3. bölüm · ALACAKUŞ'UN YARALI ASKERİ

3.

Elif Naz Ayyıldız

Saklıyar Kasabası’nın sakin sabahları, her zaman bir huzur kokusu taşırdı. Ama o sabah, içimde bir huzursuzluk vardı. Tan’ın şafak vakti evden çıktığını gördüğümden beri, zihnim bir hikâye yazarı gibi çalışıyordu; onun sessiz adımları, koyu renk ceketi, sırtındaki küçük çanta… Hepsi, bir romanın gizemli kahramanına aitti sanki. Ama bu bir roman değildi; bu, benim kasabamdı ve Tan Arslan, benim karşı komşumdu. Onun gizemini çözmek, artık sadece bir merak değil, bir takıntı haline gelmişti.Kitapçıyı açarken, her zamanki gibi kahve makinesini çalıştırdım. Ama aklım raflarda ya da müşterilerde değildi. Tan’ın “özel görev” dediği şey neydi? Saklıyar gibi küçük bir kasabada ne gibi bir görev olabilirdi? Belki bir kaçakçıyı takip ediyordu, belki bir istihbarat işiydi… Ya da belki, tamamen saçmalıyordum. Ama içimdeki ses, Tan’ın gözlerindeki o derin bakışın bir hikâyeyi sakladığını söylüyordu.O gün, öğleden sonra dükkânda sakin bir an yakaladığımda, karar verdim: Tan’ı takip edecektim. Evet, bu çılgıncaydı. Evet, bu muhtemelen aptalcaydı. Ama içimdeki hikâye yazarı, bir sırrı çözmeden duramazdı. Eğer Tan’ın ne yaptığını öğrenirsem, belki onunla daha yakın bir bağ kurabilirdim. Ya da en azından, bu merak ateşi içimi yakmayı bırakırdı
Ertesi sabah, Tan’ın yine şafak vakti evden çıktığını gördüm. Bu kez hazırlıklıydım. Üzerime koyu renk bir sweatshirt geçirdim, saçlarımı topladım ve sessizce dışarı çıktım. Kasaba hâlâ uykudayken, Tan’ın adımları beni kasabanın dışındaki orman yoluna götürdü. Saklıyar’ın etrafındaki orman, kasabanın sakinliğini koruyan bir kalkan gibiydi; ama aynı zamanda, gölgelerinde ne saklandığını kimsenin tam bilmediği bir yerdi.Tan, hızlı ama dikkatli adımlarla ilerliyordu. Onu uzaktan takip etmek için elimden geleni yapıyordum, ama dalların çıtırtısı ya da rüzgârın sesi, her an yakalanacağım korkusunu büyütüyordu. Bir ara, Tan durdu ve etrafına bakındı. Kalbim ağzıma geldi; bir ağacın ardına saklandım, nefesimi tutarak. Beni gördü mü? Ama birkaç saniye sonra, yoluna devam etti.Orman yolunun derinliklerinde, terk edilmiş bir kulübeye ulaştı. Kulübe, kasabanın yaşlılarının “perili” diye bahsettiği, yıllardır kimsenin uğramadığı bir yerdi. Tan, kulübenin kapısını açtı ve içeri girdi. Bir an tereddüt ettim, ama merakım ağır bastı. Yavaşça kulübeye yaklaştım, pencerenin kenarından içeri süzülen loş ışığa baktım.İçeride, Tan bir masanın başında oturuyordu. Önünde bir harita, birkaç dosya ve… bir telsiz miydi o? Yanında, duvara yaslanmış bir sırt çantası vardı; içinde ne olduğunu göremedim, ama ağır olduğu belliydi. Tan, telsize bir şeyler mırıldanıyordu, ama kelimeleri seçemiyordum. Sadece “hedef”, “güvenli” ve “yakında” gibi kelimeler kulağıma çalındı. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Bu neydi böyle? Tan bir casus mu? Kaçakçı mı? Yoksa… daha tehlikeli bir şey mi?Tam o sırada, dışarıdan bir motor sesi duydum. Hızla yere çöktüm, kulübenin gölgesine saklandım. Bir motosiklet, kulübeye doğru yaklaşıyordu. İki adam indi; biri iri yarı, diğeri daha zayıf, ama ikisinin de yüzünde sert bir ifade vardı. Ellerinde çantalar vardı ve aceleyle kulübeye girdiler. Tan’la konuşmaya başladılar, ama sesleri alçaktı
Zaman daral…ıyor” gibi kelimeler kulağıma çarptı. Kalbim göğsümde öyle hızlı atıyordu ki, sanki ormanın sessizliğini bozacak gibiydi. Nare, ne işin var burada? diye sordum kendime, ama artık geri dönemezdim. Tan’ın sırrını çözmek için çok ileri gitmiştim. Kulübenin gölgesinde, nefesimi tutarak dinlemeye devam ettim.İçerideki konuşma bir süre daha devam etti. Tan’ın sesi, diğer iki adama göre daha sakin, ama bir o kadar da otoriterdi. “Plan değişmedi,” dediğini duydum. “Ama dikkatli olmalıyız. Bu kasaba göründüğü kadar masum değil.” Bu cümle, içimde bir ürperti yarattı. Saklıyar’ı mı kastediyordu? Kasabamızda ne olabilirdi ki?Tam o sırada, aptalca bir hata yaptım. Dizlerim uyuşmuştu, yere çömelmekten yorulmuştum. Hafifçe hareket ettiğimde, ayağımın altındaki bir dal çatırdadı. Ses, ormanın sessizliğinde bir silah patlaması gibi yankılandı. İçerideki konuşma aniden kesildi. Tan’ın sesi, “Kim var orada?” diye sert bir şekilde yükseldi.Kalbim duracak gibiydi. Kaçmayı düşündüm, ama bacaklarım sanki yere çakılmıştı. Kulübenin kapısı hızla açıldı ve Tan dışarı fırladı. Gözlerimiz bir an için kesişti. Onun kahverengi gözlerinde şaşkınlık, öfke ve… bir parça endişe mi vardı? “Nare?” dedi, sesi hem tanıdık hem de yabancıydı. “Ne yapıyorsun burada?”Ağzımı açtım, ama kelimeler boğazıma düğümlendi. “Ben… şey… sadece…” diye kekeledim, ama cümlemi tamamlayamadan diğer iki adam da kapıda belirdi. İri yarı olan, “Bu da kim?” diye hırladı, elini beline götürürken. Kalbim ağzıma geldi; belinde bir silah mı vardı?Tan, bir an için dondu, ama sonra hızlıca öne geçti, benimle adamlar arasına girerek. “O sadece bir kasabalı,” dedi, sesinde bir soğukkanlılık vardı, ama gözleri bana keskin bir uyarı gönderiyordu. “Meraklı bir komşu. Bir şey bilmiyor.”“Bilmiyor mu?” dedi zayıf olan, gözlerini kısarak beni süzdü. “O zaman neden burada gizleniyor?”“Bir hata yapmış,” dedi Tan, hâlâ benimle adamlar arasında durarak. “Değil mi, Nare?” Bana baktı, gözleriyle adeta yalvarıyordu: Lütfen, hiçbir şey söyleme.“Evet,” dedim, sesim titrerken. “Merak ettim… sadece… ormanda yürüyordum.” Yalanım o kadar barizdi ki, kendim bile inanmadım. Ama Tan, durumu kontrol altına almak için hemen devreye girdi.“Onu buradan götürüyorum,” dedi adamlara. “Siz devam edin. Plan aynen işliyor.” Adamlar bir an tereddüt etti, ama sonra başlarını sallayıp kulübeye geri döndüler. Tan, kolumdan nazikçe ama kararlı bir şekilde tuttu ve beni ormanın derinliklerinden uzaklaştırdı
Tan, beni ormandan kasabaya doğru götürürken tek kelime etmedi. Kolumu bırakmıştı, ama adımları öyle hızlıydı ki, ona yetişmek için neredeyse koşuyordum. Sonunda, kasabanın girişine yakın bir açıklıkta durdu ve bana döndü. Gözlerinde öfke, endişe ve başka bir şey vardı… Belki suçluluk?“Nare, ne yapmaya çalışıyorsun?” dedi, sesi alçak ama sertti. “Beni neden takip ettin? Bu bir oyun değil!”“Ben… sadece merak ettim,” dedim, savunmaya geçerek. “Sen kimsin, Tan? Kasabaya geldin, gizemli bir görevden bahsediyorsun, sabahın köründe ormana gidiyorsun… Saklıyar’da böyle şeyler olmaz! Anlat bana, ne oluyor?”Tan, bir an için sustu. Etrafına bakındı, sanki hâlâ takip edilip edilmediğimizi kontrol ediyordu. Sonra derin bir nefes aldı ve sesini alçalttı. “Bunu bilmemen senin için daha iyi,” dedi. “Ama madem bu kadar ileri gittin… Sana sadece şunu söyleyeceğim: Ben bir özel görev ekibindeyim. Saklıyar, göründüğü kadar sakin bir yer değil. Sınırdan kaçakçılık yapılıyor, ve bu kasaba, o işin merkezi haline gelmiş.”Şok içinde ona baktım. “Kaçakçılık mı? Saklıyar’da mı?” Kasabamızın en büyük skandalı, Bay Hüseyin’in ineğinin komşunun bahçesine kaçmasıydı! Kaçakçılık nasıl olabilirdi?“Evet,” dedi Tan, gözlerini kaçırmadan. “Ama bu, senin bulaşacağın bir iş değil. O adamlar… tehlikeli. Ve şimdi seni gördüler. Bu, işleri karıştırdı.”“Ne yani?” dedim, sesimde bir panik tınısı. “Beni mi kovalayacaklar şimdi?”Tan, bir an için sustu, sonra elini saçlarının arasından geçirdi. “Bilmiyorum,” dedi. “Ama seni korumam gerekecek. Çünkü o adamlar, tanık sevmez.”Kalbim bir kez daha hızlandı. Tanık mı? Ben sadece meraktan buraya geldim! Ama Tan’ın yüzündeki ciddiyet, bunun bir şaka olmadığını söylüyordu. “Bundan sonra benden uzak dur, Nare,” dedi. “Ve lütfen, bir daha beni takip etme. Kendi iyiliğin için.”Ama içimdeki hikâye yazarı, bu uyarıyı dinlemek istemiyordu. “Peki, sen neden buradasın?” dedim, meydan okuyarak. “Sadece bir asker misin, yoksa daha fazlası mı var? Bana gerçeği söyle, Tan. Lütfen.”Tan, bir an için bana baktı. Gözlerinde, o tanıdık sıcaklık bir an parladı, ama hemen söndü. “Sana gerçeği söylüyorum,” dedi. “Ama hepsini değil. Çünkü bilmen, seni daha büyük tehlikelere atar. Eve dön, Nare. Ve lütfen, normal hayatına devam et.”.
Eve dönerken, zihnim karmakarışıktı. Tan’ın sözleri, hem bir uyarı hem de bir sır gibiydi. Kaçakçılık, tehlikeli adamlar, gizli görev… Bunlar, Saklıyar’ın sakin dünyasına ait şeyler değildi. Ama artık ben de bu hikâyenin bir parçasıydım, istesem de istemesem de. Ve Tan… Onun beni korumak zorunda hissetmesi, içimde garip bir his uyandırıyordu. Hem korku, hem de tuhaf bir güven.O akşam, kitapçıyı kapatırken, Tan’ın evinin ışıklarının hâlâ yanmadığını fark ettim. Yine dışarıda mıydı? Görevi ne kadar tehlikeliydi? Ve en önemlisi, neden beni korumak zorunda olduğunu düşünüyordu? İçimdeki merak, korkuya rağmen sönmemişti. Ama bu kez, daha dikkatli olacaktım.Ertesi sabah, dükkânda kahve yaparken, kapının çanı çaldı. Başımı kaldırdığımda, Tan karşımdaydı. Üzerinde yine o koyu renk ceket, ama bu kez yüzünde bir yorgunluk vardı. “Nare,” dedi, doğrudan konuya girerek. “Dün için özür dilerim. Sert konuştum. Ama ciddiyim, bu işe bulaşmanı istemiyorum.”“Ben de özür dilerim,” dedim, içtenlikle. “Ama… beni korumak zorunda değilsen, neden buradasın? Bana gerçeği söyleyebilirsin, Tan. Güveniyorum sana.”Tan, bir an duraksadı. Sonra, yavaşça bir sandalyeye oturdu. “Tamam,” dedi. “Ama bu, aramızda kalacak.” Derin bir nefes aldı. “Ben bir özel kuvvetler subayıyım. Saklıyar, sınır kaçakçılığı için bir geçiş noktası. Silah, uyuşturucu… Büyük bir çete var, ve ben onların liderini yakalamak için buradayım. Ama bu kasabada, kimin onlarla bağlantılı olduğunu bile bilmiyoruz. Herkes şüpheli.”Gözlerim faltaşı gibi açıldı. “Yani… kasabadaki birileri de mi bu işe karışmış?”“Muhtemelen,” dedi Tan, sesi ciddiydi. “Ve şimdi seni o kulübede gördüler. Adını biliyorlar, Nare. Bu yüzden… seni gözetmem gerekecek. En azından, bu iş bitene kadar.”Sözleri, hem korkutucu hem de tuhaf bir şekilde içimi ısıtan bir gerçeklik taşıyordu. Tan Arslan, artık sadece gizemli bir asker ya da karşı komşum değildi. O, beni korumak zorunda olan biriydi. Ve ben, onun hikâyesinin bir parçası olmuştum.
O günden sonra, Tan’la aramızda garip bir bağ oluştu. O, görevine devam ederken, beni uzaktan izliyordu. Bazen kitapçıya uğruyor, sadece bir kahve içip gidiyordu. Ama her bakışında, her kısa konuşmamızda, onun gözlerindeki o sıcaklık biraz daha belirginleşiyordu. Ben de, merakımın ötesinde, ona karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştım. Belki bu, sadece tehlikenin getirdiği bir adrenalin değildi. Belki de, Tan Arslan, benim yazacağım hikâyenin en önemli kahramanı olacaktı.Ama tehlike, hâlâ gölgelerde bekliyordu. O iki adam, kulübedeki karşılaşmadan sonra kasabada görünmemişti, ama Tan’ın uyarısı aklımdan çıkmıyordu: “Herkes şüpheli.” Saklıyar, artık sadece sakin bir kasaba değildi. Ve ben, bilmeden, bir suç ağının ortasına düşmüştüm.