8. bölüm · ACININ İLACI(Gündüzleri Doğan Hayaller)

°Ruhumuzdaki Yaralar°

Moon Writes Like Always

( Eylül Nil Akay'ın Anlatımıyla )
Kerem'in çığlığıyla beraber Ali'yle göz göze geldik. Aynı anda koşmaya başladığımızda bir an avuç içimin kanadığını fark edip durdum. Eğer elimdeki kanı görseydi Miray kötü olacaktı ama etrafta kanı kapatabileceğim hiçbir şey yoktu. Ali durduğunu fark edip bana döndü. Beline bağladığı siyah hırkayı o zaman fark etmiştim:
-Ne oldu?
Elimi gösterdim:
-Canım acımıyor ama çok fazla kan var, görürse Miray kötü olur.
-Ama Ela'yı ve Ömer'i bulmamız lazım.
-Biliyorum ama Miray'ın benim yüzümden tekrar kötü olmasını istemiyorum.
Belindeki hırkayı çıkardı ve elime sarıp sıktı:
-En azından bir süre idare eder. Hadi, gidelim!
Tekrar koşmaya başladık. Sınıfa girdiğimizde sadece Miray, Elif ve Kerem vardı. Ela da yoktu. İkinci kaybımız o olmuştu. Ama ikisini de bulacaktık, bulmalıydık, bulmak zorundaydık... Sınıf çok sessizdi hem de alışık olmadığımız türden hiçbirimizin sesi çıkmıyordu.Elif ve Miray sürekli yan yana dururken ben yine sınıfın en arka köşesine çekilmiş sessiz sessiz ağlıyordum. Ali Deniz öğretmen masasına sırtını yaslamış bir şeyler düşünüyordu, dışarıdan sakin gözükse bile içinde fırtınalar koltuğundan emindim. Hiçbirimiz korkumuzu dışarıya yansıtmazken Kerem delirmiş gibiydi. Sürekli ayakta bir oraya bir buraya volta atıyordu. Sürekli aynı şeyleri sayıklıyordu:

Yalnız kalamaz o...
Korkuyordur tek başına...
Yalnızlığına dayanamaz o...

Ela için korkuyordu, Ela için endişeleniyordu. Bazen kendini tutamayıp sinirle oradan oraya vuruyordu. Kendini kaybettiğinde Ali gidip onu sakinleştiriyordu. Gün boyu bir daha sınıftan çıkamamıştık çünkü koridorda sürekli adım ve tırmalama sesleri geliyordu. Kerem defalarca kez dışarıya çıkmak istemiş, çalışmıştı ama Ali her seferinde onu durdurmuş, ona engel olmuştu. Hava kararırken Kerem en sonunda dizlerinin üstüne düşmüştü, Ali hemen yanındaydı. Kerem'in kendini suçladığından adım gibi emindim. Gözlerinden birer damla yaş düştüğünü gördüm. Ali hızla onu kendisine çekip sarıldığında Kerem ağlamaya başlamıştı. Kimse bir şey yapamıyordu... Kimsenin elinden bir şey gelmiyordu... İki kişimiz, canımızdan iki parça, yoktu... Biri onları bizden almıştı ve bizim tek yapabildiğimiz sınıfta oturmaktı...

( Ela Nur Sever'in Anlatımıyla )
Karanlıktı, çok karanlıktı ama içimin karanlığı kadar değildi. Soğuktu ama içimin soğukluğu kadar değildi. Nerede olduğumu anlamam zaman almıştı. Okulun eski ikinci müzik sınıfında olduğumu anladığımda ise korkuyla yutkunmuştum. Burası okulun çatısındaydı, hiç kullanılmıyordu ve okuldaki herkesin çoğunluğu burayı bilmiyordu bile. Ama başka bir detay tüylerimin ürpermesine sebep oldu. Yalnızdım... Yapayalnızdım... Her anlamda. Aklıma o dört yaşındaki karanlığa terk edilmiş, karanlığında sonsuza dek yalnız bırakılmış kız çocuğu geldi. Acaba ben yine o mu olmuştum?.. Yoksa ben hep o muydum?.. Telefonuma o numaradan ilk:

Herkes kendi yalnızlığında boğulur, değil mi Ela Nur?:)

mesajı geldiğinde korkmuştum ama mesajı güvenip de kimseye göstermemiş, gösterememiştim. Gösterebildiğim tek kişi Kerem olmuştu... Ne kadar düşman olsak da gözümü kapatıp tereddüt etmeden güvenebileceğim bir tek o vardı. Çünkü o sözlerini tutardı, hep tutmuştu. Mesajı okuduğunda bana bir söz vermişti. Sesi tekrardan kulaklarımda yankılandı:

Senin yalnızlığına terk edilmene izin vermeyeceğim... Söz veriyorum, Kar Çiçeği... Seni asla yalnız bırakmayacağım...

Peki, o neredeydi şimdi?..
Ben yalnız kalmıştım...
Ben yalnızlığa mâkum edilmiştim...
Ben yalnızlığıma terk edilmiştim...
Tıpkı dört yaşındaki o kız çocuğu gibi... Ve yine kimse beni kurtarmıyordu...

( Ali Deniz Çakır'ın Anlatımıyla )
Hepimiz dağılmıştık, evet ama en çok da Kerem dağılmıştı. Her ne kadar Ela'yla birbirlerine düşman olsalar da en çok da birbirlerine güveniyorlardı. Kerem bir süre sonra hem ağlamaktan hem de sürekli oradan oraya yürüyüp vurmaktan yorgun düşmüş ve ben ona sıkıca sarılırken kollarımın arasında uyuya kalmıştı. Hava tamamen karardığında Elif ve Miray da uyumuştu. Kerem'i zorlukla sırasına taşıyıp üstünü örttüğümde uyuduğunu düşündüğüm Eylül'ün bir sıra önüne oturdum:
-Bunu yüzüne söyleyemeyeceğim ama bugün sana öyle bağırdığım için özür dilerim, Yeşil...
Sonra Eylül'e bakmaya devam ettim:
-Ali, uyanık olduğumu biliyorsun değil mi?
Diyerek gözlerini araladığında irkildim:
-Ne?
Yavaşça başını sırasından kaldırdı:
-Uyuyamıyorum. Ayrıca eğer az önce dediklerini cidden dert ediyorsan benim için sorun değildi. Küçükken çok fazla yüzüme bağırıldı, biliyorsun hatta bir çoğu küfür ve nefret söylemiydi.Ama sen sadece artık içinde duyamadıklarını dışarıya vurdun. Asıl ben seni zamanında anlayamadığım için özür dilerim.
Dedikleri içime işlerken cevap veremedim. İlk defa biri beni zamanında anlayamadığı için özür diliyor, ona bağırdığım için beni suçlamıyordu. Çocukluğumdan beri hep yaptıklarım ve yapmadıklarım yüzünden suçlanmıştım. Her zaman kötü olandım hem ailem için hem de diğer herkes için, kimse beni olduğum gibi kabul etmemiş herkes bir hata bir kusur bulmuştu. Hatalarım vardı, evet ama normal olan da bu değil miydi? Her insan hata yapmaz mıydı? Herkesten büyük hatalarım vardı ve bunların başında ailemin öldüğü o araba kazası geliyordu. Elime bir damla sıcak kan düştüğünde ne olduğuna anlam veremedim. Çünkü sakindim, panik yapmamıştım, hiçbir şey olmamıştı. Birkaç kan damlası daha elime düştüğünde nefesimin hafifçe daraldığını hissettim:
-Ali! İyi misin? Burnun kanıyor!
Elimle burnuma bastırırken ayağa kalkmaya çalıştım ama Eylül beni engelledi:
-Ayağa kalkarsan dengeni kaybedersin. Bekle, geliyorum.
Hızlıca kalkıp çantasından bir şeyler alıp geldi. Bir paket kağıt mendili bana uzattı:
- Neden oldu ki şimdi? Hiçbir şey yokken durduk yere.
Peçeteyi alıp elimdeki sonra burnumdaki kanı silip peçeteyi burnuma bastırdım:
-Bilmem...
Diye mırıldandım ama bu umurumda değildi. Çünkü daha çok merak ettiğim bir şey vardı:
-Nil. Bugün yangın merdivenlerindeyken bileğimi tuttuğunda rahatsız oldun mu?..
Endişeyle gözlerimin içine bakıyordu. Ben bu soruyu sorduğumda ise gözleri hafifçe parladı:
- Hayır, sanırım ben de travmalarımı aşabilirmişim.
Dediğinde gözlerindeki umudu gördüm. Gözlerinde gördüğüm o umut ışığı belki de hepimizi yeniden ayağa kaldıracaktı:
-On iki yıldır her zaman söylediğim gibi... Yapabileceğine her zaman inandım ve inanmaya devam edeceğim.
Ben burnumun kanamasının geçtiğini fark edip peçeteyi burnumdan çekerek cebime koyarken Eylül elini yavaşça sıraya uzattı. Eline sarılı olan gri hırkam hâlâ duruyordu ama neredeyse tamamen koyu kırmızı kan rengine bulanmıştı:
-Yardım eder misin?
Başıyla bir sıra arkamdaki ilk yardım çantasını gösterdi. Ben çantayı alırken o da eline sarılı olan hırkamı çıkardı. İlk yardım çantasını önüne koydum:
-Al bakalım.
İlk yardım çantasını açmaya çalışırken avucu kesilen elini de kullandı ama canı yanınca elini hızla geri çekti:
-Canım acıdı.
Dedi bana bakarak:
-Sen yapar mısın?
Başımı hafifçe aşağı yukarı sallayıp ilk yardım çantasını açtım. İçinden temiz sargı bezi, tentürdiyot, az bir parça pamuk ve şerit yara bandını çıkardım. Pamuğa birazcık tentürdiyot dökerken ona baktım:
-Rahatsız olmazsın, değil mi?
Başını iki yana salladı:
-Olmam. İstemediğim, iznimin olmadığı temaslar dışında çok fazla rahatsız olmuyorum artık, galiba.
Pamukla önce yaranın etrafındaki kanı sonra da yavaşça yarayı temizlemeye başladım. Yarayı temizlerken dişlerini sıktığını gördüğümde canının yandığını anlayıp daha az bastırarak temizledim. Sonra elini sargı beziyle dikkatlice sardım ve şerit yara bandı parçalarıyla sabitledim. Elini geri çektiğinde önce sargı bezine baktı sonra tekrardan bana döndü:
-Teşekkür ederim.
Cam parçasını parmaklarım arasında tutarken köşeleri parmaklarını boylu boyunca ve derince kesmişti ama bunu saklamıştım. İlk yardım malzemelerini toplayacakken parmaklarındaki derin kesik izlerini fark etti:
-Elini neden söylemedin?
Yavaşça elimi avucuna aldı:
-Bekle.
Dedi ve ilk önce tentürdiyotla yaraları ve etraflarını temizledi. Sonra da sargı bezinden parçalar kesti ve o parçaları tek tek kesilen üç parmağıma sardı ve şerit yara bantlarıyla sabitledi:
-Gerek yoktu. Yaralarım önemsizdi, onlara çare olmak zorunda değildin.
Bana bakarak gülümsedi:
-Yaraların önemsiz değildi hem dediğin gibi zorunda değildim ama ben çare olmayı seçtim. Keşke ruhundaki o büyük yaralara da çare olabilsem.
Benim cümlelerimi bana karşı kullanmıştı, beni kendi silahımla vurmuştu. Üstüne bir de ruhumdaki yaralardan bahsetmişti. Çoğunluğunu çocukluğumun oluşturduğu ruhumdaki hâlâ kanayan yaralarımdan bahsetmişti:
-Çocukluğumu kurtaramazsın ki.
Dedim çaresizce:
-O kadar çok kötülüğe bulandı, o kadar çok yaralandı ki artık ben bile kurtaramam onu, küçüklüğümü, o çaresiz, savunmasız, korkmuş Ali Deniz'i. Artık ben bile kurtaramam.
Çocukluğum ellerimden kayıp gitmişti, tutamamıştım, tutamamıştık:
-Küçüklüğümüzde bile sen hep herkesi koruyan, her şeyi halleden, herkesin güvendiği kişiydin. Ama o zaman bile beni toplarken sen dağılıyordun ve ben bunu görememiştim.
Dedi büyük bir acıyla:
-Kendini suçlayamazsın ki...
Dedim:
-Daha çocuktun, küçüktün, kendi sorunların vardı, Ömer Şeref'i de koruyordun.
Ona baktığımda gözleri dolmuştu:
-Ama şimdi ne senin dağılmana engel olabildim ne de onu koruyabildim...
Kendini suçluyordu, biliyordum. Ömer'in kaybolmasının kendisi yüzünden olduğunu düşünüyordu. Kendine kızıyordu, çocukluğuna kızıyordu, küçüklüğüne kızıyordu. Onu çok iyi anlıyordum çünkü ben de defalarca kez kendime kızmış, kendimi suçlamıştım ve bunu yapmaya da devam ediyordum...

Ruhumda yaralar vardı ama ruhunda yaraları olan tek kişi ben değildim...
Hepimizin ruhunda yaralar vardı...
Kimimizinkiler çocukluğundandı, kimimizinkiler şimdisindendi...
Ruhumuzdaki yaralar bizdik, bizim çocukluğumuzdu, bizim bütün hayatımızdı...