7. bölüm · Akasya.
Bölüm 7: Ölümcül Takip
"Bazı sırlar sessizlikte büyür; ama en derin yaraları, konuşmaya cesaret edenler iyileştirir."
Akasya, ellerini ceketinin cebine sokarak hızla ilerliyordu. Karşısındaki yüzler birer silüetten ibaretti; her biri farklı bir hikâye taşıyor, her biri farklı bir tehdit oluşturuyordu. Tam da bu yüzden, bu şehri terk etmeden önce işini bitirmek zorundaydı. Hedefi sıradan biri değildi. Her adımda bir risk vardı ama bu risk, ona hedefine daha yakın olma güdüsü veriyordu. Birkaç adım ilerlemeden hemen önce arkasındaki gölgeyi fark etti. İzleniyordu. Bu gece, Akasya’nın hayatında her şey farklıydı.
O sırada telefonundaki titreşimle irkildi. Bir mesaj gelmişti: "Bu kurban diğerlerinden farklı. Dikkatli ol." O an her şey daha da karmaşık hâle geldi. Bu sadece bir kurban değil, bir ölüm tuzağıydı ve Akasya, bu tuzağı kurmak zorundaydı.
Mesajı okurken duraksadı. Telefonu parmaklarının arasında sımsıkı tutarak adımlarını yavaşça hızlandırdı. Gölgelerin arasında sessizce ilerleyen bir adam vardı. Bu adam sıradan bir kurban değildi. Akasya'nın aldığı her nefeste içindeki soğuk düşünceler yoğunlaşıyor; sadece işini tamamlamak için değil, hedefiyle yüzleşmek için de hazır olduğunu hissediyordu. Onunla karşılaştığında geri adım atmak gibi bir lüksü olmayacaktı.
Mesajı hızlıca silip telefonunu cebine koydu. Çevresindeki her hareketi dikkatle izliyordu. Bir şeylerin ters gittiği belliydi. Düşman o kadar dikkatliydi ki Akasya her an bir tuzağa düşebilir ya da rakibi ondan önce hamle yapabilirdi. Aklından geçen her olasılığı hızla tartarak bir çözüm bulmaya çalıştı ve adamın arkasına düştü. Karanlık sokakta ilerleyen adam, Akasya'nın hiç beklemediği bir anda telefon görüşmesi yapmaya başladı.
Kelimeler havada yankılanıyordu. Akasya’nın gözleri adamın her hareketini izlerken, kalbinin hızlı atışları arasında bir tuhaflık hissetti. Adamın yanında, hiç beklemediği bir silah vardı. Ancak Akasya geri çekilmedi; bu, onun için bir fırsattı.Telefon konuşması bittiğinde adam gözlüğünü takarak ilerlemeye devam etti. Akasya yerini değiştirip daha da yaklaştı. Her adımda nefesini tutuyordu. Adamın bu denli sakin olması bir tuzak sinyali olabilirdi ancak hedefine ulaşmak zorundaydı. Sessizce hızlandığı sırada arkasında bir hareketlilik duydu. Başka birinin daha olduğunu fark etti. Adamı etkisiz hale getirmeliydi ama bu yeni tehdit planlarını altüst edebilirdi. Bir kurşun sesi duyuldu.
Akasya refleks olarak eğildi ve hemen ardından büyük bir patlama sesi yükseldi. Patlama hedeften değil, yakınındaki bir çöp kutusuna yerleştirilen tuzaktan gelmişti. Düşman zekice hamle yapıyordu. Kendini savunabilmek için saniyelik bir şans yaratmalıydı. Hızla yer değiştirerek adamın gölgesini takip etti. Bir sokak köşesinde nihayet onu fark etti. Gözleri adamın profilinde sabitlendi. Zaman ne kadar hızlı geçerse geçsin, Akasya bu işi bitirmeliydi.
Birden, arkasındaki gölge hızla hareketlendi. Akasya bir adım geri atarak arkasını döndü. Yanında beliren yeni figürün yüzü net görülmüyordu fakat hissettiği bir şey vardı: Bu adam da onun gibi bir profesyoneldi.
Adamın elindeki tabanca, ölümcül bir tehdit olarak parlıyordu. "Bir hata yapıyorsun," dedi adam gülümseyerek. Sesi kısık bir fısıltıya dönüştü. "Bu kadar kolay olacağını sanmıştın, değil mi?" Akasya'nın gözleri daraldı. "Her şey bitti," diye mırıldandı; sesindeki güven, içindeki huzurla örtüşüyordu. "Ama senin için henüz başlamadı bile." Sağdaki sokak lambasının cılız ışığını fırsat bilerek silahını usulca belinden çıkardı.
Parmakları tetiğe hazırdı. Adam çok yakınlaşmıştı ama Akasya'nın planı basitti: Bu yakınlık, onların son anı olacaktı. Adam hamle yaptığı anda Akasya karşılık verdi. Tabancanın sesi karanlıkta bir ölüm yankısı gibi yayıldı. Adam, gözlerinde şaşkınlıkla yere düştü. Akasya silahını gizleyerek hızla geri çekildi ve karanlıkta kayboldu. Kazandığını düşünüyordu ancak içinde bir boşluk vardı. Cebine yeni bir mesaj düştü: "Bu iş bitmedi, Akasya." Bu tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir elin imzasıydı. Oyun daha yeni başlıyordu.
Oyunun yeni kuralları, yere yığılan adamın ceketinden sarkan beyaz bir zarfla yazılmıştı. Akasya, kanın üzerine damlamasına izin vermeden zarfı hızla çekip aldı. Üzerinde sadece kendi adı yazıyordu ama yazı tipi, çocukluğundan beri rüyalarına giren o titrek ama asil el yazısının aynısıydı. Annesine aitti. Yıllardır ondan saklanan, Vural ve Lizge’ye bile anlatamadığı o yasaklı mektup şimdi parmaklarının arasındaydı. Annesi Rüya, ölmeden önceki son nefesini sanki bu kağıda üflemişti. Akasya, etrafını saran polis sirenlerinin sesi yaklaşırken mektubu göğsüne bastırdı. Artık sadece intikam için değil, annesinin yarım kalan vedasını tamamlamak için de koşacaktı.
LİZGE’NİN ANLATIMIYLA:
Saat sabah on civarıydı. Bornova’nın üzerine çöken puslu güneş, evin salonuna yorgun bir ışık sızdırıyordu ama içerideki hava buz gibiydi. Mutfak masasında karşılıklı oturmuş, Vural’la öylece bekliyorduk. Elimizdeki kahveler çoktan soğumuş, yerini uykusuzluğun getirdiği o ağır baş ağrısına bırakmıştı. Gözümüz sürekli kapıdaydı; Akasya’nın nerede olduğunu, o gece neler yaşadığını bilmemek bizi tüketiyordu. Tam o sırada kapı kilidinin yavaşça dönme sesi duyuldu. Vural’la aynı anda ayağa fırladık. Akasya içeri girdiğinde, üzerinde sabahın o nemli, çiğ düşmüş soğuğu vardı. Yüzü kireç gibiydi ama gözlerinde, daha önce hiç görmediğim o sert ve yabancı kararlılık parlıyordu. Hiçbir şey söylemeden masaya yaklaştı, elini ceketinin iç cebine attı ve kan lekeleriyle kirlenmiş beyaz bir zarfı tam önümüze bıraktı. Üzerindeki o titrek, asil el yazısını görünce kalbim duracak gibi oldu. Bu mektup annemize, Rüya’ya aitti.
Akasya, sandalyeye adeta çöker gibi oturdu ve sabahın sessizliğini yırtan o soğuk sesiyle anlatmaya başladı: "Bu sabah, sadece bir suikastı bitirmedim," dedi masadaki zarfı işaret ederek. "Annemin yıllardır saklanan, bizden kaçırılan o gerçeğinin son parçasına ulaştım. Vurduğum adam bir kuryeydi ve bu mektup ondaydı." Vural şaşkınlıkla mektuba uzanırken Akasya devam etti: "Annem sadece bir kaza kurbanı değilmiş. O, isimleri dosyalar arasından silinmeye çalışılan bir grubun, bir sırrın parçasıymış. Bu sabah o tetiği çektiğimde, aslında yıllardır üzerimize örtülen o yalan perdesini de yırttım. Artık sadece izlenmiyoruz, doğrudan hedefiz." Ona bakarken içimin ürperdiğini hissettim.
Akasya artık sadece benim küçük meleğim değildi. Birkaç saat sonra, evdeki o ağır hava üzerimize kapandığında dışarı çıkmaya karar verdik. Vural, mektubu alıp detaylı bir inceleme yapmak için askeriyeye giderken, biz de Akasya’yla veteriner kliniğine doğru yola çıktık.
Kliniğe vardığımızda, sabah kontrolü için ilk önce kedilerin olduğu odaya geçtim. Akasya’yı, kliniğin iç kısmında yer alan kahve makinesine yakın bir kanepeye yönlendirdim. Oturdu, sessizce etrafı izlemeye başladı. Elinde kahvesi, düşüncelere dalmış gibiydi ama gözleri sürekli bir şey arar gibi etrafı süzüyordu.
Bir ara dönüp sordum: “İyi misin gerçekten meleğim?” Gözleri bir anlık doldu ama sonra hızla toparladı. “Sorularım var Lizge. Ve hiçbiri cevapsız kalmayacak. Vural bulacak mektubun sahibini… Ama o zamana kadar boş duramam.” Onu anlıyordum. Boş durmak Akasya’nın doğasına aykırıydı. Akasya bilgisayarda belgeleri incelerken, ben mutfağa geçip iki kahve yaptım. Kahveleri fincanlara koyup yanına döndüm. “Şimdi anlat,” dedim.
“Sana ne söylediler, neden o adrese gittin?" Derin bir nefes aldı Akasya. “Vural bana birkaç gün önce bir şeyler söyledi. Askeriyede bazı kayıtlar, eski bir dosya... O dosyada annemin adı geçiyormuş Lizge. Sadece annemin değil, başka kadınların da ismi varmış. Hepsi sanki bir grubun parçasıymış gibi gösterilmiş ama kim oldukları hâlâ net değilmiş. Vural bunun peşine düşünce bazı isimler karşımıza çıktı. İşte o zaman bana haber vermek istemişler ama işler karıştı. Benimle temasa geçmeden önce birileri beni izliyormuş. Vural’ın telefonuna bir mesaj geldi: 'Ona yaklaşma, geçmişi bırak' diye. Bu, boş bir tehdit değildi. Orada bulduğum ya da bana verilen zarf ve fotoğraf... Tesadüf değil. Biri geçmişimi açmak istiyor.”
ASKERİ TOPLANTI - OPERASYON RÜYA / ASKERİ İSTİHBARAT ANALİZ OFİSİ – AYBERK’İN ANLATIMIYLA:
Vural Komutan içeri girdiğinde saat sabahın sekiziydi. Üzerinde hâlâ sivil kıyafetleri vardı ama yüzündeki ciddiyet, görevin ağırlığını taşıyordu. Elindeki zarfı bana uzattığında hiç vakit kaybetmedim. “Bu mektubu detaylı incelemeni istiyorum Ayberk,” dedi. “Yazı karakterinden mürekkebin kimyasına kadar. Kimin yazdığını öğrenmemiz gerekiyor.” Zarfı eldivenle aldım, dikkatle ışığa tuttum. Notu çıkardım: “Beni ölü sanmak, seni yaşatmak için tek şansımdı.” Yalnızca bu cümle vardı ama kelimelerin yükü çok fazladı.
Mektubu özel UV ışığında incelediğimde, ilk fark ettiğim şey yazının sadece yüzeyde olmadığıydı. Bazı kelimelerin altında ikinci bir katman vardı; silinmiş ama iz bırakmış mürekkep. Üzerine yeniden yazılmıştı. Bilgisayar ekranına geçip yazıyı dijital mikroskoba bağladım. Alt katmandaki harfler birer birer ortaya çıkmaya başladı.
GÖZ ÜZERİNDE – KALKAN OPERASYONU FAZ 2
Donup kaldım. Bu tür ifadeler bizde şifreli dosya isimlerine denk gelir. Vural’a anında mesaj attım:
“Komutanım, mektup yalnızca duygusal bir yazı değil. Altına gizli mürekkeple yazılmış bir içerik daha var. Kalkan Operasyonu adlı gizli belgeye işaret ediyor.” Bu kayıt 19 yıl öncesine aitti. Bir sorgu odası görüntüsü açıldı. Kamera kadrajındaki kişi Akasya'nın annesi Rüya'ydı. Kadın gençti ama bakışlarında yaşını aşan bir yorgunluk vardı. Kayıtta; “Beni ölü sanmak, onu korumanın tek yoluydu. Eğer Akasya bunu bir gün öğrenirse nefret eder benden,” diyordu.
Kliniğe dönüp bu videoyu izlettiğimizde odadaki herkes sus pus oldu. Akasya annesini gördüğü an nefesini tuttu. Gözünden yaşlar sessizce süzüldü. Annesinin kendisini korumak için ölü taklidi yaptığını ilk kez kendi kulaklarıyla duyuyordu. Vural, “Hedefimiz artık belli: Mirket,” dedi. Bu operasyon sadece bilgi toplamak değil, hedefi ortaya çıkarmak için yürütülen bir takibe dönüştü. Rüya bir kod değil, bir bedeldi. Akasya annesinin bıraktığı o sararmış defteri elinde tutarken fısıldadı: “Ben sadece senin kızın değilim artık… Ben bu hikâyenin devamıyım. ”Akasya, karşısındaki askerlerle göz teması kurdu. Gözleri, yaşadığı tüm o anıların yüküyle doluydu ama yine de güçlü kalmaya çalışıyordu.
Berk Keskin, Ceren Ateş, Gökhan Yalgın ve diğerleri... Hepimiz bu karanlık yolculukta ona eşlik etmeye hazırdık. “Biliyorum,” dedi Akasya, sesi düşük ama kararlı. “Biliyorsunuz, zaten her şeyin farkındasınız. Sadece anlatmam gerek.” Bu gece, Akasya'nın geçmişi sadece bir hikaye değil, yaşamını değiştirecek bir gerçeği deşifre edecekti. Geriye dönüş yoktu. Akasya, derin bir nefes aldı ve kararlılıkla ekledi: “Bazı kapılar anahtarla değil, cesaretle açılır.”
