1. bölüm · ALACAKUŞ'UN YARALI ASKERİ

1.

Elif Naz Ayyıldız

"Bazı sabahlar, dünya henüz uyanmamış gibi olur; kuşlar bile sessizdir, kelimelerse içeride birikir."

İsmim Nare.
Anlamı ise; nar demek, yanmak demek, haykırmak demek.
Saklıyar Kasabası'nda yaşıyorum ve bir kitapçıda çalışıyorum. Hayalim, içimde biriken hikâyeleri insanlara duyurmak; belki birilerine nefes, birilerine yaşam olurum diye. Ama bana dair bilmeniz gereken en önemli ve en son şey: Tan Arslan’a çok âşık olduğumdur.
Sabah, her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde, uykulu bir şekilde kitapçıyı açmaya gittim. Kalabalık bir kasabaydık. Herkes birbirini tanır ve güvenirdi. Kitapçının sahibi Hasan Amca yaşlı olduğundan, kitapçıyı bana emanet etmişti. Az para alıyordum ama bana yetiyordu. Kitapların arasında olmayı ve okumayı her zaman seven bir insandım… ve hep öyle olacağım, sanırım.
Kitapçının önünde otururken, emekli maaşını çekmeye giden kasabamızdaki değerli yaşlılar —kulakları duymadığından— bağıra bağıra konuşuyorlardı. Kasabaya asker gelecekmiş; heybetli, sert bir asker olduğunu söylüyorlardı. Ama pek ilgimi çekmedi ve içeriye doğru yöneldim. Kahve yapmak için, tam bardağı çıkarmak üzere uzandığım anda, kitapçının kapısı açıldı.
Bu saatte kimse gelmezdi dükkâna. Merakla kafamı kaldırdığımda, karşımda uzun boylu, kahverengi gözlü, sert bakışlı bir adam duruyordu. İlk defa görmüştüm. Sanırım asker olmalıydı.

“Merhaba, ne aramıştınız?” dedim.

Gülümseyerek, “Atatürk’ün Nutuk kitabını arıyorum,” dedi; duygusuz bir ses tonuyla.
“Nutuk mu?” dedim, sesimin titremediğinden emin olmaya çalışarak. “Tabii, hemen bakayım. Sanırım en üst rafta olmalı.” Kitapçının rafları, Hasan Amca’nın gençlik yıllarında kendi elleriyle yaptığı, yüksek ve biraz da yamuk ahşap raflardı. En üst raflara ulaşmak her zaman bir macera olurdu; eski bir merdiven kullanırdım, ki o merdiven de en az Hasan Amca kadar inatçı ve huysuzdu.Asker, “Acelem yok,” dedi, ellerini ceplerine sokarak. Sanki dükkânı inceliyor gibi etrafına bakıyordu, ama göz ucuyla beni süzdüğünü hissettim. Yüzümün hafifçe ısındığını fark ettim ve hemen arkamı döndüm. Nare, sakin ol, dedim içimden. Sadece bir müşteri. Kitabı bul, ver ve bitsin.Merdiveni rafların önüne çektim. Eski tahtalar gıcırdadı, her zamanki gibi. Adımlarımı dikkatle atarak yukarı tırmandım, en üst rafa ulaşmaya çalışırken bir yandan da Nutuk’un nerede olduğunu hatırlamaya çalışıyordum. Hasan Amca, tarihi kitapları hep en üste koyardı; “Onlar bizim hazinemiz,” derdi, “herkesin eline hemen geçmesin.” Ama bu, benim gibi kısa boylu biri için her zaman bir eziyetti.Tam uzanmıştım ki, parmaklarımın ucu kitabın sırtına değdi. Hah, işte orada! Ama tam o sırada, merdivenin bir bacağı hafifçe kaydı. Kalbim ağzıma geldi; bir an için düşeceğimi sandım. Elim havada, dengemi kaybetmiş bir şekilde sendeledim. Tam o anda, güçlü bir el kolumu kavradı ve beni sabitledi.“Dur, düşeceksin,” dedi o duygusuz ses, ama bu kez bir parça endişe taşır gibiydi. Başımı çevirdiğimde, askerin hemen yanımda durduğunu gördüm. Kolumu öyle sıkı tutuyordu ki, hem güven verici hem de biraz ürkütücüydü. Yüzlerimiz birbirine o kadar yakındı ki, kahverengi gözlerinde, sertliğin ardında saklı bir sıcaklık olduğunu fark ettim. Kalbim, düşme korkusundan mı yoksa başka bir şeyden mi bilmiyorum, deli gibi çarpmaya başladı.“Teşekkür ederim,” dedim, sesim biraz titrek çıkmıştı. Hızla toparlanıp merdivenden indim, ama elim hâlâ boş. “Sanırım… boyum yetmedi,” diye mırıldandım, utanarak. Yüzümün kıpkırmızı olduğundan emindim.Asker, hafif bir gülümsemeyle, “İzin ver, ben alayım,” dedi. Sanki bu durum onu eğlendirmişti. Merdivene tırmanması bir an bile sürmedi. Uzun kollarıyla rahatça en üst rafa uzandı ve Nutuk’u aldı. Kitabı elinde tutarken, bir an kapağına baktı, sanki onunla ilgili bir anısı varmış gibi. Sonra bana uzattı.“İşte,” dedi. “Aradığım bu.”Kitabı aldım, ama elimde tutarken gözlerim onun ellerine kaydı. Güçlü, ama bir o kadar da narindi. Parmaklarında küçük, eski bir yara izi fark ettim. Hikâyesi neydi acaba? Merakım, her zaman olduğu gibi, içimdeki hikâye yazma arzusunu uyandırdı. Ama kendimi hemen durdurdum. Nare, bu adam bir yabancı. Hem de asker. Sadece kitabı ver ve işine bak.“Teşekkür ederim,” dedim, kasaya doğru yürürken. “Hemen paketleyeyim mi, yoksa böyle mi alırsınız?”“Paketlemeye gerek yok,” dedi, hâlâ o sakin, duygusuz sesiyle. Ama bu kez gözlerinde bir şey parladı, sanki beni tartıyordu. “Burada mısın hep? Bu kitapçıda?”Sorusu beklenmedikti. Bir an duraksadım, sonra gülümsedim. “Evet, genelde buradayım. Hasan Amca’nın emaneti bu dükkân. Kitaplarla geçer günüm.”“Güzel,” dedi, başını hafifçe eğerek. “Kitaplar iyi dosttur.” Sesi, bir an için daha yumuşak çıkmıştı. Sonra cüzdanını çıkardı, parayı uzattı ve kitabı eline aldı. “Belki yine uğrarım.”“Her zaman bekleriz,” dedim, kasabadaki her esnafın otomatik olarak söylediği o klişe cümleyle. Ama içimde bir şeyler kıpırdıyordu. O kapıdan çıkarken, çanın tekrar çınlamasıyla, sanki bir hikâyenin başlangıcında olduğumu hissettim.
O günün geri kalanı, her zamanki gibi geçti. Kasabanın tanıdık yüzleri dükkâna uğradı; kimi bir roman, kimi bir gazete aldı. Ama aklım, sabahki askerdeydi. Kimdi o? Neden Saklıyar gibi küçük bir kasabaya gelmişti? Ve neden Nutuk’u istemişti? Belki sadece bir görevdi, belki de daha derin bir sebebi vardı. İçimdeki hikâye yazarı, onun gözlerindeki o kısa, sıcak bakışı düşünüp duruyordu.Akşam, dükkânı kapatırken, kasabanın meydanında bir hareketlilik fark ettim. Yaşlılar, hâlâ asker hakkında konuşuyordu. Adının Tan olduğunu duydum. Tan Arslan. İsmi, içimde bir şeyleri titretti. Sanki bu ismi yıllardır biliyormuşum gibi. Ama hayır, bu sadece bir tesadüftü. Ya da öyle miydi?Eve dönerken, içimdeki hikâyeler yine taşmaya başladı. Belki de bu asker, benim yazacağım bir hikâyenin kahramanı olacaktı. Ya da belki, bilmeden, o zaten benim hikâyemin bir parçasıydı.