3. bölüm · ALEVDEN RUH
SİYAH KUTULAR
Selamm! Ben geldimm. Bu kitabı gerçekten çok seviyorum. Ama zaman o kadar hızlı geçiyorki hangi ara kitabımın üçüncü haftası oldu anlamadım. Elimdeki bölümler azalıyor ama halledicem merak etmeyin. Sadece sınıfımdan kaynaklı şuan sürekli ders çalışıyorum, eve gelince vaktim çok kalmıyor ama merak etmiyoruz daha elimde bölümler var🎃 Kitabımı gerçekten çok sevdiniz ve bu o kadar güzel kii♥️ Hatta instagramda biriniz Alevden Ruh için edit yapıp bana atmıştı. Son shortumdan bakabilirsiniz. O kadar güzel bir edit olmuşkii🔥 Hafta iki bölüm istiyorsunuz ama onu yapmak çok zor. Belki ilerleyen zamanlarda olabilir aralarda sezon finalı falan vereceğimiz için o aralardan sonra belki iki bölüm olur yada bölümler daha uzun olur bilmiyorumm♥️ Ama onuda halledicemm😻
Alevden Ruh 3. bölüme hoş geldiniz!
İnstagram/ Youtube/ Tiktok:
marrybooks_lary
🔥
Sabah uyandığım gibi şirkete geçtim. Mini dar siyah bir etek ve büstiyer gitmiştim. Uzun topuklu botlarım zaten uzun olan bacaklarımı daha da uzun gösteriyordu. Şirkete girdiğimde ‘günaydınlar’ başlamıştı, çalışanlarıma gülümseyip odama geçtim. Ceketimi çıkardım, büyük camın karşısına geçip deniz manzarasını izledim. Bir müddet denize bakarken Andrew kapıyı çaldı ve elinde dosyalarla girdi.
“Günaydın efendim! Nasılsınız? Bugün Oroverne’yle toplantınız var. Kendisi öğlen 1 gibi geleceğini söyledi. Bunlar dosyalar, başka istediğiniz bir şey var mı?” dosyaları masaya bırakıp cevabımı bekledi.
“Günaydın Andrew. Gayet iyiyim, görünene göre sende gayet iyisin. Bana sadece en ağırından her zamanki kahvemden getirir misin?” gülümseyerek arkasını dönüp çıktığında bende masama ilerleyip getirdiği dosyaları inceledim.
Sıcaktan daralmıştım. Havalar soğuktu ama şirketin içi sıcaktı, dosyaları bırakıp ceketimi çıkardım. Dosyalarlar ilgilenmek için sandalyemi çektim ve oturdum.
Bugün Andrew’in dediği gibi Oroverne şirketiyle toplantım vardı. Matteo geçmişten tanıdığım biriydi. 187 boylarında sarışın kahverengi gözlüydü. Çok kibar biriydi, genellikle mafyalar biraz daha ağır oluyorlardı ama Matteo öyle değildi. Öyle olsa bile bu yönünü bana göstermiyordu. Hep kibardı.
Zaten bir kaç kerede anlaşma yapmıştık o yüzden bu seferde kusursuz bir şekilde anlaşacağımıza emindim. Kapının açılmasıyla elinde kahveyle Andrew gelmişti. Normalde çok gülümser bir insan değildi ama yılların getirdiği beraberlikle bana alışmıştı. Beni her zaman gülerek karşılıyordu. Kahveyi verip çıkmıştı.
İlerleyen saatlerde dosyaları kontrol ederken Andrew’in girip ‘bir beyfendinin benimle görüşmek istediğini’ söyledi, kafamı onaylarcasına salladım ve mesajı alınca arkasını dönüp odadan çıktı. Kimseyi beklemiyordum ama büyük ihtimalle düşündüğüm kişiydi.
Kısa süre sonra odanın kapısının tekrar açılmasıyla kafamı kaldırdım ve bingo!
Karşımda görmeyi beklediğim kişinin gelmesiyle sırıttım.
Dante Marco Giovanni
Kapıyı arkasından kapattı ve bir şey demeden bana doğru yürüdü. Karşımda durdu, ağır haraketlerle beni süzdü. Bakışları büstiyere gelince onu biraz fazla incelemişti. Kombinimi beğenmiş olmalı ki alt dudağını ısırarak bakışlarını gözlerime çevirmişti.
“Gene hangi rüzgar attı sizi Dante Bey?” kaşlarını çatıp,
“Marco” dedi. İki farklı adı vardı ve ben bunu kullanmak istiyordum.
Daha da sırıtıp vazgeçmeyeceğimi belli edercesine “Dante bey.” dedim.
Gözlerini kısarak bana baktı. Aramızda uzun bir bakışma geçtikten sonra benimle inatlaşamayacağını anladığı gibi derin bir nefes alıp, “Bugün Oroverne veletiyle toplantın varmış.” dedi. Bunu dişlerini sıkarak söylemişti. Sinirlenecek bir şey mi vardı?
Bunu beklemediğim için boş bulunup kahkaha attım. “Velet? Sencede bu tarz tabirler için çok yaşlı değil misin?” biran gözleri dudaklarıma inmişti. Dediklerimi umursamayıp karşımdaki koltuğa rahat bir şekilde oturdu.
“Teklifimin cevabını almaya geldim.”
Kaşlarımı hafif çatarak, “Daha bir hafta var.”
dediğimde sırıtarak, “Hayır, 6 gün.” sövdüğümü belli eden boş bakışlarla ona baktığımda,
“Cevabın çok belli olduğu için erken gelmek istedim. Hepimiz cevabının ne olduğunu biliyoruz Diavolessa Rossa.”
Kendinden emin tavrı bende masayı kafasına geçirme isteği uyandırsa da ifademi düz tutup, “Baksana, sen şu evlenme programlarına katılsana, sürekli bir evlenme konuşması falan. Babamgil bile bu kadar darlamıyor beni. Görende bana bayılıyorsun sanacak.”
Gözünden saniyelik anlayamadığım bir duygu geçmişti. Yakalayamamıştım. Duygularını saklamakta çok iyiydi.
“Konunun evlenmek istememle alakası yok Kızıl. Sadece biran önce olsun ve bitsin, işlerim var sürekli evlilikle uğraşacak değilim. Neyse şuan konu bu değil.”
“Cevabın ne Kızıl şeytan?” arkama yaslanıp “Madem cevabımı biliyorsun ne diye soruyorsun, Dante?”
“Senden duymak istiyorum.”
“Neden canına mı susadın?”
“Hayır yenildiğini duymak istiyorum.”
Elimdeki kalemi sıkıca tuttum. Hayır, amacı zaten beni sinirlendirmekti. Sakin olacaktım. İstediğini veremezdim.
Hafif öne eğilip fısıldayarak, “Siktir git Giovonni. Gidip barlarda gezdiğin kadınların yanına git. Onlarla evlen.” Sırıtıp, “Tabi hala bir barın varsa.”
Aslında bir sürü barı vardı bunu biliyordum. Biz mafyalar sadece bir tane binayla yetinmezdik. Daha fazlası olmalıydı. Sadece onu sinirlendirmek için demiştim. Ki işe yaramıştı.
Oda öne doğru eğilip “Eğer bir an önce söylemezsen, Laura anlatacaklarıma kanlı tepkiler verebilir. Ve sinirlerini kontrol etmediğin için şuan bu durumdasın.” dedi. Ayağa kalkıp üstündeki takımın ceketini düzeltti. Kapıya yöneldi.
Arkası dönükken kafasını omuzunda çevirip “Ha bu arada o orobilmemne olan veletine dikkat et.”
“son uyarım.” dedi ve çıktı.
🔥
Toplantı güzel geçmişti, anlaşabilmiştik. Matteo hiçte Dante’nin dediği gibi biri değildi. Gayet mesafesini bilen biriydi. Zaten yıllardır tanıdığımdı bir şey olsa sezerdim.
Toplantı barınaklarım hakkındaydı. Barınaklarımı dahada büyütmek ve yaymak içindi. Şuanki durumda hayvanlar hiçte güvende değildi. Sürekli çarpan arabalar, şiddet uygulayan insanlar, yemeklerine katılan zehirler…
Barınağımda kendi güvendiğim çalışanlarım olduğu için hepsi benim güvenliğimde olacaklardı.
Bu tarz hayvanlarla alakalı şeylerde Matteo’yla konuşuyordum. Aslında kendimde yapabilirdim ama onun güzel yer bulabileceğini biliyorum.
Her ne kadar İtalyanın her yerini biliyor olsamda bu çalışmayı sadece İtalya’da değil tüm Avrupa ülkelerinde yapmak istiyordum.
Bu yüzden Matteo’ nun bana yardım edeceğini biliyordum.
Sadece biraz fazla yakın davranmıştı. Normalde karşıma oturması gerekirken soluma oturmuştu. Bir şey dememiştim çünkü niyetini biliyordum 5 yıldır tanışıyorduk ve bana o gözle bakmadığını biliyordum. Ondan uzak durmaya ve çok yüz vermemeye çalışarak evrakları imzalamıştım. Oda imzalayınca toplantı bitmişti.
1 ay sonra tapu izni alınca inşaatlara başlanacaktı.
Masamdaki evraklarda ülkelerin hangi şehirlerine yaptırmak istediğimi seçerken kapının birden açılmasıyla yerimden sıçradım.
Kapıdaki davara küfretmek için kafamı kaldırdığımda karşımda onu görmeyi beklemiyordum.
Dante Marco Giovonni.
Bu adam bir kaç saat önce gitmemiş miydi? Arkasından savaştan çıkmış gibi nefes nefese gelen Andrew “Kusura bakmayın efendim, izinsiz girdi beyfendi. İkna edemedim.” Dante ona kafasını koparmak ister gibi bakarken elimi bir şey olmaz dercesine sallayıp “Tamamdır Andrew sorun yok, gidebilirsin.” bunu dediğim gibi Dante’nin delici bakışlarından kurtulmak için arkasına bakmadan çıktı.
Ellerimi çeneme koyup masaya yaslandım “Dinazor gibi destursuz odama girmenin sebebini öğrenebilir miyim, Bay Dinazor?” tek kaşını kaldırarak “Dinazor? Hımm sevdiğim bunu. Kullanırım ben.” dediğinde boş bakışlar attım.
Yavaş adımlarla masama doğru gelirken ikimizde bakışlarımızı çekmiyorduk. Tam dibime gelince ellerini masanın iki yanına koyup bana doğru eğildi. Benim gibi oda eğildiği için aramızda çok az mesafe kalmıştı.
“Sana, o velete dikkat et dedim.” dişlerini sıkarak bastıra bastıra söylemişti. Alınındaki damarlar belirginleşmişti.
“Seni ilgilendirmiyor ve sen nerden gördün onu?” cevap verecekken bakışlarını aşağıya kaymıştı. Göğüsüme bakıyor sanıp ittirmek için hareketlenmiştim ki masamın önündeki küçük masada en sevdiğim muzlu pastayı görünce durdum.
Şaşkınca pastaya bakarken “Önceden kutlama yapayım demiştim ama masaya pastayı koyarken gözlerim kameraya takılınca görmüş bulundum.” Dediklerini algılamaya çalıştım.
“Ты зажигаешь во мне огонь, который никогда не погаснет. Сегодня я хочу лишь одного: гореть вместе с тобой.”
(İçimde hiç sönmeyecek bir ateş yakıyorsun. Bugün tek bir şey istiyorum: Seninle yanmak.)
Rusça konuştuğu için hiçbir şey anlamamıştım. Ve ne dediğini o kadar merak ediyordumki!
En sevdiğim pastayı nereden biliyordu?
Daha demin ne demişti?
“Nerden biliyorsun sen benim en sevdiğim pastayı? Ben rusça bilmiyorum dinazor adam!” gülünce gamzeleri ortaya çıkmıştı. Gamzeleri vardı! Bayılırdım gamzelere, küçükken gamzem olsun diye yanaklarıma internette gördüğüm her şeyi yapardım.
Bir kere yanaklarımı çukur olsun diye az kalsın kesicektim. Son anda abimin gelmesiyle kurtulmuştum.
“Çabuk söyle, ne dedin bana? Sövdün mü, kesin sövdün!” bir anda kahkaha atmasıyla bakışlarımın odağı direk gamzeleri olmuştu.
“Galiba hiçbir zaman ne dediğimi öğrenemeyeceksin.”
“İnsan evleneceği insanı tanımalı değil mi? Sen beni tanımıyor olabilirsin ama ben seni inanamayacağın kadar önceden tanıyorum, Diavolessa Rossa.” Dikkatimin dağıldığını fark edip sorgular bir şekilde ona döndüm. Beni nerden tanıdığı konusuna sonradan dönecektim. Oda hatırlamış olmalıki kaşları çatılmıştı. Tam konuşmaya başlayacaktım ki benden önce konuştu.
“O heriften uzak durmanı söylemiştim Mia Bella. Ama sen inadına sana yaklaşmasına izin verdin.” Tam gözlerimin hizasına geldiğinde fısıldayarak
“Barımı yaktığın gibi benimde onu gözlerinin önünde yakmamı mı istiyorsun Cehennem Ateşi?”
Bana taktığı lakapları şuan umursamamalıydım.
“Kaç yıllık arkadaşımla konuşurken sana soracak değilim Giovanni. Bana karışamazsın. Bunu bilmiyorsan seve seve öğretirim.” Alt dudağını dişlerinin arasına aldığında gözlerim istemsizce oraya kaymıştı.
“Aksine Diavolessa Rossa, haftaya eşim olucaksın. Düğünden sonra zevkle öğretmeni isterim. İyi bir öğrenciyimdir.” göz kırpmıştı.
“Ahlaksız adam hiçbir şeyin değilim ben senin! Evlensek bile kağıt üzerine o Dinazor! Uzak duracaksın benden, yumruğumun o lanet orman yeşil gözlerine çakılmasını istemiyorsan yerinde dur.”
Gözlerimi sinirle dikip, “Siz erkekler yüzlerinize çok değer verirsiniz, ufak bir iz olmasını dahi istemezsiniz. Uzak dur benden yoksa o çok değer verdiğin yüzünde morarmalar yaparım.”
Yeşillerini yeşillerimden ayırmayıp, “Onu başka kadınların ilgisini çekmek için isterler. Benim ilgisini çekmek isteyeceğim tek kadın karım. Onunda morarttığı yüzümle gezmek benim için bir onurdur.”
“Karım yaptıysa bir bildiği vardır.”
Ben cümlesinin etkisindeyken doğrulup üstündeki siyah takım elbisesinin yakasını düzeltti. Ağzım açık kalmıştı. Şuan Leo’nun burada olması lazımdı. Ağzıma bir tane geçirmesi gerekiyordu.
“O adamdan uzak dur Bella mia, zaten artık istesende yakın duramazsın. Kendisini bir süre yanımda misafir edeceğim.” Matteo bir mafya olsa bile Dante kadar asla güçlü değildi. Hatta Dante’nin yanında bir hiçti.
“O herif benim olandan uzak durmasını bilecek.”
“Düşman olup olmamamız hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Bu evlilik haftaya olacak. İnsanların konuşmasını istemeyiz değil mi? Birbirlerini gerçekten seven iki çift gibi davranmak zorundayız.”
İnsanlar sikimde değil sadece benim olmanı istiyorum, diye içinden geçirdi Dante.
Dedikleriyle gözlerimi kırpıştırıp transtan çıktım, “Uzak dur ondan Dante! Hiçbir şey yapmadı.”
Sadece yakındı, başka hiçbir şey yapmamıştı şuan abartıyordu. “Her istediğini öldürüp işkence edemezsin.” Biliyordum istesemde elinden alamazdım. Bu yeni bir kavga demekti. Başımda yeterince dert varken bide bunu ekleyemezdim.
Dediklerimi umursamayıp telefonuna gelen bildirimle gelen mesaja baktı. Arkasını dönmeden önce “Yarın seni evinden alıcam, düğünden önce konuşmamız gereken konular var. 9’da hazır ol Cehennem Ateşi.” ve gitti.
Sinirle elimi masaya vurduğumda elimde bir acı hissettim. Bakmak için kafamı eğdiğimde dosyaları açmak için kullandığım küçük bıçağı elime geçtiğini gördüm. Çok büyük bir şey değildi. Ağrısı biraz vardı. Tutup bıçağı direk çıkardım. Sadece biraz derindi, acısını umursamadan ellerimi başımın kenarlarına koyup gözlerimi kapattım. Sakinleşmem gerekiyordu.
Bir süre öyle durup sakinleşti sonra bileğime doğru akan sıcak sıvıyı hissettim. Kalkıp yardım kitinden pansuman yapıp elimi sardım. Bir bu eksikti! Koltuğuma geri giderken gözüm masadaki pastaya takıldı.
En sevdiğim pastayı nasıl biliyordu?
Daha sadece 4 gündür falan tanıştığı bir kadının bu kadar şeyini nereden biliyordu?
Pastaya zaafım vardı asla dayanamazdım. Ve şuanda karşımda en sevdiğim pasta varken yememezlik yapamazdım. Hem sonuçta yemem için getirdi. İçinde zehir bile olsa büyük bir zevkle pastayı yerdim.
Odamdaki mutfaktan çatal alıp pastayı büyük çalışma masama koydum. Pastanın fotoğrafını denizle beraber çekip Dante’yi etiketledim. Fotoğrafın kenarına ‘dal mio bambino🖤’ yazıp paylaştım. Şimdiden takipçilerimden bir sürü bildirim gelemeye başlamıştı. Sonuçta evli gibi görünecektik değil mi? O zaman rol yapmamda bir sakınca olmayacaktı. Story attığım gibi online olup storyimin kenarına ‘Mia bella🖤’ yazıp kendi hesabında paylaşmıştı.
Bacaklarımı kendime çekip en sevdiğim diziyi açtım ve kocaman pastayı çatallamaya başladım. Muhtemelen 10 kişilikti. Şuan keyfim çok yerinde olduğu için tüm işi ona yıktığım hakkında kısa bir mesaj atmıştım. Bir sürü sövmeli mesaj attıktan sonra kabul etmişti.
Yılların yakınlığından dolayı bunları sorun etmiyordum. Dengesizdi bazen efendimli konuşur bazende tanımadığım soyuma kadar küfrederdi.
Akşam 6 gibi pastamın kalan yarısınıda iştahla yerken Leonardo gelmişti. Önümdeki pastayı görünce şok içinde bana bakmıştı.
“Ulan hain kızıl, pasta yiyorsun ve beni çağırmıyorsun!” hızlı adımlarla yanıma gelip sandalye çekti. Dizi izleyerek pastayı yedi.
Pastamız bittiğinde uzun bir bakışma yaşamıştık. Pasta fabrikamız vardı ama sanki hayatta son bir tane pasta kalmışda onuda daha demin bitirmişiz gibiydik bakışıyorduk.
“Pastayı sen mi aldın lan? Devamı nerde bunun?” yaramazlık yapmış bir çocuk gibi bakarak, “Dante almış, erken doğum günü kutlamam için.”Şok içinde bana baktığında olanları ona anlattım. Tabiki saçma sapan tepkiler vermişti.
Kendini yerden yere atıp 3 çocukla ortada kalmış gibi hareketler yapmıştı. Gülerek onu izlediğimde bende ona katılmıştım. Onun salaklıklarına asla dayanamıyordum. Grupta en yerinde duramayan ikimizdik, küçükken sürekli olay çıkartıp duruyorduk. Abim artık bizi evlatlık vermeyi bile planlamıştı.
Akşam evde beni beklediklerini söyleyip gitmişti, dizimi izlemeye devam etmiştim. Dizi bir saat sonra bitince dolaptan viski alıp denizin karşısındaki koltuğuma oturdum. Büyük bir odam vardı. Odanın sağ kısmında yatak odam vardı. Bazen eve gitmediğimde burada kalırdım. Giyinme odası lavabo her şey vardı.
Her şey siyah tonlarındaydı. Masamın önünde siyah deri koltuklar ve küçük bir masa, tam karşımda ise kocaman deniz manzarası olan camım vardı. Kapıda camın tam bittiği köşedeydi ve masamın biraz ilerisindede büyük koltuk takımı vardı.
Genellikle geceleri orada otururduk. Özellikle gün batımında deniz harika bir görsel şölen sunuyordu. Yatak odamdaki camda kocamandı ve denizi görüyordu.
Bir süre daha manzarada oturup arabamın olduğu garaja indim. Evde beni bekliyorlardı, muhtemelen yemek yememişlerdi ve saat 10 du.
Alex zırt bırt arayıp gelmediğim için sövmüştü. Daha fazla gecikmemek için arabaya binip eve sürdüm. Gene maserati almıştım. Çocukluğumdu bu araba. Her türlü model sürüyordum ama çoğunlukla maseratiyleydim.
Evin önüne geldiğimde arabayı park ettim. Mutfağın ışığının açık olduğunu gördüm.
Heyecanla eve doğru yürüdüm. Dün çok geç yattığımız için hiçbiri uyanamamıştı o yüzden hepsi evde kalmıştı.
Leonardo kendi şirketinde mühendisti. Kocaman göz alıcı bir şirketi vardı ve işinde çok başarılıydı. Alex doktordu, kendi hastanesi vardı ama hastanesinde mesleği olan beyin cerrahı olarakta çalışıyordu. Diego’nunsa benim gibi şirketi vardı. Belirli imzalamalarıda beraber yapıyorduk. Genel olarak ortak gibiydik. Çok yakın şirketler olduğumuz bilinirdi. Arianna’nında kendi hastanesi vardı. Oda plastik cerrahıydı. İşlerine gitmemelerinin sebebide buydu. Kendi iş yerlerine istedikleri saatte gidiyorlardı.
Anahtarımı çıkarmak için çantımı açtığımda bir anda kapının açılmasıyla Alex’in üstüme atılması bir oldu. Ayağım geriye kayıp merdivenlere takıldı. Düşecekken Alex belimi kavrayarak son anda beni kendine çekti.
Dengemizi sağladığında omzuna hafifçe vurup gülerek, “Davar mısın olum! İkimizde gidecektik. Dünya daha benim gibi harika bir insanı kaybetmeye hazır değil!” dediğimle kahkaha atmıştı.
“Gel buraya zilli.” deyip belimdeki eliyle içeri çekti. Eve girdiğimizde burnuma harika kokular geliyordu. Demekki Diego ve Alex’ tendi bugün yemek. Karnım şimdiden guruldamaya başlamıştı. Oysa yeni kocaman pasta yemiştim ama karnım Diego ve Alex’in yemeklerine her zaman açtı. Mutfağa geldiğimizde, Diego yemeyi ocakta beklerken Leo çok bi yardımı dokunuyormuş gibi ona talimatlar veriyordu. Diego elindeki kaşığı her an Leo’ya monteleyecekmiş gibi duruyordu. Arianna ise sırıtarak onları izliyordu.
Geldiğimizi fark ettiklerinde hepsiyle sırasıyla sarılmıştım. Her sabah ve akşam görüşsek bile yinede uzun zaman sonra ilk defa görüşüyormuş sarılıyorduk. Çok seviyordum onları, onlara bir şey olmasına asla izin vermezdim. Her şeyimdiler.
Yemekte körili makarna vardı. Bu yemeğe bayılıyordum! Özellikle Diego ve Alex’in elindense. Yemek çoktan hazır olduğu için kurulu masaya geçtik ve yemeye başladık.
Bugün olanları onlarada anlatınca hepsi sırıtarak bana bakıyordu.
İlk tepki Arianna’dan gelmişti. Kaşığını sallayıp, “Bu adamla düşman olduğunuza emin misiniz? Kıskanmalar falan? Ayrıca o storyler neydi öyle!” son cümlesini söylerken gözleri parlamıştı.
“Rol yapmamız gerekmiyor mu? Bende rolumu yerine getiriyorum. Aramızda bir şey olduğu yok. Olamazda zaten.”Çok inanmış gibi görünmüyorlardı. Ama yapacak bir şey yoktu.
Karım falan dediği kısımları atlamıştım tabiki, onu söyleseydim büyük ihtimalle büyük alay konusu olucaktım.
“O nasıl bok gibi bir storydi gerçekten. Pasta zaten iğrenç görünüyordu. Cimri herif az almış birde.” Şok içinde Leo’ya baktım. Alex ve Diago’ da ona katılmıştı. “Dinazor, yerken öyle demiyordun, gayet iştahla yemiştin.”
Elini göğsüne koyup ağlamış gibi bir efekt yapıp, “Bide lokmalaramı mı saydın arsız kadın? Yazıklar olsun! Anca şov bunlar. Seni abine söyleyeceğim arsız kadın.” kollarını küsmüş gibi çiçek yapmıştı.
Kendimi tutamayarak kahkaha atmaya başladım. Benle beraber onlarda gülmeye başlamıştı. Abim bunları öğrenseydi büyük ihtimalle Dante’nin kafasında patlatırdı pastayı. Ki zaten storymi görmüş ve bana, Dante’ye yapacağı fantezileri anlatmıştı.
Odağımı Arianna’ya çevirip “Beni önceden tanıdığını söylüyor ama kolpa bunların hepsi. Hem nerden tanışmış olabiliriz ki?” dediğimde Diego, “Sonuçta babanın yakın arkadaşının oğlu hiç mi görüşmediniz, emin misin?” babamla o kadarda yakın değildik, yani en azından bana bu düğün olayını söylediğinden beri.
“Gittiğimiz barlarda gördüm ama hiç küçükken görmedim.” Doğruydu. Gerçekten görmemiştim. Sadece bir tane esmer, yeşil gözlü, küçük bir çocuk hatırlıyordum. Ama oda Dante olamazdı.
Görünüşleri uyuyordu sadece.
O çocuk çok kibar biriydi, bir keresinde abim bana yastık fırlattı diye küçücük boyuyla abime kafa tutmaya çalışmıştı.
O orman yeşilleri Dante’nin olamazdı.
Olmamalıydı.
Bir süre daha konuşup sohbet ettikten sonra oturma odasına geçip tabu oynamaya karar vermiştik. Tabi tüm bulaşığı Leo’ ya kitledikten sonra. Baya bir küfür yemiştik.
Ağzıma avuçlayarak attığım cipsleri tıkmaya çalışırken kapmın çalmasıyla birbirimize baktık. Saate baktığımda tam 12’ydi. Bu saatte kim olabilirdi? Hem korumalar neden haber vermemişti?
Hepimiz birbirimize bakıyorduk. Belimdeki silahı kontrol edip kapıya doğru gittim. Her ihtimale karşı yanımızda her zaman silah olurdu. Her an tetikte olmalıydık. Benim kalkmamla diğerleride peşimden gelmişti.
Kapı deliğine baktığımda kimse yoktu. Tam kapı kulbuna uzanacakken Leo beni belimden tutup geriye çekmişti. Alex ve Diego’da önümüze geçmişti. Arianna’yla bakışıp önüme döndüm ve kapıya bakmaya çalıştım. Dinazor gibi oldukları için hiçbir halt göremiyordum. Nihayet Alex etrafı kolaçan edip aşağı eğildiğinde ilk etrafta hiçbir korumanın olmaması gözüme çarpmıştı.
Cebimdeki telefonumu alıp Luca’yı aradım. Diğerleride dönmüş benim arama yapmamı bekliyorlardı. Luca birkaç çalış sonra açmıştı.
“Nerdesin sen? Hiçbir koruma yok!”
“Efendim ben Alex beyi kurtarmaya gittim. Diğer korumaların orada olması lazım.” Alex’i mi? Alex buradaydı. Alex bir an kendini yok sanıp vücudunu yokladı. Sonra buradayım manasında sırıtarak elini tik yapmıştı. Kıkırdayıp kafamı iki yana salladım. Salaktı bu çocuk.
“Alex burada Luca, hiçbir şey sormadan eve gel. Diğer korumalarıda çağır, ölüm kalım meseleleri olsa bile gelecekler. Asıl ölümü onlara ben göstereceğim.” Telefonu yüzüne kapatıp cebime koydum. Her türlü haberleşmeleri lazımdı. Yıllardır benimleydi Luca ve ilk defa böyle bir olay oluyordu. En azından bir tanesi bile olmalıydı. Ellerimi şakaklarıma koyup ovdum.
Kafamı kaldırdığımda dördününde bana baktığını gördüm. Konuşmamızı duymuşlardı zaten.
Diego, “Bu yaptıkları çok saçma, birinin kalması lazımdı. Şuan burası güvenliksiz ve ya bir çatışma olsaydı?” haklıydı bir çatışma olsa halledebilirdik ama ya sayıca bizden çok fazla olsalardı?
“Onu bunu bırakında, Cat şuna bakman lazım.”
Öne çıkıp Leo’nun eliyle gösterdiği yere baktım.
Simsiyah üst üste iki tane kutu vardı.
Üstündeyse rusça bir yazı yazıyordu
🔥
BÖLÜM NASILDI?
umarım beğenmişsinizdir çünkü yazarken aşırı eğlendim!
karakterler nasıl?
şu hayatta en sevdiğim şey biri çiğköfte biri pasta ve pasta sahnesinde düştüm bildiğiniz!
Her pazar 20.00 da yeni bölümle görüşmek üzere!
instagram/ Youtube/ Tiktok:
marrybooks_lary
