10. bölüm · Akasya.

Bölüm 10: Yaşamak Bazen Sessizce Direnmektir

Zeynep Zilan Dünser

Ertesi sabah uyandığımda, İzmir’in üzerine çöken o gri bulutlar ruhumun bir yansıması gibiydi. Gece boyunca rüyamda ne gördüğümü hatırlamıyordum ama uyandığımda parmak uçlarımda hala metalin o amansız soğukluğunu ve Kutay’ın avucumdaki yakıcı sıcaklığını hissedebiliyordum. Yataktan kalkıp aynanın karşısına geçtiğimde, dün geceki o dağılmış kızın yerini, bakışları daha da derinleşmiş bir kadın almıştı. Dudağımdaki yara artık bir sızı değil, bir nişandı.

Aşağı indiğimde evin havası, dün geceki o hıçkırık dolu atmosferden tamamen arınmıştı. Salonun ortasındaki büyük meşe masa, bir kahvaltı sofrası olmaktan çıkmış; üzerine serilen dijital haritalar, kripto dosyalar ve uydu görüntüleriyle bir harekât merkezine dönüşmüştü. Babam elinde bir kalemle harita üzerinde bazı noktaları işaretliyor, Soykan ise dizüstü bilgisayarından hızla akan verileri takip ediyordu. Piraye kenarda, yüzünde bir ömürlük bir endişeyle ama dimdik durarak bize bakıyordu. Babam başını kaldırdığında gözlerindeki o şefkatli baba figürü, yerini bir generalin soğukkanlılığına bırakmıştı. "Günaydın Akasya," dedi sesi pürüzsüz bir otoriteyle. "Dinlenebildin mi?"

"Dinlenmek artık bir lüks, baba," dedim masaya yaklaşarak. Gözüm haritadaki işaretli bölgelere takıldı; limanlar, Bornova’daki eski depolar ve Çeşme yolu... "Bize o mesajı atanları, o elçiyi ve Kutay’ın bahsettiği şu 'Teşkilat'ı konuşma vakti gelmedi mi? Artık sadece bir Erguvan değil, hedefteki o keskin nişancıyım. Bilmeye hakkım var."

Tam o sırada dış kapının önünde bir aracın ani fren sesi yankılandı. Hepimiz aynı anda tetikteydik; Soykan belindeki silaha elini attı, ben ise gayriihtiyari cebimdeki bıçağın kabzasını yokladım. İçeri giren, üzerinden hala dumanı üstünde bir yorgunluk ve barut kokusu akan Kutay’dı. Ama bu sefer yalnız değildi. Yanında, yüzünde derin bir yara izi olan, siyahlara bürünmüş ve bakışları mermi kadar keskin bir kadın vardı.

Kutay’ın gözleri doğrudan benimkileri buldu. O yosun yeşili derinlikte bu sabah pişmanlık değil, bir meydan okuma vardı. "Zaman daralıyor," dedi Kutay, babama selam bile vermeden masanın başına geçti. "Sonbahar Konseyi sadece Erguvanları değil, İzmir’in tüm giriş çıkışlarını ateşe vermeye hazırlanıyor. Ve Akasya..." Durdu, yanındaki kadını işaret etti. "Bu Elif. Teşkilat’ın en iyi saha ajanlarından biri. Seninle çalışacak."

"Benimle çalışacak mı?" diye sordum, kaşlarımı çatarak. "Ben tek çalışırım Kutay, bunu biliyorsun."Kutay bana doğru bir adım attı, aramızdaki mesafe kapandığında o tanıdık fırtına yeniden başladı. "Dün gece o kafede ölen bebekten sonra hala tek çalışabileceğini mi sanıyorsun? Onlar senin bir keskin nişancı olduğunu, o tetiği kaç kez hiç kırpmadan çektiğini biliyorlar. Senin 'ay ışığı' kimliğin artık bir av sezonu ilanıdır, Akasya. Konsey, babanın geçmişteki borcunu senin kanınla tahsil etmek istiyor."

Babamın elindeki kalemi masaya sertçe bırakışıyla oda sessizliğe gömüldü. "Yeter, Kutay," dedi babam sesi gürleyerek. "Kızımı bir operasyon malzemesi gibi konuşmayı kes. Eğer o borç ödenecekse, bunu ben yaparım."
Elif isimli kadın ilk kez konuştu, sesi buz sarkıtları kadar soğuktu: "Korkut Bey, Konsey sizinle konuşmayı çoktan bıraktı. Şimdi sadece eyleme geçiyorlar. Bu gece Alsancak limanına inecek olan sevkiyat, sadece uyuşturucu ya da silah değil. O sevkiyatın içinde, Erguvan ailesini bitirecek olan o eski anlaşmanın asıl belgeleri var. Eğer o belgeler onların eline geçerse, sadece itibarınız değil, hayatlarınız da sonbahar yaprakları gibi dökülür."

Bakışlarımı babamdan Kutay’a, sonra da haritaya çevirdim. İçimdeki o korku, yerini kusursuz bir öfkeye bırakmıştı. Masanın üzerindeki bir dosyayı çekip açtım. "O halde," dedim sesimdeki o çelik tınısıyla. "Bu gece o limanı biz ateşe veriyoruz. Babamın sırlarını onlar değil, ben gömeceğim."
Kutay’ın dudaklarında o bildik, belli belirsiz gülümseme belirdi. "İşte benim ay ışığım," diye fısıldadı sadece benim duyabileceğim bir tonda. Ama gözlerindeki o karanlık, bu operasyonun sonu ne olursa olsun, birimizin o limandan sağ çıkamayacağını fısıldıyordu.

Kutay’ın sözleri odadaki havayı iyice ağırlaştırmıştı. Elif’in varlığı, Teşkilat’ın bu işe ne kadar derinden bulaştığının soğuk bir kanıtıydı. Babam ve Kutay arasındaki o görünmez halat çekme yarışı devam ederken, ben haritadaki liman bölgesine odaklanmıştım. Zihnimde mermilerin izleyeceği rotayı, rüzgârın hızını ve o belgelerin saklanabileceği olası hangarları hesaplıyordum.
"Hazırlan o zaman," dedi Kutay, sesi bir komutanınki kadar kesinleşmişti. "İki saat içinde evden çıkıyoruz. Elif sana yeni ekipmanı ve frekansları tanıtacak.

Herkes odanın farklı bir köşesine dağılırken, Kutay balkona doğru yöneldi. Bir anlık tereddütten sonra peşinden gittim. İzmir’in o nemli rüzgârı, bahçedeki yasemin kokularını barut kokulu anılarımızla birleştirip yüzüme vuruyordu. Kutay, korkuluklara yaslanmış, uzaklara, denizin ufkuna bakıyordu. Yanına gidip durdum ama ona bakmadım.

"Neden Elif?" diye sordum kısık bir sesle. "Beni koruması için mi, yoksa kontrol altında tutması için mi? "Kutay bana döndü. O yosun yeşili gözlerdeki sis dağılmış, yerini saf bir endişeye bırakmıştı. "İkisi de değil Akasya," dedi, elini cebine atıp siyah bir flash bellek çıkardı. "Elif, o belgelerin neye benzediğini bilen tek kişi. Ama seni oraya ben gönderiyorum çünkü o limandan sağ çıkabilecek tek kişi sensin. Ben aşağıda olacağım, ateş hattında. Senin görevin yukarıda, karanlığın içinde kalmak."

"Bana güveniyor musun?" dedim, gözlerimi gözlerine mühürleyerek. "Sana canımı teslim ederim," dedi Kutay, sesindeki o ani yumuşama içimi titretti. "Ama babana olan öfkenin tetiği erken çekmenden korkuyorum. Akasya, o belgeler ele geçmeden kimsenin ölmemesi gerekiyor. Anladın mı? Kimsenin." "Deneyeceğim," dedim sadece. İki saat sonra, üzerimde simsiyah, vücudumu bir deri gibi saran operasyon kıyafetlerimle evin arka bahçesindeydim. Elif, kulaklığımdaki frekansı kontrol ederken babam yanıma geldi. Elinde, üzerinde Erguvan ailesinin mühürlü arması olan eski, gümüş bir hançer vardı. Onu avucuma bıraktı.

"Bu, büyükbabandan bana kaldı," dedi babam, sesi boğuklaşmıştı. "Umarım kullanmak zorunda kalmazsın, ama bil ki Erguvanlar sadece ateşle değil, çelikle de tarihlerini yazmışlardır. Yolun açık olsun kızım."
Soykan’ın endişeli bakışları ve Piraye’nin sessiz duaları eşliğinde siyah minibüse bindik. Kutay şoför koltuğundaydı, Elif yanındaydı. Ben ise arkada, silahlarımı ve şarjörlerimi kontrol ediyordum. Şehrin ışıkları birer birer geride kalırken, Alsancak Limanı’nın o devasa vinçleri birer dev gibi karanlığın içinden yükselmeye başladı.

Limanın girişine bir kilometre kala araç durdu. Kutay arkaya dönüp bana baktı. "İletişim sadece tek kanal üzerinden. Gözün hedefte, elin tetikte olsun. Ay ışığı başladığında, operasyon biter."

Minibüsten sessizce indim. Gecenin karanlığı beni bir pelerin gibi örttü. Elif’le birlikte limanın paslı tellerinden sızıp, vinçlerin gölgesinden sessizce ilerledik. Tırmanmam gereken o yüksek kule, karşımda bir cellat gibi dikiliyordu. Sırtımdaki keskin nişancı tüfeği her adımda ağırlığını hissettiriyordu ama bu ağırlık bana güç veriyordu.

Kulenin tepesine ulaştığımda, altımdaki dünya devasa bir satranç tahtasına dönüştü. Kutay ve ekibinin aşağıda, konteynerlerin arasında birer gölge gibi ilerleyişini izliyordum. Tüfeğimi kurdum, dürbünü gözüme yaklaştırdım. Görüş alanımdaki ilk hedef, belgelerin bulunduğu iddia edilen B-4 hangarıydı."Pozisyon aldım," dedim telsize fısıldayarak.

"Görüyorum seni," dedi Kutay’ın sesi kulaklığımda. "Bekle... Işıklar söndüğünde başla."Saniyeler, asırlar gibi geçti. Birden limandaki o devasa projektörler bir patlamayla söndü. Karanlık her şeyi yuttuğu an, ilk namlu alevi aşağıda parladı. Çatışma başlamıştı.
Dürbünümde, B-4 hangarının kapısından çıkan üç maskeli adam belirdi. Ellerinde susturuculu tüfekler vardı ve doğrudan Kutay’ın ilerlediği yöne nişan alıyorlardı. Derin bir nefes aldım, ciğerlerimdeki havayı boşalttım. Kalp atışlarım yavaşladı, dünya durdu.

Çıt.

İlk mermi namludan çıktığında, namlu ucundaki o hafif alev gecenin karanlığında bir anlığına parladı. Hedefim, daha tetiğe bastığını bile anlamadan yere yığıldı.

"Biri gitti," dedim soğukkanlılıkla.
Ancak o an, dürbünümün görüş alanına giren başka bir şey kanımı dondurdu. Hangarın üzerinden başka bir lazer noktası, tam Kutay’ın göğsünün üzerinde geziniyordu. Başka bir nişancı vardı. Ve namlusu benden daha hızlıydı."Kutay! Yat yere!" diye bağırdım telsize. Ama patlama sesi benim sesimi bastırdı.

Patlama sesi limanın paslı duvarlarında yankılanırken, kalbim bir anlığına durdu. Dürbünden gördüğüm o namlu alevi, Kutay’ın hemen yanındaki bir yakıt varlığına isabet etmişti. Alevler gökyüzüne yükselirken Kutay’ın konteynerlerin arkasına savrulduğunu gördüm.

"Kutay! Cevap ver!" diye feryat ettim telsize. Ama sadece cızırtı vardı.
O an, içimdeki o duygusal Akasya tamamen sustu. Yerine, babasının gölgesinde bir ölüm makinesi gibi eğitilen o soğuk kanlı nişancı geçti. Gözlerim dürbüne kenetlendi. Diğer nişancının yerini saptamam gerekiyordu. Alevlerin yarattığı ters ışığı kullandım. Hangarın en üstündeki havalandırma boşluğunda, metalik bir parıltı yakaladım. "Seni buldum," diye fısıldadım. Dişlerimi sıktım, rüzgârı hesapladım. O benden hızlıydı ama ben bir Erguvan’dım.

Tetiği ezdim. Mermim havalandırma boşluğundaki silueti geriye doğru savurduğunda, telsizden Elif’in sesi duyuldu: "Akasya, Kutay yaşıyor! Ama ağır ateş altındayız, B-4’e giremiyoruz. Belgeleri almaları an meselesi! "Kutay’ın konteynerin arkasından topallayarak çıktığını, bir yandan da ateş ederek Elif’e siper olduğunu gördüğümde ciğerlerime yeniden hava doldu. Yaşıyordu.

"Yolu temizliyorum, girin!" dedim.
Kulemden aşağıya ölüm yağdırmaya başladım. Her mermim, Kutay ve ekibinin önündeki bir engeli kaldırıyordu. Ancak tam o sırada, kulenin merdivenlerinde yankılanan ayak seslerini duydum. Yalnız değildim.

Tüfeğimi bırakıp belimdeki tabancayı çektim. Kapı tekmeyle açıldığında içeri giren, dün geceki o Elçi’nin adamlarından biriydi. Üzerime atıldığında silahımı ateşlemeye fırsat bulamadım; boğuşmaya başladık. Kule daracıktı, altımızdaki yüz metrelik uçurum ise her an bizi yutmaya hazırdı.
Adamın bileğini büküp dirseğimle yüzüne vurdum. Acıyla sarsıldı ama pes etmedi. "Belgeler çoktan yola çıktı Akasya Erguvan!" diye bağırdı kanlı dişlerinin arasından. "Babanın sonu bu limanda yazıldı!"

Topuğumdaki bıçağı tek bir hamleyle çıkardım ve adamın zayıf noktasına sapladım. Gözlerindeki ışık sönerken onu kulenin boşluğuna doğru ittim. Aşağı bakmadım. Hemen tüfeğime döndüm. Aşağıda, hangar kapısından siyah bir minibüsün hızla çıktığını gördüm. Belgeler gidiyordu."Kutay, araç çıkıyor! Batı kapısına yöneliyorlar! "Kutay’ın sesi bu kez netti: "Bırakma onları Akasya! Tekerlekleri al!"

Tüfeğimin dürbününü hızla uzaklaşan minibüse odakladım. Araç zırhlıydı, camlara sıkmak faydasızdı. Tek şansım lastiklerdi. Minibüs keskin bir viraj alırken, ön tekerleğin açığa çıktığı o saliseyi yakaladım.

Güm.

Ön sol lastik parçalanırken araç savruldu, bir konteynere çarparak durabildi. Kutay ve Elif saniyeler içinde aracın etrafını sardı.

Minibüsün kapısı açıldığında içeriden çıkan kişi beklediğimiz bir suikastçı değildi. Beyaz gömleği kana bulanmış, elleri titreyen orta yaşlı bir adamdı. Elinde o meşhur siyah çanta vardı. Kutay adamı yakasından tutup yere fırlattı ve çantayı kaptı. Telsizden Kutay’ın nefes nefese kalan sesini duydum: "Paket alındı. Ay ışığı, bölgeyi terk et. Hemen!"

Kulemden aşağı hızla inerken, limanın uzaklarından polis sirenleri duyulmaya başlamıştı. Ama bu sirenler normal bir baskın gibi gelmiyordu. Çok fazlaydılar.
Aşağı indiğimde Kutay beni bekliyordu. Yüzü is içinde kalmış, ceketinin kolu yırtılmıştı. Yanıma gelip yüzümü ellerinin arasına aldı. "İyisin," dedi, sadece bir kelime ama içinde binlerce itiraf barındıran bir tonla."Çantada ne var?" dedim, gözlerim çantaya kilitlenmişti.

Kutay çantayı hafifçe araladı. İçeride sadece belgeler yoktu. Eski, siyah-beyaz bir fotoğraf ve üzerinde Erguvan mührü olan bir anahtar duruyordu. "Babanın neden korktuğunu şimdi anlıyorum," dedi Kutay, sesi buz gibiydi. "Bu sadece bir anlaşma değil Akasya. Bu, İzmir’in altındaki gerçek imparatorluğun tapusu."

Tam o sırada Elif yanımıza koşarak geldi. "Gitmemiz lazım! Gelenler polis değil, Konsey’in özel birliği. Bizi burada infaz etme emirleri var!"
Kutay elimi sıkıca tuttu. "Araca binin! Elif, sen önden git. Akasya, benimlesin."Siyah zırhlı araca atladığımızda, arkamızda liman alevler içinde kalmıştı. Ama asıl yangın, Kutay’ın elindeki o çantanın içindeydi. Babamın neden "teslim olma" dediğini, neden bu kadar korktuğunu şimdi daha iyi anlıyordum.

Araba hızla otobana çıkarken, arkamıza yaslandık. Kutay elindeki fotoğrafı bana uzattı. Fotoğrafta babam, çok daha genç haliyle, tanımadığım iki adamla yan yana duruyordu. Adamlardan birinin boynundaki kolye, Kutay’ın boynundakinin aynısıydı."Bu adam kim?" diye sordum. Kutay yutkundu. "O benim babam, Akasya. Ve o gün, senin baban tarafından öldürüldüğü gündü."

Dünya bir kez daha başıma yıkıldı. Araba karanlığın içinde hızla ilerlerken, yanımda duran adamın hem kurtarıcım hem de en büyük intikamcım olabileceği gerçeğiyle baş başa kaldım.

Arabanın içindeki hava, dışarıdaki çatışmadan çok daha ağır, çok daha boğucuydu. Kutay’ın dudaklarından dökülen o son cümle, kulaklarımda bir bomba etkisi yaratmıştı. Yanımda oturan, uğruna tetiği hiç çekinmeden çektiğim adam; babamın katil olduğunu söylüyordu. Üstelik ölen kişi, kendi babasıydı.

Otobanın ışıkları aracın içine ritmik bir şekilde sızarken, Kutay’ın yüzü bir aydınlanıp bir kararıyordu. Fotoğrafı tutan ellerim öyle bir titredi ki, kâğıt parçasını dizlerimin üzerine bırakmak zorunda kaldım. “Yalan söylüyorsun,” dedim, sesim fısıltıdan halliceydi. “Babam... O böyle bir şey yapmaz. O bir asker, o bir baba!”

Kutay acı bir gülümsemeyle direksiyonu daha sıkı kavradı. “Baban sadece bir asker değil Akasya, o bir hayatta kalan biri. Ve o gün, o fotoğraftaki üç adamdan sadece birinin yaşamasına izin verildi. Diğeri benim babamdı, üçüncüsü ise şu an bizi avlamaya çalışan Konsey’in lideri.”

Gözlerim camdan akan karanlığa daldı. Erguvan köşkünün o huzurlu bahçesi, kahvaltı masalarındaki kahkahalar, Soykan’ın şakaları... Hepsi bir anda sahteliğin o gri rengine büründü. Babam beni korumak için mi eğitmişti, yoksa vicdan azabını bastırmak için mi?

“Neden şimdi?” diye sordum, başımı koltuğa yaslayarak. “Neden şimdi anlatıyorsun Kutay? Beni kendine mecbur bıraktıktan sonra mı?”
Kutay arabayı aniden emniyet şeridine çekip durdurdu. Fren sesinin yarattığı sarsıntıyla kendime geldim. Bana döndü, o yosun yeşili gözleri bu kez birer kor gibi yanıyordu.

“Seni kendime mecbur bırakmadım Akasya! Seni o limandan çıkarmak için kendi ekibimi ateşe attım!” Uzandı, yüzümü ellerinin arasına aldı. Parmakları hala barut ve toz kokuyordu ama dokunuşu canımı yakacak kadar şefkatliydi. “Bunu anlatıyorum çünkü o çantadaki anahtar, babanın o gün neyi çaldığını açacak tek şey. Eğer gerçekleri benden duymazsan, Konsey seni bizzat o gerçeğin içine gömecek.”

Elimi elinin üzerine koydum. Onu itmekle ona daha sıkı sarılmak arasında bir uçurumdaydım. “O zaman gidelim,” dedim kararlılıkla. “O anahtar neyi açıyorsa oraya gidelim. Babamla yüzleşmeden önce gerçeği kendi gözlerimle görmem lazım.”Kutay başıyla onayladı ve arabayı tekrar yola çıkardı. İzmir’in arka sokaklarına, tarihin beton yığınları altında kaldığı Kadifekale’nin kuytu yamaçlarına doğru tırmanmaya başladık.

Eski, terk edilmiş bir taş binanın önünde durduğumuzda vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Elif ve Olgun, diğer araçla çoktan gelmiş, çevre emniyetini almışlardı. Kutay çantadan o gümüş anahtarı çıkardı. Kapının paslı kilidi dönerken çıkan o tiz ses, sanki geçmişin çığlığıydı. İçerisi rutubet ve eski kâğıt kokuyordu. Kutay feneri yaktığında, odanın ortasında duran ağır, çelik bir kasa belirdi. Üzerinde Erguvan ailesinin o bildik arması vardı ama altında başka bir sembol daha kazınmıştı: Bir yılanın boğduğu bir el.

Kutay anahtarı yuvaya yerleştirdi. "Hazır mısın?" diye sordu. Nefesimi tuttum. "Çevir şunu," dedim. Kasa ağır bir iniltiyle açıldı. İçinden altınlar ya da paralar çıkmadı. Sadece tek bir defter ve mühürlü bir ses kayıt cihazı vardı. Kutay cihazın düğmesine bastı. Odada yankılanan ses, babamın yirmi yıl önceki o daha genç, daha sert ve daha acımasız sesiydi:

“Anlaşma bozuldu. Eğer bu kaydı bir gün birileri dinliyorsa, ya ben ölüyümdür ya da Erguvanlar için güneş batmıştır. Kutay’ın babasını vurmak zorundaydım... Çünkü o, Akasya’yı teslim etmeye hazırdı.”Dizlerimin bağı çözüldü. Babam, Kutay’ın babasını... beni kurtarmak için mi öldürmüştü?

Kutay’a baktım. O da donup kalmıştı. Ses kaydı devam ederken, odanın dışından gelen ani bir siren ve ardından gelen patlama sesiyle irkildik.
“Bulunmuşuz!” diye bağırdı Elif içeri dalarak. “Konsey burayı kuşattı!”Kutay defteri kaptığı gibi beni kolumdan tuttu. “Gitmemiz lazım! Akasya, kendine gel! Şimdi ölürsek gerçeğin bir anlamı kalmaz!”Dışarı çıktığımızda gece, namlu alevleriyle aydınlanıyordu. Ama bu kez savaşan sadece biz değildik. Sokağın başında babamın o meşhur siyah makam aracını gördüm. Korkut Erguvan, elinde silahıyla aracın kapısına siper almış, bize doğru ateş edenlere karşılık veriyordu. Babam gelmişti. Kendi geçmişiyle, kendi yarattığı canavarlarla yüzleşmeye...

Gecenin zifiri karanlığı, namlu alevlerinin o ölümcül parıltısıyla yırtılıyordu. Babamın o meşhur siyah aracını sokağın başında gördüğüm an, zaman bir kez daha durdu. Korkut Erguvan, o kusursuz takım elbisesinin içinde, bir elinde silahı diğer elinde ise sarsılmaz gururuyla oradaydı. Yıllardır beni korumak için sakladığı o karanlık, şimdi tam karşımızda mermiye dönüşmüş yağıyordu.

"Baba!" diye bağırdım ama sesim çatışmanın gürültüsünde kayboldu. Kutay beni sertçe bir duvarın dibine çekti. Gözlerindeki ifadeyi tarif etmek imkansızdı; babasının katilini görüyordu ama o katil, şu an bizim hayatta kalmamız için tetiği çekiyordu. Kutay’ın parmakları defteri öyle sıkı kavrıyordu ki boğumları beyazlamıştı.
"Burada kalamayız!" dedi Kutay, sesi dişlerinin arasından süzülen bir hırıltı gibiydi. "Olgun! Elif! Ateşle karşılık verin, arabaya ulaşıyoruz!"

Kutay’la birlikte siperden sipere koşarken, babamın bize doğru bağırdığını duydum: "Kutay! Onu buradan götür! Onu teslim etme!"
Babamın sesi bir emir değil, bir yalvarıştı. O an anladım; babam o gün Kutay'ın babasını sadece bir anlaşma için değil, beni o "Konsey" denilen canavarların elinden çekip almak için vurmuştu. Ben, Erguvan ailesinin en büyük günahı ve en büyük sevabıydım.
Tam arabaya ulaşmak üzereyken, sokağın diğer ucundan gelen ağır bir zırhlı araç yolu kesti. Araçtan inen adam, limandaki o Elçi’ydi. Ama bu sefer yüzünde o nezaketli gülümseme yoktu; sadece soğuk bir imha arzusu vardı."Korkut!" diye haykırdı Elçi. "Yolun sonuna geldin. Emaneti ver, belki oğlunun ve kızının yaşamasına izin veririm!"

Babam cevap vermedi. Silahını doğrulttu ve tetiği çekti. Ama tam o sırada, Konsey'in bir nişancısı babamın omzunu hedef aldı. Babam geriye doğru savrulup aracın kapısına yığıldığında kalbimden bir parça koptu.

"BABA!"

Kutay’ın elimi tutan parmaklarından sıyrıldım. İçimdeki Akasya gitmiş, yerini sadece intikamla beslenen o keskin nişancı almıştı. Topuğumdaki bıçağı çıkarıp belime taktım, düştüğüm yerden tüfeğimi kaptım. Bir binanın gölgesine sığınıp nefesimi tuttum.
Dürbünümde Elçi’nin o buz gibi suratı vardı.

"Geri çekil Akasya!" diye bağırdı Kutay arkamdan. "Seni hedef alıyorlar!"
Umursamadım. Rüzgar, rutubet, barut kokusu... Hepsi birleşti. Tetiği öyle bir kararlılıkla çektim ki, mermi havayı yırtarak Elçi’nin hemen yanındaki zırhlı aracın yakıt deposuna isabet etti. Büyük bir patlama sokağı cehenneme çevirdi. Toz ve duman her yeri kapladığında, Kutay beni belimden yakalayıp babamın yanına sürükledi. Babam kanlar içindeydi ama hala gülümsüyordu. Elini yüzüme uzattı, parmakları yanağıma kanlı bir iz bıraktı. "Özür dilerim Akasya," diye fısıldadı. "Seni... bu hayata mahkum ettiğim için..."

Kutay, babamın gözlerinin içine baktı. İki adam arasındaki yirmi yıllık kan davası, o toz dumanın içinde sessiz bir anlaşmaya dönüştü. Kutay, babamın elini tuttu ve hafifçe başını salladı. Bu bir affetme değil, bir devir teslimdi.
"Onu götüreceğim," dedi Kutay, sesi buz kadar sertti. "Kendi canım pahasına."
Babamın gözleri yavaşça kapandı. Bayılmamıştı ama gücü tükeniyordu. Olgun ve Soykan hemen yanımızda belirdi. Soykan babamı kucaklarken, Kutay beni zırhlı araca doğru itti.

"Şimdi değil Akasya," dedi Kutay, gözlerimin içine bakarak. "Şimdi ağlama vakti değil. Şimdi, İzmir’i bu harabelerden temizleme vakti."
Araba hızla uzaklaşırken dikiz aynasından Kadifekale’nin yamaçlarına baktım. Babamın mirası yanıyordu, geçmişimiz küle dönüyordu ama elimde hala o defter vardı. Kutay’ın babasının ölümüyle başlayan bu hikaye, benim ellerimde nasıl bitecekti?
Kutay elimi sıktı. "O defterde sadece geçmiş yok Akasya. Konsey’in her bir üyesinin ismi, adresi ve zayıf noktası var."

Gözyaşlarımı sildim. Bakışlarım mermi kadar soğuk, sesim çelik kadar sabitti.
"O zaman," dedim. "Listenin başından başlayalım. Hepsini tek tek sonbahar yaprağı gibi dökeceğiz."

Araba hızla Kadifekale’nin dik yamaçlarından aşağı süzülürken arkamızda kalan alevler, babamın yirmi yıl boyunca sakladığı sırların külleriydi. Soykan arka koltukta babamın omzuna baskı yapıyor, Piraye’den öğrendiği o soğukkanlı ilk yardım hamleleriyle kanı durdurmaya çalışıyordu.

“Nefes alıyor,” dedi Soykan, sesi titriyordu ama bir Erguvan olduğunu kanıtlarcasına metanetini koruyordu. “Kurşun sıyırmamış ama kemiğe dayanmış. Akasya, babam ölmez... O bizi bu fırtınanın ortasında bırakıp gitmez.”

Babamın solgun yüzüne baktım. O sarsılmaz çınar, şimdi bir araba koltuğuna yığılmış, hayatı için direniyordu. Kutay aynadan bana baktı; gözlerinde hem babama duyduğu o köklü öfkenin kalıntıları hem de bana olan koruma içgüdüsü çarpışıyordu. "Güvenli eve gitmiyoruz,” dedi Kutay, direksiyonu sertçe kırdı.“Nereye gidiyoruz o zaman?” diye sordum, elim hala tüfeğimin namlusuna kenetliyken.

“Hastaneye gidersek Konsey bizi orada bitirir. Kendi sığınağımıza, Teşkilat’ın eski bir revirine gidiyoruz. Orada Korkut Erguvan’ı ayağa kaldıracak donanım var. Ve o defterdeki ilk ismi avlamak için en güvenli yer orası.”
Şehrin ışıkları birbirine karışırken Urla taraflarında, zeytinliklerin arasına gizlenmiş beton bir yapıya vardık. Olgun ve Elif çoktan oradaydı. Babamı hızla içeri taşıdılar. O kapılar kapandığında, dünya dışarıda kalmıştı. Babamı ameliyathaneye aldıklarında koridordaki o ağır sessizlik, patlayan bombalardan daha çok kulak tırmalıyordu.

Kutay, elindeki kanlı defteri önümdeki masaya bıraktı. Üzerindeki kan kurumuş, sayfalar birbirine yapışmıştı.“Defterin ilk sayfasında kim var?” diye sordum, sesimdeki o duygusal tonu tamamen öldürerek.

Kutay defterin kapağını açtı. İlk sayfa, babamın el yazısıyla değil, daktiloyla yazılmış resmi bir fişleme notuydu. Üzerinde büyük harflerle tek bir isim yazıyordu: SADIK REHA.“Sadık Reha mı?” dedim şaşkınlıkla. “Babamın en eski dostu... Çocukken bana oyuncaklar getiren o adam mı?” "Oyuncak getiren o adam, Konsey’in para trafiğini yöneten beyin,” dedi Kutay, sesi bıçak gibi keskindi. “Liman baskınındaki o istihbaratı sızdıran, dün gece bizi o depoda kıstıran da oydu. Babanın en yakınındaki yılan.”

Kutay’ın yanına yaklaştım. Aramızdaki o kan davası ve sırlar, şimdi ortak bir intikamın gölgesinde eriyordu. “Hazırlan o zaman,” dedim. “Sadık Reha, bu gece getirdiği oyuncakların bedelini ödeyecek.”Tam o sırada ameliyathanenin kapısı açıldı. Doktor, üzerindeki kanlı önlüğü çıkararak yanımıza geldi. Gözlerimi ondan ayıramıyordum.

“Babam?” dedim, nefesimi tutarak.
“Kurşunu çıkardık,” dedi Doktor, yorgun bir tebessümle. “Damarı santimle ıskalamış. Korkut Erguvan gerçekten de göründüğü kadar inatçıymış. Uyuyor, ama hayati tehlikeyi atlattı.”İçimdeki o devasa kaya parçası yuvarlanıp gitti. Babam ölmemişti. Bu, savaşa devam etmek için ihtiyacım olan tek yakıttı. Kutay’a döndüm; o da hafif bir rahatlamayla omuzlarını düşürmüştü.

“O zaman işimize dönelim,” dedi Kutay, belindeki silahı kontrol ederek. “Sadık Reha’nın Çeşme’deki malikanesine girmek, limana girmekten daha zor olacak. Oraya bir iş adamı ya da bir suikastçı gibi giremeyiz.”
“Peki nasıl gireceğiz?”

Kutay bana bakıp hafifçe gülümsedi. O yosun yeşili gözlerinde ilk kez o tekinsiz ama zeki parıltıyı gördüm. “Oraya, Erguvan ailesinin o yıkılmayan itibarıyla gireceğiz. Bir davet veriyor Akasya. 'Sonbahar Gala'sı. Ve biz, gecenin en beklenmedik misafirleri olacağız. ”Gömleğimin kanlı kollarını yukarı sıyırdım. Aynadaki yansımama baktım. Dudağımdaki yara, gözlerimdeki o buz tabakası ve ruhumdaki o intikam ateşiyle... Bu gala, Sadık Reha için bir veda töreni olacaktı.

“Siyah elbisemi hazırla Kutay,” dedim buz gibi bir sesle. “Çünkü bu gece İzmir’de ay ışığı değil, Erguvanların kan kırmızısı parlayacak.”

Hazırlık süreci, sessiz bir fırtınanın merkezinde olmak gibiydi. Bir yanda babamın üst kattaki odada, makinelerin ritmik sesiyle hayata tutunuşunun verdiği o ağır sızı, diğer yanda Sadık Reha’nın malikanesine sızmak için kuşanmak zorunda olduğum o "cemiyet kızı" maskesi. Kutay’ın bahsettiği o siyah elbiseyi giyerken, aynadaki yansımam yabancı birine aitmiş gibi hissettiriyordu. Sırt dekoltesi derin, saten kumaşı gece kadar karanlık olan bu elbisenin altına, uyluğumdaki jartiyere o gümüş saplı bıçağı ve küçük susturuculu tabancayı yerleştirdim. Artık sadece bir keskin nişancı değil, zarafetin içine gizlenmiş bir hançerdim.

Aşağı indiğimde Kutay, jilet gibi bir takım elbisenin içinde beni bekliyordu. Beni gördüğünde o sert yüz hatları bir anlığına yumuşadı, bakışları üzerimde ağır ağır gezindi."Güzelliğin her zaman bir silahtı Akasya," diye fısıldadı yanıma yaklaşarak. "Ama bu gece, o silahın emniyeti açık."

"Emniyeti çoktan kırdım Kutay," dedim, sesimdeki buz gibi kararlılıkla. "Sadık Reha’nın karşısına geçtiğimde, babamın dökülen her damla kanının hesabını soracağım."

Çeşme’nin o gösterişli yamaçlarından birinde, denize sıfır inşa edilmiş Sadık Reha malikanesine vardığımızda, dışarıdaki lüks araç konvoyu ve çalan klasik müzik, içerdeki kanlı pazarlıklardan habersiz bir şölen sunuyordu. Kapıdaki korumalar bizi gördüğünde tereddüt ettiler; Erguvanların öldüğü haberi çoktan yayılmış olmalıydı. Ancak Kutay’ın o ezici otoritesi ve benim yüzümdeki sarsılmaz Erguvan gururu, kapıların sonuna kadar açılmasını sağladı. Balo salonuna girdiğimiz an müzik kesilmedi ama fısıltılar birer zehirli ok gibi etrafa yayıldı. Sadık Reha, salonun en ucunda, elinde kristal kadehiyle bir grup iş adamına gülümseyerek bir şeyler anlatıyordu. Bizi gördüğünde kadehi tutan eli havada asılı kaldı. O sahte dost maskesinin altındaki panik, göz bebeklerinin büyümesinden okunabiliyordu.

"Akasya... Kutay..." dedi Sadık, yanımıza doğru yürürken sesindeki o titremeyi gizlemeye çalışarak. "Yaşadığınıza ne kadar sevindiğimi anlatamam. Babanız hakkında duyduklarım... Korkunç bir trajedi. " Kutay, Sadık’ın uzattığı eli havada bıraktı. "Trajediler henüz bitmedi Sadık Bey," dedi Kutay, sesi salonun o uğultulu kalabalığını bıçak gibi kesti. "Biz buraya taziye kabul etmeye değil, bir borcu tahsil etmeye geldik."Sadık Reha’nın yüzü bir anda kül gibi oldu. "Burada olmaz... Kütüphaneye geçelim," diye mırıldandı, çevredeki meraklı gözlerden kaçmak istercesine. Üst kattaki o loş, kitap kokulu odaya girdiğimizde, Sadık kapıyı kilitlediği an cebinden bir silah çıkarmaya yeltendi. Ama ben ondan daha hızlıydım.

Jartiyerimdeki o küçük tabancayı çekip doğrudan alnının ortasına nişan aldım.
"Dene bakalım Sadık amca," dedim, "amca" kelimesini bir küfür gibi savurarak. "Dene de o çok sevdiğin kütüphaneni kendi kanınla boyayayım."Sadık ellerini kaldırdı, dizleri titriyordu. "Akasya, yapma... Babanın yaptığı anlaşmayı bilmiyorsun. O hepimizi tehlikeye attı!"

"Babam seni korumak için Kutay’ın babasını vurdu!" diye bağırdım. "Ama sen, o saniyede bizi Konsey’e sattın. Defterde adının yanındaki o notu okudum Sadık. Konsey’e sızan tüm bilgilerin kaynağı sensin."

Kutay, Sadık’ın masasının üzerindeki o ağır bronz heykeli kaptığı gibi adamın yüzüne savurdu. Sadık inleyerek yere yığıldığında, Kutay üzerine çöktü ve yakasından kavradı. "Konsey’in bir sonraki hamlesi ne? O mühürlü anahtar neyi açıyor? Konuş! "Sadık, kan tükürerek güldü. "Geç kaldınız... Konsey o anahtarın peşinde değil artık. Onlar zaten istediklerini aldılar. Erguvan ailesinin sonu, bu gecenin sonunda gelecek. Babanızın uyuduğu o sığınak... orası çoktan işaretlendi."

Vücudumdan aşağı bir soğukluk indi. Babam... Babam hala savunmasızdı. Tam o sırada binanın dışında bir patlama sesi daha koptu. Ama bu seferki bir bomba değil, limandaki o çatışmanın devamı gibiydi.

Kulaklığımdaki telsiz cızırdadı, Olgun’un nefes nefese sesi duyuldu: "Akasya Hanım! Sığınağa saldırı var! Korkut Bey’i çıkaramıyoruz!"
Gözlerim karardı. Kutay’a baktım, o da aynı dehşeti yaşıyordu. Sadık Reha’ya döndüm, yerdeki o acınası haline son kez baktım. Tetiği çekmek için parmağım kasıldı ama o an kulağımda babamın sesi yankılandı: "Bir Erguvan, intikamını sadece kanla değil, stratejiyle alır."

"Onu öldürme Kutay," dedim, sesim titreyerek. "Onu canlı alacağız. Bize sığınağın giriş şifrelerini ve Konsey’in oraya gönderdiği birimi ancak o söyleyebilir."

Kutay, Sadık’ı tek hamlede yerden kaldırıp omuzladı. "Sana yemin ederim Akasya," dedi Kutay, camdan aşağı, sahildeki sürat teknelerine bakarak. "Baban o sığınaktan sağ çıkacak. Erguvanların sonbaharı bugün değil."
Malikanenin balkonundan aşağı, aşağıdaki denize doğru atladığımızda, arkamızda İzmir’in o sahte ışıklarını ve Sadık Reha’nın ihanet kokan salonunu bıraktık. Denizden gelen o sert esinti, yaklaşan asıl büyük savaşın habercisiydi.

Sürat teknesinin motoru, gecenin sessizliğini bir testere gibi bölerek Çeşme’nin karanlık sularını yararken, yüzüme çarpan tuzlu su damlaları bile içimdeki o kavurucu ateşi söndüremiyordu. Arkada, Kutay’ın sertçe bağladığı Sadık Reha, teknenin zemininde bir çuval gibi savruluyordu. Gözlerindeki o sinsi parıltı sönmüştü; şimdi sadece kendi canının derdine düşmüş bir farenin korkusu vardı.

Kutay, rotayı Urla’daki sığınağa kırmış, tekneyi sınırlarını zorlayarak sürüyordu. "Dayan, Korkut," diye mırıldandığını duydum. Babamın katili olduğunu düşündüğü adam için dua mı ediyordu, yoksa onu kendi elleriyle cezalandırmak için mi yaşamasını istiyordu, kestiremiyordum. Ama o an bunun bir önemi yoktu. Biz, aynı fırtınanın içinde kürek çeken iki yaralı ruhun ittifakıydık."Telsiz hâlâ gelmiyor!" diye bağırdım, rüzgârın uğultusunu bastırarak. "Olgun! Ses ver!"

Sadece parazit. Konsey, sığınağın etrafındaki tüm sinyalleri kesmiş olmalıydı. Bu, profesyonel bir kuşatmaydı. Sığınağın gizli iskelesine yanaştığımızda, tepedeki ormanlık alandan yükselen dumanları ve kesik kesik gelen çatışma seslerini duyduk. Kutay, Sadık’ı yakasından tutup tekneden dışarı fırlattı. "Yürü!" dedi, tabancasının namlusunu adamın ensesine dayayarak. "Eğer babama bir şey olursa, seni o sığınağın tavanına asarım."

Gizli tünelden içeri süzüldüğümüzde, barut kokusu genzimizi yakmaya başladı. Duvarlardaki mermi izleri, çatışmanın ne kadar içeride olduğunu gösteriyordu. Tam ana salona açılan kapıya ulaştığımızda, karşıdan gelen Elif’le burun buruna geldik. Yüzü kan içindeydi, sol kolu sarkık duruyordu.
"Akasya! Geldiniz..." dedi Elif, nefes nefese. "İkinci katı tutuyorlar. Olgun yaralı, revirin kapısına barikat kurdu. Ama mühimmatımız bitmek üzere."Babam?" dedim, sesim titreyerek.
"Hâlâ uyuyor. Ama uyanırsa ve bu kaosu görürse, kalbi dayanmayabilir." Kutay, Sadık’ı Elif’e teslim etti. "Bunu gözünün önünden ayırma. Eğer kaçmaya yeltenirse dizlerine sık." Sonra bana döndü. Gözlerindeki o yosun yeşili, şimdi savaş meydanındaki bir komutanın kararlılığıyla parlıyordu. "Akasya, arka havalandırmadan dolaş. Keskin nişancı tüfeğin sende mi?"

"Her zaman," dedim sırtımdaki çantayı düzelterek."Ben önden gireceğim. Dikkatlerini dağıttığım an, koridordaki o üçlüyü indir. Onları temizlemeden revire ulaşamayız."

Sığınağın o dar, klostrofobik havalandırma tünellerinde ilerlerken her santimetresini bildiğim bu yerin bir mezara dönüşme ihtimali göğsüme baskı yapıyordu. Izgaranın arkasına ulaştığımda, koridorun ucundaki revir kapısını gördüm. Olgun, kapının önünde yere çökmüş, tek eliyle silahını doğrultmuş bekliyordu. Karşısında ise Konsey’in "Siyah Maskeliler" dediği, duygusuz ölüm makinelerinden üçü vardı.

Kutay, koridorun diğer ucundan bir el bombası savurdu. Ama bu bir ses bombasıydı. Patlamanın yarattığı o kör edici beyaz ışık ve kulak tırmalayan ses sokağı doldurduğu an, ızgarayı sessizce yana kaydırdım.

Çıt. Çıt. Çıt.

Üç mermi, üç kafa vuruşu. Maskeliler daha ne olduğunu anlamadan yere serildiler. Havalandırmadan aşağı atladım. Kutay’la aynı anda revir kapısına ulaştık. Olgun bizi gördüğünde gözlerindeki o bitkinlik yerini bir nebze olsun huzura bıraktı. "Geciktiniz..." dedi zoraki bir gülümsemeyle.

İçeri daldım. Babam, beyaz çarşafların arasında, etrafındaki tüm bu ölüme inat huzurla uyuyordu. Yanına gidip elini tuttum. Sıcaktı. Hâlâ bizimleydi. "Bitti mi?" diye sordu Elif, arkadan Sadık’ı sürükleyerek içeri girerken.

"Hayır," dedi Kutay, gözlerini kapıdaki karanlığa dikerek. "Dışarıda hâlâ bir ordu var. Ve Sadık... Şimdi bize o anahtarın açtığı son kapıyı söyleyeceksin. Yoksa seni bu revirin ortasında Konsey’e yem ederim."Sadık, kanlı elleriyle masaya tutundu. "Anahtar..." dedi, sesi hırıltılıydı. "Anahtar, Korkut’un odasındaki o tablonun arkasındaki kasayı açmıyor. O anahtar, İzmir Limanı’ndaki 12 numaralı hangarın altındaki eski bir sığınağın giriş kodu. Babanızın yirmi yıldır sakladığı 'Kara Arşiv' orada."Kutay bana baktı. İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk. Bu gece bitmeyecekti. Bu gece, Erguvanların ve Teşkilat’ın kaderi o hangarda mühürlenecekti. Tam o sırada babamın parmaklarının elimi sıktığını hissettim. Gözlerini araladı. Bakışları önce beni, sonra Kutay’ı buldu.

"Akasya..." dedi babam, sesi bir fısıltı kadar zayıf ama bir o kadar da derindi. "Kutay’a... Kutay’a güven. O... o fotoğrafın diğer yarısı onda."Kutay donup kaldı. "Ne fotoğrafı?"
Babam zorlukla yutkundu. "Babanın... ölmeden önce bana verdiği... Diğer yarıyı bulduğunda... Gerçeği göreceksin."

Babamın parmakları avucumu bir vasiyeti mühürler gibi sıktığında, odadaki barut kokusu sanki yerini geçmişin o ağır ve tozlu kokusuna bıraktı. Kutay’ın yüzündeki o sarsılmaz maske ilk kez tamamen düştü; yosun yeşili gözlerinde nefretin, şaşkınlığın ve tarif edilemez bir merakın çarpışmasını izledim.“Diğer yarı mı?” diye mırıldandı Kutay. Sesi, harabelerin arasından esen bir rüzgâr kadar tekinsizdi.

Babam derin bir nefes almaya çalıştı, göğsü sarsıldı ama gözlerini Kutay’dan ayırmadı. “O fotoğraf... bir cinayetin kanıtı değil, bir sadakatin nişanıydı Kutay. Baban... o gün kendini feda etti. Konsey seni yaşatsın diye... benim elimden ölmeyi seçti.”

Kutay bir adım geri sendeledi. Yıllardır beslediği o devasa intikam kulesinin temelleri, babamın birkaç kelimesiyle sarsılıyordu. “Yalan söylüyorsun,” dedi Kutay, ama sesi artık o kadar da emin gelmiyordu. “Beni durdurmak için yapıyorsun.”

“Defterin arkasına bak,” dedi babam, sesi iyice kısılarak. “Kapak astarının içine... Diğer yarı orada.”Kutay titreyen elleriyle kanlı defteri masadan kaptı. Bıçağının ucuyla deri kapağın astarını hızla yırttı. İçinden sararmış, kenarları yanık küçük bir fotoğraf parçası düştü. Masanın üzerindeki diğer yarısıyla birleştirdiğinde, ortaya çıkan görüntü hepimizin nefesini kesti.

Fotoğrafta babam ve Kutay’ın babası, kucaklarında iki bebekle yan yana duruyorlardı. Bebeklerden birinin boynunda benim şimdi bile taktığım Erguvan kolyesi, diğerinin ise Kutay’ın boynundaki o gümüş zincir vardı. Fotoğrafın arkasında tek bir not yazılıydı: “Karanlık çöktüğünde, çocuklarımız ışık olsun. 12. Hangar – Son Umut.” Dışarıdaki çatışma sesleri bir anlığına kesildi, sanki dünya bile bu gerçeğin ağırlığı karşısında susmuştu. Ama bu sessizlik sadece saniyeler sürdü. Sığınağın dış kapısında devasa bir patlama daha yankılandı.

“İçeri giriyorlar!” diye bağırdı Olgun, yaralı omzunu duvara yaslayarak. “Akasya Hanım, revir kapısını tutamayız, gitmeniz lazım!”
Kutay fotoğrafları cebine attı ve bana döndü. Bakışlarında artık o eski düşmanlık yoktu; sadece bir kader birliği, bir "ay ışığı" ve "fırtına" ittifakı vardı.

“Babamı burada bırakamam,” dedim babamın eline daha sıkı sarılarak. "Babanı Olgun ve Elif arka çıkıştan çıkaracak,” dedi Kutay, kolumdan tutup beni ayağa kaldırırken. “Onların hedefi biziz Akasya. Bizim 12. Hangara gitmemiz lazım. Arşiv ellerine geçerse babanın feda ettiği hiçbir şeyin anlamı kalmaz. Konsey’i kökünden kurutacak silah o hangarda.”Babam hafifçe başını salladı. “Git kızım... Kutay’a emanetsin. Erguvanların sonbaharı... kışa dönmeden bitir bu işi.”

Gözyaşlarımı sildim. Babamın alnına son bir öpücük kondurdum ve tüfeğimi omuzladım. Artık sadece bir nişancı değil, bir tarihin savunucusuydum. Revirden çıktığımızda koridorlar duman altındaydı. Kutay’la sırt sırta verdik. O elindeki otomatik silahla yolu açarken, ben köşelerden çıkan gölgeleri tek tek indiriyordum. Sığınağın gizli garajına ulaştığımızda, tozun içinden siyah, modifiye edilmiş bir motosiklet belirdi.

“Bin!” dedi Kutay kaskını takarken.
Motosikletin arkasına yerleştim, kollarımı Kutay’ın beline sıkıca doladım. Garaj kapısı gürültüyle açıldığında karşımızda Konsey’in onlarca adamı vardı. Kutay gazı kökledi. Motor bir mermi gibi ileri atılırken, ben arkaya dönüp tek elimle tetiği çektim.

Urla’nın zeytinlikleri arasında, rüzgârı ve mermileri arkamıza alarak İzmir Limanı’na doğru uçuyorduk. Gece yarısıydı, ama gökyüzü patlamalarla kızıla boyanmıştı.“Kutay!” diye bağırdım rüzgârın uğultusunda. “Eğer o hangardan sağ çıkamazsak...”

“Çıkacağız Akasya!” diye bağırdı geri. “Bu gece kimsenin ölmesine izin vermeyeceğim. Özellikle de senin.”Limanın devasa vinçleri birer darağacı gibi ufkumuzda belirdiğinde, 12 numaralı hangarın önünde bizi bekleyen o karanlık orduyu gördüm. Ama bu sefer yalnız değildik. Limanın diğer ucundan, babamın gizli sadık adamlarının ve Teşkilat’ın destek birimlerinin sirenleri duyulmaya başlamıştı. Gerçek savaş şimdi başlıyordu.