6. bölüm / 6
AHU5. Bölüm ''Nişan''
Bölümler 6Şu an: 5. Bölüm ''Nişan''
5. Bölüm ''Nişan''
Sandalyeyi çekip karşıma oturdu Karaca.
Sandalyenin zeminde çıkardığı hafif ses bile nedense olduğundan çok daha yüksek geldi kulağıma. Karşımda oturmasıyla birlikte az önce kendimi nispeten güvende hissettiğim o küçük köşe bir anda daralmış gibi oldu.
Üstelik onun davetliler arasında olduğundan haberim bile yoktu.
Bunu bana söylemediği için Selim'i şu anda gerçekten boğabilirdim.
Hayır, sadece boğmak yetmezdi.
Önce neden söylemediğini sorar, sonra da beni Karaca'nın karşısına üzerinde ne kadar uğraşılmış gibi görünse de aslında alelacele hazırlanmış hâlimle ve ağzıma tıkıştırdığım koca bir çatal çilekli pastayla çıkardığı için uzun bir konuşma yapardım.
Çünkü bilseydim en azından daha özenli hazırlanırdım.
Saçımı kuaförde yaptırırdım. Makyajımı profesyonel yaptırırdım. Elbisemin üzerine geçirdiğim ince kot ceketi bile birkaç kez düşünüp seçerdim.
Ama mesele sadece güzel görünmek de değildi.
Karaca'nın geleceğini bilseydim, bu gece boyunca kendimi onun karşısında bu kadar hazırlıksız bırakmazdım.
En azından onu gördüğümde bir köşeye çekilip çilekli pastaya saldırıyor olmazdım.
Üstelik pastanın yarısını ağzıma doldurmuşken.
Gözlerimi birkaç saniye boyunca önümdeki tabağa diktim.
Çatalı elimde tutuşuma bile dikkat etmeye başladım. Sanki az önce yaşananları geri alabilirmişim gibi tabağı mümkün olduğunca düzgün bir şekilde masanın üzerine yerleştirdim.
Karaca ise bütün bu çabamı sessizce izliyordu.
Başımı kaldırdığımda göz göze geldik.
O bakışında hiçbir telaş yoktu.
Benim aksime son derece sakindi. Siyah takım elbisesinin içinde rahatça geriye yaslanmış, bir eli sandalyenin kenarında, diğer eli dizinin üzerinde duruyordu. Gecenin kalabalığı içerisinde bile insanın dikkatini üzerine çeken o kendinden emin hâli yine üzerindeydi.
Ben ise karşısında oturmuş, az önce ağzıma sığdırmaya çalıştığım pastanın utancını yaşamaya devam ediyordum.
Karaca gibi bir adam davet edildiği bir yere tesadüfen gelmezdi. Hele ki Selim'in nişanı gibi insanların ve ailelerin bir araya geldiği böyle bir geceye. Yıllardır Erkin ailesi ve Karaca ailesi kendi sınırlarının içinde yaşıyor ve bir diğerinin sınırına girmiyordu.
Bakışlarımı bir anlığına bahçenin diğer tarafına çevirdim. Kalabalığın içerisinde Selim'i bulmaya çalıştım.
Bulduğum anda ona öyle bir bakış attım ki uzaktan bile hissetmesini umdum. Onu öldürecektim. Selim'in bundan haberi bile yoktu.
Muhtemelen şu anda Buse'nin yanında, nişanlı rolünü mümkün olduğunca başarıyla oynamaya çalışıyordu.
Ben ise onun yüzünden hayatımın en kötü ilk izlenimlerinden birini Karaca'nın önünde sergilemiştim.
Yüzündeki ifade bir anda değişti. Az önceki hafif gülümseme tamamen silinmiş, yerini yeniden o anlaşılması güç, soğukkanlı ifadeye bırakmıştı.
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Bakışları yüzümde geziniyor, sanki söyleyeceği cümleyi zihninde tartıyordu. Ardından elini ceketinin iç cebine götürdü.
Ne yaptığını anlamaya çalışırken küçük, siyah renkli bir kart çıkardı. Kartı birkaç saniye parmaklarının arasında çevirdi. Ardından masanın üzerine, tam önümdeki tabağın yanına bıraktı.
Kartın masaya değen sesi neredeyse duyulmayacak kadar hafifti.
Ama benim için gecenin en yüksek sesiymiş gibi geldi. Gözlerim önce karta, ardından Karaca'ya kaydı istemsizce. Üzerinde yalnızca otelin adı ve oda numarası vardı.
Kalbim hızlandı.
Başka hiçbir şey yoktu.
Ne bir not, ne bir açıklama. Ne de bana ne yapmam gerektiğini söyleyen tek bir kelime.
Kaşlarımı hafifçe çattım.
"Bu ne?"
Hareketleri o kadar sakindi ki sanki az önce önüme bıraktığı şey hayatımın bütün dengesini değiştirecek bir davet değilmiş gibi davranıyordu.
Ceketinin önünü düzeltti. Gömleğinin manşetini hafifçe çekti. Sonra bana baktı.
Göz göze geldiğimiz anda içimde garip bir ürperti dolaştı. Karaca karttan gözlerini ayırmadan cevap verdi.
"Gece yarısı seni bekliyor olacağım."
Ne anlama geldiğini anlamaya çalışırken sandalyesinden kalktı.
Bu kez bana baktı.
Yüzünde hiçbir şey okuyamıyordum.
"Karaca..."
Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Bir soru sormak istedim.
Neden otel?
Neden gece yarısı?
Neden bu gece?
Ama dudaklarımdan hiçbir kelime çıkmadı.
Karaca ise cevabımı beklemedi.
Bana son kez baktıktan sonra arkasını döndü ve ağır adımlarla uzaklaşmaya başladı.
Kalabalığın arasına karışırken birkaç kişi onu selamladı. O da başıyla kısa bir karşılık verdi. Sonra siyah takım elbisesi, bahçedeki diğer insanların arasında yavaş yavaş gözden kayboldu.
Ben ise hâlâ sandalyemde oturuyordum. Masanın üzerinde ise küçük siyah bir kart vardı.
Elimi uzatıp aldım. Kartın ön yüzündeki otel adına yeniden baktım.
Sonra arkasını çevirdim.
Boştu.
Tekrar ön yüzüne baktım. Bir otel adı. Hepsi buydu.
Karaca'nın gece yarısı beni neden otelde beklediğini bilmiyordum.
Kartı neden verdiğini bilmiyordum. Gecenin bir yarısı otelde onunla ne işim olabilirdi ki?
Oraya gitmemi mi istiyordu, yoksa sadece bir seçenek mi bırakmıştı, onu bile bilmiyordum.
Belki de kartın anlamını özellikle benim çözmemi istiyordu.
Belki de hiçbir anlamı yoktu.
Ama Karaca'nın yaptığı hiçbir şeyin gerçekten anlamsız olduğuna inanmıyordum.
Kartı parmaklarımın arasında çevirirken bakışlarım önümdeki tabağa kaydı.
Yarım kalmış çilekli pasta hâlâ oradaydı.
Kreması tabağın kenarına bulaşmış, çileklerden biri çatala takılı kalmıştı.
Birkaç dakika önce bütün dikkatim o pastadayken şimdi tek düşündüğüm şey masanın üzerindeki küçücük karttı.
Derin bir nefes aldım.
Kartı çantama koydum.
Ne olacağını bilmiyordum.
Ama gece yarısının gelmesini istemediğim kadar, bir an önce gelmesini de istiyordum ve bu ikisi arasındaki fark, içimde hiç hoşuma gitmeyen bir merak bırakıyordu.
Karaca'nın bütün cümlesi tek bir karta sığmıştı. 'Gece yarısı seni bekliyor olacağım.' Saatime baktım, henüz gece yarısına vardı ama nedense zaman bir anda ağırlaşmıştı.
İki saat önce Selim'in nişanına gelmiş, sadece birkaç saat geçirip eve dönmeyi planlamıştım.
Şimdi ise önümde bir otel kartı duruyor ve hayatımın en tehlikeli adamlarından biri beni gece yarısı bir otel odasında bekliyordu.
Kartı masanın üzerine bıraktım.
Tam o sırada gözüm tabağıma ilişti.
Yarım kalmış çilekli pasta hâlâ oradaydı.
Krema biraz dağılmış, çileklerin bir kısmı kekin üzerine kaymıştı. Birkaç dakika önce bütün dikkatimi verdiğim pasta şimdi bana dünyanın en saçma görüntüsü gibi geliyordu.
Başımı geriye yasladım.
Az önce Karaca'nın karşısında ne hâle düştüğümü düşündüm. Adam beni ağzımda koca bir çatal pasta varken görmüştü.
Çilekli pastanın kalan kısmını birkaç saniye sessizce süzdüm. Az önce olsa tek lokmasını bile bırakmazdım, şimdi ise iştahım tamamen kaçmıştı.
***
Geçen bir saatte babamı bulmuş ve durumdan bahsetmiştim.
Onu bahçenin denize bakan tarafındaki masalardan birinin yanında bulmuştum. Etrafında birkaç aile dostu vardı. Elinde yarısına kadar içilmiş bir kadeh tutuyor, konuşulanları dinlerken arada kısa cevaplarla sohbete katılıyordu.
Yanına yaklaştığımda yüzüme baktı ve kalabalıktan birkaç adım uzaklaşarak benimle konuşmak için sessiz bir köşeye geçti.
Karaca'nın verdiği kartı çantamdan çıkarıp ona gösterdim.
Otelin adını gördüğü anda yüzündeki ifade değişti. Kartı elimden alıp birkaç saniye dikkatlice inceledi.
"Karaca verdi." diye bir açıklamada bulunduğumda şaşkınlıkla bana baktı.
"Bunu sana Karaca mı verdi?"
"Evet."
"Ne söyledi peki sana?"
"Gece yarısı seni bekliyor olacağım, dedi."
Babamın kaşları hafifçe kalktı. Kartı bir kez daha çevirdi. Ardında hiçbir şey olmadığını görünce yeniden ön yüzüne baktı. Ben ise onun yüzündeki ifadeyi anlamaya çalışıyordum ama anlayamadım.
"Ne düşünüyorsun?" diye sordum.
Babam kartı bana geri uzattı.
"Bu bir fırsat."
Tek bir cümle söyledi.
Benimse aklımdan aynı anda onlarca ihtimal geçiyordu.
"Ya bir tuzaksa?"
Babam sakinliğini hiç bozmadan bana baktı.
"O zaman da bunu öğrenmiş oluruz."
"Bu kadar kolay mı?" Babam biricik kızının canını hiçe mi sayıyordu yoksa bana m ı öyle geliyordu?
"Hayır." Kısa bir sessizlik oldu. Babam bakışlarını bahçenin diğer tarafına çevirdi. İnsanlar hâlâ nişanın neşesi içerisinde konuşuyor, müzik devam ediyor, garsonlar masalar arasında dolaşıyordu. Herkes kendi gecesine devam ederken benim gecem çoktan başka bir yöne sapmıştı. "Ama Karaca'nın sana böyle bir kart vermesi tesadüf değil."
"Bunun ne anlama geldiğini bilmiyoruz baba."
"Bilmek zorunda da değiliz Ahu." Babam yeniden bana döndü. "Önemli olan sana bir kapı açmış olması."
İçimdeki tereddüt biraz daha büyüdü.
"Ya o kapı bizim düşündüğümüz yere çıkmıyorsa?"
Babam hafifçe gülümsedi.
"Ahu, bazen bir kapının nereye açıldığını öğrenmenin tek yolu onu açmaktır."
Sözleri karşısında sustum.
Ben bütün gece Karaca'nın davranışlarını çözmeye çalışmıştım. Kartın anlamını, söylediği cümleyi, bakışlarını... Her ayrıntının altında başka bir anlam arıyordum.
Babamsa olaya çok daha farklı bakıyordu. O, benim göremediğim şeyi görüyordu. Karaca ilk kez kendi isteğiyle bana bir adım atmıştı ve bu, benim için düşündüğümden çok daha değerli bir gelişmeydi sanırım.
"Gitmemi mi istiyorsun?" diye sordum.
Babam hemen cevap vermedi.
Önce yüzüme baktı. Uzun zamandır tanıdığım o ciddi ifadeyle beni süzdü. Sonra sesi biraz daha alçaldı.
"Gitmelisin." Bir an durdu. "Ama ne yaparsan yap, korkuyla hareket etme."
Kaşlarımı çattım.
"Korkmuyorum ondan baba."
Babamın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
"O zaman neden bu kadar düşünüyorsun?"
Cevap veremedim.
Çünkü mesele korkmak değildi.
Mesele, Karaca'nın attığı bu küçük adımın benim planlarımı hiç beklemediğim kadar hızlı ilerletebilecek olmasıydı.
Babam son kez karta baktı.
"Bu gece senin için önemli olabilir." Sonra kartı elime bıraktı. "Bunu iyi değerlendir."
Kartı avucumun içinde sıkarken gözlerimi denize çevirdim.
Gece Boğaz'ın üzerine ağır ağır çökmüştü ve ben ilk kez, gece yarısında beni neyin beklediğini gerçekten merak etmeye başlamıştım.
Babam yanımdan uzaklaşırken elimdeki karta bir süre daha baktım.
Küçücük, siyah kart avucumun içerisinde gereğinden fazla ağır geliyordu. Üzerinde yalnızca otelin adı vardı ama benim zihnimde yüzlerce soru dolaşıyordu. Karaca bunu neden vermişti? Gece yarısı gerçekten beni odada bekleyecek miydi? Benden ne istiyordu?
Kartı parmaklarımın arasında bir kez daha çevirdim. Arkası hâlâ bomboştu. Tam kartı çantama koyacakken gözlerim bahçenin diğer tarafına takıldı.
Selim'i gördüm.
Kalabalığın biraz uzağında, bahçenin kenarındaki yüksek masalardan birine yaslanmıştı. Elinde bir kadeh şampanya vardı. Etrafında birkaç kişi konuşuyor olsa da Selim'in dikkati onların üzerinde değildi. Buse birkaç metre ötede ailesinden biriyle konuşuyordu ve Selim'in fırsattan yararlanıp kendini kalabalığın dışına attığı belliydi.
İşte benim aradığım adam da tam olarak buydu.
Kartı çantama sıkıştırıp hiç düşünmeden ona doğru yürümeye başladım.
Sonra yürümekle yetinmedim, koşar adımlarla yanına gittim.
Topuklarım taş zemine her bastığında çıkan sesler birbirine karışıyor, eteğim adımlarımın ritmine göre hafifçe hareket ediyordu. İnsanların arasından geçerken birkaç tanıdık yüz bana baktı ama kimseyi umursamadım.
Yanına vardığımda koluna dokundum. Selim irkilerek bana döndü. Elindeki şampanya kadehini düşürmemek için son anda biraz yukarı kaldırdı.
"Ne oldu?"
Nefesimi toparlamaya çalışırken ona baktım.
"Sen biliyor muydun?"
Kaşları çatıldı.
"Neyi?"
"Karaca'nın burada olduğunu."
Selim'in yüzündeki ifade bir anda değişti.
Kadehi yavaşça masanın üzerine bıraktı.
"Evet, ben çağırdım."
Gözlerimi kısıp ona bakarken koluna bir yumruk geçirdim.
"Bunu bana söylemeyi nasıl unutursun?" diye çemkirdim ona.
Selim'in yüzündeki şaşkınlık o kadar gerçekti ki birkaç saniye boyunca ona bakakaldım. Sonra çantamı açıp siyah kartı çıkardım. Kartı eline tutuşturdum.
Selim kartı alıp üzerindeki otel adına baktı. Önce anlam veremedi. Sonra gözleri büyüdü.
"Bunu Karaca verdi, onunla otel odasında buluşmamı istiyor." dedim imalı bir şekilde.
"Çok çapkın olduğunu duymuştum ama bu kadarını ben de beklemiyordum açıkçası." dedi şaşkın bir şekilde karta bakarken.
Bir an duraksadım.
Sonra gözlerimi onun gözlerine dikerek cevap verdim.
"Gece yarısı seni bekliyor olacağım dedi Selim. Bu ne demek?"
Selim birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Kartı elinde tutarken yüzündeki şaşkınlık yerini yavaş yavaş ciddiyete bıraktı.
"Başka bir şey söyledi mi?"
"Hayır."
"Neden verdiğini söyledi mi?"
"Hayır."
"Otelin nedenini açıkladı mı?"
"Hayır, Selim."
Sesimi biraz yükselttim.
"Adam bana kartı verdi, gece yarısı bekleyeceğini söyledi ve çekip gitti. Ben de senin yanına geldim."
Selim derin bir nefes aldı.
Kartı yeniden inceledi.
"Bunun ne anlama geldiğini bilmiyoruz."
"Babam da aynı şeyi söyledi."
Selim başını kaldırdı.
"Baban biliyor mu?"
"Evet." dedikten sonra derin bir nefes aldım. "Bunun bırsat olduğunu düşünüyor."
Selim'in yüzü daha da ciddileşti.
"Sen ne düşünüyorsun?"
Bir an cevap veremedim. Bakışlarım Selim'in elindeki karta kaydı.
"Bilmiyorum."
Bu kez gerçekten bilmiyordum.
Karaca'nın ne düşündüğünü çözmeye çalışmak artık satranç tahtasına bakıp rakibin aklını okumaya çalışmak gibiydi. Her hamlenin altında başka bir ihtimal vardı.
Selim kartı bana geri verdi.
"Peki gidecek misin?"
Kartı avucumda sıktım.
"Gideceğim."
Selim gözlerini üzerimden ayırmadı.
Sesindeki ton değişmişti. Artık merak etmiyordu. Endişeleniyordu. Ben ise onun yüzüne bakarken içimde başka bir duygu daha beliriyordu.
Merak.
Belki de Karaca'nın özellikle yaratmak istediği şey tam olarak buydu, beni cevaplar için gece yarısını beklemeye mecbur bırakmak. Ve nefret ettiğim şey, bunun işe yaramış olmasıydı.
"Birkaç gün önce Karaca'yla buluştuk ve sizin evliliğiniz üzerine biraz konuştuk." dedi Selim ve ben yine çatılan kaşlarımın altından ona diktim iri gözlerimi.
"Sen de bunu şimdi mi anlatıyorsun bana?" diye sordum öfkeyle.
"Bir nişanı organize etmek ne kadar uğraştırıcı senin haberin var mı Ahu?" diyerek tersledi beni.
"Aman Selim! Sanki sen yaptın organizasyonu, abartma."
Selim ela gözlerini devirdi.
"Tüm saçma detayları bana sordular Ahu, kendimi boğazın hırçın sularına bırakmam an meselesiydi."
Söylediklerine istemsizce gözlerimi devirdim. Karşımdaki adamın birkaç saat içerisinde nişanlanmış olmasını hâlâ kabullenemiyordum. Üstelik kendi nişanını, sanki hayatındaki en büyük talihsizlikmiş gibi anlatması da ayrı bir ironi yaratıyordu.
Fakat tam ona yeniden laf yetiştirecekken yüzündeki ifade değişti. Az önceki alaycı tavır bir anda silindi. Ela gözlerindeki o hafif umursamazlık yerini düşünceli, hatta biraz hesap yapan bir ifadeye bıraktı.
Çenesini hafifçe aşağı indirip birkaç saniye sessiz kaldı, aklından bir şey geçiyordu. Bunu anlamak için onu yıllardır tanıyor olmam gerekmiyordu. Sonunda başını kaldırdı.
"Bu gece seni otele ben bırakacağım, seni bırakma bahanesiyle bu saçma ortamdan kurtulacak ve İnci'nin yanına gideceğim."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Bu da nereden çıktı?"
Selim'in yüzüne bir anda gölge düştü.
Bakışları üzerimden kayıp bahçenin diğer tarafına yöneldi. Sanki kalabalığın içinde aradığı birini görmeyi umuyormuş gibi gözlerini insanların arasında gezdirdi.
İnci'yi arıyor gibiydi. Oysa İnci, bu gece burada olacak son insan bile değildi. Yine de son birkaç haftadır Selim'in neredeyse bütün yolların vardığı yer yine aynı kadındı.
Selim'in çenesindeki kas hafifçe gerildi. Elindeki kadehi parmaklarının arasında çevirdi, fakat içmedi. Birkaç saniye önce şaka yapan adam gitmiş, yerine ne yapacağını düşünmekten kendini alamayan o tanıdığım Selim gelmişti.
Buse'nin birkaç metre ötede oluşu da yüzündeki gölgeyi daha anlamlı hâle getiriyordu.
Bakışlarımı onun üzerinden çekip çevreye baktım. Buse hâlâ ailesiyle konuşuyor, arada bir Selim'e doğru bakıyordu. Yüzündeki mutluluk hâlâ yerindeydi. Selim ise nişanlısından çok başka bir kadının nerede olduğunu düşünüyordu.
İçimde yeniden rahatsız edici bir sıkıntı oluştu.
"Selim..."
Başını bana çevirdi. Bu kez yüzünde en ufak bir gülümseme yoktu.
"Ahu, bu gece burada daha fazla kalmak istemiyorum."
Sesindeki bıkkınlık açıkça hissediliyordu.
Gözlerimi kıstım.
"İnci'ye gideceksin öyle mi?."
Cevap vermedi, zaten cevap vermesine gerek yoktu.
Onu bu kadar iyi tanımasam belki şaşırabilirdim. Ama Selim'in gözlerinde İnci'nin adını duyduğu her an oluşan o değişimi artık fark etmemek mümkün değildi.
Başımı iki yana salladım.
"Sen gerçekten akıllanmayacaksın."
Selim dudaklarını birbirine bastırdı.
Bir an sonra yeniden elindeki kadehe baktı. Şampanyanın içerisinde yükselen küçük kabarcıkları birkaç saniye boyunca sessizce izledi. Sanki söyleyeceği şeyin nasıl karşılanacağını tartıyordu.
Sonunda kadehi masanın üzerine bıraktı ve yüzünü bana çevirdi.
"İnci bir barda tek başına şu an. Gidip onu alacağım ve evine bırakacağım. Hepsi bu. Sonra da seni otelden alacağım."
Sesindeki kararlılık, bunun birkaç dakika önce aklına gelmiş geçici bir fikir olmadığını gösteriyordu.
Kaşlarımı kaldırıp yüzüne baktım.
"Hepsi bu mu?"
Sözlerini özellikle tekrarladığımda Selim gözlerini devirdi.
"Evet, hepsi bu."
Kollarımı göğsümün üzerinde birleştirdim.
"Bir kadını gecenin bir yarısı bardan alıp evine bırakacaksın. Sonra beni Karaca'nın yanından alacaksın. Sonra da nişanlına döneceksin. Planın bu, öyle mi?"
Selim bana baktı.
"Evet, Ahu.Planım gayet basit."
"Senin basit dediğin şeyin içerisinde iki ayrı hayatın karmaşası var."
Selim'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ama gülümsemesi kısa sürdü.
Bakışları yeniden kalabalığın üzerine kaydı. İnci'yi düşünüyordu, bunu yüzünden okuyabiliyordum. Aklı tamamen İnci'deydi. Daha önce hiçbir kadın için böyle hissetmemişti, galiba en yakın arkadaşım ilk kez aşık olmuştu.
Oysa mutlu bir aşk evliliği bizim yaşadığımız hayatlarda pek mümkün bir şey değildi. Mahfil üyelerinin çocukları genelde iş anlaşmaları ve çıkarlar doğrultusunda evlilik ilişkisi kurarlardı. Bu bir kural gibiydi.
Selim'in İnci söz konusu olduğunda bütün dikkatinin nasıl tek bir noktaya toplandığını daha önce defalarca görmüştüm. Fakat bu kez yüzünde farklı bir şey vardı.
Endişe.
"Gerçekten yalnız mı?" diye sordum.
Başını salladı.
"Evet, peşine birilerini takmıştım. Anlık olarak haberini alıyorum."
İçimde bir burukluk oldu. İnci'ye ayrı Buse'ye ayrı üzüldüm. Bir an sustum.
Selim'in telefonu cebinde titreşince ikimiz de aynı anda aşağıya baktık. Elini cebine atıp telefonunu çıkardı. Ekrana bakarken yüzündeki ifade anında değişti.
Birkaç saniye önceki bıkkın adam gitmiş, yerine bütün dikkati telefon ekranına kilitlenmiş biri gelmişti.
Mesajı okudu. Sonra ekranı kapattı.
"Hâlâ barda."
Sesindeki huzursuzluk bu kez saklanamayacak kadar açıktı.
Başımı hafifçe yana eğdim.
"O zaman git."
Selim şaşkınlıkla bana baktı.
"Gerçekten mi?"
"Evet." Çantamı omzuma biraz daha sıkı yerleştirdim. "Ama beni otelden alacağını unutma."
Selim'in yüzünde bu kez rahatlamış bir ifade belirdi.
"Unutmam."
"Ve sakın beni orada saatlerce bekletme." dedim öfkeli bir tonda. Beni daha önce bir yerlerde çok beklettiği olmuştu.
"Ahu, seni orada bırakıp gitmeyeceğim." Bunu söylerken sesindeki ciddiyet dikkatimi çekti. Selim'in gözlerinde ilk kez bu gece tamamen bana odaklanmış bir ifade vardı. "Karaca konusunda ne olursa olsun, telefonunu açık tut."
Başımı salladım.
"Tutacağım."
Selim bir an daha bana baktı. Ardından ceketinin cebinden anahtarlarını çıkardı.
Belli ki kararını çoktan vermişti. Bense onun arkasından bakarken içimden derin bir nefes aldım.
Bir tarafta İnci vardı, Selim'in İnci'si. Diğer tarafta Karaca, annemin katilinin oğlu Karaca.
Ve ben esmen ikisinin ortasında, elimde otel kartıyla gece yarısını bekliyordum.
Gecenin başında tek derdim Selim'in nişanını atlatmaktı.
Şimdi ise gece bitmeden hayatımın yönünü değiştirebilecek bir hikâyenin tam ortasında kalmıştım.
***
Bölüm etkileşimi
