5. bölüm · ALACAKUŞ'UN YARALI ASKERİ
5.
Saklıyar’ın geceleri, her zaman bir masal gibiydi. Sokak lambalarının loş ışığı, taş evlerin gölgelerine karışır, cırcır böceklerinin korosu kasabayı bir ninniyle sarardı. Ama o gece, hava ağırdı. Tan’ın evinden ayrıldığımda, onun “Takip ediliyoruz” uyarısı kulaklarımda yankılanıyordu. Eve dönerken, her gölgede bir tehlike arıyordum. Adımlarımı hızlandırdım, ama içimdeki huzursuzluk, sanki bir el kalbimi sıkıyordu. Tan’ın gözlerindeki endişe, sadece bir görev bilinci değildi; o, gerçekten korkuyordu. Benim için.Eve vardığımda, kapıyı kilitledim ve perdeleri sıkıca kapattım. Ama uyku, o gece bana uğramadı. Zihnim, Tan’ın anlattıklarıyla doluydu: kaçakçılık çetesi, kasabadaki şüpheli kişiler, kulübedeki o iki adam… Ve şimdi, beni gördükleri için tehdit altındaydım. Nare, neden merakının peşinden gittin? diye kendimi suçluyordum, ama aynı zamanda, Tan’ın yanımda olduğunu bilmek içimi ısıtıyordu. Onunla geçirdiğimiz akşam, hikâyelerimiz ve yaralarımızla birbirimize açıldığımız o anlar, sanki bir bağ kurmuştu. Ama bu bağ, şimdi bir tehlikenin gölgesindeydi.
Ertesi gün, kitapçıyı açarken her zamanki gibi kahve makinesini çalıştırdım. Ama dükkânın sakinliği, içimdeki gerginliği bastırmıyordu. Müşteriler gelip gitti, Ayşe Teyze yine dedikodularıyla dükkânı şenlendirdi, ama gözüm sürekli kapıdaydı. Tan’ı bekliyordum. Belki bir kahve için uğrar, belki sadece “İyi misin?” diye sorardı. Ama öğlen olduğunda, hâlâ gelmemişti.Tam rafları düzenlerken, kapının çanı çaldı. Başımı kaldırdığımda, iki yabancı adam içeri girdi. Kalbim bir an için durdu. Kulübedeki adamlardı; iri yarı olan ve zayıf, sinirli bakışlı olan. İkisi de casual kıyafetler giymiş, ama gözlerindeki soğukluk, niyetlerinin masum olmadığını söylüyordu.“Merhaba,” dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. “Ne aramıştınız?”İri yarı olan, sırıttı. “Kitap değil, bilgi arıyoruz,” dedi, sesi tehditkâr bir tonda. “Sen, ormanda ne yapıyordun, küçük hanım? Bizi mi izliyordun?”Kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu. “Ben… sadece yürüyüş yapıyordum,” dedim, yalanım o kadar zayıftı ki, kendim bile inanmadım.Zayıf olan, bir adım öne geldi. “Yürüyüş ha?” dedi, alaycı bir gülümsemeyle. “O zaman neden kulübenin dibindeydin? Kiminle konuşuyorsun? O asker mi seni gönderdi?”Tam bir şeyler söyleyecektim ki, kapının çanı tekrar çaldı. Tan içeri girdi, gözlerinde bir fırtına. “Nare,” dedi, sesi kontrollü ama sertti. “Bu adamlar seni mi rahatsız ediyor?”Adamlar, Tan’ı görünce bir an duraksadılar. İri yarı olan, “Seninle işimiz yok, asker,” dedi. “Ama bu kız, fazla meraklı. Ve meraklılar, başını belaya sokar.”Tan, bir adım öne geçti, benimle adamlar arasına girerek. “Ona dokunursanız, işiniz benimle olur,” dedi, sesinde öyle bir kararlılık vardı ki, tüylerim diken diken oldu. “Şimdi buradan defolun.”Zayıf olan, bir an için Tan’a meydan okuyacak gibi göründü, ama iri yarı olan kolunu tuttu. “Bu iş burada bitmez,” dedi, gözlerini bana dikerek. “Dikkatli ol, küçük hanım.” Sonra ikisi de dükkândan çıktılar, kapının çanı tehditkâr bir şekilde çınladı.Tan, kapıyı kilitledi ve bana döndü. “İyi misin?” dedi, sesi endişeliydi. Elini omzuma koydu, gözleriyle beni taradı. “Sana bir şey mi yaptılar?”“Hayır,” dedim, nefesim titrerken. “Ama… Tan, korktum. Onlar… beni biliyorlar. Ne yapacağım?”Tan, bir an için sustu, sonra beni nazikçe bir sandalyeye oturttu. “Nare, seni koruyacağım,” dedi. “Söz veriyorum. Ama artık daha dikkatli olmalıyız. Onlar, çetenin sadece küçük bir parçası. Ve seni hedef almış olabilirler.”
O gün, Tan dükkândan ayrılmadı. Müşterilerle ilgilenirken, o bir köşede oturdu, gözleri sürekli kapıda ve pencerelerdeydi. Onun varlığı, korkumu biraz olsun dindirdi, ama içimdeki huzursuzluk hâlâ canlıydı. Akşam dükkânı kapatırken, Tan beni eve kadar bıraktı. “Bu gece bende kal,” dedi, ciddiyetle. “Evde yalnız olman güvenli değil.”“Ne?” dedim, şaşkınlıkla. “Ama… Tan, bu…”“Sadece güvenlik için,” dedi, hemen araya girerek. “Kanepede uyurum. Ama seni yalnız bırakamam.”Onun kararlılığı karşısında itiraz edemedim. Eve vardığımızda, Tan evi kontrol etti; pencereler, kapılar, her şey. Sonra, salonda oturduk. Elimde bir bardak çay, onun elinde kahve, ama ikimiz de konuşmuyorduk. Sessizlik, hem ağır hem de tuhaf bir şekilde huzurluydu.“Nare,” dedi Tan sonunda, sesi yumuşak. “Bugün seni korkuttuğum için özür dilerim. Ama… seni korumak zorundayım. Çünkü bu işe senin bulaşmana ben sebep oldum.”“Hayır, Tan,” dedim, hemen itiraz ederek. “Bu benim hatamdı. Merakımın peşinden gittim. Ama… şimdi, senin yanımda olman… bu, korkumu azaltıyor.”Tan, gülümsedi, ama gülümsemesi hüzünlüydü. “Biliyor musun,” dedi, “seninle konuşmak… hikâyelerini dinlemek, beni de bir şeylerden kurtarıyor. O görevde, arkadaşımı kaybettikten sonra, kimseye yakın olmamaya yemin etmiştim. Ama sen… bilmiyorum, Nare. Seninle konuşurken, sanki o yük biraz hafifliyor.”O an, içimdeki bir şey kırıldı. Tan’ın bu kadar açık olması, yaralarını paylaşması, beni ona daha da yakınlaştırıyordu. “Tan,” dedim, elimde olmadan elini tutarak. “Ben de… seni tanıdıkça, içimdeki o boşluk biraz doluyor. Anne ve babamı kaybettikten sonra, hep yalnız hissettim. Teyzem var, evet, ama… sanki kimse beni gerçekten anlamadı. Ta ki sen gelene kadar.”Tan, elimi sıkıca tuttu. “Nare, sen yalnız değilsin,” dedi. “Ve o adamlar sana zarar veremeyecek. Buna izin vermem.”Gözlerim doldu, ama ağlamamak için kendimi tuttum. “Peki ya sen?” dedim. “Senin yaraların… onları nasıl taşıyorsun?”Tan, bir an sustu, sonra derin bir nefes aldı. “Taşımıyorum,” dedi. “Sadece… onlarla yaşıyorum. Her görevde, her tehlikede, sanki o arkadaşımı geri getirebilirmişim gibi hissediyorum. Ama sen… seninle konuşurken, sanki hayatta başka şeyler de varmış gibi hissediyorum. Hikâyelerin, gülüşün… bunlar, bana yaşamı hatırlatıyor.”Sözleri, kalbime bir ok gibi saplandı. “Tan,” dedim, sesim titrerken. “Belki de ikimiz, birbirimizin hikâyesini tamamlarız. Belki… bu tehlikenin ortasında, bir şey buluruz.”Tan, bir an bana baktı, sonra elimi daha sıkı tuttu. “Belki,” dedi, sesi yumuşacık. “Ama önce, seni o adamlardan korumalıyım. Sonra… hikâyemizi yazarız.”
O gece, Tan kanepede uyudu, ama ben uyuyamadım. Pencereden dışarı bakarken, kasabanın sessizliği beni korkutuyordu. O adamlar, hâlâ dışarıdaydı. Ve Tan, beni korumak için hayatını riske atıyordu. Ama onun yanımda olması, korkumun yanında bir umut da büyütüyordu.Sabah, Tan erkenden kalktı. “Bugün o adamları bulacağım,” dedi. “Ama sen, lütfen dükkânda kal ve dikkatli ol. Kimseye güvenme.”“Sen de dikkat et,” dedim, endişeyle. “Tan, lütfen… geri dön.”Tan, gülümsedi ve elini omzuma koydu. “Döneceğim, Nare. Söz veriyorum.”
