13. bölüm · Akasya.

Bölüm 13: Kapı Arkasındaki Fırtına

Zeynep Zilan Dünser

Kutay'ın Anlatımıyla

Gizli tünelin ağır demir kapısını arkamızdan çektiğimizde, üzerimize çöken o rutubetli beton kokusu bu operasyonun artık dönüşü olmayan bir yola girdiğini yüzümüze tokat gibi çarpıyordu. Arkamda babası Korkut Erguvan’ın tecrübesine güvenen küçük ama ölümcül kadro, yanımda ise sargılarındaki sızıya rağmen gözlerindeki o cam kırığı kararlılığından ödün vermeyen Akasya vardı.

Adımlarımız tünelin yankılanan beton duvarlarında yankılanırken, zihnimde tek bir düşünce dönüp duruyordu: Bizi bu dijital kafese sıkıştıranlar, o kafesin üstlerine nasıl yıkılacağını henüz bilmiyorlardı.

İzmir Körfezi’nin tuzlu rüzgârıyla açılan çıkışa vardığımızda, rıhtımda sabırsızlıkla salınan mat siyah sürat teknelerinden birine atladık. Soykan yanımızda, ekibinden bağımsız olarak bizimle hareket ediyor; Vural ise dışarıdaki herhangi bir orduyu arkasına almadan, sadece kendi bileğine ve zekasına güvenerek yanımızda yerini alıyordu.

Ben teknenin dümenine geçtiğimde, Akasya çoktan binanın karşısındaki en stratejik yüksek noktaya yerleşmişti; keskin nişancı tüfeğinin dürbününden süzülen o mavi bakışlarının bu gece kimseye merhamet etmeyeceğini biliyordum.

Konsey’in İzmir’deki operasyon merkezine ulaştığımızda, dışarıdan sıradan bir depo gibi görünen o binanın aslında ne kadar büyük bir tuzak olduğunu anlamak hiç zor olmamıştı. Çatısındaki sinyal bozucu antenler ve devriye gezen ağır silahlı adamlar bizi bekliyordu; ama bilmedikleri şey, bizim o tuzağı patlatmak için zaten bizzat buraya geldiğimizdi.

Vural’ın hack cihazıyla arka cephedeki çelik kapı sessiz bir klik sesiyle açıldı. İçeriye adım attığımız an, kırmızı acil durum ışıklarının aydınlattığı koridorda mermiler havada uçuşmaya başladı. Soykan sağ kanattaki köşeyi tutarken, Vural anında karşılık verdi. Ben koridorun ortasında ilerlerken kulaklığımdan Akasya’nın o net sesi geldi: "Sağ üst balkon temiz Kutay, içeri odaklanın."

Korkut Bey eski bir komutanın o kusursuz refleksleriyle önümüzü açarken, ana sunucuya giden o devasa kapının önüne kadar dayandık. Sistemdeki o ölü adamın anahtarı saniyeler içinde bütün ülkeye yayılmak üzereyken, Vural son kod satırını girdi ve kapı gürültüyle açıldı. İçeride bizi bekleyen o karanlık yüzleşme, Konsey’in sonunun başlangıcıydı. Artık oyun bitmişti; masayı başlarına yıkanlar bizdik.

Kapı açıldığı an, içeriden saldıran Konsey’in cellatları adeta kurşunlardan bir duvar ördü. Zaman, o saniyede yavaşlamış gibiydi; mermi çekirdeklerinin havayı yırtarken çıkardığı o tiz vınlama kulaklarımızı sağır ediyordu.

Korkut Bey, yılların askeri refleksiyle tek dizinin üstüne çöküp belindeki tabancayla ilk hedefi tam alnından vurdu. Adamın bedeni sertçe betona yığılırken, Korkut Bey’in yüzündeki o buz gibi ifade tek bir şeyi söylüyordu: Erguvan ailesine bulaşmanın bedeli, nefes alabilmekten vazgeçmekti.

“Sol kanat baskı altında!” diye kükredi Vural. Elindeki tüfeğin dipçiğini omzuna sabitlemiş, saniyeler içinde üç adamı ard arda devirmişti. Çatışmanın ortasında, hareketleri o kadar mekanik ve kusursuzdu ki, sanki bir savaş makinesi gibi koridoru temizliyordu. Vural, hemen arkasındaki duvara siper alıp şarjörünü değiştirdiği o saliselik anı değerlendiren Soykan, keskin bir hamleyle öne atıldı.

Yarı otomatik silahının namlusundan çıkan seri alevler, koridorun karanlığını aydınlatan tek şeydi. Soykan, her sıktığı kurşunda üvey kardeşi Akasya’nın dışarıda, o çatıdaki güvenliğini ve bu binada döktükleri her damla kanın intikamını alıyordu.

“Bunlar sadece öncü birlik!” diye bağırdı Soykan, sesindeki o tehlikeli ve adrenalin dolu alaycılıkla. “Asıl katiller arka odada bekliyor, acele edin!”

Ben, sistemin ana terminaline ulaşmak için Vural’ın açtığı o dar koridordan saniyelerle yarışarak ilerliyordum.

Parmaklarım klavyede ve hack cihazının kablolarında ter içinde kalmıştı ama gözümü bir an olsun ekrandan ayırmıyordum. Kulaklığımdan gelen Akasya’nın keskin nişancı tüfeğinin tok patlama sesleri, dışarıdaki çemberi daraltan düşmanlara ölüm kusuyordu. Akasya, dışarıdaki kulede tek bir mermiyle iki kişiyi daha etkisiz hale getirirken, sesi kulaklığımda buz gibi net yankılandı: "İkinci kat merdivenleri hareketli Kutay, arkadan sızmaya çalışıyorlar. Soykan, sağını kolla!"

Soykan, Akasya’nın uyarısıyla anında arkasına dönüp merdiven boşluğuna doğru mermi yağdırdı. O sırada Korkut Bey, en önde bizzat barikatı yarıp ana kumanda odasının çelik kapısına omuz verdi. İçerideki gölge adamlar ellerindeki ağır makineli tüfeklerle üzerimize ateş kusmaya devam ederken, burası tam anlamıyla yabancı aksiyon filmlerini aratmayan bir katliam meydanına dönmüştü. Mermi izleri duvarlardaki betonları koparıyor, toz bulutları ve barut kokusu odayı tamamen dolduruyordu.

Ama durmuyorduk. Duramazdık. Konsey’in masasını başlarına yıkana, o ekranlardaki sahte dosyaları yok edene kadar bu mermiler susmayacaktı.

Kumanda odasının içine doluşan barut kokusu ve çınlayan kulak uğultusu, içerideki ölüm kalım savaşının şiddetini tek başına özetliyordu. Çelik kapının eşiğinde Korkut Bey’in açtığı daracık siperden içeri fırlayan Soykan, sırtını duvara yaslayıp soluk soluğa şarjörünü yeniledi.

"Sistem on saniyede bir kendini kilitliyor Kutay! Elini çabuk tut, içerideki ana veritabanı silinmeden o tuzağa girmeliyiz!" diye bağırdı Vural. Sesi, dışarıdan gelen patlama seslerinin arasında bile demir gibi keskin ve otoriterdi.

Ben ise o an odanın tam ortasındaki devasa konsolun önüne kendimi atmıştım. Parmaklarım klavyenin tuşlarında uçarken, ekranın sol köşesinde hızla azalan kırmızı sayacı gördüm: 00:07... 00:06... Konsey, içerideki verileri uzaktan imha etmek için acil durum protokolünü devreye sokmuştu. Eğer o anahtarı kapamazsam, aylardır peşinde koştuğumuz tüm deliller ve o "ölü adamın" şifresi bir tıkla tarihe gömülecekti.

Kulaklığımda Akasya’nın o buz gibi, kusursuz odaklanmış sesi yankılandı:

"Kutay, binanın arka bahçesindeki zırhlı araçtan takviye iniyor. Üç kişi, ağır silahlı. Soykan ve Babam kapıyı tutsun, Vural sen Kutay’ı kolla!"

Akasya’nın çatıdan gördüğü bu kuşbakışı taktik, hayat kurtarıcı bir kalkan gibi önümüze serilmişti. Sözünü bitirdiği an, dışarıdaki zırhlı aracın yerleştiği noktadan keskin nişancı tüfeğinin tok, yeri göğü inleten o patlaması duyuldu. Akasya’nın sıktığı tek bir kurşun, takviye ekibin liderinin camdan içeri girmesini engellerken, içerideki cehennem ateşi daha da harlanmıştı.

Korkut Bey, tek dizinin üstüne çöktüğü yerden kalkmadan, yılların verdiği o sarsılmaz tecrübeyle sol köşeden sarkan son adamı ensesinden vurdu. Adam ses bile çıkaramayarak yere kapaklandı. "Temiz!" diye kükredi Soykan, yüzünde o tehlikeli, adrenalinle parlayan zafer sırıtışıyla. "Sıra içerideki beyin takımında, hadi Kutay!" Gözlerimi ekrana diktim, son komut satırını girmek üzere enter tuşuna uzandım. Ekrandaki sayaç sıfırlanmak üzereydi: 00:01...

Ve tuşa bastım.

Odada o ana kadar kulakları sağır eden mermi sesleri birden bire kesildi; yerini devasa ekranların kararıp, sistemin ana paneline bizim logomuzun yerleştiği o sessiz, muazzam ana bıraktı. Konsey’in İzmir’deki kalbi, bizim ellerimizde duruyordu. Masayı başlarına yıkmıştık.

Ekranlardaki o kırmızı sayaç sıfırlandığı an, odadaki mermi sesleri kesildi ancak yerini derin bir sessizlik değil, gerginliği bıçak gibi kesen soluk sesleri aldı. Konsey’in kalbine sapladığımız bu dijital hançer, zaferin ilk adımıydı ama burada kalamayacağımızı hepimiz biliyorduk. Vural, tüfeğinin namlusundan hala hafifçe tütmekte olan dumanı umursamayarak seri bir hareketle koridora doğru bir adım attı. Gözlerindeki o amansız asker disiplini, en büyük tehlikenin henüz atlatılmadığını haykırıyordu.

"Kutay, veriler tamamen indirildi mi?" dedi Vural, sesinde bir saniyelik bile bir gevşemeye yer vermeyen o sert otoriteyle. "Burası birkaç dakikaya kadar polisin veya Konsey'in temizleme timlerinin doluşacağı bir mezarlığa dönecek. Kopyayı aldığından emin ol."

"Aldım," dedim soluk soluğa, parmaklarım hala klavyenin üzerinde titrerken flash belleği yuvasından çekip cebime atarak. "Tüm ana veritabanı elimizde. Artık isteseler de geri alamazlar." Korkut Bey, kapının kasasını siper alarak dışarıdaki karanlık koridoru kolaçan etmeye devam ediyordu. Yılların kurdu, yüzündeki derin çizgilerin gölgesinde tek bir kelimeyle grubun rotasını çizdi:

"Çıkış zamanı. Arkaya takviye geliyor, burada sıkışıp kalırsak mermi tozuyla nefes bile alamayız."

Soykan, duvardan sırtını ayırıp omzundaki silahın kayışını düzeltti ve alaycı ama bir o kadar da tehlikeli sırıtışını bir kenara bırakıp bana sert bir bakış attı: "Duydun adamı beyin takımı. Önden buyurun, arkada temizlik işini bize bırakın."

Kulaklığımda Akasya’nın o keskin ve aceleci sesi yankılandı: "Vural, güney cephesindeki sokak ablukaya alınmak üzere. İki dakika içinde o binadan çıkmış olmanız gerekiyor, yoksa çıkış rotası tamamen kapanacak!"
"Anlaşıldı Akasya," dedi Vural, tetiği kontrol ederken. "Çıkıyoruz."

Korkut Bey’in önderliğinde, açtığımız delik deşik koridordan geriye doğru, bu kez mermilerden kaçarak değil, ardımızda dumanlı bir enkaz bırakarak hızla çekilmeye başladık. Konsey’in İzmir’deki merkezi bizim için sönmüştü; ama bu savaşın sadece ilk cephesiydi.

Akasya’nın Anlatımıyla

İzmir’in o ağır, barut kokulu gece havasını arkamızda bırakıp sürat tekneleriyle rıhtıma yanaştığımızda, üzerimdeki adrenalin dalgası yavaş yavaş yerini kemiklerime işleyen bir yorgunluğa bırakıyordu. Operasyon kusursuz tamamlanmıştı; Konsey’in İzmir’deki merkezi bizim ellerimizde paramparça olmuştu ama bu savaşın henüz çok başındayız. Kutay, verilerin kopyası flash bellekte güvenle cebindeyken kendi evine doğru yola çıkmak üzere bizden ayrıldı. Babam, Soykan ve Vural' la birlikte Bornova’daki o güvenli eve doğru hareket ettik. Lizge ve Vural bu gece bizde kalacağı için, rotamız doğrudan o evin sıcağına çevrilmişti.

Bornova’daki evin bahçesine arabalar arka arkaya yanaştığında, motorlar susar susmaz Soykan kapıyı açıp indi. Bahçenin loş ışıkları altında, zorlu operasyonlardan beri orada nöbette olan polis ekibi Barçın, Sare, Tuana, Ateş ve Buğra ayağa kalktı. Soykan, üzerindeki yorgun askeri montun fermuarını çekerken ekibine dönüp kendinden emin bir ses tonuyla talimatı verdi:

"Dağılın çocuklar, gidin evinizde kafanızı dinleyin. Yarın sabah erkenden karakolda oluruz, ne yapacağımıza o zaman karar veririz. Sağ olun."

Ekip başlarını sallayıp sessizce araçlarına doğru yönelirken, Soykan gözlerini aralarından birine dikti. Tam Barçın arkasını dönüyorken, o sert ve otoriter ses tonuyla durmasını söyledi:

"Barçın, dur bakıyım sen bir yere kaybolma. Uzun zamandır bizimle şöyle doğru düzgün bir masaya oturup iki lokma bir şey yemedin. Gel içeri, bu gece sofra bizim evde."

Barçın Demirhan, karakolun ve ekibin Soykan’dan sonraki o en önemli 2. ismiydi. Her zaman mesafeli, etrafına ördüğü o kalın duvarlarla tanınan, çocukluk acısının izlerini kimseye göstermeyen o soğuk adam, Soykan’ın bu ısrarı karşısında hafifçe duraksadı. Yüzündeki o iftirazsız buz tabakası çözülür gibi oldu ama yine de bozuntuya vermemeye çalışarak tek kaşını kaldırdı: "Yorgunluktan ayakta duramıyorsunuz Soykan, başımıza bela olmayalım şimdi."

"Uzatma Barçın, yürü!" diye araya girdi Soykan, gülerek arkadaşının omzuna sertçe vururken.

Birlikte ahşap kapıyı açıp içeri adım attığımızda, içeride bizi başka bir cephe bekliyordu. Salonun ortasında, operasyonun yorgunluğunu üzerlerinden atmaya çalışan Vural ve Lizge çoktan yerini almıştı. Lizge, cıvıl cıvıl enerjisiyle ortalıkta koştururken, Vural ise her zamanki korumacı ve mesafeli haliyle koltuğa yayılmış, kardeşine bakıyordu. Ancak kapıdan içeri giren son adamı, yani Barçın’ı gördükleri an salondaki tüm hava bir anda değişti.

Lizge elindeki su bardağıyla ortada öylece kalakaldı. O her zamanki neşeli, bülbül gibi şakıyan hali anında buharlaşmış, yerini kelimenin tam anlamıyla şaşkınlıktan açılmış kocaman gözlere bırakmıştı. Vural ise oturduğu koltukta yay gibi gerildi. Gözleri, Barçın’ın o karizmatik ve dik duruşuna takıldığında, yüzündeki o askerî sertlik anında zehir zemberek bir nefrete ve uyarı sinyallerine döndü. Vural’ın bakışlarındaki "Ben bu adamı bu evde niye görüyorum, hemen defolup gitmeli" öfkesi odadaki herkes tarafından hissediliyordu.

Barçın ise Vural’ın o delici bakışlarını umursamazlıktan gelerek içeri girdi; ama gözü istemsizce Lizge’ye kaydığında, o her zamanki demir gibi soğuk duruşunda çok küçük, ele vermesi tehlikeli bir saniyelik duraksama oldu. Yine de o koruyucu maskesini takıp hemen sesini kalın ve mesafeli bir tonla ayarladı: "İyi akşamlar... Soykan zorla getirdi, umarım rahatsızlık vermiyoruzdur."

Lizge yutkundu, gözlerini Barçın’ın üzerinden kaçırıp hızla önüne baktı, yanaklarına yayılan o hafif kızıllığı saklamak istercesine bardağı masaya bıraktı. Vural ise yerinden kalkmaya yeltenirken dişlerinin arasından tıslar gibi konuştu: "Rahatsızlık kelimesi hafif kalır..." Tam o gerginlik patlayacak, Vural ile Barçın birbirinin boğazına sarılacakken, mutfaktan elinde servis tepsisiyle çıkan Piraye anne duruma el koydu. O güler yüzlü, anaç ama otoriter haliyle hemen araya girip ortamdaki buzları eriten o hamleyi yaptı:

"Aa, ne münasebet efendim!" dedi Piraye, tatlı bir sitemle gülümseyerek. "Barçın evladım, başımın üstünde yerin var, geç otur şuraya. Vural, sen de başını şişirme çocuğun, dağ gibi adamı ayakta dikiyorsun. Hadi bakalım herkes sofraya, bu gece burada kimse gerilmeyecek, yemek yenecek!"

Piraye’nin bu sıcak ve buyurgan tavrı sayesinde Vural homurdanarak yerine geri oturmak zorunda kalırken, Barçın sessizce masanın boş kalan sandalyesine yerleşti. Tam karşısında oturan Lizge ile aralarındaki o görünmez çekim alanı, odadaki barut kokusunu bile bastıracak kadar güçlü bir şekilde kendini göstermeye başlamıştı.

Piraye annenin o mutfaktan süzülüp gelen anaç otoritesi, Vural’ın öfkesini şimdilik dizginlemişti ama masadaki havanın hâlâ barut fıçısından farkı yoktu. Geniş ahşap masanın etrafına yerleşen ekibin üzerindeki o yorgunluk, yerini kelimelerin bile tartılarak seçildiği keskin bir gerginliğe bırakmıştı.

Soykan, karşısında oturan Barçın’ın gergin omuzlarını ve hemen çaprazında başını tabağından kaldırmayan Lizge’yi süzerken, dudaklarının kenarında tehlikeli ama eğlenceli bir kıvrım belirdi. Masadaki bu sessizliği ilk bozan da o oldu. Önündeki sudan bir yudum alıp bardağı masaya bırakırken tok ve net bir sesle konuştu:

"Evet," dedi Soykan, gözlerini masadakilerin üzerinde gezdirerek. "Konsey’in İzmir’deki inini kafalarına geçirdik, veriler elimizde. Ama bu şerefsizlerin alt katmanındaki köstebekleri temizlemeden o verilerin bir anlamı kalmaz. Özellikle de karakolun içine kadar sızan o sızıntıyı bulmamız lazım."

Vural, tabağındaki yemeği çatalla kurcalarken başını bile kaldırmadan, o buz gibi tok sesle atıldı: "Önce içerideki çürükleri ayıklayacağız. Kimin kiminle çalıştığı, kime bilgi sızdırdığı bugünden tezi yok incelenecek. Bazıları dışarıdan düşman aramaya gerek duymuyor çünkü düşman zaten masanın en başında oturuyor."

Bu sözler doğrudan masanın diğer ucundaki Barçın’ı hedef alıyordu. Barçın, elindeki çatalı yavaşça masaya bıraktı. Yüzündeki o demirden sert ifade, Vural’ın bu örtülü suçlamasıyla tamamen kaskatı kesildi. Gözlerindeki o tehlikeli parlama, odadaki sıcaklığı bir anda sıfırın altına düşürdü.

"Laflarını tartarak konuş Vural," dedi Barçın, sesindeki o buz gibi sakinlik ve otorite odada yankılanırken. "Benim bu karakol ve bu ülke için akıttığım kanın dökümü verilemeyecek kadar ortadadır. Eğer bir köstebek arıyorsan, operasyonun orta yerinde kimin nerede saklandığına değil, kimin hangi masaya oturduğuna bak."

Masadaki gerilim elmasla kesilecek kadar sertleştiğinde, Lizge ani bir hareketle oturduğu sandalyede huzursuzca kıpırdandı. Gözlerini hızla Barçın’a çevirdi, ardından abisi Vural’ın o sinirden kasılan çenesine baktı. Aralarındaki bu bitmek bilmeyen sürtüşmenin asıl sebebinin ne olduğunu sadece ikisi biliyordu; ama Lizge’nin kalbi, bu iki adamın her karşı karşıya gelişinde o buzlu camın arkasında fırtınalar koparıyordu.

"Yeter!" dedim oturduğum köşeden bardağımı masaya sertçe bırakarak. Sesim alçaktı ama omuzlarımdaki sargının sızısını bastıran o keskin netlikle önce Vural’a, ardından Barçın’a baktım. "Bugün İzmir’de büyük bir zafer kazandık, birbirimizi yemek için henüz çok erken. Konsey’in asıl kafası Ankara’da ve biz o masayı tamamen devirene kadar buradaki hiç kimse kendi kafasına göre oynamayacak."
Babam, yılların kurdu olmanın verdiği o sükûnetle ellerini masada birleştirdi. Derin ve yorgun bir nefes alarak masanın üzerindeki o ağır havayı dağıtırcasına başını salladı."Kız haklı," dedi babam, kalın ve otoriter sesiyle. "Bugün burada atılan adımlar, yarın bütün ülkenin kaderini belirleyecek. İçerideki hesaplaşmalarınızı dışarıda halledersiniz. Şimdi herkes yemeğine ve sabahki plana odaklansın."

Piraye anne, masanın bu şekilde gerilmesine izin vermeyeceğini göstermek için hemen araya girip Barçın’ın tabağına fazladan yemek doldururken sıcak bir tebessümle konuyu dağıttı: "Hadi bakalım, uzatmayın. Barçın evladım, sen de ye biraz, dağ gibi delikanlı erimiş."

Barçın, Piraye annenin o anaç tavrı karşısında hafifçe başını eğerek tebessüm etti; ama gözleri masanın altından, karşısında oturan Lizge’ye kaydığında, aralarındaki o sessiz ve yasak çekim alanı, odadaki tüm barut kokusuna meydan okumaya devam ediyordu.

Lizge’nin göğsünden ittiği Vural, düştüğü şaşkınlığı üzerinden atamadan dikleşti; kardeşinin gözlerindeki o isyankâr ve dolu dolu bakışı görünce ne diyeceğini bilemedi. Vural’ın çenesinden soluyan öfkesi, Lizge’nin bu beklenmeyen patlaması karşısında adeta duvara çarpmış gibi dağıldı.

Barçın ise kapının eşiğinde, gergin omuzları ve kasılan çenesiyle bir an Lizge’ye baktı. Genç kızın kendisini savunmak ya da bu kavgaya son vermek için abisinin karşısına dikilişindeki o cesur duruş, Barçın’ın içindeki fırtınayı daha da tetiklemişti. Fakat daha fazla uzatmanın kimseye bir faydası olmayacağını bilerek başını hafifçe salladı.

"İyi geceler," dedi Barçın, sesindeki o demirden yumuşamayla kapıyı aralayıp hızla dışarı çıktı. Arkasından kapanan ahşap kapının tok sesi, salondaki o boğucu sessizliği mühürler gibiydi.

Barçın’ın gidişiyle antredeki buz gibi hava biraz olsun dağılır gibi olsa da Vural’ın üzerindeki gerginlik hâlâ taptazeydi. Çatık kaşlarıyla kardeşine doğru bir adım attı, tam bir şeyler söylemek için ağzını açmıştı ki Lizge arkasını dönüp hızla salona doğru yürüdü. Gözlerindeki yaşları akıtmamak için dişlerini sıktığı her halinden belliydi.

"Bırak Vural," dedi babam, sakin ama otoriter sesiyle antreye doğru adımlayarak. Omuzundaki yorgunluğu belli eden bir nefes bırakıp soykanın omzuna ağır bir el koydu. "Bugün yeterince gerildik, uzatmanın manası yok."

Vural homurdanarak başını başka bir yöne çevirdi, dişlerinin arasından birkaç anlaşılmaz cümle mırıldandıktan sonra salona geçip koltuğa oturdu. Gece yarısını çoktan geçmiştik ve bu evin kuralları belliydi; Lizge ve Vural bu gece bu evde, yani bizimle kalacaktı.

Salondaki dağınıklık yavaş yavaş toparlanırken, herkes odalarına doğru çekilmeye başladı. Lizge, günün tüm yorgunluğu ve kalbinde kopan fırtınanın ağırlığıyla kendisini misafir odasındaki yatağa bıraktı. Abisi Vural ise evin diğer köşesindeki odaya geçerken bile hâlâ söylenmeye, Barçın’ın gidişinin ardındaki öfkesini taze tutmaya devam ediyordu.

Ben koridordan geçerken Lizge’nin odasının kapısının aralık olduğunu gördüm. İçeriye sessizce süzüldüm; yatağın kenarına oturmuş, dizlerini karnına çekmiş vaziyette camdan dışarıyı izliyordu."İyi misin?" diye sordum alçak ve yumuşak bir sesle, elimdeki bardağı komodine bırakırken.

Lizge başını yavaşça bana çevirdi; gözlerindeki o kırgın ve öfkeli parlama hâlâ geçmemişti. Derin bir iç çekip başını salladı. "İyi olmaya çalışıyorum Akasya... Sadece... Her seferinde aynı şeyin yaşanmasından yoruldum. Burası bizim sığınağımız olmalıydı, kavga alanı değil."

Yataktaki boşluğa oturup omzuna destek verircesine elimi koydum. "Geçecek," dedim kararlı bir sesle. "Konsey'in işini bitirdiğimiz gibi, bu evdeki ve kafamızdaki tüm düğümleri de çözeceğiz. Ama önce bu gece dinlenmemiz lazım."

Lizge hafifçe tebessüm edip başını yastığa koydu. İzmir’in o barut kokulu, uzun ve yorucu gecesi sonunda sessizliğe bürünürken, yarın sabah bizi bekleyen yeni fırtınalardan habersiz, ev derin bir uykuya teslim oldu.