ANA KARAKTER kitap kapağı

3. bölüm / 6

ANA KARAKTER

1.SENARYO HAYATTA KAL ; 3 DAKİKA

Vaveyla Yazarı: Bilinmeyenyazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 1.SENARYO HAYATTA KAL ; 3 DAKİKA

Bu kitapta geçen kişiler ve kurumlar tamamen hayal ürünü olup her ayrıntısıyla kurgudan ibarettir.🫶🏻🫶🏻🫶🏻

Bölümler bir aksilik çıkmadığı sürece iki hafta da bir düzenli şekilde gelicektir.

‼️‼️Bir kısma dikkatinizi çekemk isterim!!! Bu kitapta kan, şiddet, vahşet, argo ve psikolojik gibi rahatsız edici sahneler içermektedir. Hassas okuyucular için uygun olmayabilir.‼️‼️

Hikâyemi elimden geldiğince düzenleyip yayımlamaya çalışıyorum . Gözümden kaçan yazım hataları olur . Desteğiniz ve anlayışınız için teşekkür ederim.🫶🏻😔

Keyifli Okumalar!

Şarkılar: two birds -Billie Marten,
All The Things She Said - All the Things She Said

3 DAKİKA

Her gün gözlerimi tekrar açtığımda yeniden hayata başlamak istiyorum, hiçbir şey olmamış gibi dünü geçmişte bırakıp sadece bugünü yaşamak istiyorum, kimsenin beni bulamayacağı bir yere gitmek istiyorum.

Kaçmak istiyorum

Her şeyden, herkesten, kendimden kaçmak istiyorum, ben artık yaşamak istediğime bile emin değilim, neyin durgunluğuydu bu, yorgunluğun mu yoksa her şeye karşı sessiz olmamın cezası mı, kendimden nefret ediyorum.
Herkesten nefret ediyorum, her günü tekrar eden günlerden nefret ediyorum, mutlu olmayı başaran insanlardan nefret ediyorum, susup sadece kaderimi kabullenip bir kukla gibi yaşamaktan nefret ediyorum ama yaşamaya devam etmeliyim.
Neden mi devam etmek zorundayım? Çünkü korkuyorum her şeyden, herkesten ve kendimden, bazen bu korkumun ne kadar ileri gideceğini düşünüyorum çünkü ben bile bazen kendimi tanıyamıyorum, üşüyorum.

Boğazımı sıkan eller soğuk ve acımasız.

Hiç ölmekten korktunuz mu?
Ben yaşamak istemiştim.
Tanrı kendini cezalandıranları affetmez.
Hiç nereye ait olduğunuzu sordunuz mu?
Benim ait olduğum bir yer yoktu , her yer yabancı.
Tanrının sesini siz duyuyormusunuz?
Ben duymayı bırakmıştım.
Tanrı saçlarımı okşamayı bırakmıştım

Ellerimden damlayan kan damlalarına baktım, başımı kaldırıp etrafta dolandı bakışlarım. Hayalimde görmek istediğim manzara bu muydu?
Her şey ağır çekimde ilerleyen bir hızdaydı, spesifik bir zaman verilmişti, 3 dakika.
3 dakika ne kadar komik, spesifik bir sayı değil mi? Şimdi yüzlerdeki maskelerin düşmesi için yeterli bir zamandı. Şimdi herkesin yüzünde o maske vardı, korku.

Kalan süre : 1 dakika

⌛⌛⌛

Cama çarpan su damlaları camı döverken şehirde sessizlik hakimdi, aslında şehrin sessiz olması beni biraz rahatlatıyordu, en azından birkaç dakika olsa da kafamı dinleyebiliyordum, bu her zaman olan bir şey değildi, müziğin bitimine doğru geldiğinde tekrar başa sarmak için müziği tekrar açmıştım ki müziğin tekrar kulaklığımda çalmasını beklerken tüm ses minibüste yankılanmıştı, bu ancak benim başıma gelirdi zaten, elim ayağım birbirine girerken hemen telefonu açıp müziği kapattım ama yine de o yargılayıcı bakışlardan kurtulamamıştım.
Girdiğim ortamda rahatsızlık vermesem olmazdı zaten.
Yüzlerinde o ifade sinirimi bozsa da verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilercesine bakışlarım birkaç saniyeliğine yüzlerinde gezindi, ardından bakışlarımı kaçırıp dikkatimi camdan dışarıdaki insanlara vermeye çalıştım ama ne yazık ki bu kaçma çabam boşunaydı, yaşlı insanların homurdandığını duydum, bana kınayarak baktıklarını, bakışlarını üzerimde hissetsem de umursamamaya çalıştım.
Minibüse binip kendime oturacak yer bulduğumdan beri bu bakışlara maruz kalıyordum, belki de bana öyle geliyordu ama bu histen kurtulamıyordum, bu duruma iç çektiğimde sesli bir nefes almış olmalıyım ki 45 yaşlarını bulmuş olmalı, beyaz saçlarının arasında bir tane bile siyah tel yoktu, bana kaşlarını çatmış bakıyordu, "saygısız, ortamda nasıl hareket edeceğini bilmiyor, biz sizin yaşınızda böyle miydik, ah ah zamanın nesli." İğneleyici lafları üzerine hiçbir şey demedim, böyle insanlarla laf dalaşına girmek zaman kaybıydı, o kadını bir daha göremeyeceğim nasıl olsa, şu an ona kafa takmamalıyım, kulaklığımı çantama koyarken sadece geleceğim durağı bekledim, keşke kulaklığımın şarjı bitmeseydi, en azından bu gergin atmosferden kurtulurdum.
Minibüs durduğunda etrafa baktım ama hala gelmem gereken yere gelmemiştim, bu minibüs yoldaki herkesi almaya devam ederse inmem gereken yere sanırım asla inemeyecektim, o yaşlı teyze ile minibüsten birkaç kişi indiğinde rahat nefes alsam da bu sadece bir saniyelikti, minibüsten inen insanların iki katı minibüse biniyordu, toplu iğne atsam yere düşmezdi, o derece minibüs dolmuştu.
Biraz uzakta okul göründüğünde sonunda diye geçirdim içimden, sonunda okula gelmiştim, geldiğime sevinmiş miydim peki, hayır. Minibüsten çıkmak için ekstra bir efor harcasam da kendimi minibüsün dışarısına atmayı başarmıştım.
Minibüsten inmem ile beni karşılayan soğuk rüzgarın yüzüme çarpması bir olmuştu, az önceye kadar cama çarpan su damlaları şimdi ise beni ıslatmaya başlamıştı, kış aylarının ortasında bile değildik oysaki, neyse ki o boğucu atmosferden kurtulduğumdan ilk defa rahat bir nefes aldığımı hissetmiştim, okula doğru yürürken saçlarımın geriye doğru uçuşması ile açık olan saçlarım birbirine karışmıştı, saçlarımın şu an berbat halde göründüklerine emindim.
Şiddetli gök gürültüsü ile adımlarımı hızlandırsam da tüm enerjim çekilmiş gibi hareket ediyordum, dışarıda başka biri görse iyi misin demeye korkarlardı, okulu neden bu kadar uzağa yapmışlardı ki zaten, sırılsıklam olmuştum, neden bu kadar yağmur yağıyordu, yağmurlu havaları sevmezdim, beni tedirgin ederlerdi ama aynı zamanda huzurluydu da.
Tuhaf
Kulakları neredeyse sağır eden gök gürültüsü ile şimşek çarptığında adımlarımı yavaşça durdu, beni durduran ise havanın bir anlığına mavi bir ışık ile aydınlanmış olmasıydı, içim bir ürpertiyle dolmuştu, başımı kaldırıp gökyüzünde dolaştı nedensizce bakışlarım, kapkara bulutlar öyle yoğunlaşmıştı ki sanki gün ışığının yeryüzüne ulaşmasına izin vermiyor gibiydi.
Yüzüme soğukluk bırakan küçük su damlalarını umursamazken o anı tekrar görmek isteği doğmuştu ama o an gelmemişti, gökyüzünü derin bir sessizlik kaplamıştı.
Bu sefer daha hızlı yürüyerek o anın etkisinden çıkmaya çalışırken okula geldiğimi fark etmemiştim bile, kapıdan içeri girdiğimde ortalıkta kimse gözükmüyordu, duvara asılmış saate kaydı birkaç saniyeliğine bakışlarım, herkes çoktan derse girmiş olmalıydı, ne de olsa okula benden başkası geç kalmıyordu, derse üç dakika geç kalmıştım, bu halimle de hiç derse girmek istemiyordum, her an yere yığılıp uyuyacakmış halimle hocanın gözüne batmaktansa gözlerine görünmemek en iyisydi, bütün gece neredeyse hiç uyumamıştım, bir de sırılsıklam olmuş yavru köpekten farkım olmamış halimi görseler bütün yolu yürüyerek geldiğimi sanarlardı.
Parmaklarımı şakaklarıma getirip gözlerimi kapatıp derin bir nefes alarak yoluma devam ettiğimde yüzüme yapışan ıslanmış saçlarımı geriye ittim, her zaman bilmiş olduğum yönden giderken buralarda hiç kimse olmadığı için rahat hareket edebiliyordum, merdivenlerden inip biraz daha yürüdükten sonra tozla kaplanmış kapı sonunda bakış açıma girmişti.
Normalde buraya inmem yasaktı, tabii bunu kimsenin buraya indiğimi bilmediği sürece yasaktı ama lakin okulda tek yasakları çiğneyen ben değildim, yüzümde alaycı bir gülümseme oldu, diğer işlenen suçlardan sonra benimki suç bile sayılır mı emin değildim gerçi.
Kapıyı hafifçe ittiğimde içeriye bir adım daha attım. Kapı ağır ağır geriye doğru açılırken solgun bir ışık camdan süzülerek içeriyi az da olsa aydınlatıyordu, arkamdan kapıyı kapatarak içeriye doğru yürüdüğümde havada yine o ağır rutubet ve asırlardır temizlenmeyen o kütüphanenin kokusu vardı, bu atmosfere yabancı değildim, ne de olsa benden başkası burayı bilmiyordu, bilseler de geleceklerini düşünmüyorum, burada tek başıma olmayı seviyordum, kimse beni rahatsız edemiyordu, ortalıktan kaybolmak istediğimde hep buraya gelir hayaller alemine dalardım, belki de o yüzden seviyordum burayı, çantamı yavaşça masaya bırakırken boğulmamak adına camı açıp içerinin biraz hava almasını sağladım, masanın üstündeki kitaplara kaydı bakışım, bunları en son gelişimde bırakmış olmalıydım. Buradan nasıl alelacele çıkmışsam geri koymak aklımdan bile çıkmıştı, kitabı elime alıp incelemeye başladığımda sayfalara hızlıca göz gezdirdiğimde tüm kelimeler zihnimin bir köşesine yazılmış gibiydi, kitabın son sayfasına geldiğimde kitabı kapattım, bu kitapta da sona gelmiştim.
Kitapları alıp kitaplıklara doğru yönelecekken gelen bildirim sesi ile telefonum titremişti, kim yazardı ki bu saatte bana, bakıp bakmamak arasında kalmıştım, arkadaşlarımdan biri olsaydı onlar okula geç kalmama alışmışlardı, aklıma sude geliyordu ama o mesajlar yığardı, geriye tek bir kişi kalıyordu.
İçimde henüz adını veremediğim bir kıpırtı olduğunda kitapları masaya geri koyup telefonu açtığımda omuzlarım istemsizce düştü, "şimdi yeni ürünlerde %50 indirim hadi kaçırma." Bana zaten trendyoldan başkası mesaj göndermezdi, sinirle telefonu masaya bırakacakken telefona gelen bir bildirim ile daha çok sinirlerim bozuldu, bir daha trendyoldan mesaj gelirse Trendyol asistanı ile kişisel bir görüşme olacaktı, gözüme çarpan mesajla durdum, bu sefer trendyoldan değildi.
Mesajda iyi dersler yazıyordu.
Mesajı okurken içimdeki kıpırtı da büyüyordu sanki, gözlerim satırlar arasında dolaştı, bu mesajda kaç dakika oyalandım bilmiyorum, kendime gelmeliydim, neden beni bu kadar mutlu ediyordu ki, böyle şeylere alışmamalıydım ama neden saçma sapan davranıyordum, elimde değildi, daha fazla sohbete oyalanmayıp telefonu kapatıp masaya bıraktım.
Kitapları geri alıp kitaplıklara doğru yöneldim. Binlerce kitap vardı, binlerce okunmayı bekleyen hikâye, binlerce farklı hayat… her yeni bir kitaba başladığımda bambaşka güzel bir evrenle karşılaşıyordum, hayaller ve gerçeklik aleminde dolaşirken kitabın sonuna geldiğinde gerçeğe dönmek can sıkıcıydı, keşke gerçek olsalardı, gerçekleşmesi imkansızdı ama kitaplar hayatıma girdiği zamandan beri kitaplar kaçış yerim olmuştu.
Elimdeki kitabı sıra numarasına göre yerine koyduktan sonra parmaklarım diğer kitapların arasında gezindi. Sararmış yapraklar, üstü tozla kaplanmış, raflara konulacak diye birikmiş kitaplar arasında o kitabı gördüğümde duraksadım. Romeo ve Juliet kitabı… herkesin bildiği bir aşk kitabı. Raftan çıkartıp baktığımda tozların altında kalmıştı, sayfaları sararmıştı, sadece bir küçük sayfalarına bakmamdan bir şey olmazdı değil mi, herhangi bir sayfa açmış olsam da sözleri dikkatimi çekmişti, her cümle kalbimi bilmediğim bir hisle doldurıyordu.
Kitabı aldığım yere geri koydum, anlamsız birkaç sözden başka bir şey değildi, cesurca söylenen birkaç laftı sadece, romeo ve juliet gibi aşklar sadece kitaplarda yaşanan bir şeydi, acaba sonları nasıldı? Fazla düşündüğümü fark edip o raftan uzak durup başka raflara doğru yöneldim.
İlgimi çeken başka bir kitabı alıp masaya doğru ilerledim, burada saatlerce kitap okuyabilirim, aniden çarpan şimşek ile başım refleksle camdan dışarısına döndü ama bu bir kaç saniyelikti, kitabı masaya bıraktım ve okumaya başladım.
☕☕☕
"Kahven.”
Kuzenim elindeki kahvelerden birini bana uzattığında ona sırıtarak baktım, bana kahve ısmarlamıştı, nasıl mı, taş kağıt makas yapmıştık, kim kaybederse o kahve ısmarlamak zorundaydı yani kimseye zorla bir şey ısmarlatmamıştım tabii ki, her seferinde kaçıyordu ama bu sefer onu kantinde yakalamıştım ve kantinci ablaya ödemeyi bu şahsın yapacağını söylediğimde itiraz etmek için çok geç kalmıştı, somurta somurta gelmesi gerekirken gülümseyerek yanıma gelmişti. “Sağol” dedim. Bakışları gene bir yaramazlık peşindeydi, bir şüphelenmiştim, içine zehir falan koymamıştı değil mi? Elindeki kahveyi alıp içtiğimde, "dikkat et biraz sıcak", bunu kahveyi içtikten sonra niye dersin ki, yanmaya başlayan ağzımla kahveyi püskürtmemek için boğazımı yakarak geçen acı tat ile içtiğim yudumu yutmak zorunda kalmıştım. Belli etmemeye çalıştım ama o keyifle sırıtıyordu.
Şu an boğazımın yanmasından boğazım isyan ediyordu, efe ye baktığımda o keyifle kahvesini içiyordu, cidden pislik herifin tekiydi, bunu bilerek yaptığı her halinden belliydi, insan bunu düşmanına yapmazdı, ona neden baktığımı anlamaz şekilde ne bakıyorsun dercesine bakıyordu, gerçekten teyzem bunu küçükken az dövmüştü, başka açıklaması olamazdı.
"Çok erken söyledin ya, sağol uyarın için" diye iğneleyerek sızlandığımda daha çok sırıttı, eğer sırıtmaya devam ederse gerçekten elimden bir kaza çıkacaktı, onu orada bırakıp yürümeye başladığımda arkamdan gülmeye devam ediyordu, gülmeyi keserek hemen yanıma geldiğinde ciddi kalmaya çalışarak konuştu, “Cık cık, ben de seni büyüdün sanıyordum hala sıcak kahve içemiyor musun?” Gerçekten bu çocuğu geberteceğim az kalmıştı, küçüklükten beri insan hiç mi değişmezdi? Efe ile beraber büyümüştüm, kuzenden çok kardeşim gibi olmuştu, hep bu hareketlerine alışmıştım. Efe de beni kardeşi olarak görürdü, benimle abim gibi ilgilenirdi. Tek çocuk olduğundan kız kardeşiymiş gibi severdi. Ne kadar benimle uğraşsa da biz küçüklüğümüzden beri birbirimize terstik ama ikimizden birine zarar gelirse ilk koşan kişi yine birbirimiz olurduk.
"Hey, bana ölüm senaryoları kurmuyorsun değil mi?"
Efe nin sorusu ile alayla gülümsedim, "kim bilir" dedim, kaşları havalandı, "kuzen değil düşman." Efe’nin sözlerini umursamadan, dersten yeni çıktıkları belli olan Sude ile Sinem’i görmemle durdum. Tüm koridor Sude’nin sesiyle yankılanıyordu. Sinem, beni fark edip el sallayınca, Sude’nin bakışları bana kaydı.
Efe, Sinem ile Sude’nin bu tarafa geldiğini görünce ağzını kapatmak için geç kalmıştım. “Eyvahlar olsun, yürüyen haber bülteni değil mi o?”
Sude nin bir anda yanımıza gelmesi bir olmuştu. Sude, Efe’nin sözlerine karşı gözlerini devirdiğinde, "bugün fazla konuşkan kendisi" dedim, efe ye özür dile dercesine baktığımda omuz silkti, gerçekten bugün bu çocuk yürek mi yemişti, sude bir anda efe yi omzundan itip karşıma geçip bana sarıldığında ben de ona sarıldım.
Sude bana sarılırken, arkada Efe’ye dil çıkartıyordu. Neredeyse bir an aklıma bir şey gelmiş gibi geri çekildiğinde, biraz daha sude benden çekilmeseydi nefessizlikten ölüyor olurdum, yüzüne baktığımda yüzündeki gülümsemeyi biliyordum, ne anlatmak istiyorsa bunu deli gibi anlatmak isteyen bir ifadeyle bana bakıyordu.
"Evet haber bülteni, bugün konumuzda ne var?" Sude ona dalmak istediği gözlerinden belliydi, "gitsene ya sen!" "Efe akıllı akıllı dur yoksa seni ben bile kurtarmam" dediğimde alınmış gibi yaparak, “Aman be!” deyip kahvesini içtiğinde, sude kollarını önünde bağlayarak efeye baktı, “Senin şu takıldığın iyi arkadaşların nerede, işin yok mu?” Efe üzülmüş gibi, “Sanırım onlar da beni dışlıyor,” diye efkarlanınca gülmemi tutamadım.
"Ah ah, kimse beni istemiyor," sitem yaparak bize bakış attığında, ciddi misin diye baktım. Sude sesini temizleyerek dikkati üzerine çekti, “Çok komik bir şey oldu.” Sanırım o komik şey gene aynı şeylerle ilgiliydi, açıkçası hiç dikkatimi çekmemişti, bunu anladığında sude unu umursamadan anlatmaya başladı, gergin bir atmosfer yaratmaya çalışarak bize baktı, ardından sessizce konuşmaya başlamıştı. Sinem sanki Sude’nin diyeceklerini biliyormuş gibi başka şeylerle ilgileniyordu.
“Bu sabah hoca derste acayip garipti,” kimden bahsettiğini biliyordum ama gene de sessiz kalıp Sude’yi dinlemeye devam ettim. Konunun nereye varacağı belliydi. Bu sabah dersi olan Osman Hoca hakkında konuşuyordu. Herkes o hocaya deli olarak hitap ederdi, çoğu zaman öğrencilerin ağzından düşmeyen bir hocaydı.
Bu okula ilk geldiğim günler aklıma geldiğinde yutkundum, Sude’nin heyecanlı konuşmasını kesen Efe’nin sesi oldu, “Sude.” Efe de bu hoca hakkında çıkan şeylerden bıkmıştı.
Sude, Efe’nin ne diyeceğini anlamış gibi inkar etmeye çalışarak, “Hayır hayır, bu sabah farklıydı,” diye tekrarladı. Sude bana, kendisine inanmam için baktığında, istemesem de bakışlarımı başka yere çevirdim. Son çare olarak, üzgün bakışlarını benden ayırarak Sinem’e döndü, “Sinem, hatırlıyor musun Osman Hoca’nın bu sabah ne dediğini?”
Efe, Sude’nin karşısına geçip burnuna bir fiske attığında alayla konuştu, “Gene aynı şeyler, farklı şeylerle gel, haber bülteni, adam ünlü olacak.”
Sude, Efe’nin ne diyeceğini anlamış gibi inkar etmeye çalışarak, “Hayır hayır, bu sabah farklıydı,” diye tekrarladı. Sude bana, kendisine inanmam için baktığında, istemesem de bakışlarımı başka yere çevirdim. Son çare olarak, üzgün bakışlarını benden ayırarak Sinem’e döndü, “Sinem, hatırlıyor musun Osman Hoca’nın bu sabah ne dediğini?”
Efe de diğerleri gibi hocayı ciddiye almıyordu. Aslında bu muhabbetlerin boş ve anlamsız olduğunu düşünerek Sude’nin dediklerini kesip atmıştı, Sude onu sinirle ittiğinde uzun bir cümle kurdu, “Bugün diğer günlerdeki gibi değildi, bu sefer farklıydı, orada olsanız anlardınız.” Bu sözler ne yazık ki Efe’yle banaydı. Kahvemden bir yudum almıştım, boğazımı yakıp geçen bir tat bırakmıştı geriye.
Sude efenin dediklerine sinirlenirken bana baktı, benim de aynı düşündüğümü görünce dudaklarını büzdü, "ya bir dinleyin, bugün diğer günlerdeki gibi değildi, bu sefer farklıydı, orada olsanız anlardınız." Bu sözler ne yazık ki Efe’yle banaydı. Kahvemden bir yudum almıştım, boğazımı yakıp geçen bir tat bırakmıştı geriye.
Efe yavaşça Sude’ye yaklaştığında, Sude kaşlarını çatarak Efe’ye baktı. Onları izlediğim sırada Efe’nin de arkadaşlarını gördüm.
“Hadi ben kaçıyorum, bu yakışıklılığımı size gösterdiğim için teşekküre gerek yok.”
Efe, birazdan annesinden terlik yiyecek küçük bir çocukmuş gibi uzaklaştığında, yanağımdan makas alarak gitmişti. Sude, “Pislik herif!” diye bağırdığında ona herkes bu tarafa dönmüştü. Sinirden kıpkırmızı kesilmiş şekilde Efe’ye bakıyordu, sinirinin sebebi de elinde tuttuğu bitmemiş kahvenin Efe’nin olmasıydı, ne yazık ki kuzenim sövülmeyi hak ediyordu.
Ben de gitmek için adım atmıştım ki bir anda kolumdan tutulunca Sude’ye döndüm. Kaşlarının arasında bir çukur oluşmuştu. Sude kolumu bıraktığında bu konunun kapanmasını istiyordum ama Sude’nin de kalbinin kırılmasını istemediğim için bu konuyu daha sonraya ertelememizin daha iyi olacağını söylemek üzereydim ki Sude, diyeceklerimi tahmin etmiş olmalıydı. Bir şey dememe fırsat vermemişti.
Sitem dolu bir sesle, “Aman ya size de bir şey anlatılmıyordu.” Sinem, "haklılar kızım, o hoca garip, bütün okul biliyor bunu artık, kaç yıl oldu" dedi.
"Ya bu sabah sinem tahtaya saçma sapan şeyler yazdı gördün ve bize bakıp bizim öleceğimizi söyledi" sude bir an sinirle konuştuğunda dediklerini ilk başta anlayamadım ama beynimde şimşek çakmışa döndüm, ilk birkaç dakika gülmeye çalıştım ama gülemedim, bedenim bir rahatsızlıkla dolmuştu.
Sudenin bu sözlerinin ardından sinem ne diyeceğimi merak ederek heyecanla bana bakmıştı ama bir şey diyememiştim. Sinem derin bir nefes aldı, "öyle bir şey olmayacağını biliyoruz, millet dalga geçip duruyor." Sude homurdandığında başını başka yere çevirdi, sonuna gelmiş olduğum kahveden bakışlarımı ayıramıyordum, neden içim ürpermişti?
Sinem gerginliğimizi fark ettiğinde bu atmosferden çıkmak için “Herkes bunun hakkında konuşuyordu sabah işte, saçma sapan şeyler” dedi, arada sessizlik olduğunda sude konuyu değiştirmek ister gibi dikkati başka yere çekmişti, “Bir de şu sarışın çocuk hakkında bir sürü söylenti var.”
Sinem’in de artık bu konuyu konuşmak istemediği yüzünden belliydi, “Okula yeni gelen değil mi?” diye Sude’ye katılarak soru yöneltmişti. Kimden bahsettiklerini bile bilmiyorum, umurumda da değildi. Okulda herkesin dedikodusu hızlı yayılan bir durumdu. “Tam pısırığa benziyor, zorbalık görmese bari,” dedi Sinem.
“Aleyna?” Omzumdan dürtüldüğümde Sude’nin bana seslendiğini fark ettim. “Evet, evet, öyle,” dedim. Kimden bahsediyorlardı?
Sude bir anda yanımda belirerek kulağıma fısıldadığında, "osman hocanın oğluymuş, ona yaklaşmak isteyen kızlar bile yanına yaklaşamıyor." Ne? Bu dedikoduların kim tarafından çıktığını merak ediyordum, sude bir anda heyecan katmaya çalışmak ister gibi "ya babası gibi manyaksa" diye fısıldadığında "öyle bir şey olmaz, hem babası olduğunu nereden biliyoruz ki" dedim, şu an kimi savunduğumu bile bilmiyorum, "okuldaki herkes öyle söylüyor" dedi. Başka tarafa döndüm, etrafa baktığımda çok bir kişi yoktu, panonun önünde duran sarı saçlı birini gördüğümde kimden bahsettiklerini anlamıştım, bu çocuk bir yerden gözümü kesiyordu ama nereden diye düşünürken sinem içimdeki sesi duymuş gibi "bizimle ortak dersleri var ama sesini bir kere bile duymadık, hep de aynı köşede oturuyor"

diye aklımdaki soruyu cevapladığında çocuğa baktım, kulaklıkları takılıydı, müzik dinlediği belliydi, bazen başını hafif hafif sallıyor, ritme ayak uyduruyor, bazen de bir şeyler mırıldanıyordu, sanki hiçbir şeyi duymak istemiyor gibi bir ifadesi vardı, daha fazla incelemeyi bırakıp saate baktım, derse geç kalıyordum!
Sudeye döndüm, elimdeki bitmiş kahveyi eline tutuşturan ikinci kişi olmam ihanete uğramış gibi hissettirse de mahcup gözlerle ona baktım, sude ise bir elinde tutuşturduğum bitmiş kahveye bir de bana baktı, "sizinle daha çok sohbet etmek isterdim ama derse geç kalıyorum gitmem lazım" dediğimde sude bir şey söyleyecekti ki bakışları elimdeki defter kitaba kaydığında onlar ne diye soruyordu gözlerinin içi, "ödevlerle ilgili, yanımda kalmışlar" dedim anlamaması için, "bakayım şu ödevlerine ben de" dediğinde geriye doğru yürümeye başladım, "derse geç kalacağım gitmem lazım" diyerek kaçarcasına merdivenlere koştum, sude ise beni sineme şikayet ediyordu, sude nin bu hallerine alışmıştım, ne kadar birbirimize zıt olsak da anlaşamasak da yakın arkadaştık.
Kapıdan içeriye girdiğimde gürültü anında kulaklarıma dolmuştu, sınıf birbirine karışmıştı, her yerden farklı bir ses geliyordu, hoca neyse ki henüz gelmediğini gördüğümde rahat nefes aldım, saate baktığımda hoca normalde ders saatinde asla bir dakika geç gelmez, disiplinli bir hocaydı, acaba bugün okula gelmemiş miydi? Burnuma gelen duman kokusuyla sınıfta tekrar sigara içildiğini anlamıştım, bazıları ise pufflar içiyor, kahkaha atıyorlardı, ne yazık ki bu görüntüyü her gün görmeye alışmıştım, okulda sigara içilmesine elbette diğer hocalar gibi bizim okulumuzun hocaları da karşıydı ama sigarayı, puffları kimin içtiği kişiye bağlıydı, aksi takdirde hocalarımızın kazandıkları beş kuruşun da elinden kayıp gideceklerini biliyorlardı.
Omzuma çarparak geçen kişi ile kenara çekildim, bana çarpmalarından son anda kurtulmuştum ama kitaplarımdan birkaçı yeri boylamıştı bile, fark etmemişlerdi veya umursamamışlardı, burnu havada olan kişilerin gelip de sizden özür dilemesini bekleyemezdiniz, yakından baktığımda bunlar tanıdığım kişiler, çetin ile melihti, onlardan burada olduğuna göre gruplarındaki eksik kişiler de tamamlanmıştı.
Çetin ve melih onlar için ayrılan sandalyeye oturduklarında onları bu kadar heyecanlandıran neydi? Yüzlerindeki haylaz gülümseme pek de güvenli gelmemişti, aralarından birinin bana baktığını hissettiğimde ela ile göz göze gelmiştim, yüzünde küçümseyici bir ifade ile güldüğünde burada komik olanın ne olduğunu merak etmiştim, rahatsızlıkla kıpırdandım, yerdeki kitaplara ardından bana baktığında birkaç saniye sürmeden yüzündeki ifade tuzla buz olmuştu, gülmeyi keserek önüne döndüğünde yerdeki kitaplara uzanıp toplamak için yere eğilip toplamaya başladığımda ela ile göz temasımı da kesmiştim.
"Sabahtan beri sizi bekliyorum, getirdiniz mi?" Ela 'nın kızgın sesi sınıfta yankılanmıştı, neyden bahsettiğini anlasam da başımı çevirip çevirmemek konusunda kararsız kalmıştım, kendimle mücadele ederken başımı çevirmekle kalmıştım ama o tarafla ilgilenmiyor gibi gözüküyordum, çetin etrafta kim var diye göz gezdirdiğinde kitapları topluyormuş gibi önüme döndüm, "getirdik ağlama" diye imalı sözlerde bulunduğunda ela saçlarını geriye savurarak gözlerini devirerek elini çetine uzattığında "ya sabır" diye Çetin eli cebine gitmişti, arkadaştan çok ela'nın birer hizmet köpekleri gibi davranıyorlardı, bakışlarım çetinin cebinden çıkardığı beyaz pakete kaydı, ben sigara falan beklerken beyaz haplar birer uyuşturucuya benziyordu, çetin gizleyerek ela'nın avucunun üstüne eli kapandığında bakışlarımı çekip hızla kitaplarımı toparlayıp etrafa başka bir şey düşmüş mü diye son kere bakıp ayağa kalktığımda gördüğüm şeyleri umursamamaya çalıştım, insanlar gerçekten iğrençler.
Efe ayağa kalkıp sınıfın çıkışına doğru ilerlediğinde çetin melihe göz işareti yaptığında melih de efenin arkasından gitmişti, "neden bu kadar geç kaldınız" diye sordu bartu, çetin sanki bu soruyu bekliyormuş gibi keyifle sınıfa girdiği andaki sırıtış yüzüne gelmişti, sürekli kendimi onlara bakarken buluyordum, önüme dönüp soruların altını çizmeye çalışarak dikkatimi dağıtmaya çalışsam da onlara kulak misafiri olmaktan kendimi alıkoyamıyordum.
Çetin sigarasından büyük bir duman çekerek, "Belli ki bazı haberler sizin kulağınıza gelmemiş" diye masaya bir bakış attı, sessiz kaldıklarında çetinin dudakları bir yaramazca yukarı kıvrıldı, "insanı çatlatma da söyle ne haberi" dedi ela, sabırsızca yerinde kıpırdandı, her zamanki halleriydi.
"Bizim yaşlı moruk hoca" dedi, ağzını gevşete gevşete söyleyerek sigarasından bir duman aldı, çetin bilerek böyle yavaş yavaş konuşurdu, heyecan yaratmaya çalışıyordu aklınca, onların hiçbir şey bilmemesi biraz daha meraklanmasını sağlıyordu, ela kimden bahsettiğini anlamamış şekilde çetine baktığında kimden bahsettiklerini anlamamıştım, okulda yaşlı hoca iki tane vardı, "koca göbekli domuzdan bahsediyor" diye bartu atladığında, "osman hoca?" Dediğinde çetin sigara dumanını masaya üflemişti, kaşlarım çatıldı, bu görüntüye katlanmak hayatımda geçirdiğim en berbat birkaç saniyeydi, ela havadaki dumanı kendinden uzaklaştırmaya çalışarak "ne olmuş?" Dedi.
"Boku yemiş" diye kahkaha attı çetin, iğrenç gülüşleri kulaklarımda yankılanıyordu, alay dolu sesleri, istedikleri gibi hareket etmeleri, rahatça hocaların arkalarından konuşmalarından rahatsızlık duyan tek kişi ben miydim? Her gün farklı bir zorbalık görmek beni de onlar gibi zorba yapar mıydı? Sınıfa baktığımda herkes kendi halinde takılıyor, adım atmaya, ses çıkartmaya korkuyorlardı, bunun ise tek nedeni, sınıftan içeriye girdiğinde herkes bir an sessizleşmişti, müdürün kulağına bir şey gitmemesi veya hocaların bile ses çıkaramadığı tek bir öğrenci vardı.
"Disiplin kurulu toplanacakmış" dediğinde kaşlarım havaya kalktı, çetin dalga geçmesini veya kahkaha atmasını bekledim, bir dedikodudan yayılan bir şey olabilir diye düşündüm ama disiplin kurulu bizim okulda mı? Ama o ciddi ifadesini sürdürmeye devam etti, sınıftaki sessizlik dağıldı, herkes fısıldaşmaya başladığında "kim için?" Sesinden bile tiksinmiştim, "osman hoca koray için disiplin kurulunu toplayacakmış" bu sefer efe de şaşırmıştı, "koray" diye tekrarladı efe, çetinin yüzünde ukalaca bir gülümseme oldu korayın adını duyunca, bu isim okulun popüler çocuğu, herkesin aşkından ölüp bittiği zorba heriflerden tekiydi, grubunu gibi kendisini de sevmiyordum, o ismin disiplin kurulunda olmasına ben de dahil herkes şaşırmıştı, ela oturduğu masadan inip "nasıl?" Dediğinde sınıftan içeriye yasemin hoca girmişti.
"Yerlerinize oturun."
Korayın disiplinlik olmasının olayın üzerinden birkaç ders daha su misali hızlı geçmişti, kimse bir daha o konu hakkında konuşmamıştı, osman hoca derse gelmemişti, kimse sesini çıkarmıyordu, çetin veya diğerleri de bir şey dememişti, sanki bildikleri başka bir şey vardı, bu da benim merakımı cezbetti se de bir süreliğine bu konuyu rafa kaldırdım, beni onlarla ilgili hiçbir şey, beni ilgilendirmemesi lazımdı, yorgun hissediyordum, bu gün de sonunda bitiyordu, bakışlarım saat arasında gidip geliyordu ama zaman sanki hiç geçmiyor, her baktığımda saat aynıydı, hocanın anlattıklarını dinlemeye çalışsam da hiçbir şey anlamıyordum, sudeye baktığımda tıkır tıkır soruları çözdüğünü fark etmemle önümdeki sorulara döndüm, hocanın anlattığı konu ise sadece uykumu getiriyordu, soruların üstüne bir şeyler karalamaya başladığımda ne çizdiğimi ben bile bilmiyordum, sadece hayallere dalmış şekilde bir şeyler karalıyordum, gerçeklikten koptuğumu fark etmemle çizdiğim resme baktım, neden böyle bir şey çizmiştim ki, resmi köşeye ittim, o berbat resmi ders bitince çöpe atsam iyi olacaktı, sude bana neden yapmıyorsun gibi baktığında bakışlarımı kaçırıp diğer tarafa baktım, sude dilini damağına birkaç kere vurdu ama umursamadım, yağmur hala dinmemişti, aksine daha sert yağmaya başlamıştı, umarım okul bittiğinde yağmur biraz dururdu diye geçirdim içimden ama hiç dinmeye niyeti yok gibiydi, "bu kısım sınavda çıkabilir, iyi dinleyin." Herkesin dikkatini kapıyı tıklatır gibi birkaç kere tahtaya vurduğunda sadece birkaç kişinin dikkatini çekmişti, gözlüğünü düzelterek kaldığı yerden dersi anlatmaya devam etti, sanki birine patlamamak için sakin kalmaya çalışıyordu, arkalarda oturduğum için pek göz hizasında olmamam ilk defa şanslı hissettirmişti, sessizliği bölen bir melodi sesiyle sesin geldiği tarafa baktım, ses hocanın telefonundan geliyordu, eliyle bir dakika işareti yaparak sınıftan çıktığında sude kolumdan tutarak bana baktı, "hocanın yazdığı notların hiçbirini not almadın." Cevabım belliydi ama omuz silktim, sude kolumu bıraktığında telefonu çantamdan çıkardığımda hocanın sınıfa girmesi bir olmuştu, telefonun açılmasını birkaç dakika bekledikten sonra açılmıştı, etrafı kolçan ettiğimde kimse bana bakmıyordu, sude hariç, telefonu aldığımı hemen fark etmişti, yanıma yaklaşıp "ne yapıyorsun" diye fısıldadığında biraz sesi yüksek çıkmıştı, sesinde bile ima vardı, hocaya ardından bana baktı, telefona ders içinde bakmak elbette yasaktı ama yasakları çiğnemek kimin umrundaydı ki? "Sessiz ol yakalatacaksın beni" dedim. Sude daha sessiz konuşmaya çalıştı, "hoca yakalarsa ne yapacaksın, telefonu hemen öyle de geri vermezler" dedi, sude dediklerinin bir kısmında elbette haklıydı ama hocanın göz hizasında veya dikkat çekmiyordum şimdilik, "dikkat et yakalanmayayım o zaman" dedim alaya vurarak, sude sabır diler şekilde "senin bu rahatlığın beni bitirecek, sonra demişti dersin, senin yüzünden benim de başım yanacak" sayıklayarak önüne döndüğünde dediklerini umursamayarak telefona döndügümde yine o kişinin sohbetine girdim aktif değildi, acaba ne zaman aktif olucaktı? Genede kendimi yazmamaktan alıkoyamadım.
"Niçin gülüyorsun, bir şey mi öğrendin?" Diyene kadar gülümsediğimin farkında bile değildim, henüz ismini bile bilmediğim biriydi o, neden yüzümde güller açmasına sebep oluyordu? "Hayır bir şeye gülümsemiyorum" fısıldadığımda, inkar etmeye çalışsam da faydasızdı, tek kaşını havaya kaldırdı, sude telefona bir bakış atsa da göremediğinden önüne dönmüştü, sanırım artık beni deli sanıyordu, telefona dönüp bir şeyler yazmaya başladım.Heyecanla parmaklarım klavyenin üstünde gezindi.

Ne yazıcaktım ki ?

"Bugün neden zaman hiç geçmiyor biranca önce bu okuldan çıkmak istiyorum!"
Görüldü.
Yazıyor...
Yazıyor mesajinı görünce heycanla beklemeye başladım. Bu kadar çabuk görmesini beklemiyordum.

"O zaman oraya gelip seni almam için bir fırsat bu"

Bu dediklerine karşı gülmeden edemedkm ama sudenin bakışlarını görünce hemen susup eski halime geri döndüm.ardından hızla yazmaya başladım.
"Beni nasıl bulucaksın ki herkesin içinde?"
Görüldü
Yazıyor...

"O kadar insanlar içinde birbirimizle tanıştık birbirimizi bulmamız zor olmasa gerek Dünya Küçük bir yer"

Belkide haklıydı.

"Peki ben seni nasıl bulucam?"
Görüldü
Yazıyor...

" Göz göze geldiğimiz an zaten beni bulmuş olucaksın"

Bu cümle karşısında ne diyeceğimi bilemedim.Bu sözler ne anlama geliyordu? Bir şey yazamadım ama o yazmaya devam etti.

"Birbirimizi bulduğumuzda belki herşey çok geç olucak"

"Ne? Neden"

Kalbim nedense bir ağırlık çökmüştü.

"Çünkü bundan sonrası bir hikaye değil"

Sude beni dürtmesiyle ona sertçe dönüp ne oldu diye bir şey diyeceğim an gözleri ile hocayı işaret ettiğinde diyeceğim kelimeleri geri yutarak anlamsızca sude ye baktım, "aleyna" uyarı dolu bir ses ismimi söylediğinde hocaya döndüm, ismimi birkaç kez tekrarlamış olmalı ki bana kaşlarını çatmış, gözlerini gözlerime dikmişti, hala şokun etkisinde olmalıydım ki hocaya bakıp hiçbir şey diyemiyordum.

Hocaya bakıp hiçbir şey diyemiyordum, tek nefeste uzun bir cümle kurmuşti, "tahtadaki soruyu yapman için kaç kez seslendim ama duymadın." Özür dilemem gerektiğini anladığımda telefonu saklamaya çalışarak ayağa kalkmıştım, özür dileyecektim ki hocanın sözleri ile susmak zorunda kalmıştım, "derste telefona mı bakıyordun?" Bir şey deyip dememek arasında kalmıştım, herkesin beni izlediğini düşünmem ile yerimde küçülüyor gibi hissediyordum, hocanın yanımda belirdiğini, geldiğini bile hissetmemiştim, elini telefonu vermem için uzattığında yutkundum, telefonu çıkartıp hocanın avucunun içine bıraktığımda telefonu alıp bana baktı, sanki büyük bir günah işlemişim gibi dilini damağına birkaç kere vurarak uzaklaştığında "dersten sonra yanıma gel" dedi. Sırama geri oturduğumda birkaç kişinin gülüşlerini duymuştum ve arkamdan edilen alay sesleri bir o kadar tanıdıktı.

Sude bana bir şey demek için dönmüştü ki laf dalaşına girmek istemediğim için başımı masaya koyduğumda tek düşündüğüm elimden kayıp giden telefon ve cevapsız sorulardı, telefonu geri almak için müdürden azar işitmek kaçınılmaz bir durumdu, sakinleşmeye çalışarak yağmurun sesini dinlemeye çalıştım ama yağmurun sesini duyamıyordum, dinmiş miydi, başımı kaldırdığımda yağmurun kesildiğini görmüştüm, en azından eve ıslanarak dönmeyecektim, bakışlarım tekrar saate kaydığında saatin durduğunu ve sallandığını gördüğümde yanlış mı görüyorum diye gözlerimi kırpıştırmıştım ki ayağımın altındaki yer kaymaya başladığında diğer tarafa savrulmaktan kurtulamamıştıım, ayakta durmaya çalışsam da okul bir deprem büyüklüğünde sallanıyordu.

"Siktir ne oluyor, deprem mi oluyor?" Önlerden gelen sesle kendini korumaya çalışan birini görmüştüm, yüzünü kapattığından kim olduğunu bilmiyordum, acil durum alarmları yanmamıştı, sarsıntı durana kadar tutunmaya çalışsam da binanın sarsıntıya dayanamayarak yıkılacağı kesin bir gerçekti, herkes bir yere savrulmuştu, birkaç saniye sonra sarsıntı yavaş yavaş durmaya başlamıştı, kimse yerinden birkaç saniye kımıldamamıştı, etrafı derin bir sessizlik kapladığında bir şimşek çakmıştı, gök gürlemesiyle ön taraflardan kısa saçlı bir kız korkuyla çığlık attığında bu kişinin Nesibe olduğunu gördüm, herkesin yüzünde aynı korku vardı, şimşek tekrar çaktığında mavi bir ışık sanki gözümün önünden geçmişti, sabah da buna benzer bir şey yaşamamış mıydım?

"Orada bir şey var" diye bağırdı ceren geriye kaçmaya çalışarak, gördüğüm şeyle gözlerimi kıstım, herkes ne olduğuna bakmak istediğinden ne olduğunu göremiyordum, peluş bir oyuncak gibi duruyordu, büyük kırmızı ve siyah karışmış gözleri ve iki boynuzu olan bir şeytana benzese de daha çok ne olduğu belli olmayan bir yaratık gibiydi, neyin nesiydi bu canavar, böyle şeyler sanki bir efsaneden çıkmıştı, hep fantastik evrenlerde görülmez miydi, neyin nesi, nereden geldiği belli olmayan bu canavar bana hiç yabancı gelmemişti.

[₺#/@ 8612 A*π∆ gezegenler arası sistemin h£ ücreti sona erildi€| ]

[×§|Ana senaryo $¢ şimdi başlatılıyor]

Bu canavarın dedikleri birer sansür veya başka bir dile benziyordu, dediklerinden kimse hiçbir şey anlamadıkları korktukları yüzlerinden anlaşılıyordu, küçük ama bir o kadar da tehlikeliye benziyordu, gözlerimi ondan alamıyordum, herkes bu yaratığın nereden geldiğini, ismi bile belirsiz olan şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı, bir fısıltı çıkmıştı dudaklarım arasından, "dokaebi."

"Ne?" Sude'nin gergin sesiyle bakışlarımı canavardan ayırıp ona döndüm, "az önce ne dedin?" Anlamayarak başımı bir şey demedim dercesine salladım, bir şey mi demiştim, ne demiştim, neden hatırlamıyordum, hafızamdan bir şeyler siliniyormuş gibi hissediyordum sanki hiçbir şey hatırlamıyordu zihnim.

[Herkes beni duyabiliyor mu?]

Canavarın sesi ile ikimizin bakışları oraya dönmüştü, az önce anlaşılmayan sansürlüymüş gibi rusça dilini anımsatan dili şimdi gayet akıcı bir şekilde ve anlaşılır konuşuyordu, ön taraflardan bir kız bağırarak "bizim dilimizi konuşuyor" dedi, böyle şeyler efsanelerde olmaz mıydı?

Gerçeklik algımı yitirmiş miydim, sonunda her şey bir rüya gibi geliyordu, bir rüyanın içerisinde olabilir miydim, gördüklerimin gerçek olmasının başka bir açıklaması var mıydı?

[Hepinizin beni net ve güzel bir şekilde duyabildiğini düşünüyorum] yüzünde bir gülümseme belirmişti, tehlikeli, birazdan olacakların habercisiydi.

[ Hepinizin hayatı eminim huzur dolu ve güzel geçmiştir]

Her cümlesi ölüm fermanımızı onaylar şekilde konuşuyordu, kimse sesini çıkarmıyordu, birinin sesini çıkartmasını istiyordu ama kimsenin buna cesareti yoktu belli ki, "ne saçmalıyor bu sikik" dalga geçen bir ifade ile herkesten öne çıkmıştı, etrafa baktı derin bir sessizlik vardı, kahkaha atarak gülmeye başladığında "cidden sikime bile benzemeyen bu şeyden korkmadınız değil mi?" Bu olanlar saçma gelmiş ki korkusuzca canavara yaklaşmaya devam etmişti, masanın üstündeki kalemliği tutup canavara fırlattığında gülmeyi bırakmamıştı, dengesiz hareketleri ve rahat tavırları hiçbir zaman değişmemişti, ölümle göz göze gelmeyen bir insanın ölümle burun ucunda olduğunu nasıl görebilirdi ki?

Arkadaşlarından onu durdurmaya çalıştığını gördüm, onlar da o canavarın yakınına yaklaşmak istemiyordu, sude endişeyle "doğukan dur" dedi, belki de ilk defa kuzeni için endişelenmişti, doğukan sesin geldiği tarafa dönerek hepimize baktı, "bu sikik sadece bizi korkutmaya çalışıyor, görmüyor musunuz!" Demişti ki kafasının patlamasıyla kanlar etrafa saçılmıştı, bedeni yere düşene kadar bakışlarımı hiç ayırmamıştım, ona verilen saniyeler dolmuştu, bu bir rüya değildi.

[BENİ DİKKATLİCE DİNLEYİN UMARIM DEDİKLERİMİ CİDDİYE ALIRSINIZ YOKSA NE OLACAĞINI GÖRDÜNÜZ ]

Cümlelerin arkasına gizlenmişti bunun sadece bir başlangıç olduğu, birkaç kişinin telefonu çıkartıp birilerini arıyor, yardım çığlıkları atıyorlardı, hıçkırık sesleri duyduğumda sude ye döndüm, bakışlarını doğukandan zar zor ayırarak canavara bakıyor, hıçkırarak ağlıyor, titriyordu, sudeyi sakinleştirmek için bir şeyler düşünmeye çalıştım ama gerçeklerden kaçtığımı biliyordum.

[Hepiniz sessiz olup baş şişirmeden yapamaz mısınız, acınası varlıklar sizi, bu insanlar ne kadar da gürültülü her yerde aynılar]

Telefonlar kül olmuştu, ne kadar güçlüydü?

[ŞANSLISINIZ Kİ KURTULMAK İÇİN BİR ŞANSINIZ OLACAK ELBET AMA BU SEFERLİK]

Kaçmak için kapıya baktım, birkaç saniyeliğine oradan öylece kaçabileceğimi düşünmek fazla basit geliyordu, bu kapıdan sonra adım attıktan sonra yaşamak için mi kaçacaktım, sanki bu olanlardan kaçabilecekmiş gibi.

[İzninizle birkaç kuraldan bahsedeceğim]

Kuralları tek tek saymaya başladığında kimseden çıt çıkmıyor, herkes onu dinliyordu, [SÜRE ZARFINCA BİR CANLIYI ÖLDÜRMEK ZORUNDASINIZ AKSİ TAKDİRDE HEPİNİZ ÖLECEKSİNİZ] başından beri cümlelerinde bunu süslemişti, ela'nın kapıdan dışarıya çıktığını gördüğümde kuruyan dudaklarımı yaladım, ela başka tarafa koşmak için hareket etmişti ki kafasının patlamasıyla bedeni yere düştüğünde çıkan ses büyük bir boşluktu, canavar gülerek [bir kuraldan bahsetmeyi unutmuşum ki bu odadan çıkmak yasak] elanın kanlı bedeni arkada kalarak kapı gürültülü bir şekilde kapanmıştı.

Eladan sonra başkası da ölecekti ve ondan sonra da başka birileri ölecekti, daha çok kişi ölecekti, her halükarda herkes ölecekti, ölüm burnumuzun ucuna kadar gelmişti, sessizce ona gelmemizi istiyordu.

[ANLAŞILMAYAN BİR KISIM VAR MI AÇIKLAYICI OLDUĞUMU DÜŞÜNÜYORUM] dediğinde o yüzündeki gülümseme geri gelmişti, herkesin önüne mavi bir ekran geldiğinde ben de önümdeki ekrana baktım, oyunlardakine benziyordu, ekranda yazılanları okuduğumda üstümde rahatsızlık dolu bakışları hissetmiştim.

Ana senaryo başlatılmasına 10 saniye

Verilen süre : 5 dakika

Başarısızlık : ölüm

Her canlı öldürmek başına kazanç artacaktır.

Bir canlı öldürmek mi, etrafa baktığımda herkesin birbirinden uzaklaştığını ve birbirlerine korkuyla baktıklarını görmüştüm, sudeye baktığımda onun da benden uzaklaştığını gördüğümde "sude" dedim, gözlerindeki ifadeyi anlamıyordum, bana neden öyle baktığını anlamıyordum, ona bir adım attım ki sude geriye doğru bir adım atmıştı, onu öldüreceğimi düşünmüyordu değil mi veya başka bir şey vardı ama bilmiyordum, bana güvenmemesinin acısıyla yutkunmak zorunda kaldım, gözlerindeki donukluk, kızarmış gözlerini benden çekip başka tarafa baktığında bakışlarımı ondan çekmek zorunda kaldım, etrafı izlemeye başladım, sadece olacak şeyleri sessizce bekliyordum, benliğimin gidişi miydi bu?

Senaryo başlatılıyor

Kalan süre : 05.00

Yaşamak için son beş dakikam vardı demek ne kadar trajikomikti bu olanlardan neden kaçacaktım ki? Herkes benimle birlikte ölecekti zaten, bunu istemiyor muydum, ölmek ne güzel bir sondu, "herkes sakin olsun eminim kimse birbirini öldürmek istemiyordur, eminim ki birazdan polisler bile yakında gelirler, o zamana denk beklemeliyiz." Ne kadar sakin görünmeye çalışsa da bu dediklerine kendi de inanmadığı yüzünden belliydi, polislerin geleceğine gerçekten inanıyor muydu, normalde egosundan geçinilmezdi, yakışıklılığıyla övünüp dururdu, birkaç kız daha ona katılmıştı, semihin dedikleri canavarın kahkahasıyla yarıda kalmıştı.

[HALA OLAYIN CİDDİYETİN REGAL FARKINDA DEĞİLSİNİZ ]Semih bağırarak "bu yaptığın suç" dedi öne çıkarak, canavar semihe döndüğünde gözleri yaramazlık kıvılcımlarıyla büyüdü, semihin az önceki cesaretli hali havada toz olmuştu, [O ZAMAN SÜREYİ ÜÇ DAKİKAYA DÜŞÜRELİM] üç dakika kalmıştı, tik tak.

[Benim diğer yerlerle ilgilenmem lazım sizinle tekrar karşılaşacağız eğlencenize bakın] Canavar yok olmuştu, kitaplarda okuduğumuz gibi.

Kalan süre : 02.13

"SİKTİR BİZİMLE TAŞAK MI GEÇİYOR!" Öfkesini zar zor tutmuş olmalı ki ayağıyla masayı sertçe iterek masayı düşürdüğünde irkilmiştim, sude sessizce fısıltı edasında dudaklarından "artık gitti çıkabiliriz" dökülmüştü, bunu tek sudenin istemediğini biliyordum, bartu esip gürleyerek gerçekleri tekrar yüzümüze vurdu, "Buradan çıkamayız, doğukan öldü, ela da öldü, biz de öleceğiz ulan."

Tik tak

Kalan süre : 1.56

Bartu korkusunu anlayabiliyordum, doğukan da ela da yakın arkadaşıydı, bir dost demek uzaktı ama bartunun asıl korktuğu şey ise ölmek istememesiydi, en çok da sonu iki yakın arkadaşı gibi mi olacağı gerçeği korkutuyordu.

"Yalan söylemiyorsa, her şey gerçekse, kimse bizi kurtarmaya gelmezse ne olacak?" Tuğrulun bu sorusu herkesi bir anlığına susturmuştu, tuğrul titreyen eliyle gözlüğünü düzeltmeye çalıştığında "hepimiz öleceğiz" dedi, tuğrulun düşürmemeye çabaladığı gözlükleri yere düşmüştü.

"Bağırıp çağırmanın anlamı yok bunların gerçek olam-" Bartu ecrinin sözünü tamamlamasına izin vermeden, "hepimiz öleceğiz!" Korku onları çoktan avucunun içine almıştı, "ölmek istemiyorum" tuğrulun ağlamaklı sesi sınıfı doldurmuştu, okulun zeki öğrencilerindendi, zeki olmasıyla tanınır, elinden ders kitapları düşmeyen çalışkan bir öğrenci olsa da zayıftı, ağlamaktan başka çaresi yoktu, ölecekti veya öldürülecekti.

Ayağımın önündeki yere bulaşmış kana baktım, bakışlarım ardından birkaç dakikasına kadar yaşayan doğukanın cansız bedenine kaydı, midemi bulandırıyordu, kusmak istiyordum, neden kendimi suçlu hissediyordum, neydi beni boğmaya başlayan bu his?

Kalan süre : 01.10

Zaman geçiyor hiçbir şey yapmıyordum, acısız bir şekilde ölmeyi mi bekliyordum, aleyna böyle bir intikam almak istemiyor muydun?

Zaman geçiyor hiçbir şey yapmıyordum, acısız bir şekilde ölmeyi mi bekliyordum, aleyna böyle bir intikam almak istemiyor muydun?
"Aleyna sesin neden hiç çıkmıyor?" Kurban seçilmişti.
Düşüncelerimden çıktığımda hocanın kapıdan çıkarak kaçtığını gördüm, "arkadaşların öldürülürken bu kadar umursamaz şekilde ne düşünüyor olabilirsin ki", sesi çok uzakta olmasa da bağırarak konuşuyordu, sesinden bile nefret ediyordum, gelmesini istemediğim adımları gittikçe yaklaşıyordu, yüzünü gördüğümde sırıtarak bana bakıyordu, yüzündeki iğrenç gülümsemesi hiç değişmemişti, küçümseyici bakışlar atıyor, nefretini iliklerime kadar hissettiriyordu, bana üstten bir bakış atmıştı, beni her zaman ayağının altında ezebileceği bir böcek olarak görüyordu, benimle uğraşıp zevk almaktan hiç ama hiç bıkmamıştı.
"Öldükleri için mutlu musun?" Sakin ses tonu bir katilin sesine benziyordu, hiçbir şey dememem, onu umursamama karşısında böyle durmam sinirlerini bozmuş olmalı ki elini masaya vurduğunda beni korkuttuğunu düşünüyordu, "hayatta kalmayı mı düşünüyorsun?" Başını yana eğdiğinde üstümdeki rahatsızlık dolu bakışlar çoğalmıştı, etrafa baktığımda herkesin bakışlarında, hedeflerinde ben vardım, kurban bendim.
Doğukan ve ela öldüğünde gözümden tek bir yaş akmamıştı, isyan edip bağırıp çağırmamam beni suçlu göstermişti, sude nin bana neden öyle baktığını şimdi anlıyordum, duygusuz, kalpsiz biri olduğumu düşünmüşlerdi, haklılardı ne diyebilirdim ki, başından beri ölmeleri kimin umrundaydı?
Yüzümde bir gülümseme belirdi, onun için bir kurban lazımdı ve hayatta kalması için en iyi seçenek bendim.
Kalan süre: 01.00

Mavi ekrandaki sayaç sanki hızla geriye gidiyordu, sırtım duvara çarpıldığında sıralar yere düşmüştü, boğazımı saran eller nefes almamı zorlaştırıyordu, nefessiz bırakacak kadar boğazımı sıkıyordu, canımı acıtan bu histen kurtulmak için ellerinden kurtulmaya çalıştım ama nafileydi.
Yüzüme yaklaştı, iğrenç nefesi yüzüme çarpıyordu, tiksinerek ona baktım, gözlerinde bir kızarıklık ve donukluk vardı, teni bembeyaz olmuştu, "inan güzelim senin ölmen de bizi üzmeyecek." Yüzünü uzaklaştırdığında cebindeki beyaz pakete kaydı, o maddeler olduğuna yemin edebilirdim, sırtımı tekrar duvara vurduğunda beklemediğim darbe ile gözlerim yaşla dolmuştu ama akmasına izin vermemiştim, hayır ağlamayacaktım, kimsenin beni kurtarmasını bekleyemezdim değil mi, gülme sesi kulaklarıma dolmuştu, bundan zevk alıyordu pislik herif.

Tik tak

Sude endişeyle "Bırak, öldüreceksin mert efe" dedi, mert efe sesi duymazdan geldiğinde sude mert efenin kolundan tutarak itmeye çalıştı ama mert efe onu geri itmişti, sude bana baktı, gözlerinden yaş geliyordu, sınıfta dolaştırdı bakışlarını, kimsenin yardım etmeyeceğini anladığında tekrar bana baktı, bakışlarından herşey anlaşılıyordu, gözlerinin önünde benim de öldürülüşümü kaldıramazdı, etrafa baktım bir umut belki yardım için biri gelir diye baktım etrafa ama kimse yardım etmek için adım atmamıştı, etraftaki sesleri duyamıyordum artık, çığlık atıp bağırmak istiyordum ama ağzımdan çıkan tek ses hırıltılı nefeslerimdi, "bırak mert efe." Gözlerim kendiliğinden kapanıyordu,sudeye daha fazla bakamıyordum, ellerimde de ayaklarımda da güç kalmamıştı.

[Bir beceri aktifleştirildi]

boğazımı tutan eller gevşediğinde ne olduğunu anlamadım, gözlerimi açtığımda kalbim sıkıştı, mert efenin boğazını tutan başka eller vardı, hayal mi görüyordum yoksa gerçek miydi, bana gülümseyerek bakıyordu, daha fazla dayanmaya çalıştım ama dayanamadım, gözlerimi tekrar açtığımda az da olsa nefes almaya başlamıştım, itişme sesleri geliyordu ardından bir tokat sesi kulaklarımı çınlatmıştı, duymak istemediğim sesler vardı, görmek istemediğim gerçekler, o eller benim kanıma bulanmamıştı, başka birinin kanına bulanan eller vardı.

Tik tak

Beni boğan eller boğazımdan çekildiğinde dengemi kaybederek yere düşmüştüm, hava sanki keskin bir bıçak gibi ciğerlerime doldu, her nefes alışımda boğazım yanıyor, canımı yakıyordu, elim refleksle boynuma gitti, beni boğmaya devam eden o elleri hala üstümde hissediyordum, o eller sanki hiç çekilmemiş gibi boğazımı sıkıyordu, ölümün soğuk elleri saçlarımı okşuyordu, nefes alışlarımı düzenlemeye çalışarak başımı döndürdüğümde sude yi gördüm, bedeni yerde uzanıyordu, yanağında ise bir kızarıklık vardı, bakışları boşluğa bakıyordu, gözleri ise donuktu, sude nin gözleri hep neşe ile dolu olurdu ama şimdi öyle bakmıyordu, sesler çoğalmıştı, uğultular yükseliyordu ama benim duyduğum tek ses ölümün kulaklarıma fısıltısıydı, dudaklarımın arasından yardım çığlıkları dökülmeye çalıştı ama ağzımdan çıkan tek ses "sude" olmuştu, boğazımı tutan eller beni boğmaya devam ediyordu, akan kırmızı bir sıvı gördüğümde nefes almayı bırakmıştım.
"Siktir, siktir, siktir, siktir, siktir" aynı küfürleri sürekli tekrar ederek bağırıp çağırıyordu, gücü kalmamış olmalı ki ayakta durmakta zorlanıyordu, sanki bir şey kaybetmiş gibi etrafına bakınıp duruyordu, melihin verdiği beyaz paketi arıyordu, bizler için bir zehir, onlar için bir ilaçtı, pek de uzakta olmayan beyaz pakete kaydı bakışlarım, mert efe beyaz pakete uzanarak yere çöktüğünde beyaz paketi açmaya çalıştı ama elleri titrediğinden açması birkaç saniye sürmüştü, avucunu açarak beyaz paketindekileri çıkartmaya çalıştığında avucuna sadece bir hap düşmüştü, insanoğlu açgözlüydü, gözleri kendilerinden başkalarını görmezdi, iyi bir dünya yoktu, olmamıştı, olamazdı, dünya kötülerle ve katillerle varken iyi bir dünya diye bir şey olmazdı çünkü artık benim dünyamdaki renkler siyaha boyanmıştı.
Tik tak
Kalan süre 00:10

Ölüm kucağını açmış bizleri kucaklamak için orada bekliyordu, ölümün eli hepimizin başını okşadığı kurbanlardık, kulağıma bir şeyler fısıldıyordu, duymak istediğim kelimeleri söylüyor, sadece onu dinliyordum.
Zaman sanki ağırlaştı, ne yaptığımı bilmiyordum, bir an bile tereddüt etmeden elimi saçlarının diplerinden sertçe tutabildiğim kadar tutup kafasını zemine çarptım, korkmamıştım, korku bedenimi dakikalar önce terk etmişti, mert efe ne olduğunu anlamamıştı bile, bu son hapı yutamamıştı, yuttuğu haplar çoktan beynini yıkamıştı bile, kendini korumaya çalışmasına izin vermeden kafasını ardı ardına zemine çarptım, bıraktığımda diğer tarafa düşmüştü, kafasından kanlar çıktığını, dağıldığını görene kadar bırakmayacaktım, öldürdüğümden emin olacaktım, ölümü benim ellerimde olacaktı, yaşamasına izin vermeyecektim.
Ellerimden damlayan kan damlalarına baktım, başımı kaldırıp etrafta dolandı bakışlarım. Hayalimde görmek istediğim manzara bu muydu?
3 dakika içerisinde verilen süre buydu, gerçekleri göstermek için üç dakika yeterli olmuştu, bu dünya için bir insanın hayatı üç dakikaya sığdırılmıştı, insanların yüzündeki o korku ne kadar komik değil mi?

Birinci senaryo tamamlandı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

32okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.