AHU kitap kapağı

4. bölüm / 6

AHU

3. Bölüm ''Aile Her Şeydir''

Vaveyla Yazarı: Beggbegg Begüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 3. Bölüm ''Aile Her Şeydir''

3. Bölüm ''Aile Her Şeydir''

Karaca'nın bakışları üzerimde birkaç saniye daha kaldı. Sonra sanki beni yeterince incelemiş gibi başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

Ardından bulunduğu yerden ayrıldı.

Kalabalığın arasından bana doğru ilerlemeye başladığında, kalbimin ritmi istemsizce hızlandı.

Her adımında aramızdaki mesafe biraz daha kapanıyordu.

Ben ise aynanın karşısında kıpırdamadan durmaya devam ettim. Arkama dönüp doğrudan yüzüne bakmak yerine, gözlerimi aynadaki yansımasına sabitledim.

Bunun bir güç gösterisine dönüşmesini istemiyordum. İlk bakışını kaçıran taraf olmak istemiyordum.

Fotoğrafta gördüğüm ve adının Rauf olduğunu bildiğim adam Karaca'nın koluna dokunup kulağına bir şeyler fısıldadığında Karaca olduğu yerde durdu ve hemen ardından yönünü değiştirerek davetin organize edildiği büyük salona girdi.

Derin bir nefes aldım. Neden bilmiyorum ama o bana doğru yürümeye başlayınca nefesimi tutmuştum.

Göğsümde biriken havayı yavaşça dışarı verdim. Parmaklarımı çantamın sapından çekip elbisemin iki yanında serbest bıraktım.

Karaca'nın peşinden gitmeyecektim.

En azından bu gece, ilk adımı ben atmayacaktım.

Birkaç saniye daha aynanın karşısında durduktan sonra başımı çevirip salonun olduğu tarafa baktım. Karaca kalabalığın arasında kaybolmuştu.

İçimde küçük bir huzursuzluk oluştu.

Beni fark etmişti, beni incelemişti. Ve daha ilk dakikadan, beklediğimden çok daha fazla dikkatini çekmiştim.

Planımın işe yarayıp yaramadığını anlamak için henüz erkendi ama en azından görünmez değildim.

Çantamın içinden siyah, dantel görünümlü maskeyi çıkardım ve aynanın karşısında maskeyi gözlerimin üzerine oturttum. Evet bu maskeli bir davetti. Zenginlerin böyle garip eğlenceleri vardı işte. Karaca beni maskesiz gördüğünden maskeli olmama rağmen beni tanıyacaktı, ben de onu maskesiz görmüştüm bu yüzden ben de onu tanıyacaktım.

Salona doğru ilerledim. Kapıdan içeri girdiğim anda müziğin sesi biraz daha belirginleşti. Salon tahmin ettiğimden de kalabalıktı. Kristal avizelerden süzülen ışıklar insanların üzerinde parlıyor, garsonlar ellerindeki tepsilerle masaların arasında sessizce dolaşıyordu. Duvarların kenarlarında büyük çiçek aranjmanları, ortadaysa davetin adına hazırlanmış uzun bir sahne bulunuyordu.

İnsanların çoğu birbirini tanıyor gibiydi. Kimi küçük gruplar hâlinde konuşuyor, kimi ellerindeki kadehlerle salonu gözlemliyordu.

Ben ise yalnızdım.

En azından görünürde.

Selim'in nerede olduğunu bilmiyordum ama onun burada olduğunu biliyordum. Bana verdiği sözü tutacağını da biliyordum.

Tam o sırada omzuma hafifçe bir el dokundu. Dönüp baktığımda Selim'i gördüm, ela gözlerinde hüzün vardı sanki.

Siyah takım elbisesinin içinde her zamanki hâlinden daha ciddi görünüyordu. Bakışları önce yüzümde, sonra kısa bir an elbisemde dolaştı.

"Güzel olmuşsun."

Kaşlarımı kaldırdım.

"Sadece güzel mi?"

Dudaklarının kenarı kıvrıldı.

"Dikkat çekici olmuşsun. Bu gece ihtiyacımız olan da tam olarak bu."

Koluna hafifçe vurdum.

"İltifat etmeyi öğrenmişsin."

"Sana iltifat etmiyorum. Gerçeği söylüyorum."

Gülümsedim ama gözlerim kalabalığın içinde dolaşmaya devam etti. Karaca'yı arıyordum.

Selim bunu fark etmiş olacak ki sesini biraz alçalttı.

"Burada."

Bakışlarımı ona çevirdim.

Selim başını hafifçe salonun diğer tarafına doğru salladı. Kalbim bir anda hızlandı.

"Nerede?" diye sordum tekrar. Maskesini takmıştı ve herkesin yüzünde maske vardı, bu yüzden onu tanıyamıyordum. Oysa onu maskesiz de görmüştüm, tanımalıydım. O benden daha avantajlıydı. Elbisem ve göğüs dekoltem dikkatten kaçacak gibi değildi. Oysa o salondaki tüm diğer erkekler gibi takım elbise ve gömlek giymişti, ben daha dezavantajlıydım.

Selim, başıyla salonun diğer tarafını işaret etti.

"Şu an birkaç kişiyle konuşuyor. Rauf da yanında."

Bakışlarımı hemen o tarafa çevirmek istedim fakat kendimi tuttum.

"Bakma."

Selim'in uyarısıyla yeniden ona döndüm.

"Neden?"

"Çünkü seni izliyor olabilir."

İçimde ince bir ürperti dolaştı.

"Olabilir mi?"

Selim'in yüzündeki ifade ciddileşti.

"Evet Ahu, bence amacının ne olduğunu anlamak için seni dikkatle izliyor ya da izletiyor. Bilmiyorum. Ona bakıp durma şimdilik, benim onunla konuşmamı bekle."

Hafifçe başımı salladım ve önümüzden geçen garsonun taşıdığı tepsiden bir kadehe uzandım. Şampanyayı sevmiyordum aslında ama şu an pek seçeneğim de yoktu. Kadehi parmaklarımın arasında tutup küçük bir yudum aldım. Dilimin üzerinde kalan o keskin ve kuru tat yüzünden yüzümü belli belirsiz buruşturdum.

Selim bunu fark edince gülümsedi.

"Sevmiyorsun."

"Seviyorum."

"Yüzün başka bir şey söylüyor."

"Yüzüm bu gece biraz fazla dürüst."

Kadehi dudaklarımdan uzaklaştırıp salona baktım.

Kristal avizelerden yayılan ışıklar maskelerin üzerinde dolaşıyor, her biri başka bir yüz, başka bir kimlik yaratıyordu. İnsanların gerçek yüzlerini saklamaları gereken bir gecede herkes olduğundan daha rahat görünüyordu. Sanki maskeler yalnızca yüzleri değil, insanları da özgürleştiriyordu.

Kimse kimseye uzun uzun bakmıyor, çünkü herkes bakışların ardında kimin olduğunu merak ediyordu.

Benim içinse bunun tam tersi geçerliydi.

Ben bu salonda kimsenin kim olduğunu merak etmiyordum.

Ben yalnızca tek bir adamı arıyordum.

Karaca'yı.

Fakat Selim'in sözleri yüzünden gözlerimi onun olduğu tarafa çevirmemeye çalışıyordum. Bu da tahmin ettiğimden daha zordu. Çünkü insan kendisine bakıldığını bildiğinde, dönüp o bakışın sahibini görmemek için kendisiyle savaşmak zorunda kalıyordu.

Bir süre sonra Selim'in omzuna hafifçe dokundum. Huzursuzca etrafa bakınıyor, Buse'nin onu bulmasından endişeleniyordu belli ki.

"Sen git. Ben iyiyim."

"Emin misin?"

"Evet."

"Bir şey olursa..."

"Seni ararım."

Başını salladı.

"Telefonun açık olsun."

"Açık."

Selim kalabalığın arasına karışırken onu gözlerimle takip ettim. Birkaç saniye sonra siyah takım elbisesi ve maskesi insanların arasında kayboldu.

Sonrasında gece yavaş yavaş ilerlemeye başladı.

Müzik değişiyor, garsonlar boşalan kadehleri topluyor, yeni içeceklerle tekrar salona dağılıyordu. Masalarda konuşulan konular değişiyor, kahkahalar yükseliyor, bazı insanlar dans pistinde birbirlerine yaklaşırken bazıları salonun kenarlarında daha sessiz sohbetlere çekiliyordu.

Ben ise bütün bunların arasında mümkün olduğunca sıradan görünmeye çalışıyordum.

Derken babam yanıma geldi.

Maskesinin ardından bile onu tanımam zor değildi. Omuzlarının dik duruşu, yürüyüşü ve insanlara bakarken takındığı o ciddi ifade onu ele veriyordu. Elindeki kadehi kaldırıp bana doğru geldi.

"Ahu."

"Baba."

Yanıma geldiğinde baştan aşağı beni süzdü.

"Güzel olmuşsun."

Gülümsedim.

"Teşekkür ederim."

Babamın bakışları daha sonra salonu dolaştı. Sanki bulunduğumuz ortamı kontrol ediyor, kimlerin burada olduğunu anlamaya çalışıyordu.

"Selim nerede?"

Kadehimden bir yudum aldım.

"Bir yerlerde."

Babam kaşlarını kaldırdı.

"Bir yerlerde mi?"

"Evet."

"Senin yanında olması gerekmiyor muydu?"

Tam cevap verecekken gözüm salonun diğer tarafındaki hareketliliğe takıldı.

Buse.

Maskesine rağmen onu tanımıştım. Çünkü bazı insanların kim olduğunu anlamak için yüzlerini görmeye gerek yoktu.

Buse'nin bakışları kalabalığın üzerinde dolaşıyor, belli ki birini arıyordu ve kimi aradığını çok iyi biliyordum.

Selim'i.

İstemsizce güldüm.

Buse onun başının belasıydı resmen.

Selim'in peşine düşüp onunla evlenmeyi kafasına koymuş, bunu da öyle sıradan bir hoşlanma gibi değil, hayatının en önemli meselesi hâline getirmişti. Selim ise Buse'nin adını duyduğu anda bile kaçacak bir yol arıyordu.

Maskeli bir davet onun için adeta bulunmaz bir fırsata dönüşmüştü. Çünkü bu gece yalnızca yüzler gizlenmiyordu. Selim de Buse'den gizleniyordu.

Gözlerimi salonda dolaştırdım.

Bir kadın Selim'e yaklaşmaya çalışıyor, Selim ise başını eğip başka tarafa bakıyordu. Birkaç saniye sonra başka bir kadın yanından geçince bu kez elindeki kadehle yüzünün bir kısmını kapatır gibi yaptı.

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

Babam bana baktı.

"Neye gülüyorsun?"

"Hiç."

Tam o sırada Buse'nin Selim'i fark ettiğini gördüm. Selim'in de onu gördüğü aynı anda belli oldu. İkisi birkaç saniye boyunca birbirlerine baktılar. Sonra Selim başını çevirdi. Buse peşinden yürüdü.

Selim hızlandı.

Buse de hızlandı.

Kadehimi dudaklarıma götürüp kendimi tutamadan gülümsedim.

"Bu gece en büyük tehlike Karaca değil galiba."

Babam şaşkınlıkla baktı.

"Ne?"

Başımı iki yana salladım.

"Bir şey demedim"

Fakat içimden geçen düşünce çok açıktı.

Koskoca bir örgütün lideri Selim Erkin, Buse'den kaçıyordu.

Bu gece maskelerin ardında saklanan tek kişi Selim değildi. Ben de gerçek niyetimi saklıyordum. Karaca ise henüz benim hangi yüzümü gördüğünü bilmiyordu.

Kahverengi gözlerim onun gece karası gözleriyle buluştu, tekrar. Bana ne kadar dikkatli baktığını o an anladım. Gecenin başından itibaren bakışları üzerimdeydi, beni hiç kaybetmemişti.

Tam o sırada salonun diğer ucundan gelen bakışı yeniden hissettim.

Bu kez dönmedim.

Çünkü kimin baktığını zaten biliyordum.

Karaca.

Kahverengi gözlerim onun gece karası gözleriyle buluştu, tekrar. Bana ne kadar dikkatli baktığını o an anladım. Gecenin başından itibaren bakışları üzerimdeydi, beni hiç kaybetmemişti.

Aramızdan geçen insanlarla bakışmamız bölündü ve ben babama dönüp ona eşlik etmek için babamın koluna girdim.

Babamla birlikte salonun içerisinde ilerlemeye başladık. Babam neredeyse her birkaç adımda bir duruyor, tanıdığı insanlarla selamlaşıyor, kısa sohbetlere katılıyor ve beni de yanlarında tutuyordu.

İlk olarak salonun girişine yakın duran yaşlı bir çiftin yanına gittik. Babam onları görünce yüzündeki ciddi ifade yumuşadı. Adamla tokalaştı, ardından yanındaki kadınla selamlaştı. Ben de nazikçe başımı eğerek onları selamladım. Birkaç dakika boyunca vakıf çalışmaları, bu yıl toplanan bağışlar ve davetin önceki yıllara kıyasla daha kalabalık oluşu üzerine konuşuldu.

Ben çoğunlukla sessiz kaldım. Gülümsemem gereken yerde gülümsüyor, başımı sallıyor ve konuşmanın bana yönelen kısımlarına kısa cevaplar veriyordum. Babasının hiçbir şeyden haberi olmayan saf prensesini layığıyla oynuyordum, yine.

Babamın yanında olmak bu gecenin en güvenli tarafıydı. En azından dışarıdan bakıldığında yalnız değildim.

Fakat zihnim hiçbir zaman tamamen bulunduğumuz masada değildi.

Karaca'nın nerede olduğunu görmeden de onun salonda olduğunu hissediyordum.

Bir süre sonra babamla birlikte salonun ortasına doğru ilerledik. Uzun masaların çevresinde toplanmış insan gruplarına dahil oluyor, bazılarıyla birkaç dakika konuşuyor, ardından başka bir masaya geçiyorduk. Herkes birbirine aynı ölçülü nezaketle yaklaşıyor, kahkahalar bile kontrollü bir zarafet taşıyordu.

Bu insanların çoğu için gece yalnızca bir davetti.

Benim içinse her bakışın, her el sıkışmanın, her fısıltının başka bir anlamı vardı.

Babamın koluna biraz daha sıkı tutundum.

Üzerimdeki maskenin ardında yüzüm sakin görünüyordu. Fakat gözlerim sürekli salonu tarıyordu.

Bir masada birkaç iş insanı kendi aralarında konuşurken babam onlara katıldı. Konu kısa sürede yatırımlara ve yeni projelere geldi. Masadaki adamlardan biri babama bir şeyler anlatırken ben önümdeki kadehin ince sapını parmaklarımın arasında çevirdim.

Bir başka masaya geçtiğimizde bu kez kadınların oluşturduğu bir gruba dahil olduk. Elbiseler, mücevherler, davetler ve yaklaşan organizasyonlar üzerine konuşuluyordu. Kadınların bazıları maskelerinin ardına saklanmış olsa da birbirlerini seslerinden tanıyor, arada sırada maskelerin ardına bakmaya çalışarak gülüşüyorlardı.

Ben de onlarla birlikte gülümsedim.

Dışarıdan bakıldığında geceye ait, sıradan bir genç kadın gibi görünüyordum.

Oysa içimde tek bir soru dönüp duruyordu.

Karaca beni neden bu kadar dikkatli izliyordu?

Beni tanımış olması mümkündü. Hatta büyük ihtimalle tanımıştı araştırdığı kadını. Ama yalnızca tanımakla kalmıyor, sanki beni çözmeye çalışıyordu.

Bu düşünce beni huzursuz ettiği kadar meraklandırıyordu da.

Babamla birlikte salonun diğer tarafına geçtiğimizde sahnenin önünden yürüdük. Sahnedeki büyük ekranlarda vakfın gerçekleştirdiği sosyal sorumluluk projelerinden görüntüler gösteriliyordu. Çocukların yüzleri, yapılan yardımlar, okul projeleri ve çeşitli organizasyonlardan kareler sırayla ekrana yansıyordu.

Salon birkaç saniyeliğine sessizleşiyor, ardından yeniden uğultuya bürünüyordu.

Babam bazı görüntülere dikkatle bakarken ben sahnenin karşısındaki kalabalığı izledim.

Ve onu yeniden gördüm. Selim'de oradaydı, Karaca'nın yanındaydı.

Karaca bu kez bir masanın yanında durmuştu. Rauf da yanındaydı. Fakat Karaca'nın dikkati onlarda değildi.

Bakışları yine bendeydi.

Aramızdaki mesafe fazla olmasına rağmen bunu anlamak için yüzünü görmeme bile gerek yoktu.

Bakışlarını üzerimde hissediyordum. Ben de gözlerimi birkaç saniye onun üzerinde tuttum. Sonra hiçbir şey olmamış gibi başımı çevirip babamın yanında yürümeye devam ettim.

Bu gece ilk kez onun oyununa onun istediği şekilde karşılık vermemeye karar verdim.

Beni izliyorsa izleyecekti. Ben ona bakmak için çabalamayacaktım.

Babam başka bir grubun yanına geçtiğinde yeniden koluna girdim. İnsanların arasında ilerlerken yüzümde sakin bir ifade vardı. Herkesle selamlaşıyor, geleneksel nezaketin gerektirdiği küçük gülümsemeleri eksik etmiyordum.

Fakat içimde başka bir gece yaşanıyordu.

Bir yanda babamın kolu, diğer yanda maskenin ardına sakladığım gerçek yüzüm vardı ve salonun bir köşesinde, beni gecenin başından beri gözünden ayırmayan bir adam duruyordu.

Karaca.

Ne kadar insanın arasına girerse girsin, ne kadar başka insanlarla konuşursa konuşsun, sonunda bakışlarının yeniden bana döneceğini artık biliyordum.

Bu gece boyunca masaları gezecek, insanlarla sohbet edecek, babamın yanında gülümseyecek ve hiçbir şeyden şüphelenmiyormuş gibi davranacaktım.

Çünkü bazen bir insanı kandırmanın en iyi yolu, ona hiçbir şey saklamıyormuşsun gibi görünmekti.

Ben de bu gece sakladığım her şeyi gülümsememin arkasına gömmüştüm.

Bir fırsat bulur bulmaz çantamı masadan alarak terasa yöneldim. Sigara içmem gerekiyordu. Salonun ağır havası ve üzerimde dolaşan bakışlar içimdeki huzursuzluğu iyice artırmıştı.

Yolda önümden geçen garsonun taşıdığı tepsiden bir kadeh şampanya aldım. İnce kadehi parmaklarımın arasında tutarak kalabalıktan uzaklaştım.

Terasın kapısını açtığım anda içerideki müziğin sesi arkamda hafifledi. Dışarıdaki serin hava yüzüme çarptı. Derin bir nefes aldım.

Teras oldukça genişti. Kenarlarda büyük saksılarda yeşil bitkiler ve beyaz çiçekler bulunuyor, loş aydınlatmalar taş zeminin üzerine yumuşak ışıklar bırakıyordu. Uzakta şehrin ışıkları geceyi dolduruyor, aşağıdaki yollar boyunca ilerleyen arabaların farları küçük ışık çizgileri gibi görünüyordu.

Kadehimden küçük bir yudum aldım. Ardından çantamı açıp sigara paketimi çıkardım. Bir sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirirken sonunda yalnız kaldığımı düşünerek omuzlarımı gevşettim.

Tam çakmağı yakmak üzereydim ki arkamdaki teras kapısının açıldığını duydum.

Elim havada kaldı.

Başımı yavaşça çevirdim.

Gelmişti.

Dolkan Asaf Karaca peşimden gelmişti.

Karaca'yı peşimden sürükleyecek kadar ilgi çekici olmalıydım. Zira Karaca kolay kolay birilerinin peşinden gitmezdi.

Teras kapısının önünde durmuştu. Bir eli cebindeydi. Diğer eliyle kapıyı tutuyordu. İçeriden süzülen ışık arkasında kaldığı için yüzünün bir kısmı gölgede kalmıştı.

Bakışları önce elimdeki çakmağa, ardından dudaklarımın arasındaki sigaraya kaydı.

Başımı yavaşça çevirdim, çakmağı çaktım ve sigaramın ucunu yaktım. Dumanı içime çekerken gözlerimi ondan ayırmadım.

Karaca kapıyı arkasından kapatıp birkaç adım attı, sesini duyuyordum arkam dönük olmasına rağmen.

Karaca birkaç saniye bana baktı. Sonra terasın kenarındaki korkuluğa doğru ilerledi ve gözlerini gözlerime dikti. Usulca ona döndüm ama konuşmadım. İlk onun konuşmasını istiyordum.

"Kimsin sen?" diye sordu ama kim olduğumu zaten biliyordu, sorduğu şey aslında amacımın ne olduğuydu.

Sigaramdan bir nefes daha çektim ve gülümsedim.

"Maskeli bir davette insanların birbirine bunu sorması biraz komik değil mi?"

"Hayır." dedi beni dikkatle izlerken. "Çoğu insan maskesinin ardına saklanıyor. Sen saklanmıyorsun."

Gülümsedim.

"Beni tanıdığını mı düşünüyorsun?"

Karaca'nın bakışları maskeme çıktı.

"Seni daha önce gördüm."

"Maskesiz."

"Evet."

"O zaman beni tanıyor olman şaşırtıcı değil."

Karaca başını hafifçe yana eğdi.

"Ben yüzleri kolay unutmam."

"Ne kadar romantik."

Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

"Romantik olduğumu söylemedim."

"Zaten öyle bir izlenim vermiyorsun."

"Nasıl bir izlenim veriyorum?"

Soruyu beklemiyordum. Bir an sustum.

"Tehlikeli."

Karaca'nın gülümsemesi biraz daha belirginleşti.

"Bundan korkuyor musun?"

Sigaramın külünü silkeledim.

"Korkmam gerektiğini düşünüyorsan, evet."

"Sence korkmalı mısın?"

"Bunu bana sen söyle."

Karaca birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. Ardından elindeki kadehi korkuluğun üzerine bıraktı.

"Sen de bana karşı oldukça rahatsın."

"Rahatsız görünmemi mi bekliyordun?"

"Hayır." Bir adım daha yaklaştı. "Sadece seni anlamaya çalışıyorum."

Kalbim hızlandı ama yüzümde bunu belli edecek en küçük ifade bile oluşmasına izin vermedim.

"Beni anlaman için daha çok yolun var."

"Ben de acele etmeyi sevmem zaten."

Bakışlarımız yeniden birbirine kilitlendi. Hırslı bir satranç oyununda gibiydik.

"Ben de kolay anlaşılmayı sevmem."

Karaca başını hafifçe eğdi.

"Bu gece buraya neden geldin, Ahu?"

Sorunun geleceğini biliyordum. Yine de duyduğum anda içimdeki bütün kaslar gerildi.

Dumanı yavaşça dışarı verdim.

"Davet edildim."

"Bu cevap değil."

"Sen de her sorunun cevabını alabileceğini sanıyorsun." dedim gülümserken.

Onunla böyle iletişim kurmak bile midemi bulandırıyordu. O annemin katilinin oğluydu. Onu hemen şuracıkta öldürmek istiyordum ama bunu yapamazdım. Önce ailesini kökünden kazımalıydım.

"Hayır, sanmıyorum." Gözleri gözlerimde sabitlendi. "Almak istediğim cevapların peşini bırakmam."

İçimde garip bir his oluştu.

Karaca'nın sesi sakin, hatta neredeyse yumuşaktı. Fakat söylediklerinin altında açık bir uyarı vardı.

Sigaramdan son bir nefes aldım ve kül tablasına bastırdım.

"Belki de yanlış kişiyi merak ediyorsundur."

Karaca'nın bakışları dudaklarıma kaydı. Sonra yeniden gözlerime çıktı.

"Bunu bu gece anlayacağım."

"Ya anlayamazsan?"

Bu kez gülümsedi.

"O zaman seni tekrar görmek için başka bir neden bulurum."

Kalbim göğsümün içinde bir kez daha sertçe vurdu.

Fakat gülümsememi bozmadım.

"Beni bulmak o kadar kolay olmayacak, Karaca."

"Ben kolay olan şeylerle ilgilenmiyorum zaten Ahu."

Adım dudaklarından döküldüğü gibi kalbim tekledi. Sanki göğsümün içinde atan o güçlü ritim bir anlığına kesilmiş, ardından eskisinden daha sert bir darbeyle yeniden başlamıştı.

Adımı söylerken sesindeki sakinlik, içimde yarattığı etkiyle garip bir tezat oluşturuyordu. Daha önce defalarca kendi adımı duymuştum. Annemden, babamdan, Selim'den... Fakat Karaca'nın ağzından çıktığında ismim bambaşka bir hâle bürünmüştü.

Sanki ismimi yalnızca söylememiş, parmaklarının arasında tutup bana geri vermişti.

Gözlerimi ondan kaçırmak istedim. Yapamadım.

Gece karası gözleri üzerimdeydi. Bakışlarında ne düşündüğünü anlamama izin vermeyen bir derinlik vardı. Yüzündeki o kendinden emin ifade ise beni daha da huzursuz ediyordu.

Kalbimin hızlandığını hissettim. Bileklerimde, boynumda, hatta parmak uçlarımda bile nabzımın attığını fark ediyordum.

Bunun olmaması gerekiyordu.

Ben buraya onu etkilemek için gelmiştim.

Onun dünyasına girmek, güvenini kazanmak ve geçmişimin hesabını sormak için.

Kalbimin ritmini değiştirmesi için değil.

Derin bir nefes aldım. Serin gece havasını içime çekerken yüzümdeki ifadeyi yeniden kontrol altına almaya çalıştım.

"Neden benimle evlenmek istiyorsun?" dedi bana doğru bir adım daha atarken. "Neden şimdi barış ilan etmek istiyorsunuz?"

Sorusu havada asılı kaldı. Bir anlığına nefes almayı unuttum. İşte beklediğim an buydu.

Selim'in söylemesi gereken cümleleri şimdi doğrudan benden istiyordu. Üstelik gözlerini üzerimden bir saniye bile ayırmadan.

Elimdeki şampanya kadehini korkuluğun üzerine bıraktım. Parmaklarımın titremesine izin vermeden çantamı tuttum.

"Belki de savaşmaktan yorulmuşuzdur." Karaca'nın bakışları yüzümde sabitlendi. Başımı hafifçe yana eğdim. "Bazen insanlar geçmişte yaşananların geleceği belirlemesine izin vermek istemez."

Karaca kısa bir süre sustu.

"Sen geçmişi bu kadar kolay bırakabilecek biri misin?"

Sorusu beklemediğim bir yerden geldi.

Bakışlarımı birkaç saniyeliğine şehir ışıklarına çevirdim. Uzakta akan arabaların farları gecenin karanlığında ince çizgiler oluşturuyordu.

"Hayır." Sonra yeniden ona baktım. "Ama geçmişle yaşamakla, geçmişin içinde yaşamak aynı şey değil."

Karaca'nın yüzündeki ifade değişti. Söylediklerimi tartıyordu.

"Peki neden ben?"

İçimdeki düğüm biraz daha sıkılaştı.

"Çünkü sen bu ailenin başındasın."

"Sadece bu yüzden mi?"

"Başka ne olması gerekiyor?"

Bir adım daha yaklaştı.

Artık aramızdaki mesafe, rahatça konuşabileceğimiz kadar değildi. Onun varlığını bütün ağırlığıyla hissedebiliyordum.

"Bilmiyorum." Gözleri maskemin ardındaki gözlerime kilitlendi. "Onu senden duymak istiyorum."

"Neyi?"

"Gerçek nedeni Ahu."

Kalbim göğsümde sertçe vurdu. Benden gerçeği istiyordu. Oysa gerçek, ona söyleyebileceğim son şeydi.

Dudaklarımda küçük bir gülümseme oluşturdum.

"Belki de senden hoşlanıyorumdur."

Alayla söylediğim bu cümleden sonra Karaca'nın bakışlarında ilk kez çok kısa süren bir şaşkınlık gördüm.

Ama hemen kayboldu.

"Buna inanmamı mı bekliyorsun?"

"İnanıp inanmamak sana kalmış."

"Neden onca ailenin lideri arasından beni tercih ettin?" Sesi sakindi.

Kaşlarımı çattım.

"Seçeneğin olmadığı yerde verilen karar bir tercih değildir, Karaca."

Sözlerimden sonra yüzündeki ifadeyi dikkatle izledim. Maskenin gölgesi yüzünün bir kısmını kapatıyordu fakat gözlerini saklayamıyordu. O koyu bakışlar üzerimde gezinirken ne düşündüğünü anlamaya çalıştım.

Dikkatle yüzümü incelerken derin bir nefes aldım. Bu cevap onun için yeterli olmalıydı. En azından şimdilik.

"Ayrıca..." dedim maskesinin altındaki yüzüne dikkatle bakarken. "Aile her şeydir ve ailem neyi uygun görürse onu yaparım."

Cümlemi bitirdiğimde birkaç saniye boyunca aramızda yalnızca gecenin sesi kaldı. İçeriden gelen müzik, kapının ardından boğuk bir uğultuya dönüşmüş, terasta esen ılık rüzgâr saçlarımın birkaç telini yüzüme savurmuştu.

Karaca hâlâ hiçbir şey söylemiyordu.

Sanki cevabımı yalnızca duymamış, kelimelerimin arasına sakladığım başka anlamları da bulmaya çalışıyordu.

Bakışlarımız yeniden kesişti.

O an, bu adamın karşısında fazla uzun süre kalmamam gerektiğini hissettim. Çünkü her saniye biraz daha fazla soru soruyor, her sorusuyla üzerimdeki maskenin yalnızca yüzümü değil, bütün planımı saklamasını zorlaştırıyordu.

Kadehimi korkuluğun üzerinden aldım. Çantamı omzuma yerleştirirken yüzümde hiçbir şey olmamış gibi sakin bir ifade tuttum.

"İyi geceler, Karaca."

Onun cevap vermesini beklemeden arkamı döndüm.

Topuklarım taş zemine her bastığında çıkardığı ses gecenin sessizliğinde belirginleşiyordu. Teras kapısına doğru ilerlerken arkamdan gelen bakışlarını hâlâ sırtımda hissediyordum.

Bir an durup dönmek istedim. Ne düşündüğünü görmek istiyordum. Fakat kendimi tuttum. Çünkü bu gece ona vermem gereken en önemli şey cevap değil, şüpheydi.

Teras kapısını açtım. Salonun soğuk havası yüzüme çarptığında müziğin sesi yeniden yükseldi. Kristal avizelerden süzülen ışıklar maskelerin üzerinde parlıyor, insanların kahkahaları ve konuşmaları birbirine karışıyordu.

İçeri adımımı attım. Arkamdan kapı kapandı.

Derin bir nefes aldım.

Sonra yüzümde yeniden o sakin gülümsemeyi oluşturup kalabalığın arasına karıştım. Ama içimde bir şey değişmişti.

Karaca'nın sorusu zihnimde dönüp duruyordu.

Neden beni tercih ettin?

Kendime sesli olarak itiraf etmek istemediğim cevap ise çok daha tehlikeliydi. Çünkü onu seçmemiştim. Onun dünyasına girmeyi seçmiştim. Tek amacım da onu ve ailesini yok etmekti.

En azından başlangıçta böyle olduğuna kendimi inandırmıştım.

***

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.