1. bölüm · Akasya.

Bölüm 1: Yalnızlık ve Gölgeler

Zeynep Zilan Dünser

Akasya’nın odasında geçirdiği her an, bir zamanlar sıcak ve güvenli olan evin şimdi soğuk, duvarlarında yankılanan bir yalnızlıkla dolu olduğunu ona hatırlatıyordu. Her şey, bir zamanlar mutlu olan bu evin sessizliğine dönmüştü. Annesinin o sıcak gülüşü, onu sarıp okşayışları şimdi kaybolmuştu. O günlerde evin duvarları, gülümsemelerin, kahkahaların yankılarını taşırken, şimdi her şey öfke ve soğuklukla yerini bulmuştu.

Babası Korkut Bey’in gözlerinde adeta bir çığlık vardı ama bu çığlık ne ona ulaşabilir ne de sesini duyurabilirdi. Babasının hiddetini her an hissetmesi, onu daha da içsel bir boşluğa itiyordu.
Bir sabah daha, Akasya gözlerini açtığında, sabahın ilk ışıklarıyla o karanlık odasında her şey gibi, zaman da duraklamış gibiydi. Babası, her zamanki gibi kahvesini içip gazetesini okuyor; kahveden bir yudum bile alırken Akasya’ya bakmıyordu. Yalnızca, evin içindeki soğukluğu paylaşıyorlardı.

İçindeki eksikliği, bir kuyu gibi derinleşen yalnızlığı her geçen gün daha fazla hissediyordu. Her damla yağmur, onun içindeki boşluğun bir yansıması gibiydi. Her damla, kaybolmuş olan annesinin sıcaklığını hatırlatıyor ama ne kadar uğraşsa da o sıcaklık, babası varken geri gelmeyecekti. Yağmurun damlalarının pencerede bıraktığı izler, silinse de bir daha geri gelmeyecek bir geçmişin habercisiydi.

Akasya, babasının soğukluğuna ve öfkesine karşı direnmeye çalışırken, bir yandan da içinde bir yerde kaybolan sevgiye dair bir şeyler arıyordu. Bazen, günün sonunda babasının gözlerine bakmak, ona sevgisini hissettirmeye çalışmak, içindeki umudu biraz daha canlı tutmak gibi bir şey oluyordu. Ama her defasında babasının yüzündeki öfke, onu birkaç adım daha geri çekiyordu.

Korkut Bey, ne kadar Akasya’yı görmezden gelse de kızının kalbindeki acıyı bir türlü dindiremiyordu. Onun içindeki kaybolan güveni, sevgiye duyduğu açlığı fark etmiyor ve duymuyor gibiydi. Akasya, babasının nefretiyle başa çıkmaya çalıştıkça, içindeki boşluk giderek büyüyordu. O boşluğu bir türlü dolduracak bir şey bulamıyordu.

Yeni evli olan babası, Akasya’yı bir kez daha bir yabancı gibi hissettirecek şekilde hayatına Piraye Hanım’ı sokmuştu. Piraye Hanım, Akasya'nın gözünde tam anlamıyla bir anlamsız tehdit gibi duruyordu. Akasya, ona bakarken, kendi hayatında değişen her şeyi hissediyordu. Her şey bir anda farklı bir hâl almıştı. Ancak Piraye Hanım’ın yanında başka bir şey de vardı: Soykan. İlk başta ona karşı duygusal bir mesafe vardı.

Soykan, tıpkı Korkut Bey gibi soğuktu. Ama zamanla, ikisi arasında bir bağ oluşmuştu. Soykan, Akasya’yı anlamaya çalışıyor; onun içindeki boşluğu hissetmişti. Aralarındaki bağ, bir zamanlar Akasya’nın hissetmediği güven ve sevgi duygusunu yeniden canlandırıyordu. O, bir yandan babasının nefretiyle yüzleşirken, diğer yandan Soykan’ın ona gösterdiği abilik duygusuyla bağlarını güçlendirmeye çalışıyordu. Soykan’ın varlığı, ona ilk kez bir nebze de olsa korunaklı bir alan yaratıyordu.

Akşamları birlikte yemek yemek, birbirlerine eski hatıraları anlatmak, dışarıda yürüyüşler yapmak, Akasya'nın yalnızlığını biraz olsun hafifletiyordu. Soykan, bir dost, bir kardeş gibi ona sabırla yaklaşmıştı. Aralarındaki ilişki, Akasya’nın uzun yıllar sonra deneyimlediği ilk sıcaklık olmuştu. Soykan’a karşı duyduğu hisler, başlangıçta karmaşık ve çelişkili olsa da zamanla onun yanında rahat hissedebileceğini fark etmeye başlamıştı.

Ancak içindeki boşluk ve kırık kalbi bir türlü huzur bulamamıştı. Bazen, Soykan’a karşı duyduğu güven bile, içindeki o annesinin derin acısını silmeye yetmiyordu. Akasya, hâlâ sevgi arayışındaydı ama bu yolculukta her zaman tek başına hissediyordu.
Korkut Bey’in gözlerindeki öfke ve soğukluk, Akasya'nın içindeki boşluğu bir hayalet gibi takip etmeye devam ediyordu. Bazen, kendi kimliğinden bile şüphe ediyor, yaşadığı her şeyin sadece bir yansıma olup olmadığını sorguluyordu.

Silah tutan bir kadın, sadece bir makine gibi emirlere itaat ederken, her atışta kalbinde daha fazla boşluk hissetmeye devam ediyordu. Silah, ona bir tür tatmin sağlıyor gibiydi ama sonrasında her defasında içindeki boşluk büyüyordu. Bunu fark etmek, daha da zor bir hâle geliyordu. Akasya, her gece yatağında gözlerini kapatırken, bir an olsun huzuru yakalayamıyordu. Her şeyin bir anlamı olmalıydı, ama ne?

Yağmur, pencerede sessizce damlarken, Akasya derin bir nefes aldı. O an, hayatında bir şeylerin değişmesi gerektiğini hissetti. Ama ne? Hangi yol onu bu çıkmazdan kurtaracaktı? Kendi içindeki boşlukla nasıl baş edecekti? Sorular, cevaplardan daha fazlaydı. Akasya, bir şekilde kendi yolunu bulmalıydı ama o yol, belki de yalnızca kendi içsel gücüyle aydınlanacaktı.
Akasya, her gün babası onu görsün diye etrafında dönerken; Korkut Bey, Akasya'yı bir hayalet misali görmezden geliyordu.

Hatta bir keresinde, sırf bilerek, arkadaşının yanında, “Akasya'dan nefret ediyorum, keşke hiç doğmasaydı,” demişti. Zavallı kız bunu duyduğunda yıkılmıştı. Korkut Bey, kızına olan öfkesini bütün eve kusmuştu. İşte bu nedenle Akasya'yı kendinden uzaklaştırmıştı.
Aslında Korkut Bey, Akasya'yı anlayıp ona değer verse belki de zavallı kız kendini bu kadar yalnız hissedemeyecekti.

Fakat böyle bir şey pek de mümkün olarak gözükmüyordu. Korkut Bey, babasından göremediği o aile duygusunu Akasya'dan hep esirgemişti. Belki babası o zaman Korkut Bey'e iyi davransaydı, kendisi de Akasya'ya iyi davranabilirdi ya da kızını kendi yokluğuyla cezalandırmazdı. Ama bunlar için artık çok geçti, çünkü o zavallı kız kendini bir karanlığa hapsetmiş ve annesinin anılarına tutunarak yaşamaya razı olmuştu. Akasya, bir süre daha gözlerini kapalı tuttu.

Duyduğu her şey, bir yandan ona acı verirken, diğer yandan içindeki boşluğun büyümesine neden oluyordu. Ne kadar direnmeye çalışsa da, kalbinde biriken o boşluk, her geçen gün biraz daha derinleşiyordu. Annesinin kaybı, babasının soğukluğu ve şimdi de yalnızlık, onu bir noktada adeta boğuyordu. Yağmurun damlaları, tıpkı onun içindeki kırılganlığı yansıtıyordu. Birbirini takip eden damlalar, içindeki acıyı biraz olsun hafifletse de sonuçta yerini yine o aynı yalnızlıkla dolduruyordu.

Bir gün, akşam saatlerinde, Korkut Bey evin içinde bir şeyler ararken, Akasya mutfakta yalnız başına bir şeyler hazırlıyordu. Korkut Bey'in soğuk sesi, evin her köşesine yayılmıştı. “Akasya, şunları yerine koy,” diye bağırdı. Akasya, başını bile kaldırmadan görevini yerine getirmeye devam etti. Ancak her geçen gün, içindeki kırılganlık daha fazla hissediliyordu.

Ne kadar sessiz olsa da, içindeki çığlıklar giderek yükseliyordu. Bir an, soyunma odasının aynasında yansıyan yüzüne baktığında, Akasya’nın gözlerinde değişen bir şeyler fark etti. İçinde bir tür karar almış gibiydi. “Artık dayanamıyorum,” diye mırıldandı kendi kendine. Ancak bu sözler, hiç olmadığı kadar soğuk ve boş bir şekilde dudaklarından dökülmüştü.

Soykan’ın yanına gitmek, onunla bir şeyler konuşmak, belki de biraz huzur bulmak istiyordu. Soykan’ın ona gösterdiği sıcaklık, yıllardır aradığı bir şeydi ama bu sıcaklık bir zaman sonra bir hayal gibi görünmeye başlamıştı. Soykan’ın sevgi dolu bakışları, ne kadar akıllıca olsa da babasının gözlerindeki nefretin yükünü taşıyamıyordu.

Soykan’ın iyi niyeti, Akasya’nın içindeki o yaraları saracak güce sahip değildi.
Bir akşam, Soykan ve Akasya birlikte dışarıda yürüyüş yaparken, Akasya bir an durdu ve Soykan’a döndü. “Bazen diyorum ki, acaba ben doğru bir yol seçiyor muyum?” dedi.

Soykan, biraz şaşkın ama sabırlı bir şekilde onu dinledi. “Ne demek istiyorsun?” diye sordu. Akasya, gözlerini yere indirerek cevap verdi: “Bazen ne kadar ilerlemeye çalışsam da, her şeyin geri geldiğini hissediyorum. Bir adım öne gitsem de, hep aynı yerde sayıyor gibi hissediyorum. İçimde bir şeyler eksik ve ne kadar uğraşsam da bir türlü bulamıyorum.”

Soykan, adımını yavaşça atarak Akasya’nın yanına yaklaştı. "Bunu yalnızca sen değiştirebilirsin, Akasya. İçindeki gücü bulmalı ve o karanlığa karşı durmalısın," dedi, sesinde bir kararlılık vardı. Ama Akasya, Soykan’ın söylediklerine inanamıyordu. O karanlık, o kadar derin ve dayanılmazdı ki, hiçbir söz, hiçbir bakış onu rahatlatmaya yetmiyordu. O gece, Akasya uyumadan önce, pencereyi açıp dışarıdaki yağmuru izledi. Yağmur, kalbinin derinliklerine işleyen bir huzursuzluk gibi gözlerindeydi.

Geçmişin, annesinin gülüşlerinin yankıları, şimdi yalnızca hatırlardan birer gölge gibi kalmıştı. O gülüş, bu duvarlarda hapsolmuştu. Akasya, belki de annesinin yokluğunu hiç dolduramayacaktı.

Ertesi sabah, Korkut Bey’in soğuk tavırları devam ediyordu. Akasya, bir süre hiçbir şey yapmadan evin içinde dolaştı fakat her köşe ona yalnızlık ve karanlık bir evrende kaybolmuş gibi hissettiriyordu. Babasının her bakışı, onu biraz daha içsel bir boşluğa itiyordu. “Neden beni sevmedin, baba?” diye fısıldadı ama bu soruya hiçbir zaman cevap alamayacağını biliyordu. Korkut Bey’in gözlerindeki o derin öfke, yıllardır Akasya’nın içine kazınan bir yara gibi kalmıştı.

Bir gün, Akasya, Soykan’a kararını açıkladı. “Bir şeyler yapmalıyım, Soykan. Bu evde, bu karanlıkta yaşamaktan bıktım. İçimdeki boşluğu, sevgiyle doldurmak istiyorum. Ama bunu yalnız başıma yapmam gerekiyor. Senin desteğin her zaman değerli ama artık benim kendi yolumu bulmam gerekiyor.” Soykan, biraz hüzünlü bir şekilde başını sallayarak, "Senin için ne yapabilirim, Akasya?" diye sordu. Akasya, derin bir nefes aldı ve "Bana inandığın için teşekkür ederim ama şimdi kendi gücümü keşfetmek zorundayım abi," dedi.

Ve o gün, Akasya, geçmişin izlerini silmek ve geleceğe doğru bir adım atmak için içsel bir yolculuğa çıkmaya karar verdi. Yağmur, pencereye vururken, Akasya artık yalnızca geçmişine değil, kendi içindeki güce de bakarak, yeni bir başlangıca doğru ilerleyecekti.

Akasya için bu yolculuk zor olabilirdi, çünkü bundan sonra tek tabanca olmayı öğrenmeli ve hayatında güçlü bir kadın olmalıydı. Onun yanında her zaman babası olmayabilirdi; bu durumda Akasya, içindeki gücü keşfederek kendini toplayıp sağlam bir karaktere sahip olmalıydı. Günler geçtikçe Akasya, kendini daha iyi tanımaya başladı.

Her sabah uyanmak, kendi için bir amaç belirlemek onun için küçük ama önemli bir meydan okumaydı. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmek, aslında en büyük intikamdı; çünkü onu küçümseyenlerin ve önemsemeyenlerin haksız olduğunu kanıtlamaktı.
Soykan, bu süreçte onun yanında olmaya devam etti. Sessiz destekçisi ve yol göstericisi oldu.

Fakat Akasya artık destek değil, kendi hayatının kahramanıydı. Babasının soğukluğu ve geçmişin acıları sık sık onu geriye çekse de, içindeki umut ve cesaret ateşi onu ileriye taşıyordu.
Bir akşam, yağmur pencereden usulca süzülürken, derin bir nefes aldı ve kendi kendine söyledi: “Artık geçmişe değil, geleceğe bakıyorum. Kendi hayatımı yaşayacağım, kendi kurallarımı koyacağım.

Kimse, ne Korkut Bey ne de başka biri beni yolumdan döndüremeyecek."
O an, hayatında yeni bir sayfa açıldı. Akasya, hem kendisi hem de dünyayla barışmaya, kendini kabul etmeye başladı. İçindeki boşluk artık sadece bir yara değil; büyümenin, olgunlaşmanın ve güçlenmenin simgesiydi.

Sonunda, Akasya karanlığın içinde parlayan bir ışık oldu. Zorlukların üstesinden gelmeyi, kendi değerini bulmayı ve en önemlisi kendini sevmeyi öğrendi. Hayatının kontrolünü eline aldı. Artık geçmişin gölgelerinden değil, kendi umutlarının ışığından yürüyordu.