ARAF kitap kapağı

4. bölüm / 7

ARAF

Hayal kırıklığı

Vaveyla Yazarı: Mahur Yazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Hayal kırıklığı

Hey…Sen...
Benim hikâyemi merak eden yabancı…
Biraz daha yaklaş.Beni anlaman lazım.
Korkma.
Kalbim sandığın kadar sert değil benim.
Sadece çok kırıldı.

Ben sana çocukluğumdan kalan sessizliği anlatacağım.
Kocaman odalarda yankılanan yalnızlığımı…
Annemin gözlerindeki uzaklığı.
Babamın sevgiden çok başarıyı öğreten sesini…
Kalabalıkların içinde neden hep eksik hissettiğimi anlatacağım.

Sonra onu anlatacağım sana…
Bir insanın bakışlarının nasıl insanın ruhuna dokunabildiğini.
Nasıl hem cennet olup hem cehenneme dönüşebildiğini…
Aşkın neden bazen insanı yaşatırken aynı anda öldürdüğünü anlatacağım.

Ama bütün bunlardan önce…
Beni anla olur mu?

Çünkü bazı insanlar kötü değildir.
Sadece uzun süre yalnız kalmıştır.
Ve yalnızlık…
İnsanın ruhunda sessiz büyüyen bir kıştır.

Ben Lavinia Arslan.
Ne tamamen güçlü bir kadın…
Ne de tamamen kırılmış biri.

Ben…
Gitmekle kalmak arasında unutulmuş bir ruhum.
Yanlış anlaşılmasın… hâlâ yaşıyorum. Yaşamak denirse buna.

Dışarıdan bakınca her şey tam gibi. Hatta fazlası. Belki de herkesin “olsa keşke” diye iç geçirdiği bir hayat bu: zenginlik, imkânlar, sınır tanımayan bir rahatlık… Babamın holdingleri, denizlerde salınan yatlar, göğe uzanan katlar… İstediğim her şey, daha istemeden elimdeydi sanki.

Ve sonra o okul… İstanbul’un en görkemli yüzlerinden biri: Sergenler Okulu. İçeriye yalnızca paranın değil, soyadların da giriş izni olduğu bir dünya. Parfüm kokusuna karışmış kibir, sessizce yürüyen ayrıcalıklar…

Bir de Sarp var. Yakışıklı. Fazla yakışıklı. Sanki birilerinin kusursuzlukla dalga geçmek için yarattığı biri gibi. İki aydır yanımda. Ne istersem yapıyor, ne söylersem oluyor. “Hayır” kelimesi onun sözlüğünde hiç yazılmamış gibi.

Ve şimdi herkesin sormaya hazırlandığı o cümle:
“Madem her şeyin var… neden mutsuzsun?”

İşte asıl soru orada başlıyor. Çünkü bazı hayatlar altınla yazılır ama içi boş kalır. Parlayan vitrinlerin ardında kimsenin bakmadığı kırık bir cam gibi… sessiz, görünmez, ama hep orada.

Benim hikâyem de tam olarak orada başlıyor.

************
29 Mayıs… doğum günümden bir gün önce.

“Günaydın…” dedim, sesim mutfağın mermerine çarpıp geri döndü sanki.
“Anneciğim, babacığım… nasılsınız bugün?”

Cevap yok.

Ev konuşuyordu ama beni dinlemiyordu. Kahve makinesi tıslıyor, telefonlar titriyor, birileri bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Ben ise… ortada kalmış bir kelime gibi.

Tekrar denedim, bu kez daha yumuşak, daha ince bir imayla:

“Abicim… yarın ne yapıyorsun?”

Bir an durdu. Sanki sorum havada asılı kaldı, sonra fark edildi.

“Yarın mı?” dedi, sanki çok uzak bir şeyden bahsediyormuş gibi. “Yarın çok büyük gün kızım.”

İçimde küçük bir ışık kıpırdadı.
“Oyle mi… ne abicim?”

Gülümsedi, o meşgul, hızlı, başka bir dünyaya ait gülümseme:

“Çocuklarla motor yarışına katılıyoruz.”

Cümle bitti.

Ama bende bir şey başladı.

Motor yarışları… hız… gürültü… heyecan…
Ve ben, o gürültünün içinde bile duyulmayacak kadar sessiz bir yerde kaldım.

Sanki herkes kendi büyük gününe gidiyordu.
Benim günüm ise takvimin kenarına sıkışmış, kimsenin büyütmediği bir nokta gibi…
“Motor yarışı demek…”

Cümleyi yuttum, boğazımda bir yere takıldı.

“Ya…” dedim, sesim ince bir çizik gibi. “Annecim… yarın anne–kız günü yapalım mı?”

Bir umut. Küçük, inatçı bir umut. Sanki kapalı bir kapıya parmak uçlarımla vuruyormuşum gibi.

Ama kapı açılmadı.

“Yarın biz Fransa’ya uçuyoruz,” dedi annem, gözünü telefondan ayırmadan. Sanki dünyanın en sıradan cümlesiymiş gibi. “Lavin, babanın çok büyük bir holdingle toplantısı var.”

Fransa…
Toplantı…
Holding…

Kelimeler birbirine çarpıp içimde yankı yaptı ama hiçbirine tutunamadım.

Bir adım daha attım, son bir deneme gibi:

“Yarın gitmeseniz olmaz mı?”

Bu kez başını kaldırdı. Gözlerinde acele vardı. Sevgi değil… plan.

“Hayır kızım, çok önemli dedim ya.”

Ve o “çok önemli” kelimesi…
sanki benim yarınımı silip yerine başka bir takvim koydu.
Bir an sustum. Sonra en çıplak hâlimle söyledim:

“Ama yarın benim doğum günüm anne.”
Oda durdu.

Hava bile bir saniyeliğine nefesini tuttu.
Annem yumuşadı. Sesini tatlı bir yere indirdi, sanki bir şeyi telafi eder gibi:

“Ah tatlım… şimdiden tebrik ederim güzelim benim.Amma Sen artık çocuk değilsin ki… arkadaşlarınla kutlarsın işte.”

İşte o cümle.“Çocuk değilsin ki.”
İçimde bir şey sessizce yere düştü. Kırılmadı bile… kırılacak kadar sağlam değildi zaten.

Ben oradaydım.
Ama sanki çoktan büyütülüp başka bir odaya gönderilmiştim.

Ve o an anladım:
Bazı doğum günleri pastayla değil…unutulmakla kesilir.
“Evet anne… haklısın. Çocuk değilim.”
Cümleyi söylerken sesim bile bana ait değildi sanki. Olgun, düzgün, kırılmayan bir tonda… ama içi boş.

“İstediğin bir şey varsa söyle alırım oradan Lavin,” dedi.

Bir an durdum. Cevap vermekle vermemek arasında değil… hissetmekle hissizleşmek arasında kaldım.

“Gerek yok anne… sağ olun. Ben okula gideyim. Size afiyet olsun.”

Ve o cümleyle kapıyı kapattım.Ama asıl kapı içerideydi.
Odama çıktım.

Gardırop bana bakıyordu. Sessiz, düzenli, pahalı… sanki her parça “ben mutluluğum” diye bağırıyordu. Marka kıyafetler, kusursuz ayakkabılar… her şey yerli yerinde, her şey fazla “doğruydu”.

Seçtim.Üzerime geçirdim.
Aynada duran kız… dikkat çekiciydi. Fazla bile. Sanki bir vitrin mankeni, ışık altında unutulmuş bir mücevher gibi.

Sarı saçlarımı belime kadar uzanan halinden alıp sıkı bir at kuyruğu yaptım. Yüzüm daha keskin göründü. Dudaklarıma… sadece bir parıltı, bir gloss sürdüm. Mavi gözlerime… maskarayla biraz daha derin, biraz daha “bak ama yaklaşma” diyen bir ifade.

Hazırdım.Ama neye?
Odayı terk ederken ayakkabılarım mermer zemine vurdu. Her adımım netti, kendinden emin… ama içimde bir yer hâlâ çıplak ayaktı.

Ve en tuhafı şuydu:
Dışarıya bakan herkes “kusursuz bir hayat” görüyordu.

Ama ben…
içimde eksik bırakılmış bir doğum gününün sessizliğini taşıyordum.Yalıdan çıktım.Arabama geçtim.

Sarı bir KAMARA… babamın 18 yaşımda “artık büyüdün” diyerek aldığı hediyeden çok, sanki “artık yalnız kalabilirsin” demesiydi aslında.

Motoru çalıştırdım. Ses, içimdeki sessizliği bastırmadı… sadece üstünü örttü.Gaza bastım.
Şehir açıldı önümde; cam binalar, hızlı ışıklar, acele eden insanlar… her şey kendi hikâyesine koşuyordu.

Koleje geldim.

"SERGENLER"Koleji uzaktan bile göz alıcıydı. Sanki eğitim değil de bir gösteri alanıydı burası. İçinde yok yoktu: yüzme havuzları, yoga salonları, pilates stüdyoları, voleybol sahaları, golf alanı… İnsan bazen ders değil, hayatın kendisi burada oynanıyor sanırdı.

Ama en garibi şuydu…
her şey vardı, ama bazen insan yine de “eksik” hissederdi.
Aracı park ettim.

Tam o anda bir ses geldi arkamdan:“Lavin!”

Dönmeden bile kim olduğunu biliyordum.
Adımlar hafif, gülüşü sıcak… sanki güneşin biraz fazla yakın düşmüş haliydi.Çiçek.

Yanıma doğru koşarak geliyordu. Yüzünde o tanıdık ifade: hiçbir şeyi tam ciddiye almayan ama her şeyi hisseden bir kız.

“Bugün yine çok güzelsin tatlım,” dedi, gözleri kıyafetlerimde değil, sanki içimde bir şeyi yokluyormuş gibi. “Ama… senin yine canın sıkılmış sanki ?”

Rüzgâr hafifçe saçlarımı oynattı.
Gerçekten… bu kadar parlak bir dünyada, insan neden hâlâ içini karanlıkta taşır?
“Hayır Çiçeyim iyim… .”Dedim gülümsemeye çalışarak.
Sesim hafifti. Fazla hafif. Sanki sert bir gerçeğin üstüne ince bir tül çekmişim gibi.

Çiçek kaşlarını kaldırdı, o tanıdık şüpheli gülüşüyle:
“Bilmiyorum… o hödük Sarp bir şey yapmadı değil mi?”

İçimde küçük bir kıvılcım çaktı.
“Ya niye öyle diyorsun?” dedim hemen. “Sarp iyi çocuk.”
Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz, kendi kulağıma bile fazla hızlı geldi.

Çiçek bir adım yaklaştı. Gözleri gülmüyordu artık.
“Lavin…” dedi, yavaşça. “Sen herkesi kendin gibi görüyorsun ya… ondan.
“O domuz sevgililer gününü bile kutlamadı ayol… hâlâ nasıl affediyorsun, gerçekten şaşırıyorum sana Lavin.”

Çiçek’in sesi sertti ama altında tuhaf bir koruma hissi vardı. Sanki beni kırmak istemeden gerçeği omzuma bırakıyordu.

“N’apayım Çiçek…” dedim omuz silkerek. “Unutmuş işte.”
Ama insan sevdiği şeyleri gerçekten unutur muydu?

Okula doğru yürümeye devam ettik. Koridorlar her zamanki gibi kalabalıktı; pahalı parfümler, yüksek kahkahalar, marka çantalar… herkes bir film sahnesinden çıkmış gibiydi.

Sonra birden, arkadan iki kol belime dolandı.
“Napıyorsun bebeğim?” dedi o rahat, umursamaz ses. “Çok özledim seni.”

Sarp.
Parfümünü gözüm kapalı tanırdım artık. Fazla yoğun, fazla iddialı… tıpkı kendisi gibi.

Refleksle kollarını hafifçe ittirdim.
“Sarp, okuldayız lütfen.”

Güldü. O kendinden emin, sınır tanımayan gülüşüyle.
“Uff Lavin…” dedi gözlerini devrirerek. “Yaşlı teyzeler gibi davranmayı bırakır mısın sevgilim.İlk okulmu burası?fazla kasıyorsun.

Çiçek hemen araya girdi.
“Bence sen bu kadar geniş olmayı bırak Sarp.”Kız sevmiyor işde okulda böyle hareketler.

O an hava değişti.
Sarp’ın yüzündeki rahat ifade bir saniyeliğine sertleşti. Ama sonra yine o sahte rahat tavrını takındı.
“Yine başladı koruma timi,” Sizede merhaba avukat hanım.Sevgilimle arama girmezsen sevinirim.dedi alaycı bir sırıtışla.

Çiçek cevap vermeye hazırlanıyordu ama ben ikisinin arasında kaldım.Hep kaldığım yerde.
Bir taraf beni savunuyordu.Diğer taraf beni seviyormuş gibi davranıyordu sanki.

Ve en kötüsü…
ben hangisinin daha çok canımı yaktığını bilmiyordum.

“Hadi ama… bırakın tartışmayı.”
İkisinin arasına girdim, sanki bir kavganın değil de dağılmak üzere olan bir şeyin önüne geçmeye çalışıyordum.

Sarp telefonunu cebine koyup bana döndü.
“Ee, söyle bakalım bebeğim nasılsın?.”

Bir an durdum.
“Yarın ne yapıyorsun Sarp?.
Belki de cevabı biliyordum.
Ama insan bazen gerçeği duymadan umut etmeyi bırakmıyor.

“Yarın mı?” dedi kaşlarını çatarak düşünüyormuş gibi yapıp. “Yarın çok önemli bir işim var hayatım. Niye sordun?”

İçimde küçücük bir boşluk açıldı.
“Hiç…” dedim gülümsemeye çalışarak. “Buluşmak için.”

“Maalesef canım, öteki gün buluşuruz.” dedi rahatça. “Hadi kızlar ben sınıfa kaçtım. Görüşürüz bebeğim.”

Ve hiçbir şey olmamış gibi dönüp uzaklaştı.
Arkasından baktım.
İnsan bazen sevdiği kişinin yürüyüşünden bile ne kadar uzak olduğunu anlayabiliyordu.

Çiçek hemen yanıma döndü.
“Lavin…” dedi şüpheyle gözlerini kısarak. “Bu öküz senin doğum gününü unutmamıştır dimi?”

Bir saniyeliğine sustum.
Gerçekle yüzleşmek istemeyen herkes gibi ben de umuda sarıldım.“Hayır canım…” dedim hızlıca. “Herhalde sürpriz yapacak. O yüzden öyle dedi unutmaz.”

Kendi sesimi duydum.İnandığım için değil…
inanmak zorunda olduğum için söylediğim bir yalandı bu.
Çünkü bazı kızlar çiçek bekler.Bazıları mesaj.

Ben ise…
hatırlanmayı bekliyordum.
Dersin son zili çaldığında okul bir anda dağılan bir sahneye döndü. Kahkahalar, telefon sesleri, acele adımlar… herkes bir yerlere yetişiyordu.

Ben ve Çiçek okuldan çıkıp her zamanki kafeye geçtik. Cam kenarındaki masaya oturduk. Dışarıda insanlar akıyordu, içeride kahve kokusu vardı… ama içimde yalnızca ağır bir boşluk.

Çiçek bana uzun uzun baktı. O bakıştan kaçamazdınız. İnsan bazen en yakın arkadaşının gözlerinde kendinden bile fazla görünür olurdu.

“Lavin…” dedi yumuşakça. “Ne olduğunu anlatmayacak mısın tatlım? Bak, seni dinlemeye hazırım biliyorsun.”

İşte o cümle…“Dinlemeye hazırım.”
Ne garipti. İnsan bazen sadece bunun için bile ağlamak isterdi.Başımı önümdeki kahveye eğdim. Parmaklarım bardağın kenarında dolaşıyordu.

“Annemler yarın İtalya’ya gidiyor Çiçek…” dedim sonunda. Sesim kırılmamıştı ama çok yorgundu. “Doğum günümü umursamadılar bile.”
Boğazım düğümlendi.
“Kendi evimde misafir gibiyim bazen. Sanki varlığım eksik olsa kimse fark etmeyecekmiş gibi…”

Gözlerimi kaçırdım.“Kendimi çok değersiz hissediyorum.”
Kelime çıktıktan sonra masanın üstüne ağır bir şey bırakılmış gibi oldu.

Çiçek’in yüzü değişti. Hemen elimi tuttu.
“Hey…” dedi fısıltıyla. “Sakın böyle düşünme.”Sen çok değerlisin.Benim biricik arkadaşımsın.
Ama insanın canını en çok ne yakıyordu biliyor musun?

Birilerinin sana değer verdiğini söylemesi değil…
senin, buna artık inanmakta zorlanman.
“Nasıl düşünmeyeyim ki Çiçek?” dedim acı bir gülümsemeyle. “Bak işte… her şey ortada. Yine yalnızım.”

O kelimeyi söylerken fark ettim; yalnızlık bazen insanın yanında kimsenin olmaması değildi. Yanında herkes varken bile eksik hissedebilmekti.

Çiçek hemen kaşlarını çattı.
“Aa o ne demekmiş ayol?” dedi dramatik bir şekilde elini göğsüne koyarak. “Ben varım ya! Küserim ama.”

İstemeden güldüm.Küçük bir gülüş… ama gerçekti.

“İyi ki varsın Çiçek.”
Ve gerçekten öyleydi. Çünkü bazı insanlar hayatınıza büyük şeyler getirmez… sadece düşerken elinizi bırakmaz.

Çiçek kolunu masaya yasladı.
“Biraz spora gidelim mi? Ya da kulübe geçeriz, kafa dağıtırız.”

Bir an düşündüm.
Normalde kabul ederdim belki. Müzik, ışıklar, sahte kahkahalar… insan bazen kendi düşüncelerini duymamak için kalabalığa karışırdı.

Ama bugün istemedim.
“Hayır canım ya…” dedim yavaşça. “Eve gideyim ben zaten.”

Camdan dışarı baktım.
“Yarın annemler gidicek… hiç olmazsa biraz zaman geçireyim onlarla.”

Bu cümlede bile bir umut vardı hâlâ.
Belki bu akşam birlikte yemek yeriz.
Belki annem saçımı okşar.
Belki babam ilk kez telefonunu bırakıp bana bakar.
Belki biri yarın benim doğum günüm olduğunu gerçekten hisseder…

İnsan kırıldıkça garipleşiyor.

En çok da, en az seven insanlardan bile hâlâ sevgi bekleyerek.
Eve geldiğimde hava kararmaya başlamıştı. Yalının önündeki uzun siyah kapılar her zamanki gibi ağır ve ihtişamlıydı. Güvenlik ışıkları mermer zemine vuruyor, her şey kusursuz görünüyordu.

Kusursuz…
Kapıdaki korumalar beni görünce doğruldular.
“Nasılsın Hasan abi?” dedim yorgun bir gülümsemeyle.

Adamın yüzü yumuşadı.
“Sağ ol kızım…” dedi alışkanlıkla, sonra hemen toparladı kendini. “Pardon… Lavin Hanım.”

“Lavin Hanım.”

Bu evde herkes bana böyle seslenirdi artık. Sanki ben onların büyüttüğü bir çocuk değil de korunması gereken pahalı bir eşya gibiydim.

İçeri girdim.Ev sessizdi.Fazla sessiz.
Topuk seslerim dev salonda yankılanıyordu. O an koca ev değil de boş bir müze gibi hissettirdi bana.

“Anne?” diye seslendim. “Ben geldim… evde misiniz anne?”

Cevap gelmedi.

Tam o sırada hizmetçilerden biri çıktı karşıma.
“Lavin Hanım…”

“Natalie,” dedim hemen. “Annem nerede? Dışarı mı çıktı?”

Kadın bir an duraksadı. Gözlerini kaçırdı.
Ve insan bazen cevabı, kelimeler söylenmeden önce hissederdi.

“Hayır efendim…” dedi yavaşça. “Onlar İtalya’ya birkaç saat önce uçtular.”

Bir şey içimde boşluğa düştü.“Ne?”
Sesim küçüldü.“Ama… yarın gideceklerdi.”

Natalie sustu.
Ben ise hâlâ anlamaya çalışıyordum.
“Benimle vedalaşmadan mı gittiler yani?”

İşte o an…Koca ev üstüme çöktü sanki.
Çünkü unutulmak başka şeydi…
ama insanın, gitmeden önce bile akla gelmemesi bambaşka bir acıydı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

83okunma 31beğeni 14yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18