6. bölüm · ALACAKUŞ'UN YARALI ASKERİ
6.
Saklıyar’ın sabahları, her zaman bir umut taşırdı. Ama o sabah, hava ağırdı, sanki kasaba bile yaklaşan tehlikeyi hissetmişti. Tan, erkenden evden çıkarken, gözlerindeki kararlılık beni hem güvende hissettirmiş hem de korkutmuştu. “Döneceğim, Nare,” demişti, ama sözleri içimdeki huzursuzluğu dindirememişti. Kitapçıyı açtım, ama aklım Tan’daydı. O adamları bulmak için ne yapacaktı? Ve ya o adamlar, önce onu bulursa?Öğle saatlerine doğru, kasabanın meydanından bir bağrışma yükseldi. Kalbim ağzıma geldi; dükkânın kapısına koştum. Ayşe Teyze, koşarak meydana doğru gidiyordu, arkasında birkaç kişi daha. “Nare!” diye seslendi, nefes nefese. “Çabuk, bir şeyler olmuş! Askeri vurmuşlar!”Dünya bir an için durdu. “Tan mı?” dedim, sesim kendi kulağıma bile yabancıydı. Ayşe Teyze başını salladı, gözleri endişeyle parlıyordu. “Orman yolunda… Ambulans çağırdılar, hastaneye götürüyorlar!”Dükkânı kilitleyip Ayşe Teyze’yle birlikte koştum. Kasabanın birkaç teyzesi, Emine Teyze ve Fatma Teyze de bize katıldı. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, nefes almakta zorlanıyordum. Tan… hayır, lütfen. Onun gözlerindeki o sıcak parıltı, hikâyelerimizi paylaşırkenki gülümsemesi, zihnimde dönüp duruyordu. Ona bir şey olursa… Hayır, buna izin veremezdim.
Saklıyar’ın küçük sağlık ocağı, ciddi vakalar için yetersizdi, bu yüzden Tan’ı ilçedeki hastaneye götürmüşlerdi. Ayşe Teyze’nin eski minibüsüne doluştuk; Emine Teyze, Fatma Teyze, ben ve kasabadan birkaç kişi daha. Yol boyunca, teyzeler kendi aralarında konuşuyordu, ama ben sadece pencereden dışarı bakıyordum, zihnim karmakarışık. Tan’ın “Seni koruyacağım” sözü, şimdi bir bıçak gibi içime saplanıyordu. O beni korumak için hayatını riske atmıştı, ve şimdi…“Nare, kızım,” dedi Emine Teyze, elini omzuma koyarak. “Bu çocuk, sevgilin miydi yoksa? Çok mu yakındınız?”Soru, beni bir an için şaşırttı. Yüzümün ısındığını hissettim. “Hayır, teyze,” dedim, sesim titrerken. “O… arkadaşım. Komşum. Ama… önemli biri.” Kelimeler, hissettiklerimi tam olarak anlatamıyordu. Tan, sadece bir komşu ya da arkadaş değildi. O, hikâyemin bir parçasıydı, kalbime dokunan biriydi.Fatma Teyze, gözlerini kısarak, “Hımm, arkadaş ha?” dedi, kıkırdayarak. “Bakışların başka şeyler söylüyor, Nare. Bu çocuk sana fena hâlde önem veriyor gibi.”“Fatma Teyze, lütfen,” dedim, gülmeye çalışarak, ama içimdeki endişe gülümsememi gölgeliyordu. “O sadece… beni korumaya çalışıyordu.”Ayşe Teyze, direksiyonda başını salladı. “Korumaya çalıştı, evet. Ama bu kasabada neler oluyor, anlamadım. Asker, kaçakçılar, silah sesleri… Saklıyar’da böyle şeyler olmazdı!”Teyzelerin dedikoduları, minibüsün içini doldururken, ben sadece hastaneye varmayı diliyordum. Tan’ın iyi olması gerekiyordu. Olmalıydı.
Hastaneye vardığımızda, Tan’ı ameliyata almışlardı. Hemşire, kurşunun omzuna isabet ettiğini, hayati bir tehlikesinin olmadığını, ama durumunun ciddiyetini koruduğunu söyledi. Bekleme salonunda, plastik sandalyelerde otururken, elimde bir kâğıt bardak çay vardı, ama içemiyordum. Ayşe Teyze ve diğerleri, etrafımda bir kalkan gibiydiler, ama hiçbir şey içimdeki korkuyu dindirmiyordu.“Seni gördüğünde, o çocuk rahatlayacak,” dedi Emine Teyze, elimi sıkarak. “Bak, görürsün, iyileşecek.”“Umarım,” dedim, gözlerim dolarken. “O… çok şey yaşadı, teyze. Ve şimdi, benim yüzümden…”“Senin yüzünden değil, kızım,” dedi Fatma Teyze, kararlı bir şekilde. “O adamlar, pis işler peşinde. Tan, onları durdurmaya çalışıyor. Senin suçun yok.”Ama içimdeki suçluluk, kolay kolay geçmiyordu. Eğer Tan’ı takip etmeseydim, kulübede görülmeseydim, belki bu olmazdı. Belki Tan, hâlâ görevinde, güvenli bir şekilde olurdu.
Saatler sonra, hemşire bizi çağırdı. “Tan Arslan uyandı,” dedi. “Ziyaretçi kabul edebilir, ama lütfen kısa tutun.”Ayşe Teyze ve diğerleri, “Sen git, Nare,” dediler. “Biz burada bekleriz.” Kalbim göğsümde deli gibi atarken, Tan’ın odasına girdim. Yatağında yatıyordu, omzu bandajlı, yüzü solgundu, ama gözleri hâlâ o tanıdık sıcaklıkla parlıyordu. Beni görünce, hafifçe gülümsedi.“Nare,” dedi, sesi zayıf ama kararlı. “İyi misin?”Gözlerim doldu. O vurulmuş, ama beni soruyor. “Tan, sen… neden böyle bir adamsın?” dedim, gülerek ve ağlayarak karışık. “Ben iyiyim, ama sen… Tan, korktum.”“Özür dilerim,” dedi, elini uzatarak. Elini tuttum, parmakları soğuk ama güçlüydü. “Ama… seni gördüğüme sevindim.”“Tan, lütfen,” dedim, sesim titrerken. “Böyle şeyler bir daha yapma. Seni kaybetmek istemem.”Tan, bir an sustu, sonra derin bir nefes aldı. “Nare, bu görev… bitmedi. Ama şimdi, işler daha karmaşık. O adamlar, seni hedef alabilir. Bu yüzden… bir şey yapmamız lazım.”“Ne?” dedim, endişeyle.Tan, gözlerimi buldu. “Sevgili gibi davranmalıyız,” dedi, sesi ciddiyetle doluydu. “Eğer çete, senin sadece bir tanık değil, benim için önemli biri olduğunu düşünürse, sana zarar vermek yerine benden bir şeyler koparmaya çalışabilir. Bu, seni korumak için bir kılıf olacak.”Şaşkınlıkla ona baktım. “Sevgili gibi mi?” dedim, yüzümün ısındığını hissederek. “Tan, bu… yani…”“Görev için,” dedi, ama gözlerinde bir an için başka bir şey parladı. “Ama… dürüst olalım, Nare. Seninle geçirdiğim zaman, zaten bunu kolaylaştırıyor.”Kalbim bir an için durdu. Ne diyordu? Ama o an, sadece başımı salladım. “Tamam,” dedim. “Sevgili gibi davranırız. Ama Tan… lütfen, kendine dikkat et.”Tan, gülümsedi. “Söz,” dedi. “Ve sen… hikâyelerini yazmaya devam et. Çünkü ben, o hikâyelerin sonunu görmek istiyorum.”
Hastaneden çıkarken, teyzeler yine etrafımı sardı. “E, ne oldu, Nare?” dedi Fatma Teyze, kıkırdayarak. “Sevgilin iyileşecek mi?”“Arkadaşım,” dedim, gülerek, ama içimde bir şeyler kıpır kıpırdı. Tan’ın “sevgili gibi davranmalıyız” sözü, sadece bir görev kılıfı mıydı, yoksa daha fazlası mı? Bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı: Tan Arslan, artık sadece bir komşu ya da bir asker değildi. O, hikâyemin kahramanıydı. Ve ben, onun hikâyesinin bir parçası olmaya kararlıydım.
