5. bölüm / 6
AHU4. Bölüm ''Çilekli Pasta''
Bölümler 6Şu an: 4. Bölüm ''Çilekli Pasta''
4. Bölüm ''Çilekli Pasta''
Köpeğim Çıtır, kocaman kahverengi gözlerini dikmiş beni izlerken elimdeki çatalı ona doğru salladım.
"Cheesecake mi yiyeceksin Çıtır? Ne o bakışlar öyle?"
Başını hafifçe yana eğdi. O hareketi yaptığında istemsizce gülümsedim. Sanki söylediklerimi gerçekten anlamış da cevabını düşünüyormuş gibi bakıyordu. Sonra gözlerini tabağımdaki limonlu cheesecake'e çevirdi. Ardından yeniden yüzüme baktı.
İnsanların köpeklerin bakışlarını anlamlandırmaya çalışmasına eskiden gülerdim. Şimdiyse Çıtır'ın ne istediğini yalnızca gözlerinden anlayabiliyordum. O bakışın anlamı oldukça açıktı.
"Bir lokma bile vermeyeceğim."
Çıtır kuyruğunu hafifçe salladı.
"Bana öyle bakma."
Bir kez daha kuyruğunu salladı.
"Hayır."
Kafasını biraz daha yana eğdi.
"Çıtır..."
Gözlerini kırpmadan yüzüme bakmaya devam etti.
"Sen çok arsız bir kızsın."
Sanki söylediklerimi onaylıyormuş gibi burnundan küçük bir soluk verdi.
Gülerek başımı iki yana salladım.
Evet, sabah kahvaltımı limonlu cheesecake ile yapıyordum. Hayatımın herhangi bir döneminde bunu oldukça normal karşılayabilirdim fakat son günlerde tatlı konusunda frene basmak benim için neredeyse imkânsız hâle gelmişti. Regl dönemime epey az bir zaman kalmıştı ve vücudum ne görürse onu yemek istiyordu. Özellikle de şekerli, bol kremalı ve mümkünse vicdan azabını artıracak kadar güzel görünen şeyleri.
Tatlıyı zaten severdim. Hem de fazlasıyla. Fakat bu aralar iş biraz kontrolden çıkmıştı.
Daha dün akşam dört kişilik çikolatalı pastanın karşısında oturup kendi kendime bunun kesinlikle son dilim olduğunu söylemiştim.
Sonra bir dilim daha yemiştim.
Sonra bir dilim daha.
Pastanın son dilimini de yerken artık kendimle pazarlık etmeyi bırakmıştım.
Sabah bir saat boyunca Çıtır'la koşmamın sebebini de pekâlâ biliyordum.
Çıtır için bu yalnızca sabah yürüyüşüydü. Benim içinse dün gece işlediğim çikolatalı pasta suçunun kefaretini ödeme seansıydı.
Üstelik Çıtır koşarken benim neden bu kadar hırslı olduğumu anlamıyor gibiydi. O, büyük siyah gövdesiyle önümden koşuyor, arada bir dönüp bana bakıyor, geride kaldığımda yavaşlıyor ve sanki "Hadi ama, insan!" der gibi beni bekliyordu.
Ben nefes nefese kalırken onun dili dışarı sarkmış hâlde mutlu mutlu koşması da ayrı bir hakaretti.
Yarın sabah da limonlu cheesecake için koşacaktık artık.
Çıtır'ın gözleri hâlâ tabağımdaydı.
"Yarın seninle koşacağımızı biliyorsun, değil mi?"
Çıtır "Koşu" kelimesini duyunca bir anda kulaklarını dikti. Kuyruğu hareketlenmeye başladı.
"İşte böyle. Koşu deyince anlıyorsun ama."
Tabağımdan bir lokma daha aldım.
Çıtır'ın bakışları çatalı takip etti. Çatal ağzıma gitti. Sonra gözleri yeniden tabağa indi.
Beni yargıladığını hissediyordum.
"Bakma öyle."
Çıtır yine baktı.
"Sen de birazdan yiyeceksin."
Bu kez gözlerini üzerimden çekmedi.
Bir süre sonra o bakışların altında yemek yemeye devam edemeyeceğimi anlayıp elimdeki tabağı tezgâha bıraktım.
"Tamam, tamam. Sen kazandın."
Çıtır'ın kuyruğu hızlandı.
"Ama cheesecake yok."
Bu kez kuyruğu biraz yavaşladı.
"Duygusal şantaj yapma bana."
Mutfakta yalnızca buzdolabının hafif uğultusu ve Çıtır'ın tırnaklarının zemine vuran sesi vardı. Sabah güneşi pencereden içeri süzülüyor, mutfağın açık renkli tezgâhlarının üzerinde yumuşak bir aydınlık bırakıyordu. Ev henüz günün telaşına başlamamıştı.
Ben de Çıtır'ın mama kabını alıp mutfağın diğer tarafına geçtim. Mama kabını yere bırakmadan önce ona dönüp baktım.
"Sen de benim kadar acıkmış olmalısın."
Çıtır çoktan yerinden kalkmıştı.
"Tamam, tamam. Geliyorum."
Mama kabına onun için hazırladığım yemeği koyarken arkamda bekleyen koca gövdesini hissedebiliyordum. Simsiyah tüyleri sabah ışığında hafifçe parlıyor, boynundaki tasmadan sarkan küçük metal künyesi her hareketinde belli belirsiz ses çıkarıyordu.
Ona Çıtır dediğime bakmayın. Kendisi tam olarak otuz beş kiloluk bir Cane Corso'ydu.
Simsiyah tüyleri, geniş göğsü, güçlü bacakları ve koca kıçıyla verdiği görüntünün yanında "Çıtır" ismi gerçekten de oldukça komikti.
Ama ne yapabilirdim?
Benim gözümde hâlâ onu ilk gördüğüm gündeki küçücük kızdı.
Daha doğrusu Selim'in ilk gördüğü gündeki gibi.
Selim sık sık barınakları ziyaret eder, mama desteğinde bulunur ve ihtiyaç sahibi hayvanlarla ilgilenirdi. Çıtır'ı da bir barınak ziyaretinde görmüştü. Anlattığına göre onu gördüğü anda aklına ben gelmiştim ve onun benim için iyi bir ev arkadaşı olacağını düşünmüştü.
İlk başta buna pek ihtimal vermemiştim.
Sonuçta eve otuz beş kilo olma potansiyeli olan bir Cane Corso almak, bir kedi sahiplenmek gibi değildi.
Ama Selim haksız çıkmamıştı.
Çıtır gerçekten de hayatımın en güzel parçalarından biri olmuştu.
Mama kabını önüne bıraktığım anda başını eğip yemeye başladı. Birkaç saniye onu izledim.
"Afiyet olsun koca kız."
Başını kaldırmadan yemeye devam etti.
Gülümseyerek mutfak tezgâhına yaslandım.
Çıtır'ın en sevdiğim taraflarından biri, evin içinde ne kadar büyük görünürse görünsün bana karşı hâlâ kendisini küçücük sanmasıydı. Başını dizlerime dayıyor, koltuğa yanıma kıvrılmaya çalışıyor, bazen bütün gövdesini üzerime bırakıp beni koltuğun diğer ucuna sürüklüyordu.
Gece dışarı çıktığımızda ise işler değişiyordu.
Çıtır yanımda yürürken insanların kaldırımın diğer tarafına geçmesini izlemek artık benim için neredeyse sıradan bir görüntü hâline gelmişti. Otuz beş kiloluk simsiyah bir Cane Corso'nun yanında yürüyen bir kadına kimsenin yaklaşmak istememesi, itiraf etmek gerekirse, bana oldukça güvenli hissettiriyordu.
Çıtır'ın bundan haberi var mıydı bilmiyordum ama kendisini kişisel güvenlik görevlisi sanıyor olabilirdi.
Özellikle geceleri dışarı çıktığımızda yürüyüşümüz boyunca etrafı dikkatle kontrol eder, yabancı bir ses duyduğunda kulaklarını diker ve bana doğru yaklaşırdı.
Ama onun asıl yeteneği korumak değildi.
Beni tanımaktı.
Ne zaman üzgün olduğumu, ne zaman sinirlendiğimi, ne zaman yalnız kalmak istediğimi ve ne zaman yalnız kalmak istemediğimi anlamayı öğrenmişti.
Regl dönemlerimde ise evin içerisinde peşimden ayrılmazdı.
Ben koltuğa uzandığımda ayaklarımın dibine yatardı. Ben yatağa geçtiğimde kapının önünde beklerdi. Canım sıkkın olduğunda başını kucağıma koyar, ben tüylerini okşarken gözlerini kapatırdı.
Hatta bir keresinde ağlarken yanımdaki peçeteleri görmüş ve içlerinden birini ağzına alıp bana getirmişti.
Peçeteyi elimden aldığımda üzerine bir miktar salya bulaşmıştı. Yine de o an dünyanın en güzel hediyesini almış gibi hissetmiştim. Çünkü Çıtır'ın niyeti kusursuzdu. Uygulaması biraz... salyalıydı.
Mama kabının başında onu izlerken yüzümde kendiliğinden bir gülümseme oluştu.
Hayatımda pek çok şey karmaşık olabilirdi. İnsanlar, ilişkiler, gelecek, kararlar... Hepsi birbirine dolanabiliyordu.
Ama Çıtır çok daha basitti.
Acıkırsa yemek isterdi.
Mutluysa kuyruğunu sallardı.
Beni özlediyse bütün vücuduyla üzerime atlardı.
Ben ağlarsam yanıma gelirdi.
Bazen insanlardan beklediğim şeylerin tamamını, otuz beş kiloluk siyah bir köpek hiç düşünmeden verebiliyordu.
Çıtır yemeğini bitirip başını kaldırdı. Ağzının kenarında birkaç mama kırıntısı vardı.
Bana baktı.
Ben ona baktım.
"Ne?"
Kuyruğunu salladı.
İstemeden güldüm.
"Tamam. Sen de benim için mükemmel bir hayat arkadaşısın."
Çıtır kuyruğunu daha hızlı salladı.
"Ama cheesecake yok."
Bu kez başını yana eğdi.
"Kesinlikle yok."
Birkaç saniye sonra mutfağın içinde yalnızca kuyruğunun zemine vuran sesi duyuldu.
Ben de çatalımı alıp yarım bıraktığım cheesecake'in başına döndüm.
Çünkü bazı kararlar ne kadar zor olursa olsun, bazıları oldukça kolaydı.
Çıtır'a cheesecake vermeyecektim.
En azından... bugün.
***
O son dilimi yememeliydim.
Aynanın karşısında mini bordo elbisemin fermuarıyla savaşırken bunun ne kadar kötü bir fikir olduğunu bir kez daha anladım. Elbisenin kumaşı bedenime oturuyor, ben fermuarı yukarı çekmeye çalıştıkça nefesimi tutmak zorunda kalıyordum. Bir noktada aynadaki yansımama bakıp derin bir nefes verdim.
"Sen bunu gerçekten yapmış olamazsın Ahu." diye mırıldandım.
Yapmıştım.
Daha doğrusu dün gece dört kişilik çikolatalı pastanın son dilimini büyük bir kararlılıkla yemiştim. Sabah da koca bir dilim cheescake yemiştim. Şimdi ise o kararın bedelini bordo bir elbisemin içinde ödüyordum.
Fermuar birkaç santim daha ilerledi, sonra inatla durdu.
"Tamam."
Elbiseyi üzerimden çıkarıp yatağın üzerine bıraktım.
"Senden nefret ediyorum."
Elbiseye mi, kendime mi söylediğimden emin değildim.
Dolabın kapaklarını açıp birkaç saniye boyunca kıyafetlerime baktım. Sonunda elim saten kumaşlı, ince askılı midi elbiseme gitti.
Kurtarıcı elbisem.
Ne zaman birkaç kilo fazlam olsa ya da kendimi olduğumdan biraz daha şişkin hissetsem ona sığınırdım. Vücudumu sıkmadan üzerimde zarif duran, belimi olduğundan daha ince gösteren ve kumaşının dökümlü yapısı sayesinde günün sonunda kendimi bir kıyafetin içinde hapsolmuş gibi hissettirmeyen nadir parçalardan biriydi.
Elbiseyi üzerime geçirip aynanın karşısına geçtim. Saten kumaş vücudumun üzerinde yumuşakça kaydı. İnce askıları omuzlarıma otururken etek kısmı dizlerimin biraz altında son buluyordu.
Ellerimi belimin üzerinde gezdirip kumaşı düzelttiğim sırada Çıtır kapının önünde durmuş beni izliyordu.
"İşte böyle."
Aynadaki kadına baktım.
Bordo mini elbisenin içinde birkaç dakika önce kendisiyle kavga eden kadın gitmiş, yerine daha sakin görünen biri gelmişti.
Belki de sorun elbisede değildi.
Belki de bugün kendimi güzel hissetmeye ihtiyacım vardı.
Makyaj masamın önündeki tabureye oturdum. Masanın üzerinde duran makyaj malzemelerine göz gezdirdim. Fondöten, kapatıcı, allık, bronzer, maskara, birkaç ruj... Normalde bu akşam için kuaförde saatlerimi harcamayı planlamıştım. Saçlarımı yaptıracak, makyajımı profesyonel birine bırakacak ve davete hazırlanırken hiçbir şeyi düşünmeyecektim.
Fakat bugün evden çıkmaya bile mecalim yoktu.
Kuaföre gitme düşüncesi bile gözümde büyümüştü. Hazırlanmak için evden çıkmak, trafikte beklemek, insanların arasında olmak... Hepsi gereksiz bir çaba gibi gelmişti.
Bu yüzden saçımı da kendim yapacaktım.
Saçlarımı parmaklarımla tarayıp gelişigüzel bir şekilde toplamaya başladım. Birkaç tutamı bilerek dışarıda bıraktım. Kusursuz görünmeye çalışmıyordum. Zaten bu gece için fazla kusursuz görünmek de istemiyordum. Zira Selim'in ilk nişanı bu olabilirdi ama içimden bir ses son olmayacağını söylüyordu. Yani anlayacağınız kendimi bir sonrakine saklıyordum.
Makyajımı da sade tuttum. Tenimi eşitledim, gözlerime hafifçe renk verdim, kirpiklerimi belirginleştirdim ve dudaklarıma kırmızı bir ruj sürdüm. Aynadaki yansımama son kez baktığımda omuzlarımı geriye attım.
Davetin üzerinden tam on gün geçmişti.
Tam on gün.
Karaca'yı son görüşümün üzerinden de tam on gün geçmişti.
Ve ben bu on gün boyunca onu düşünmemek için kendime ne kadar bahane bulduysam, gecenin sonunda hepsinin yalan olduğunu fark etmiştim.
Bazen onun o karanlık gözlerini hatırlıyordum.
Bazen terasta aramızdaki mesafenin giderek kapanmasını.
Bazen ismimi söylerken sesindeki o sakinliği.
"Ahu."
İsmimin zihnimde yeniden yankılanmasıyla dudaklarımı birbirine bastırdım.
Artık sabırsızlıktan ellerim kaşınıyordu. Onunla yeniden karşılaşmalıydım. Aramızdaki o belirsiz ilişkiyi bir sonraki seviyeye taşımalıydık. Çünkü benim için bu yalnızca bir ilişki değildi.
Bir planın parçasıydı.
Karaca'nın hayatına daha fazla girmem gerekiyordu. Onun çevresine, alışkanlıklarına, güvendiği insanlara ve en önemlisi de dünyasına yaklaşmam gerekiyordu.
Fakat burada küçük bir problemimiz vardı.
Benim evlilik yolundaki adımlarımı desteklemesini istediğim biricik arkadaşım Selim, bana destek olmamakla kalmamış, kendisi için o adımları atmıştı.
Hem de benim haberim olmadan sayılırdı. Bu gece Selim ve Buse'nin nişanı vardı.
Evet, Selim'in. Hem de arkasına bakmadan kaçtığı Buse'yle.
Benim yıllardır en yakın arkadaşım olan, başımı belaya soktuğumda ilk aradığım, saçmaladığımda beni dinleyen, Karaca konusunda beni defalarca uyaran Selim.
Şimdi Buse'yle nişanlanıyordu.
Üstelik ben de bu nişana gidiyordum.
Kendi hayatımda büyük bir planın ortasında olmam gerekirken, başka birinin nişanına yetişmeye çalışan yan karakter konumuna düşmüştüm.
Makyaj masasında duran saate baktım.
Geç kalıyordum. Çok da umurumda değildi. Çünkü bugün içimde garip bir huzursuzluk vardı.
Karaca'yı on gündür görmemiştim ve bunun beni neden bu kadar huzursuz ettiğini kendime açıklayamıyordum.
Belki planın ilerlememesine sinirleniyordum. Belki Selim'in bir süreliğine ortadan çekilmiş olmasına.
Belki de Karaca'nın beni aramamasına.
Son düşünce aklımdan geçtiğinde kaşlarımı çattım.
Beni neden arasın ki?
Aramızda henüz gerçek anlamda bir şey yoktu.
Hem onun benim hakkımda ne düşündüğünü bile bilmiyordum.
Belki de o gece terasta yaşanan konuşmayı çoktan unutmuştu.
Bu ihtimal canımı gereğinden fazla sıkınca ayağa kalktım.
"Saçmalama." diye fısıldadım kendi kendime. Çıtır'ın kulakları dikildi. Ona hep saçmalamamasını söylediğim için bu kelimeyi biliyordu. Sonra beklenti dolu gözleriyle bana baktı.
"Bu gece sen gelmiyorsun Çıtır." dedim. "Üzgünüm."
Yatakta duran çantamı aldım. İçine telefonumu, rujumu, parfümümü ve birkaç küçük eşya koydum. Sonra aynanın karşısına son kez geçip kendime baktım.
Saten elbise üzerimde gayet iyi duruyordu. Saçlarım kusursuz değildi ama umurumda değildi.
Bu gece zaten kusursuz olmam gerekmiyordu.
Sadece gitmem gerekiyordu.
Hem Selim'in nişanına...
***
Nişan organizasyonu Selim'in ailesinin Tarabya'daki evinde yapılıyordu.
Aslında "ev" demek bu yapıya biraz haksızlık olurdu. Tarabya'nın sakin ve seçkin sokaklarından birinde, yüksek duvarların ve büyük demir kapıların ardında uzanan, denize bakan devasa bir villaydı burası.
Bahçenin girişinden itibaren organizasyonun ne kadar özenli hazırlandığı belli oluyordu. Taş döşeli yolun iki yanında sıralanan ağaçların arasına küçük ışıklar yerleştirilmiş, dalların üzerine asılan sıcak renkli ampuller gecenin karanlığında yıldızlar gibi parlıyordu. Villanın geniş bahçesi baştan sona nişan için hazırlanmıştı.
Beyaz ve krem tonlarının hâkim olduğu uzun masalar bahçenin farklı noktalarına yerleştirilmişti. Masaların üzerinde kristal kadehler, gümüş renkli çatal bıçaklar ve zarif porselen tabaklar kusursuz bir düzen içerisinde sıralanmıştı. Ortalarında ise yüksek cam vazoların içerisinde beyaz güller, ortancalar ve yeşil yapraklardan oluşan gösterişli çiçek aranjmanları bulunuyordu.
Masanın üzerine serpiştirilmiş küçük mumlar, hafif esen rüzgârla titreyen alevleriyle ortama daha da sıcak bir hava katıyordu.
Bahçenin bir köşesine kurulan uzun kokteyl barının arkasında birkaç barmen duruyor, gelen misafirlerin isteklerine göre içecek hazırlıyordu. Diğer tarafta ise açık büfe için hazırlanmış uzun bir masa vardı. Üzerinde küçük porsiyonlar hâlinde hazırlanmış sıcak ve soğuk atıştırmalıklar, peynir tabakları, meyveler, deniz ürünleri ve birbirinden gösterişli tatlılar yer alıyordu.
Bütün bunlara rağmen Selim'in istediği şey aslında çok daha basitti.
Mümkün olduğunca küçük bir nişan.
Elbette onun "küçük" anlayışı sıradan insanlarınkiyle pek örtüşmüyordu.
Buse'nin ailesi de Selim'in ailesi de lüks bir otelde ya da Boğaz'ın en gösterişli mekânlarından birinde organizasyon yapılması için fazlasıyla ısrar etmişti. Fakat Selim buna karşı çıkmış, nişanı mümkün olduğunca büyütmek istemediğini söylemişti.
Sonuçta bu nişan onun gözünde yalnızca bir araçtı.
İnci'ye giden yoldaki ilk adım.
Ötesi değildi.
Bunu bildiğim için Selim'in yaptığı şeyi tasvip etmiyordum.
Söz konusu kişi Buse olsa bile bir insanın duygularıyla bu kadar rahat oynanmasını doğru bulmuyordum. Buse'nin Selim'e karşı hislerinin gerçek olmadığını biliyordum, onun tek niyeti 'Erkin' soyadını almaktı. Belki fazla ısrarcıydı, belki Selim'in peşinden koşması artık ikimizin de sabrını zorluyordu ama yine de bu, onun kandırılmayı hak ettiği anlamına gelmiyordu.
Selim'in gözleri ise bir süredir başka hiçbir şeyi görmüyordu. Kulakları da benim söylediklerimi duymuyordu. Gözünü karartmıştı bir kere. Ne yapıp edip İnci ile evlenecekti.
Bunun için önüne çıkan herkesi, hatta kendi nişanını bile bir basamak olarak kullanmaya hazırdı.
İçimden derin bir nefes aldım.
Bu saatten sonra İnci onun yüzüne bakarsa tabii, ben olsam bakmazdım.
Bahçenin girişinden ilerlerken birkaç tanıdık yüz beni fark edip selam verdi. Ben de gülümseyerek karşılık verdim. Bir yandan da gözlerim kalabalığın içerisinde Selim'i arıyordu.
Bahçenin ilerleyen kısmında, villanın denize bakan tarafına doğru uzanan geniş çim alanın üzerinde küçük bir sahne kurulmuştu. Sahnenin arkasında beyaz çiçeklerle süslenmiş büyük bir pano bulunuyordu. Altın renkli harflerle Selim ve Buse'nin isimlerinin baş harfleri yazılmıştı.
İsmi görünce yüzümü buruşturdum.
"S. B."
İçimden sessizce güldüm.
Selim bunu görse kesinlikle söylenirdi.
Bahçenin diğer ucunda müzik grubu yerini almıştı. Hafif caz ezgileri gecenin içine karışıyor, konuşmaların ve kahkahaların arasında hoş bir fon oluşturuyordu. Garsonlar bahçenin içerisinde sessizce dolaşıyor, boşalan kadehleri topluyor ve misafirlerin içeceklerini tazeliyordu.
Villanın geniş camlarından içerideki ışıklar bahçeye taşıyor, açık kapılardan insanlar sürekli girip çıkıyordu. İçeride de hazırlıklar devam ediyordu ama asıl kalabalık bahçedeydi.
Boğaz'dan gelen hafif serinlik yüzüme çarptığında omuzlarımı biraz gevşettim.
Böyle bir gecenin içerisinde bile aklımın bir köşesinde Karaca vardı.
On gündür onu görmemiştim, on gündür onunla ilgili hiçbir gelişme olmamıştı.
Bu gece buraya gelirken kendime defalarca bunun yalnızca Selim'in nişanı olduğunu, Karaca'yı düşünmemem gerektiğini söylemiştim.
Ama insan bazı düşünceleri kapının dışında bırakamıyordu.
Tam o sırada bahçenin diğer ucunda hareketlilik oldu.
Buse'nin ailesinden birkaç kişi onları karşılamak için girişe yönelmişti. Konukların bakışları bir anda aynı noktaya çevrildi.
Ben de istemsizce başımı o tarafa çevirdim.
Ve kalabalığın arasında Selim'i gördüm.
Siyah takım elbisesi içerisinde son derece şık görünüyordu. Saçları her zamanki gibi kusursuzdu ama yüzündeki ifade bana onun bu geceden hiç de benim kadar memnun olmadığını söylüyordu.
Yanında Buse vardı.
Buse'nin yüzünde ise dünyadaki en mutlu insanın gülümsemesi vardı. Ona baktığımda içimde küçük bir suçluluk hissettim. Çünkü Buse bu gece gerçekten nişanlandığını düşünüyordu.
Selim ise başka bir kadına giden yolun ilk taşını döşediğine inanıyordu. İkisi aynı yerde duruyor, aynı yüzükleri takıyor ve aynı geceyi yaşıyorlardı. Ama aynı hikâyenin içerisinde değillerdi.
Ben ise bütün bunların ortasında, elimde çantamla durmuş, kendi hayatımın çok daha karmaşık bir hikâyesinin bir sonraki bölümünü bekliyordum.
Selim ve Buse'nin ellerini birbirine bağlayan kurdelenin Selim'in amcası Metin tarafından kesilmesiyle büyük bir alkış koptu bahçede.
Makasın kurdeleyi kesmesiyle birlikte müzik bir anlığına yükseldi. İnsanların alkışları bahçenin her köşesine yayılırken birkaç kişi ıslık çaldı, bazıları ise ellerindeki kadehleri havaya kaldırarak genç çifti kutladı.
Buse'nin yüzündeki mutluluk, etrafındaki bütün ışıklardan daha parlaktı. Gözleri dolacakmış gibi gülümsüyor, Selim'in elini bırakmadan başını onun omzuna doğru hafifçe eğiyordu.
Selim ise yüzünde olması gerektiğini düşündüğü gülümsemeyi taşıyordu. Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir nişanlıydı. Buse'nin elini tutuyor, gelen tebrikleri kabul ediyor, ailesinin söylediklerine başını sallıyordu.
Ama ben onu yeterince iyi tanıyordum.
Gözlerinin içerisindeki o boşluğu görebiliyordum.
Bu adam burada değildi, en azından zihni burada değildi. Muhtemelen şu anda bile İnci'yi düşünüyordu.
İçimden derin bir nefes verip başımı iki yana salladım.
"Senin işin gerçekten zor, Selim." diye mırıldandım.
Kalabalığın alkışları yavaş yavaş dinerken müzik yeniden başladı. İnsanlar masalara dağılmaya, garsonlar konukların kadehlerini yenilemeye başladı. Birkaç dakika içerisinde bahçenin havası yeniden eski haline döndü.
Ben ise bütün bu kalabalığın içerisinde giderek acıkmaya başladığımı fark ettim.
Saatlerdir doğru düzgün bir şey yememiştim. Dolayısıyla açlığımı bastırmak için gidip biraz pasta almaya karar verdim.
Nişan pastası bahçenin biraz daha iç tarafındaki uzun masanın üzerine yerleştirilmişti. Beyaz kremayla kaplanmış, üzeri çileklerle süslenmiş birkaç katlı gösterişli bir pastaydı. Yanına küçük porsiyonlar hâlinde hazırlanmış tatlılar da dizilmişti.
Garsonlar pastayı dilimlemeye başladıktan sonra insanlar yavaş yavaş masanın etrafında toplanmaya koyuldu.
Ben kalabalığın biraz azalmasını bekledim.
Sonunda küçük bir tabak alıp kendime kocaman bir dilim çilekli pasta koydum. Kremanın arasındaki taze çilekleri görünce yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Tam olarak ihtiyacım olan şey buydu.
Kalabalıktan biraz uzaklaşarak bahçenin daha tenha bir köşesine geçtim. Yakındaki masalardan birinin boş sandalyesine oturup çatalımı elime aldım.
İlk lokmayı aldığım anda gözlerimi kapattım. Çileğin hafif ekşiliği, kremanın tatlılığı ve yumuşacık kek...
Bir anlığına Selim'i, Buse'yi, İnci'yi, Karaca'yı, planlarımı ve bütün o karmaşayı unuttum.
Sadece pastam vardı ve ben pastama son derece sadık bir kadın olarak ikinci lokmayı, üçüncüyü ve ardından hiç düşünmeden koca bir çatal dolusu dördüncü lokmayı da aldım.
O sırada arkamdan bir ses geldiğini duymadım.
Çevredeki müzik, insanların konuşmaları ve kahkahaları o kadar yoğundu ki birkaç adım ötemde birinin durduğunu fark etmemiştim.
Bir an sonra başımı kaldırıp etrafıma baktım.
Kimseyi göremeyince omuz silkip yeniden tabağıma döndüm.
Çilekli pastanın son derece ciddi bir mesele olduğuna karar verip bu kez çatalı daha da büyük bir parçaya daldırdım.
Kek, krema ve çileği tek seferde çatalın üzerine doldurdum.
Ağzıma sığmayacak kadar büyük bir lokmaydı. Ama bunu umursayacak durumda değildim. Çatalı ağzıma götürdüm.
Tam o sırada içimde tuhaf bir his oluştu. Sanki biri bana bakıyordu.
Çatal hâlâ ağzımdayken kaşlarımı hafifçe çattım.
Yavaşça arkamı döndüm ve dünya bir anda durdu.
Karşımda Karaca vardı.
Bir saniye boyunca ona sadece baktım.
O da bana bakıyordu.
Sonra bakışlarının aşağıya, yüzüme ve oradan da ağzımın kenarına kaydığını fark ettim.
Elimdeki çatal hâlâ ağzımdaydı.
Üstelik üzerinde koca bir çilekli pasta parçası vardı ve ben onu resmen ağzıma tıkıştırmıştım. Bir damla krema da dudaklarımın kenarında kalmış olmalıydı.
Gözlerimi birkaç saniye boyunca kırpmadan ona baktım.
Karaca'nın yüzünde önce belli belirsiz bir şaşkınlık oluştu.
Ardından dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı.
Hayır.
Hayır, hayır, hayır.
Bunun olmasını istemiyordum. Dünyada beni görebileceği en kötü anı seçmişti ve ben de onun karşısına çıkabilecek en kötü hâlimle çıkmıştım.
Çatalı ağzımdan çıkarmaya çalışırken o kadar acele ettim ki neredeyse tabağı da üzerime düşürüyordum.
Boğazımdaki lokmayı güçlükle yuttum.
"Sen..." Sesim çıkmadı, boğazımı temizledim. "Sen ne zamandır buradasın?"
Karaca'nın bakışları hâlâ yüzümdeydi.
"Yeterince uzun zamandır."
İçimden ölmek istedim. Gerçekten. Keşke şu anda bahçenin ortasında yer yarılsa ve içine girsem.
Bir insanın karşısında bu kadar büyük bir lokmayla yakalanmak zaten yeterince kötüydü.
Bir de o insan Karaca olunca durum neredeyse trajikomik bir hâl alıyordu.
Çünkü on gündür görmediğim adamın karşısında, gece boyunca zihnimde defalarca nasıl görüneceğimi düşünmüşken, karşısına çıkış şeklim buydu.
Ağzımda koca bir çatal çilekli pasta.
Karaca'nın bakışları tabağıma kaydı, sonra yeniden gözlerime çıktı.
"Afiyet olsun."
Yüzümün yandığını hissettim.
"Teşekkür ederim."
Bunu söylerken sesimin olabildiğince normal çıkmasına çalıştım.
Çıkmadı.
Karaca birkaç saniye daha sustu. Sonra başını hafifçe yana eğdi.
"Görüyorum ki beni gördüğüne pek memnun olmadın."
"Aksine." Hemen cevap verdim. "Çok memnun oldum."
Karaca'nın dudaklarındaki belli belirsiz gülümseme biraz daha belirginleşti.
"Öyle görünmüyor."
Çatalı tabağın üzerine bıraktım. Dik durmaya çalıştım. Kendimi toparlamam gerekiyordu.
Ben Ahu'yum.
Karaca'nın karşısında planlar yapan, onun dünyasına girmeye çalışan, ne yaptığını bilen Ahu.
Ağzında pasta varken yakalanıp utançtan kızaran Ahu değil.
Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım.
"Sadece hazırlıksız yakalandım."
Karaca'nın gözleri bir anlığına dudaklarıma indi, epeyce oyalandılar orada. Sonra yeniden gözlerime döndü.
"Belli."
İçimden bir kez daha öldüm.
Tam o sırada dudaklarımın kenarında bir şey hissettim ve dudaklarımla kalan krema parçasını yaladım. Bu beklediğimden daha erotik bir sahne olmuştu. Allah kahretsin! Adamın karşısına geçmiş dudaklarımı yalıyordum!
Karaca bunu da görmüştü.
Artık bu geceden sağ çıkabileceğime dair bütün umutlarımı kaybetmiştim.
Ama o, beklediğim gibi gülmedi. Sadece bana bakmaya devam etti ve nedense o bakışın içerisinde alaydan çok başka bir şey vardı.
En çok da merak.
Kalbim o anda yine haince tekledi.
On gündür görmediğim adamın karşıma çıktığı ilk anın, bütün planlarımı değil ama bütün dengemi altüst etmeye yetmesi hiç hoşuma gitmemişti.
***
Bölüm etkileşimi
