4. bölüm · ALACAKUŞ'UN YARALI ASKERİ

4.

Elif Naz Ayyıldız

Saklıyar’ın akşamları, her zaman bir sakinlik örtüsüyle kaplanırdı. Kitapçıyı kapattığımda, kasabanın meydanındaki sokak lambaları yeni yeni yanıyor, uzaklardan gelen cırcır böceklerinin sesi havayı dolduruyordu. Ama o akşam, içimdeki huzursuzluk hâlâ canlıydı. Tan’ın kulübedeki uyarısı, kaçakçılık çetesinin varlığı ve beni “korumak zorunda” olması… Bütün bunlar, Saklıyar’ın masum dünyasını bir gölge gibi sarmıştı. Yine de, Tan’ın gözlerindeki o sıcak parıltı, korkumu bastıran bir şeydi. Onunla konuşmak, onun hikâyesini öğrenmek istiyordum. Belki de, kendi hikâyemi paylaşmak istiyordum.Tan, o gün kitapçıya uğramamıştı. Ama eve döndüğümde, karşı evin ışıklarının yandığını gördüm. Perdeler hâlâ sıkı sıkıya kapalıydı, ama bu kez kapının önünde küçük bir not vardı: “Nare, kahve için teşekkürler. Bu akşam müsaitsen, konuşalım. – Tan.” Notu okurken, kalbim hızlandı. Konuşalım mı? Bu, onun mesafeli tavrına göre büyük bir adımdı. Hemen içeri girdim, üstümü değiştirdim ve elimde bir termos kahve ile birkaç kurabiyeyle Tan’ın kapısına gittim. Bu kez kek değil, kurabiye, dedim içimden, gülümseyerek.Kapıyı çaldığımda, Tan hemen açtı. Üzerinde sade bir gömlek ve kot pantolon vardı; asker üniformasından uzak, sıradan bir adam gibiydi. Ama gözlerindeki o yorgunluk, hâlâ bir şeyleri sakladığını hissettiriyordu. “Nare,” dedi, hafif bir gülümsemeyle. “Geldin.”“Tabii ki,” dedim, termosu uzatarak. “Kahve ve kurabiye getirdim. Komşuluk geleneklerimiz bitmez.” Gülümsemem, biraz gerginliğimi gizlemek içindi.Tan, kapıyı ardına kadar açtı. “İçeri gel,” dedi. İlk kez evine davet ediliyordum. İçeri girdiğimde, evin sade ama düzenli olduğunu fark ettim. Bir koltuk, küçük bir masa, birkaç kitap… Ama sanki burası, geçici bir durak gibiydi. Duvarlarda hiçbir kişisel eşya, fotoğraf ya da anı yoktu. Tan’ın hayatı, tıpkı kendisi gibi, bir sır gibiydi.
Kahveleri doldururken, masanın üzerine bir defter dikkatimi çekti. Kenarları yıpranmış, sayfaları sararmış bir defterdi. “Bu ne?” dedim, merakla.Tan, bir an tereddüt etti, ama sonra defteri aldı ve bana uzattı. “Notlarım,” dedi. “Görevle ilgili değil… Daha çok, düşüncelerim. Bazen yazıyorum.”“Sen de mi yazıyorsun?” dedim, şaşkınlıkla. “Ben de! Hikâyeler yazıyorum. Hep hayalim, bir gün bunları insanlara duyurmak. Belki birine nefes olur, birine yaşam olur diye…”Tan’ın gözlerinde bir merak parladı. “Ne tür hikâyeler yazıyorsun?” dedi, koltuğa yaslanarak. Sesi, ilk kez bu kadar içtendi.Bir an duraksadım. Hikâyelerim, içimdeki dünyaydı. Onları paylaşmak, kalbimi açmak gibiydi. Ama Tan’ın bakışlarındaki o samimiyet, cesaretimi topladı. “Farklı şeyler,” dedim. “Bazen kasabadaki insanlardan ilham alıyorum. Mesela, Hasan Amca’nın gençlik aşkı, ya da meydandaki yaşlıların dedikoduları… Ama bazen de, daha derin şeyler. Kaybettiklerimle ilgili.”Tan, kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Kaybettiklerin mi?” Sesi, nazik ama meraklıydı.Derin bir nefes aldım. Bu, anlatması zor bir konuydu, ama bir şey, Tan’a açılmamı söylüyordu. “Anne ve babamı küçükken kaybettim,” dedim, sesim titremese de içimde bir sızı hissettim. “Bir trafik kazasıydı. Ben sekiz yaşındaydım. O günden sonra, teyzemle büyüdüm. Ama… sanki içimde bir boşluk kaldı. Hikâyeler yazmak, o boşluğu dolduruyor. Sanki onların hâlâ yanımda olduğunu hayal edebiliyorum.”Tan, bir an sustu. Kahve fincanını elinde tutuyordu, ama gözleri uzaklara dalmıştı. “Bunu anlıyorum,” dedi sonunda, sesi alçak ve hüzünlü. “Kaybetmenin ne olduğunu bilirim.”Merakla ona baktım. “Sen de mi… bir şey mi kaybettin?”Tan, bir an için konuşmadı. Sonra, yavaşça fincanı masaya bıraktı ve ellerini kucağında birleştirdi. “Benim hikâyem, seninkinden farklı,” dedi. “Ama… evet, kaybettim. Ailemi değil, ama… bir parçamı.” Gözlerini bana çevirdi, ve o an, onun sert maskesinin ardında derin bir yara olduğunu gördüm. “Askerdeyken, bir görevde… en yakın arkadaşımı kaybettim. Benim hatamdı. Onu koruyamadım. O günden beri, her görevde, sanki o anıyı taşıyorum. Ve bu yüzden… kimseye yakın olmamaya çalışıyorum. Çünkü birini daha kaybetmek istemiyorum.”Sözleri, içime bir ok gibi saplandı. Tan’ın gözlerindeki o sıcaklığın, aynı zamanda bir acıyı sakladığını şimdi anlıyordum. “Tan,” dedim, sesim yumuşacık. “Bu senin hatan değildi. Biliyorum, böyle şeyler kolay unutulmaz, ama… kendini suçlaman, onu geri getirmez.”Tan, hafif bir gülümsemeyle başını eğdi. “Biliyorum,” dedi. “Ama bazen, bilmek yetmiyor. Senin hikâyelerin gibi… Yazmak, bazen acıyı hafifletiyor, ama tamamen silmiyor.”O an, aramızda bir bağ oluştuğunu hissettim. İkimiz de, farklı yaralar taşıyorduk, ama belki de bu yaralar, bizi birbirimize yakınlaştırıyordu. “Bir hikâye anlatayım mı sana?” dedim, aniden. “Yazdığım bir tanesini.”Tan, merakla başını kaldırdı. “Dinlerim,” dedi.
Ona, yazdığım bir hikâyeyi anlattım. Bir kız ve bir gezgin hakkında; kız, kasabasında sıkışıp kalmış, ama içindeki hikâyelerle dünyayı dolaşmayı hayal ediyordu. Gezgin ise, her kasabada bir parçasını bırakarak, asla tam olamayan bir adamdı. Hikâyeyi anlatırken, Tan’ın gözlerinin parladığını gördüm. Sanki, kendi hikâyesini de içinde buluyordu.“Biliyor musun,” dedim, hikâyeyi bitirdiğimde. “Bazen, yazdığım karakterlerin gerçek olduğunu hayal ediyorum. Mesela… senin gibi biri. Gizemli, ama içinde bir dünya saklayan.”Tan, gülümsedi, ama bu kez gülümsemesi daha içtendi. “Belki de ben, senin hikâyelerinden biriyim,” dedi, şakayla karışık. “Ama Nare, senin hikâyelerin… özel. Onları yazmaya devam et. Bir gün, gerçekten birine nefes olacaksın.”O an, kalbimde bir sıcaklık yayıldı. Tan’ın sözleri, sadece bir iltifat değildi; sanki beni gerçekten görüyordu. Ve ben de, onun yaralarını, onun hikâyesini görmek istiyordum.O akşam, konuşmamız saatlerce sürdü. Tan, geçmişinden daha fazla bahsetti; askerlik yıllarından, kaybettiği arkadaşından, geceleri uykusunu kaçıran anılardan. Ben de, anne ve babamın yokluğunun içimde bıraktığı boşluğu, yazarak nasıl hayatta kaldığımı anlattım. İkimiz de, yaralarımızı açığa vururken, birbirimize birer dayanak oluyorduk.“Nare,” dedi Tan, gece ilerlerken. “Seni korumak zorundayım, çünkü bu görev tehlikeli. Ama… seni tanıdıkça, bunun sadece görev olmadığını hissediyorum. Sen… farklısın.”Yüzüm kızardı, ama gözlerimi ondan kaçırmadım. “Sen de farklısın, Tan,” dedim. “Ve ne olursa olsun, ben de seni yalnız bırakmayacağım. Hikâyelerimde hep bir kahraman olur. Belki bu kez, o kahraman sensin.”Tan, bir an sustu, sonra elini uzattı ve nazikçe elimin üstüne koydu. “O zaman,” dedi, “birlikte yazalım bu hikâyeyi. Ama lütfen, dikkatli ol. Çünkü bu hikâye, tehlikeli bir sona gidebilir.”
Konuşmamız bittiğinde, dışarıda bir gölge hareket etti. Tan, aniden ayağa kalktı, pencereye yaklaştı ve perdeyi hafifçe araladı. “Gitmen lazım,” dedi, sesi aniden sertleşmişti. “Şimdi.”“Ne oluyor?” dedim, panikle.“Sanırım takip ediliyoruz,” dedi. “O kulübedeki adamlar… Seni unutmamışlar.”Kalbim yine hızlandı. Ama bu kez, korkunun yanında başka bir şey vardı: Tan’ın yanımda olması. “Tamam,” dedim, kararlı bir şekilde. “Ama bu hikâyeyi birlikte bitireceğiz, Tan.”O, bana baktı ve başını salladı. “Birlikte,” dedi.