vardı. “Napıyosun Güzelim? Nasılsın? Çok özledim seni.”
Sesinden anlamıştım.
“Sarp…” dedim gözlerimi kapatarak. “İçki mi içtin sen?”
Hafifçe güldü.
“Biraz seni özledim diye Lavin… azıcık içtim.” Sonra sesi daha da gevşedi. “Gelip kaçıriim mi seni ha? Biraz kafa dağıtalım.”
Pencerenin dışındaki yağmura baktım.
“Hayır Sarp… saatin farkında mısın? Olmaz. Yarın okul var.”
Derin bir of çekti.“Offf Lavin… başladın yine.”
Sonra o cümleyi söyledi:
“Biz genciz kızım. Gezmemiz, eğlenmemiz lazım. Neden bu kadar evcimen kadınlar gibi davranıyorsun?”
İçim bir anda soğudu.
Çünkü mesele dışarı çıkıb çıkmamak değildi.Mesele… onun beni hiç anlamamasıydı.Sevgilim bile beni anlamıyordu.
Ben sadece biraz sakinlik istiyordum. Biraz gerçeklik. Gürültüden uzak bir sevgi… insanın ruhunu yormayan bir yakınlık.Sadece biraz anlaşılmak bu kadarmı zor gerçekden?.
Ama Sarp için hayat hep hızdı. Partiler, araba yarışları,alkol, kahkahalar…
Ve ben bazen onun hayatında sevdiği kız değil de yanında taşıdığı güzel bir aksesuar gibi hissediyordum.
Telefonun diğer ucunda hâlâ konuşuyordu ama ben yağmura dalmıştım.
Sonra yavaşça sordum.“Sarp…”
“Hmm?”
“Yarın hangi gün biliyor musun?”
Bir sessizlik oldu.Kısa.
Ama bir insanın kalbini kırmaya yetecek kadar uzun.
“Off Lavin… ne bileyim ya ben hangi gün?” dedi gülerek. “Şimdi de tarih dersi mi başladı? Zaten kafam güzel.”Hadi madem gelmiyorsun ben başımın çaresine bakayım ozaman.
Ve sonra…Telefon kapandı.Yüzüme bile kapanmadı aslında.Daha çok… içimde kalan son umudun üstüne kapandı.Bir süre telefonu kulağımda tuttum. Ekran kararmıştı ama ben hâlâ bakıyordum.
Sanki birkaç saniye daha beklersem geri arayıp “şaka yaptım” diyecekti.
Aramadı.Yavaşça telefonu yatağın üstüne bıraktım.
Yağmur hâlâ yağıyordu.Ama artık güzel görünmüyordu.
Çünkü insan üzgünken yağmur romantik gelir…
kırıldığında ise sadece gökyüzünün de ağladığını düşünür.
Camın önüne oturdum. Dizlerimi kendime çektim.
Ve ilk kez kendime dürüst oldum:Sarp unutmuştu.
Annem unutmuştu.Babam unutmuştu.
Belki de insanın doğum gününü hatırlamaları için önce onun varlığını gerçekten önemsemeleri gerekiyordu.
İçimde küçücük bir çocuk vardı hâlâ.Bir pasta bekleyen…
bir sarılma bekleyen…gece yarısı çalacak bir telefon bekleyen…Ama galiba bazı insanlar büyümüyor.
Sadece… beklemekten yoruluyor.
***********
30 Mayıs Sabahı
Güneş ışıkları perde aralığından süzülüp yüzüme vuruyordu.Artık yağmur dinmişdi hatta hiç yağmamış gibiydi.
Gözlerimi yavaşça araladım.Birkaç saniye tavana baktım. Sonra yatağımda doğruldum ve koca evin sessizliğini dinledim.
Ne bir kahkaha vardı.Ne mutfaktan gelen telaşlı sesler.
Ne de kapımın çalınmasını bekleyen biri.
Sadece sessizlik...Doğum günümün ilk hediyesi buydu galiba.
Dudaklarım acı bir tebessümle kıvrıldı.
“İyi ki doğdun Lavin aaa pardon Lavin Arslan.”
Kendi sesim odanın içinde yankılandı.Alaycıydı.
Çünkü bazen insan kendi doğum gününü kendi kutlayacak kadar yalnız hissederdi.
Yataktan kalktım.
Lavaboya gidip yüzüme soğuk su çarptım. Aynadaki yansımama baktım.Bugün artık 22 yaşındaydım.
Ama nedense dün geceki kızdan daha büyük hissetmiyordum.Sadece biraz daha kırgın...
Üzerimi değiştirip okula hazırlanırken telefonuma birkaç kez baktım.
Ekran boştu.Ne annemden bir mesaj vardı.
Ne babamdan.Ne de Sarp'tan.Sanki bugün sıradan bir günmüş gibi.Merdivenlerden aşağı indim.
Büyük salon her zamanki gibi kusursuzdu.
Ama içinde yaşayan insanların yokluğu, bütün o ihtişamı anlamsızlaştırıyordu.Tam yemek masasına yaklaşırken Natalie'nin sesi duyuldu.
“Gunaydin,” dedi bozuk Türkçesiyle.
Başımı kaldırıp gülümsedim.
“Günaydın Natalie.”
Kadın yüzünde sıcak bir ifadeyle bana baktı.
“Dogum gununuz kutlu olsun Lavin Hanım. Kahvaltı hazır.”
Bir an durdum.O kadar küçücük bir cümleydi ki...
Ama sabah uyandığımdan beri duyduğum en güzel şeydi.
Boğazım hafifçe düğümlendi.
“Teşekkür ederim Natalie.”
Natalie gülümsedi.Belki pahalı hediyeler veremiyordu.
Belki özel jetlerle ülke değiştirmiyordu.
Ama o sabah, beni hatırlayan ilk kişi olmuştu.
Ve bazen bir insanın ihtiyacı olan şey milyonlarca liralık bir hediye değil...Sadece unutulmadığını hissetmektir.
“Kahvaltı etmeyeceğim, çıkıyorum ben.”
Çantamı omzuma geçirirken Natalie telaşla peşimden geldi.
“Ama efendim, aç açına mı gideceksiniz?”Bir şeyler yeseydiniz.
Başımı salladım.“Okulda bir şeyler atıştırırım ben.”
Natalie sanki bir şey söylemek istedi ama vazgeçti.
“Peki efendim.”
Kapıdan çıktım.
Sabah havası serindi. Gece yağan yağmurun izleri hâlâ taşlarda parlıyordu. Bahçedeki güllerin üzerinde küçük su damlaları vardı.
Tam arabama doğru yürürken Hasan abi beni gördü.
Yüzünde her zamanki ciddi ifadeden farklı, sıcak bir gülümseme vardı.
“Günaydın Lavin Hanım.”
“Günaydın Hasan abi.”
Adam başını hafifçe eğdi.“Doğum gününüz kutlu olsun efendim.”
Bir an durdum.İkinci kez...Bugün ikinci kez biri hatırlıyordu.Ve yine ailemden biri değildi.
“Teşekkür ederim.”
Hasan abi gülümsedi.“Mutlu bir yaşınız olsun inşallah.”
Boğazımdaki düğümü gizlemek için başımı çevirdim.
“İnşallah.”
Arabama bindim.
Sarı aracın deri koltukları her zamanki gibi kusursuzdu. Kontağı çevirdim.Motorun sesi sessiz sabahı doldurdu.
Ama nedense içimdeki boşluğu doldurmuyordu.
Yavaşça yola çıktım.
Bir elim direksiyonda, diğer elim telefonumun yanında duruyordu.Belki şimdi bir mesaj gelir diye.
Belki annem hatırlar.Belki babam arar.
Belki Sarp geceki hâlinden utanıp güzel bir sürpriz hazırlar.
Belki...Telefon ekranı sessizdi.Şehir ise her zamanki gibi hareketliydi.İnsanlar işe yetişiyor, öğrenciler okula gidiyor, hayat devam ediyordu.
Ve bugün, bütün şehir normal bir güne uyanmıştı.
Sadece benim için biraz daha önemli olan bir günde. Çünkü bugün, dünyaya geldiğim gündü.Belkide ben abartıyordum,belkide annem haklıydı artık çocuk diğildim.
Okula vardığımda derse çok az kalmıştı.
Arabayı aceleyle park edip koridorlarda hızlı adımlarla yürüdüm. Çantam omzumda savruluyor, topuk seslerim boş koridorlarda yankılanıyordu.
Sınıfın kapısına ulaştım.Derin bir nefes alıp kapıyı açtım.
Ve bir anda...
“SÜRPRİİİZ!”Patlayan konfetiler havaya savruldu.
“Mutlu yıllar Lavin!”“İyi ki doğdun!”
“Doğum günün kutlu olsun!”
Bir an olduğum yerde kaldım.
Renkli kâğıtlar saçlarıma düşerken sınıfın tamamı bana bakıyordu.
Ve en önde...Tabii ki Çiçek vardı.
Elinde rengârenk balonlar, yüzünde kocaman bir gülümseme ve gözlerinde o tanıdık muzip ifade.
“Mutlu yıllar tatlım!” dedi.Koşup boynuma sarıldı.
O kadar sıkı sarıldı ki birkaç saniye nefes alamadım.
Ama garip bir şekilde...Sabah ilk kez kendimi yalnız hissetmedim.
“Yeni yaşın kutlu olsun.”
Kollarımı onun etrafına doladım.
“Çiçek...”Sesim titredi.“Çok teşekkür ederim.”
Gözlerim sınıfın içini dolaştı.
Masaların üzerinde küçük pastalar vardı. Birkaç balon tavana bağlanmıştı. Tahtaya rengârenk harflerle:
"İYİ Kİ DOĞDUN LAVİN"
yazılmıştı.Ve o an fark ettim...Birileri benim için uğraşmıştı.Birileri beni düşünmüştü.Birileri beni hatırlamıştı.
“Bu senin başının altından çıktı değil mi?” dedim.
Çiçek ellerini beline koydu.
“Tabii benim başımın altından çıktı. Başka kim yapacak ayol? Şu odun sevgilin mi?”
Sınıftan birkaç kişi gülmeye başladı.Ben de istemeden güldüm.
Çiçek parmağını bana doğru salladı.
“Bak Lavin, bugün üzülmek yasak. Ağlamak yasak. Surat asmak yasak. Bugün senin günün canım arkadaşım.
İşte o an...
Sabah uyandığımdan beri içimde duran o ağır taş biraz olsun hafifledi.Çünkü bazen insanı mutlu eden şey büyük sürprizler değildir.
Sadece birilerinin, "İyi ki varsın." demesidir.
Sınıftaki kutlama yavaş yavaş dağılırken ben istemsizce kapıya baktım.
Belki şimdi gelir diye.Belki elinde bir çiçekle.
Belki yüzünde o umursamaz gülümsemeyle.Belki...
Ama kapı açılmadı.
“Çiçek,” dedim sessizce. “Sarp'ı gördün mü? Dün aradı ama sonra yüzüme kapattı telefonu. Okulda gördün mü?”
Çiçek'in yüzündeki gülümseme biraz söndü.
“Hayır. Hiç görmedim bugün.”
Tam o sırada Hande söze karıştı.
“Ya dün Muratlarla bara gitmişlerdi. Bu sabah Murat da yok. Herhalde hâlâ ayılmamışlardır.”
Sınıfta birkaç kişi güldü.Ben de hafifçe gülümsemeye çalıştım.“Uyuyordur herhalde,” dedim.
Çiçek gözlerini devirdi.
“Seni daha tebrik etmedi değil mi o pislik?”
“Etmedi ama...”
“Ama ne Lavin?”
“Uyuyordur herhalde Çiçek.”Duydun işde dün dağıtmışlar biraz.
Çiçek iki elini havaya kaldırdı.
“Ayyy Lavin!” dedi abartılı bir şekilde. “Bu kadar iyimser olunmaz ki lütfenya!”Savunma şunu artık.
Sınıftakiler yine güldü.
Ama Çiçek'in gözlerinde mizahın altında başka bir şey vardı.Endişe.
“Bak,” dedi daha ciddi bir sesle. “İnsan sevdiği kişinin doğum gününü unutmamalı. Hele sevgilisiyse hiç unutmamalı.”Her hatasına bir kılıf bulma şu adamın.
Bir an sustum.Telefonuma baktım.Hâlâ sessizdi.
Ne bir mesaj.Ne bir arama.Ne de küçücük bir kutlama.
İçimdeki umut, sabahkine göre daha küçüktü artık.
Ama tamamen sönmemişti.
Çünkü insan bazen gerçeği görmek yerine beklemeyi seçer.Özellikle de kalbi, aklından daha inatçıysa.
“Belki öğlene kadar arar,” dedim.
Çiçek derin bir nefes verdi.“İnşallah arar Lavin.”
Sonra omzuma başını yasladı.
“Ama aramazsa da, lütfen bugün bunun senin günun olduğunu unutub uzülme tamamı?.
Ben cevap vermedim.Sadece hafifce başımı salladım.
Dersler bittiğinde okulun kalabalığı yavaş yavaş dağıldı.
Ben ve Çiçek yan yana yürüyerek okuldan çıktık. Gün boyunca telefonumu sayısız kez kontrol etmiştim.
Ekran hâlâ boşdu.
Çiçek dayanamadı.
“Hâlâ aramadı değil mi o pislik?”
Başımı salladım.“Hayır, aramadı Çiçek.”Sonra istemeden endişeyle ekledim:“Acaba başına bir şey mi geldi?”
Çiçek iç çekti.“İnşallah gelmiştir Lavin.”İnşallah seni arayamayacak durumdadır.
Şaşkınlıkla ona döndüm.“Ya öyle deme Çiçek, Allah korusun.”
“Tamam, tamam...” dedi ellerini kaldırarak. “Ama şu çocuğa bahane üretmeyi de bırak artık.”Ya seni en önemli günunde üzüyor izin verme lütfen.
Bir süre sessiz yürüdük.Rüzgâr hafifçe saçlarımızı savuruyordu.
Sonunda Çiçek durdu.“Bence evine gidip bakalım.”
“Evine mi?”
“Evet. Madem bütün gün ortada yok, telefonlara çıkmıyor, okulda da görünmedi... En azından öğreniriz.”
İçimde tuhaf bir his oluştu.Bir yanım korkuyordu.
Diğer yanım ise onun kapıyı açıp her şeyi açıklamasını istiyordu.Belki gerçekten kötü hissediyordu.
Belki telefonu kaybolmuştu.
Belki...Belki de ben yine onu savunuyordum.
Çiçek anahtarlarını çıkardı.“Hadi. Bu işin sonunu öğrenelim.”Arabaların bulunduğu otoparka doğru yürürken kalbim biraz daha hızlı atmaya başladı.
Çünkü bazen insan gerçeği öğrenmek ister...
Ama o gerçeğin ne çıkacağından da korkar.
Sarp'ın evinin önünde durmuştuk.
Büyük demir kapılar, bakımlı bahçeler, gösterişli sütunlar...Her şey onun gibi görünüyordu.
Dışarıdan kusursuz.İçini bilmediğin sürece.
Arabanın içinde birkaç saniye sessiz kaldım.
“Acaba dönsek mi Çiçek?” dedim tereddütle. “Sarp hiç hoşlanmaz habersiz gelmemden. Sonra kızmasın.”Sanki güvenmiyormuşum gibi.
Çiçek bana öyle bir baktı ki sanki birazdan omuzlarımdan tutup sarsacaktı.
“Ayy Lavin!” dedi. “O kim köpek ya sana kızıyor ayol? Asıl sen gidip şu an ona hesap soracaksın. Yürü.”
İç çekip arabadan indim.Bahçe yolundan yürüyüp kapıya ulaştık.Zili çaldım.Kısa süre sonra kapı açıldı.
Karşımızda Asu Hanım vardı.“Merhaba efendim, hoş geldiniz.”
“Merhaba Asu Hanım. Sarp evde mi?”
Kadın hafifçe başını salladı.
“Evet efendim. Uyuyor ama şu an müsait değil.”
Yanımdaki Çiçek'in kaşı havaya kalktı.“Demek müsait değil...” diye mırıldandı.
Asu Hanım gerginleşti.
“İsterseniz haber vereyim ben.”
Tam teşekkür edecektim ki Çiçek kolumdan tuttu.
“Hayır, gerek yok tatlım.” dedi kararlı bir sesle. “Biz bakarız. Yürü Lavin.”
“Çiçek...”
“Yürü.”Koridora adım attık.Ev alışılmadık derecede sessizdi.Ama sessizliğin altında başka bir şey vardı.
Üst kata çıkarken hafif bir müzik sesi duyuluyordu.
Sonra...Bir kahkaha.Bir kadın kahkahası.
Çiçek bir anda durdu.Ben de durdum.
Kalbim göğsümün içinde sertçe atmaya başladı.
Bir kahkaha daha geldi.Bu kez daha net.
Ve Sarp'ın sesi...Çok uzakta değildi.**
“Efendim, bir durun lütfen...” diye seslendi Asu Hanım arkamızdan.Ama artık çok geçti.Kapıyı açmıştık.
Ve içeri girmiştik.O an zaman yavaşladı.
Sanki dünya birden sessizleşti.Ne müziği duyabiliyordum.
Ne Çiçek'in nefesini.Ne de kendi kalbimin sesini.
Sadece...Onları görüyordum.Sarp ve bir kadın.
Birbirlerine sarılmış dans ediyolardı.Sarpın üstü çıplak sadece pantolonlaydı.Kadının üstünde ise mini dekolteli kırmızı bir elbise vardı.
Gülüyorlardı.Sanki dünyada hiçbir şey yanlış değilmiş gibi.Sanki bugün benim doğum günüm değilmiş gibi.
Sanki ben hiç var olmamışım gibi.Bir an beynim gördüklerini reddetti.
Hayır...Bu başka bir şey olmalıydı.Bir açıklaması olmalıydı.Ama gözler yalan söylemezdi.
Kadının eli Sarp'ın omzundaydı.
Sarp'ın yüzünde ise bana hiç göstermediği kadar rahat bir gülümseme vardı.
Boğazımdan güçlükle tek bir kelime çıktı.
“Sarp...”
Sanki ses bana ait değildi.Çiçek ise donup kalmadı.
Asla kalmazdı.Öfkeyle bir adım öne çıktı.
“Senin gibi adi pislik görmedim ben!”Aşşağılık herif!.
Sarp'ın yüzündeki renk bir anda çekildi.
Gözleri bana kilitlendi.“L-Lavin?”
Bir adım geri attı.“Sen... sen burada ne arıyorsun?”
Ne kadar saçma bir soruydu.Gerçekten ne kadar saçma...
Doğum gününde sevgilisini merak eden bir kızın, sevgilisinin evinde ne işi olabilirdi ki?
İçimdeki acı bir anda öfkeye dönüşmedi.
Bağırmadım.Ağlamadım.Sadece ona baktım.Uzun uzun.
Ve ilk kez onu gerçekten gördüm.Ne olmak istediğim gibi.
Ne de hayal ettiğim gibi.Olduğu gibi.Bir adam.Bencil.
Sorumsuz.Ve beni kaybetmekten korkmayacak kadar rahat.
İşte bu...Kalbimi gördüğüm manzaradan bile daha fazla acıttı.
Sarp Akay
ÇİÇEK Barlas
Bölüm etkileşimi
