15. bölüm · Akasya.
Bölüm 15: Gecenin Kalbinde
“Bazen bir evin sessizliği, bir kalbin çığlığıdır. Kelimeler yetmez, ama bir bakış her şeyi söyler. Ve bir gecede, iki yalnızlık birbirini bulur.”
Gecenin içinden sızan ay ışığı, salonun camından süzülüyor, duvardaki saat gölgelerle dans ediyordu. Ev sessizdi. Herkes odasına çekilmiş, günün yorgunluğunu uykuyla unutmaya çalışıyordu.
Ama Akasya, salonun köşesindeki koltukta, dizlerine çektiği ince battaniyeyle oturuyordu. Elinde bir kitap vardı ama gözleri satırların çok ötesindeydi. Dalgalar gibi dalgalanıyordu içi. Denizin tuzlu kokusu hâlâ tenindeydi. Ama içinde bir başka şey vardı — açıklayamadığı, bastıramadığı, korkmadığı ama alışmadığı bir his.
Adımlar duyuldu. Salonun loşluğuna ağır bir gölge düştü.
Kutay.
Üstünde gri bir tişört, elinde iki fincan bitki çayıyla salona girdi. Gözleri Akasya’yı bulunca hafifçe gülümsedi, ama o gülümsemede bile bir çekingenlik vardı.
— “Uyumadığını biliyordum,” dedi, sesi fısıltı kadar yumuşak. “Bu gece… fazla sessiz değil mi?”
Akasya hafifçe başını salladı. Gözleri hâlâ onunkilere değmemişti. Ama sesi titrek değildi, aksine sakindi:
— “Bazen insan, sessizliği bile özler… ama bu gece, sessizlik biraz fazlaydı.”
Kutay fincanlardan birini onun önüne bıraktı, kendisi de hemen yanına oturdu. Sessizce, yakın ama dokunmadan. Sadece varlığıyla dokunuyordu.
— “Bugün denizdeydin. Gülüyordun. Öyle güzeldin ki… izlemek bile korkuttu beni.”
Akasya ilk kez başını çevirdi, gözleri onun gözlerine takıldı. İçinde yankılanan bir şey vardı. Korku değil, özlem değil… ama tuhaf bir çekim. Kalpten kalbe akan bir şey.
— “Neden?” diye sordu fısıltıyla.
Kutay hafifçe başını eğdi.
— “Çünkü seni kaybetme ihtimali… her şeyden daha gerçek. Ve en çok da, sana dokunmadan seni hissetmek…”
Sözü yarım kaldı. Çünkü o anda, Akasya elini yavaşça onun elinin üzerine koydu. İlk kez.
Gözleri gözlerine değdi. Uzun uzun. Zaman durdu.
— “Kutay… ben seninle yan yana susmayı bile sevdim,” dedi Akasya, sesi neredeyse bir dua gibi.
Kutay, yavaşça eğildi. Elleri, Akasya’nın yüzünü iki yana sararken gözlerinde hiç alışık olunmayan bir yumuşaklık vardı. Dudakları onun alnına dokundu önce. Uzun. Kalpten.
Sonra bir adım daha yaklaştı.
— “İzin ver,” dedi. “Sadece bir gece… yanında kalayım. Hiçbir şey konuşmadan. Sadece var olarak.”
Akasya cevap vermedi. Gözlerini kapadı. Sessizce başını eğdi.
Ve o an, kelimeler bitti. Dokunuş başladı. Parmak uçlarıyla başlayan o yakınlık, kalpten kalbe aktı. Kutay, onun ellerine dokunduğunda Akasya’nın kalbi bir kez daha inandı: bu gece, sadece bedenler değil, ruhlar da yan yana geldi.
Koltukta, battaniyeye sarılmış o iki kalp, önce birbirine yaslandı. Sonra yavaşça, tereddütsüzce birbirine sokuldu. Kutay’ın dudakları, Akasya’nın boynuna hafifçe dokunduğunda Akasya’nın içinden bir ürperti geçti. Ama korku değil. Güven.
— “Sana dokunurken, kendime geliyorum,” dedi Kutay fısıltıyla.
Akasya gözlerini açtı. Dudakları titredi ama sesi kararlıydı:
— “Bu gece... gitme. Kal.”
Ve o gece...
İki insan, kelimeler olmadan birbirine sığındı. Karanlığın içinde değil, kalplerinin ışığında buldular birbirlerini.
Ve her şey susarken, aşk konuştu.
Kutay, Akasya’nın başını omzuna yasladığı an ne geçmiş vardı ne gelecek. Sadece o an, sadece onun sıcaklığı… Kalbi, ilk kez böylesine huzurlu bir sessizlikte atıyordu.
Evin dışı karanlıktı ama içerisi... içerisi bir sığınağa dönüşmüştü. Dışarıda savaşlar, kaçışlar, sırlar vardı belki ama burada yalnızca iki insanın teni ve teninin altında çırpınan kalpleri vardı.
Battaniyenin altındaki eller birbirini bulmuştu. Sessizce. Tedirgin olmadan.
Kutay, Akasya'nın saçlarını yavaşça okşarken fısıldadı:
— “Bir gün biter mi bu... bizim gecemiz?”
Akasya başını hafifçe kaldırdı. Gözleri, Kutay’ın gözlerinde parlayan o kırık ışığa baktı. Güçlü görünen adamın kırılganlığını ilk kez bu kadar net görüyordu.
— “Biterse… yeniden başlatırız,” dedi, sesi bir şarkı sözü gibi hafifti.
Kutay bir süre sustu. Sonra elleri Akasya’nın ellerine dolandı. Parmak uçlarıyla onun avuç içini izler gibi, geçmişini, acılarını, yalnızlıklarını okur gibi...
— “Ellerin… savaşta değilken de güzel.”
Akasya gülümsedi. Ama gözlerinde bir damla parladı. Kutay o damlayı fark etti, başını eğip hafifçe yanağındaki ıslaklığa dokundu.
— “Bazen susuyorsun ya… en çok o zaman seviyorum seni.”
Akasya onun bu sözlerine cevap veremedi. Sadece gözlerini kapattı. Kalbiyle duydu. Kalbiyle konuştu. Kalbiyle sevdi.
Kutay eğildi. Dudakları bu kez Akasya’nın dudaklarına değdi. Yavaş, ürkek ama kararlıydı. Sanki her öpücükte bir söz vardı. “Kalacağım,” diyordu. “Gitmeyeceğim,” diyordu. “Seni böyle, kırgın halinle bile seveceğim,” diyordu.
Ve Akasya… o da karşılık verdi. Bu kez korkusuzdu. Çünkü biliyordu; bazen bir gece, yılların boşluğunu doldurur.
Saatler aktı. Zaman, iki kalbin etrafında dönmeyi seçti. O gece, bir aşkın tohumu değil; kökü atıldı.
Sabah, camdan süzülen ışıkla beraber geldi. Akasya, başını hâlâ Kutay’ın göğsünde buldu. Kutay uyanıktı, ama kıpırdamamıştı. Sanki zamanı durdurmak ister gibiydi.
Akasya gözlerini açtığında sadece bir bakış vardı aralarında.
Ve o bakışta her şey gizliydi:
“Seninle bir gece yetmedi. Ben seni sabahları da sevmek istiyorum.”
Kutay, Akasya'nın uyanışını izlerken gözlerini ondan ayırmadı. Sessizdi. Ama o sessizlik öyle derindi ki; içinde binlerce kelime, binlerce “kal” saklıydı.
Akasya gözlerini ovuşturdu hafifçe. Gözlerinde bir geceye sığan bin duygunun sabahı vardı. Utangaç mıydı? Belki. Ama pişman? Hayır.
Kutay’ın eli hâlâ onun belindeydi. Koruyucuydu, sahip çıkan gibiydi. Gözlerinin içine baktı Akasya, sonra sessizce mırıldandı:
— “Geceleri seni düşünürken huzurlu olurdum. Ama sen yanımdayken… huzur kalbimin sesi gibi atıyor.”
Kutay hafifçe gülümsedi. Başını yana eğdi, gözlerini onun saçlarına gömdü. Sanki dünyanın gürültüsünden saklanmak ister gibiydi.
— “Biliyor musun?” dedi, sesi boğuk bir fısıltıydı, “Ben... uzun zaman sonra ilk defa sabahı korkmadan karşıladım.”
Akasya başını onun göğsüne yeniden yasladı. Kalbinin sesini duymak ister gibi. Orada, o ritimde, Kutay’ın suskun kalbinin içinde bir yer buldu kendine.
— “Bu ev... artık sadece sığınak değil. Seninle ev gibi oldu,” dedi Akasya.
Kutay, Akasya’nın alnına uzun bir öpücük kondurdu. Bir teşekkür, bir yemin, bir dua gibiydi. Gözleri, onun bakışlarında bir anlam aramadı artık. Çünkü bulmuştu.
— “Beni susturduğun yerde, içimdeki savaşı bitiriyorsun,” dedi. “Ben susmayı senin yanında öğrendim. Çünkü ilk kez bir kadının sessizliğiyle iyileşiyorum.”
O an, aralarında konuşulan her şey yalnızca kalpten kalbe aktı. Ten dokunduğunda değil, göz değdiğinde titreşti kalpleri.
Zaman geçiyordu ama onlar, hâlâ geceye aitti. Gün başlamıştı belki ama içlerinde hâlâ o gece vardı.
Akasya yavaşça ayağa kalktı. Üzerine hafif bir sabahlık aldı. Kutay onu izliyordu. Hayranlıkla. Sanki bir mucize yürüyordu karşısında.
Kızarmış yanaklarını saklamaya çalışmadan mutfağa yürüdü. Ama gözleri hâlâ Kutay’daydı. Ve Kutay’ın gözleri ondan hiç ayrılmamıştı zaten.
Bir fincan kahve, bir sabah kahvaltısı kadar sıradan belki... ama o gün mutfağa dökülen her buhar, dün geceyle yazılmıştı.
Akasya kahveyi uzatırken, Kutay onun ellerine bakıp mırıldandı:
— “Bu sabah kahve değil… sen uyanıksın diye güzel.”
Akasya gülümsedi. Dudaklarında o tanıdık kıvrım.
— “Seninle bir gece geçirdim. Artık hiçbir sabah eski sabah değil.”
Kahveler yudumlanırken aralarındaki sessizlik, artık sadece huzurdu. Konuşmaya ihtiyaçları yoktu. Çünkü o gece her şey konuşulmuştu; bakışlarla, dokunuşlarla, suskunlukla…
Kutay, fincanını bıraktı, arkasına yaslandı. Gözlerini Akasya’nın yüzünden ayıramıyordu. Sanki her saniye, onun varlığını ezberlemek istiyordu.
— “Seninle sabah olmak... güneş doğduğunda bile gözlerimi kapamak istemek demekmiş.”
Akasya başını yana eğdi, gülümsedi. Sonra kahvesini masaya bıraktı ve pencereye yöneldi. Perdeyi hafifçe araladı. İzmir’in mavisi gözlerinin önüne serildi. Kuş sesleri, uzaktan gelen araba uğultuları... dünya dönüyordu. Ama onun iç dünyası, hâlâ Kutay’ın gözlerinin içindeydi.
Kutay arkasından yaklaştı. Elleri, Akasya’nın omzuna dokundu. Hafif bir temas. Ama öyle gerçek, öyle derindi ki.
— “Korkuyorum,” dedi Akasya, sesi fısıltıydı.
Kutay dondu. Nefesini tuttu.
— “Neden?”
— “Bu evde her şey fazlasıyla gerçek… Fazlasıyla güzel. Ve ben ne zaman bir şey güzel olsa, onu kaybetmeye alışmışım.”
Kutay, Akasya’nın arkasından kolunu doladı. Onu kendine çevirdi. Gözleri gözlerine değdiğinde, sesi kararlıydı:
— “Bu kez bırakmayacağım. Kaybetmeyeceğim. Çünkü seni bir kere buldum, bin kez korurum.”
Akasya’nın gözlerinde bir damla süzüldü. Ama bu, korkunun değil; o ilk defa gelen güvenin gözyaşıydı.
O an, kapıdan içeri Aslım’ın sesi geldi:
— “Kahvaltı hazır mıydı kızlaaaar?”
Akasya bir an panikledi. Gülümsemesini bastırarak telaşla perdenin kenarını bıraktı.
Kutay kahkaha atacak gibi oldu ama kendini tuttu. Alçak sesle mırıldandı:
— “Sır gibi bir sabah yaşadık seninle. İstersen sonsuza kadar bizim sırrımız olsun.”
Akasya gözlerini ona çevirdi. Bu kez başını sallamadı, cevap da vermedi. Sadece yaklaştı, yanağını onun göğsüne dayadı ve fısıldadı:
— “Seninle bir sabahı paylaşmak… hayatla anlaşma imzalamak gibi. Kal, Kutay. Çünkü seninle susmak bile yaşamak.”
Ve sonra sessizce mutfağa geçti. Sanki gece yaşanmış, sabah geçmiş, ama yüreğinde hâlâ o an kalmıştı.
Kutay arkasından baktı. Gülümsedi. Sonra kendi kendine mırıldandı:
— “O sabah... bir savaşçının kalbi ilk defa teslim oldu. Gönüllü.”
Akasya mutfağa geçtiğinde, kalbindeki çarpıntı hâlâ dinmemişti. Ellerini musluğun altına tuttu. Soğuk su, parmak uçlarından akarken içini de serinlettiğini düşündü bir an. Ama nafileydi. Kutay’ın dokunuşu hâlâ tenindeydi. Gecenin yankısı, sabahın içinde büyüyordu.
Ardından mutfağa giren Kutay, ses etmeden arkasına yaklaştı. Yavaşça, omzuna elini koydu. Göz göze gelmediler. Gerek yoktu. Çünkü sessizlik artık korku değil, tamamlanmışlığın diliydi.
— “Dün gece... ben ilk kez kendimdim,” dedi Kutay, neredeyse mırıldanarak.
Akasya cevap vermedi. Ama musluğu kapatırken gözlerini kapattı. Bu cümleyi içine işledi. Çünkü o da ilk kez böyle bir sessizlikte kendini bulmuştu.
Kutay, tezgâhtan bir dilim ekmek aldı, kızarttı. Ardından yumurta kırdı, zeytinleri tabağa dizdi. Sabah kahvaltısının kokusu eve yayılırken her şey çok normal görünüyordu. Ama normalin içinde saklı olan büyülüydü. Çünkü bir adam, bir kadın için kahvaltı hazırlıyordu. Ve kadın, hâlâ onun gece boyunca göğsünde uyumanın yankısıyla doluydu.
Akasya masaya oturdu. Elleriyle sabah kahvesini karıştırdı.
— “Hiç bu kadar… sade bir sabah istememiştim,” dedi.
Kutay, tabağı önüne koydu. Oturdu. Bakışları ağır ama sakindi.
— “Benim tüm savaşlarım, bu sabaha çıkmak içindi galiba.”
Bir süre sessizlik oldu. Sadece fincanların sesi, kahvaltının tabakla buluşan sesi… ve arada birbirlerine kaçamak bir bakış.
Sonra, sessizliği Akasya bozdu:
— “Bundan sonrası ne olacak?”
Kutay başını eğdi. Derin bir nefes aldı.
— “Bilmiyorum. Ama bilmediğim yolda seninle yürümeye varım.”
Akasya gözlerini onun gözlerine dikti. Bu sefer kaçmadı. Ve dedi ki:
— “Ben, bir sabah daha seninle uyanmak istiyorum. Bir daha. Ve bir daha.”
Kutay hafifçe başını salladı. Sonra gülümsedi. O kırık ama samimi gülümseme.
— “Bu cümle, bütün planlarımın önüne geçti.”
Tam o sırada içerden Aslım'ın sesi bir kez daha geldi:
— “Hadi amaaa! Kahvaltıya gelmiyor musunuz?”
Akasya gülümsedi. Tabağından bir zeytin alırken Kutay’a baktı.
— “Sır mıydı bu gece?”
Kutay eğildi, onun kulağına fısıldadı:
— “Bu sabah, sırrımız olsun. Ama bir gün, hikâyemiz olacak.”
Akasya gözlerini kapattı. Başını onun omzuna yasladı.
Ve orada, sabahın ortasında, evin içinde kurulan küçük masada, geçmişleriyle barışmış iki insan oturuyordu. Ne eksik ne fazla. Sadece yan yana. Ve kalplerine ilk defa sabah ışığı vuruyordu.
---
Aslım ve Semih / (Romantik Sabah)
Evin diğer ucunda, odasında hâlâ uyanmamış gibi görünen Aslım, yorganın altından bir kolunu çıkardı. Saçları darmadağın, yüzünde uykuyla karışık bir huzur… Ama o huzuru bir ses bozdu:
— “Uyan artık kuşum. Güneş bile senden önce doğdu.”
Semih.
Elinde bir bardak portakal suyuyla, kapının eşiğinde durmuş, gülümseyerek Aslım’ı izliyordu. Sesi her zamanki gibi biraz alaycı ama fazlasıyla şefkatliydi.
Aslım yorganı başına çekti:
— “Güneşin doğduğu sabahlar umrumda değil. Ama senin sesin uykuma girince… kabus sanıyorum.”
Semih kahkaha attı, yavaşça içeri girdi. Bardağı komodine bıraktı. Ardından eğilip yorganın ucunu hafifçe çekti.
— “Kalkmazsan, seni battaniyeyle birlikte bahçeye çıkarırım. Orada güneşin altında pişersin, kedi gibi.”
Aslım başını açtı, gözlerini kıstı. Gülmemek için direndi ama yüzündeki gülümsemeyi saklayamadı.
— “Sen... çok kötüsün.”
Semih göz kırptı:
— “Ama sabah kahvaltını yatağa getirecek kadar da romantik.”
Bir tabak daha çıkardı arkasından. İçinde tereyağlı kızarmış ekmek, biraz peynir ve çilek marmelatı.
Aslım doğruldu. Bir an ona öylece baktı. Sonra yavaşça sordu:
— “Niye böyle davranıyorsun bana? Yani... bu kadar iyi?”
Semih'in gülümsemesi hafifledi. Gözleri, biraz daha ciddileşti. Yanına oturdu.
— “Çünkü bazen bir insanın iyi bir sabaha ihtiyacı vardır. Ve sen, o sabahı hak eden en inatçı, en tatlı insansın.”
Aslım başını önüne eğdi. Marmelatlı ekmeği eline aldı ama yemedi. Gözleri dolmuş gibiydi.
— “Korkuyorum bazen. Bu her şey... bu sıcaklık... geçici gibi geliyor. Sanki biri uyan deyince bitecek.”
Semih başını eğdi. Onun elini tuttu. Sıcak ve kararlı bir dokunuştu.
— “Geçici olsa... seni bu kadar ezberlemezdim. Kaç saat uyuduğunu, sabah gözlerini kaç kez ovuşturduğunu bile bilmezdim.”
Aslım, başını ona çevirdi. Gözlerinde umut vardı. Ama hâlâ biraz ürkek.
Semih gülümsedi.
— “Sana söz veremem. Çünkü savaşın içindeyiz. Ama her sabah bu odada uyanırsam, önce sana sarılırım. Hep.”
Aslım başını onun göğsüne yasladı. Gözlerini kapattı. Sessiz bir “teşekkür” döküldü dudaklarından.
Ve dışarıda, sabah güneşi artık yükselmişti. Ama içeride, çok daha başka bir sıcaklık vardı.
Aslım, Semih’in göğsünde derin bir nefes aldı. Kalbinin ritmiyle uyumlanan nefesiyle birlikte, içindeki tüm o yorgunluk, tüm o kaygılar sanki biraz daha hafifledi. Sessizlik aralarındaki en güzel anlaşmaydı; çünkü o an söylenecek hiçbir kelime, hissettiklerinden daha güçlü değildi.
Semih başını onun saçlarına gömdü. Bir eli hâlâ Aslım’ın belindeydi, diğer eliyle yorganı biraz daha üzerine çekti. Sıcaklık yetmiyordu bazen. Bazen bir insana sarılmak gerekiyordu, battaniyeden çok daha koruyucu olduğu için.
— “Birlikte uyanmak, bir zafer gibi geliyor bana,” dedi Semih, fısıltıyla.
Aslım başını kaldırmadan yanıtladı:
— “Ben seninle savaşmak istemiyorum artık. Seninle susmak, seninle susarak iyileşmek istiyorum.”
Semih o sözleri duyduğunda yutkundu. Bu kız… savaşçı, inatçı ve çoğu zaman sivri dilli Aslım... işte şimdi, kalbinin en çıplak halindeydi. Savunmasız ama güçlüydü.
Bir süre öyle kaldılar. Sonra Aslım hafifçe doğruldu. Yüzünü ona döndü. Gözleri hâlâ uykuluydu ama o uykunun içinde bir karar vardı.
— “Kahvaltını getirdiğine göre, ben de sana bir ödül vermeliyim.”
Semih kaşlarını kaldırdı.
— “Bunun ödülü... kahvaltı sonrası uyumak mı, yoksa bu odada kalmana izin vermek mi?”
Aslım gülümsedi. Başını yana eğdi, sonra hafifçe Semih’in yanağına bir öpücük kondurdu. Küçücük ama anlamı büyük bir dokunuştu.
— “Bunun ödülü... benim sabahlarım artık hep seninle olacak demek.”
Semih’in gülümsemesi, bir çocuğun doğum günü sabahı aldığı ilk hediyedeki heyecan gibiydi. Gözlerinde parlayan o anlık mutlulukla birlikte Aslım’ın ellerini yeniden tuttu.
— “Bunu tekrar söyler misin? Bu sefer saat durmuş gibi hissedeyim.”
Aslım gözlerini devirdi ama içten içe gülümsedi. Sonra alnını onun alnına yasladı. Gözleri gözlerinde, sesi ise sadece ikisinin duyabileceği bir duaya dönüştü:
— “Sabahlarım... artık hep seninle olacak, Semih.”
Ve işte o an, evin içi biraz daha ısındı. Belki dışarıda dünya hâlâ karmaşıktı. Belki savaş hâlâ devam ediyordu. Ama bu odada, küçük bir sabah zaferi kutlanıyordu.
Aşk, bazen sadece kahvaltı getirmekti. Ve bazen sadece yanına oturup, hiçbir şey sormadan yanında kalmaktı.
Ama en çok da... "Ben buradayım," demekti.
