6. bölüm · Abimin Arkadaşı

BÖLÜM6 ✩°。⋆⸜ Lunapark

limon perisi

Akşam olduğunda ev beklediğimden çok daha sessizdi. Gün içinde herkes bir şekilde uğrayıp çıkmış, gereksiz bir kalabalık olmuş, sonra da yavaş yavaş dağılmıştı. Baran, Doruk, Ege, Kaan ve Özge çoktan gitmişti. Evde sadece ben ve Milan kalmıştık.
Ev o yüzden tuhaf şekilde boş hissediliyordu normalde birilerinin bağıra çağıra konuştuğu salon şimdi fazla sakin geliyordu. Özellikle Baran’ın yokluğu gerçekten hissediliyordu.
Sabah Özge giderken resmen görev vermişti.
“Bak,” demişti aşırı ciddi bir şekilde, “normal görün ama çok da normal görünme. ‘Uğraşmadım ya’ havası olacak ama uğraşmış olacaksın.”
Şu an aynada duran halim tam olarak oydu.
Kısa kot şort giymiştim. Yaz akşamı için tam olanlardan; rahat ama güzel duran, çok uğraşılmış hissi vermeyen bir şeydi.
Üstüne de bebek mavisi askılı bir üst vardı. Kumaşı hafifti, omuzlarımı açık bırakıyordu ve rengi aynada tenimi daha canlı gösteriyordu. Bunu fark ettiğim an hemen kendime sinir oldum.
Niye buna dikkat ediyordum ki?
Durup aynadaki kendime baktım.
“Tamam Melina, sakin ol,” diye söylendim kendi kendime. “Bu kadar düşünmenin mantığı yok.”
Saçlarımı açık bırakmıştım. Çok düz değil, hafif dağınık duruyordu; uğraşılmamış gibi görünen ama aslında uğraşılmış hali.
Bir an aynaya daha uzun baktım sonra çantamı da alıp aşağı indim
Milan beni görünce kapının kenarına yaslandı.
Önce yüzüme baktı.
Sonra üstüme.
Sonra tekrar yüzüme.
Sessiz kaldı.
Ve nedense bu daha sinir bozucuydu.
“Ne var?” dedim direkt.
Milan çok yavaş sırıtmaya başladı.
“Seni dergi çekimine falan mı çağırdılar?” dedi sakin bir sesle.
Direkt gözlerimi devirdim.
“Bir sus.”
“Melina…” dedi uzatarak, “lunapark için biraz fazla olmamış mı?”
“Olmamış.”
“Biraz olmuş.”
“Yok.”
Milan birkaç saniye daha baktı “Tamam tamam,” dedi ellerini kaldırarak. “Gerilmene gerek yok.”
“Gerilmiyorum.”
“Melina.”
“Ne?”
Kapıya yönelirken son kez dönüp baktı.
“Hoş görünüyorsun bu arada,” dedi bu sefer daha normal bir sesle. “Ama bunu ben söyledim diye bozulma.”
Bir an sustum.
“Teşekkür ederim,” dedim istemeden.
Milan gülümsedi.
“Evdeyim gelince haber verirsin.”
“Olur” dedim uzatarak.
Çantamı omuzuma takarken telefonuma bildirim geldi.
Ateş: Hazırsan biz geldik küçük.
Telefonu elimde birkaç saniye daha tuttum.
Hazırsan biz geldik küçük.
Bir kere okuyup bıraksam yeterdi normalde ama istemeden tekrar baktım. Sonra bir daha.
Kendime sinir olup telefonu çantama attım.
“Tamam, sakin.”
Kapıyı açıp dışarı çıktığımda akşam havası yüzüme çarptı. Hava sıcak değildi ama serin de sayılmazdı; tam yaz akşamı gibiydi. Sokak lambaları yanmıştı ve evin önünde duran arabayı görünce birkaç saniye durdum.
Siyah Porsche.
Parlak siyah gövdesi sokak ışığında daha da belirgin görünüyordu.
Ateş direksiyon tarafında durmuş telefonuna bakıyordu. Siyah tişört giymişti yine, bir kolunu camın üstüne yaslamıştı. Beni görünce başını kaldırdı.
Arabaya doğru yürürken önümdeki cam hafif indi ve küçücük bir yüz cama yapıştı.
“SEEEEEN MELİNAAA MISIIIIN?” diye bir ses geldi içeriden.
Küçücük yüz cama iyice yaklaşmıştı; iki yandan toplanmış saçları biraz dağılmış, kocaman gözleri merakla bana bakıyordu. Cama neredeyse burnunu yaslayacak kadar yaklaşmıştı ve yüzündeki heyecan o kadar gerçekti ki istemeden gülümsememe sebep oldu.
Bir an durup başımı hafif eğdim.
“Evet,” dedim gülümseyerek. “Ben Melina.”
Duru’nun yüzü bir anda daha da aydınlandı. Camın ardından minicik ellerini heyecanla salladı.
“BEN DURUUUM!” diye neredeyse bağırdı. “BENİM ADIMI BİLİYO MUSUN?”
Arabaya binerken gülmemek elde değildi.Arabanın ön kapısını açarken içeriden gelen o hafif deri kokusu ve arabanın içindeki serin hava yüzüme vurdu. Oturduğum anda kapıyı yavaşça kapattım, kemerimi takarken istemeden arkaya döndüm.
Duru dizlerini koltuğa çekmişti, kemeri yarım yamalak duruyordu ve elinde tavşan şeklinde bir oyuncak vardı. Beni görünce yeniden heyecanlandı.
“Biliyorum,” dedim. “Ateş anlatmıştı.”
Duru resmen şok olmuş gibi ağzını açtı.
“BENİ Mİ?”
Tam o sırada sürücü koltuğundan gelen tanıdık ses duyuldu.
“Evet seni.”
Başımı kaldırdığımda Ateş’i gördüm.
Kolunu hareket ettirdikçe kolundaki damarlar kısa kısa beliriyor, yüzüne sokak lambasının sarı ışığı vuruyordu. Belli ki bir süredir bekliyordu çünkü saçları biraz dağılmıştı ve yüzünde o her zamanki sakin ama hafif alaycı ifade vardı.
Bakışı bir an üstümde durdu.
Gerçekten sadece bir andı ama gereğinden biraz uzun sürmüştü sanki.
Bir saniyelik sessizlik oldu. Ben istemeden üstümü düzeltiyormuş gibi yaptım, çantamın askısını omzuma biraz daha çekip bakışımı arabaya çevirdim.
“Sen çok güzel olmuşsuuun,” dedi Duru hiç düşünmeden.
Bir an afalladım.
“Teşekkür ederim.”dedim sevecen bir sesle.
Duru bu sefer çok ciddi bir ifadeyle başını salladı.
“Ben de güzelim.”
Ateş gülerek kısa bir nefes verdi.
“O konuda çok özgüvenli.”
“Çünkü öyleyim,” dedi Duru hiç alınmadan.
Ben istemeden güldüm.
“Bence de çok güzelsin.”
Bu sefer Duru resmen gururlandı, koltuğunda biraz daha doğruldu. Sonra bir anda aklına önemli bir şey gelmiş gibi bana eğildi.
Duru önce bana baktı, sonra öne eğilip Ateş’e baktı, sonra tekrar bana döndü. Küçük çocukların hiçbir filtresi olmadan konuştuğu o rahatlıkla, dünyanın en normal sorusunu soruyormuş gibi başını hafif yana eğdi.
“Siiz…” dedi minicik bir sır saklar gibi sesini alçaltarak, “Ateş amcayla evlenicek misiniz?”
Bir saniye boyunca gerçekten nefes almayı unuttum.Arabada öyle bir sessizlik oldu ki dışarıdan geçen arabaların sesi bile daha belirgin duyulmaya başladı.
Ben direkt öne döndüm.
Sonra tekrar arkaya.
Sonra tekrar öne.
“Ne?” diyebildim sonunda, sesim düşündüğümden daha küçük çıkmıştı.
Duru gayet mantıklı bir şey söylüyormuş gibi omuzlarını kaldırdı.
“Çünkü insanlar sevince evleniyo.”
Tam o sırada direksiyonun oradan çok kısa, bastırılmış bir gülme sesi geldi.
Başımı çevirdiğimde Ateş’in yüzünde belli belirsiz bir sırıtış vardı. Direksiyondaki eli gevşemiş, bakışını yoldan ayırmıyordu ama ağzının kenarı istemsizce yukarı kıvrılmıştı.
Bu adamın buna niye eğleniyormuş gibi tepki verdiğini anlamak istemiyordum.
“Ateş!” dedim direkt.
O çok sakin bir şekilde omuz silkti.
“Ben bir şey demedim.”
“Bir şey demene gerek yok zaten!”
Duru ikimize de bakıp kaşlarını çattı.
“Niye şaşırdınız ki?”
Sonra çok ciddi bir sesle devam etti.
“Babam annemi sevdi sonra evlendiler. Ben de oldum.”
Ben hala ne diyeceğimi düşünürken Ateş çok kısa bir an bana baktı. O bakış yine sinir bozucu derecede sakindi.
“Bence mantıklı açıklamış,” dedi sanki gerçekten tarafsız bir yorum yapıyormuş gibi.
Direkt ona döndüm.
“Sen niye destek oluyorsun?”
Bu sefer gerçekten güldü. Başını hafif eğdi, bir eliyle direksiyonu çevirirken kısa bir nefes verdi.
“Destek olmuyorum,” dedi sakin bir sesle. “Merak ettim sadece.”
“Ne merak ettin?”
Bakışı çok kısa bir an yüzümde durdu.
“Cevabı.”
Kalbim saçma bir şekilde tekledi gibi oldu. Arkadaki Duru ise tamamen başka bir dünyadaydı.
“Ben düğünde pembe elbise giymek istiyom,” dedi heyecanla. “Bir de çok büyük pasta olsun!”
Ateş çok hafif sırıttı.
“Plan kurulmuş bile.”
Ben ise camdan dışarı bakıyormuş gibi yapıyordum çünkü yüzümün normal durduğundan hiç emin değildim.
Arabadaki klima çalışıyordu ama nedense hava bir anda fazla sıcak gelmeye başlamıştı. Dışarıdaki sokak lambaları camdan kayıp giderken ben sadece birkaç saniye önce konuşulan şeyi düşünmemeye çalışıyordum.
Evlenmek mi?
Dört yaşındaki bir çocuğun ağzından çıkınca bile fazla saçma gelmesi gereken bir şeydi bu.
Ama nedense Ateş’in o belli belirsiz sırıtışı işin içine girince daha da garipleşmişti.
Duru ise konuyu bırakmaya hiç niyetli görünmüyordu. Koltuğunda biraz daha doğruldu, kemeri yüzünden öne tam eğilemese de minicik ellerini koltuğun kenarına koyup gözlerini parlatmış şekilde bize bakmaya devam etti.
“Ben çiçek de atarım,” dedi büyük bir gururla. “Böyleee…” diye elini havada savurdu, resmen hayali çiçek serpiyordu.
İstemeden güldüm.
“Duru…”
“Hı?”
“Biraz hızlı gitmiyor musun?”
Küçük kaşlarını çattı.
“Hayıır,” dedi uzatarak. “Önce sevgili olucaksınız.”
Sonra parmaklarıyla saymaya başladı.
“Sonra yüzük.”
Bir parmağını daha kaldırdı.
“Sonra ev.”
Bir tane daha.
“Sonra düğün.”
Ve en son aşırı mantıklı bir şey söylemiş gibi başını salladı.
“Ben de gelicem.”
Bu sefer Ateş gerçekten güldü. Kısa ama net bir kahkaha çıktı ağzından. Bir eli hâlâ direksiyondaydı ama başını çok hafif iki yana salladı.
“Plan bayağı detaylıymış.”
“Eveeet,” dedi Duru hiç utanmadan. “Ben düşündüm.”
Sonra bir anda bana döndü.
“Melina sen çocuk ister misin?”
Gerçekten bir saniye boyunca beynim tamamen durdu.
“Aman Allah’ım…” diye mırıldandım istemeden.
Önden Ateş’in boğuk bir şekilde güldüğünü duydum.
Direkt ona döndüm.
“Bir şey söyle!”
O aşırı rahat bir şekilde omuz silkti.
“Ben de sonucu merak ediyorum.”
“ATEŞ!”
Bu sefer göz ucuyla bana baktı. Bakışı kısa sürdü ama yüzündeki ifade sinir bozucu derecede sakindi.
“Ne?” dedi gayet normal bir sesle. “Duru ciddi soru soruyor.”
“Sen çok eğleniyorsun şu an farkındasın değil mi?”
Ağzının kenarı tekrar kıvrıldı.
“Biraz.”
Arkadaki Duru hiçbir şey anlamadan konuşmaya devam etti.
“Ben bir kız isterim,” dedi çok ciddi bir ifadeyle. “Saçına toka takarım.”
İstemeden güldüm.
“Sen bayağı plan yaptın.”
“Çünkü ben sizi sevdim.”
Bu cümle beklenmedik şekilde yumuşak gelmişti.
Bir an dönüp ona baktım. Kucağındaki tavşana sarılmıştı şimdi; gözleri uykudan biraz küçülmüş ama hâlâ aynı ciddiyetle bize bakıyordu.
İstemeden koltuğumda biraz döndüm, ona daha yakın olacak şekilde.
“Ben de seni sevdim,” dedim yumuşak bir sesle.
Duru’nun yüzü anında aydınlandı.
“GERÇEKTEN Mİ?”
“Gerçekten.”
Bir an sustu.
Sonra çok doğal bir şekilde ekledi.
“O zaman Ateş amcayı paylaşabiliriz.”
Ateş birkaç saniye boyunca gerçekten bir şey söyleyemedi. Direksiyondaki eli çok hafif sıkılmıştı; boğazını temizleyip camı biraz araladı ama yüzündeki o bastırmaya çalıştığı ifade tamamen kaybolmuyordu. Sanki hem gülmek istiyor hem de ciddiyetini korumaya çalışıyordu.
Ben ise elimle yüzümü kapatmamak için kendimi zor tutuyordum.
“Duru…” dedim sonunda, sesimde yarı gülme yarı çaresizlik vardı, “insanlar öyle paylaşılmıyor.”
Duru kaşlarını çattı.
“Niye?”
Bir an durup cevap düşündüm ama hiçbir mantıklı açıklama altı yaşındaki bir çocuğa uygun gelmedi.
“Çünkü…” dedim yavaşça, “öyle işte.”
“Ben oyuncaklarımı paylaşıyorum.”
Bu sefer Ateş kısa bir nefes verip başını hafif yana eğdi.
“Mükemmel mantık.”
Direkt ona döndüm.
“Gerçekten yardım etmeyecek misin?”
Bakışını bir anlığına yoldan ayırıp bana çevirdi. Sokak lambalarının ışığı yüzüne vuruyordu; gözlerinin kenarında o belli belirsiz gülme hali hâlâ vardı.
“Niye?” dedi sakin bir sesle. “Merak ediyorum ben.”
“Neyi?”
Ağzının kenarı biraz daha kıvrıldı.
“Paylaşım sistemini.”
Gözlerimi kısıp direkt camdan dışarı döndüm.
“Çok komiksin gerçekten.”
“Biliyorum.”
Arkadaki Duru, sanki dünyanın en ciddi toplantısını yapıyormuş gibi hala düşünüyordu. Sonra bir anda yeniden öne eğildi.
“Tamam,” dedi büyük bir fedakârlık yapıyormuş gibi. “Haftanın bazı günleri Melina’da kalır.”
Ben istemeden gülmeye başladım.
“Kim?”
“Ateş amca.”
Bu sefer gerçekten kahkaha attım.
Önden gelen boğuk gülme sesi de buna karıştı. Ateş başını hafif eğmişti; direksiyonu tek eliyle tutarken diğer eliyle alnına kısa bir an dokundu.
Duru gururla başını salladı.
“Ben plan yapmayı biliyorum.”
Bir an durdu.
Sonra çok ciddi bir sesle ekledi.
“Bir de Melina’nın evi daha güzel olmalı.”
“Niye?” dedim hala gülüyorken.
Duru bunu dünyanın en açık cevabıymış gibi birkaç saniye düşündü. Sonra omuzlarını kaldırdı.
“Çünkü siz çocuk yapıcaksınız.”
“NE?”
Sesim düşündüğümden biraz fazla yüksek çıkmıştı.Duru gözlerini kırpıştırdı.
“E çocuk olcak ya.”
“Duru!”
“Ne var amaaa?”
Tam o sırada Ateş’in bastırmaya çalıştığı gülme sesi geldi.
Başımı çevirdiğimde resmen gülmemek için kendini tutuyordu. Direksiyondaki eliyle ağzını kapatmıştı ama omuzları çok hafif oynuyordu.
“Ateş!” dedim direkt.
Bu sefer gerçekten güldü.
Öyle kısa değil, bayağı gülüyordu. Başını hafif eğip direksiyonu düzeltirken nefes verdi.
“Özür dilerim…” dedi gülmesini toparlamaya çalışarak. “Ama çok ciddi söyledi.”
Arabada yine kahkaha sesi yükseldi. Dışarıdaki yol çoktan lunapark tarafına dönmeye başlamıştı; uzaktan renkli ışıklar görünüyordu ama arabanın içinde oluşan o garip, beklenmedik rahatlık daha çok dikkat çekiyordu.
Duru bir anda esnedi.
Küçük elleriyle gözlerini ovuşturdu ama hâlâ konuşmaya devam etmek istiyordu.
Sonra hiç beklenmedik şekilde başını koltuğa yaslayıp bana baktı.
“Melina…”
“Hı?”
“Sen benim ablam olur musun?”
Bir an sustum.
Sorunun gelişi o kadar ani ve içtendi ki istemeden yüzüm yumuşadı.
Koltuğumda biraz daha arkaya dönüp ona baktım. Gözleri yarı kapanmıştı artık ama hala cevabı bekliyordu.
“Olurum,” dedim istemeden daha yumuşak bir sesle.
Duru minicik gülümsedi.
“Tamam o zaman.”
Bir saniye durdu.
Sonra gözleri yarı kapalı halde mırıldandı:
“O zaman siz kesin evlenirsiniz zaten…”
Ve bunu o kadar normal söylemişti ki…
Lunaparkın rengarenk ışıkları uzaktan görünmeye başladığında Duru bir anda yeniden canlanmış gibiydi; az önce uykudan ağırlaşan gözleri şimdi camdan dışarı bakarken tekrar heyecanla büyümüş, küçücük elleri cama dayanmıştı.
Uzaktan görünen dönme dolabı işaret ediyor, her gördüğü şeye aynı heyecanla tepki veriyordu. Ateş ise bütün bu enerjiyi alışmış biri gibi sakinlikle karşılıyordu, Duru her üçüncü saniyede aynı soruyu sorsa bile sabırla cevap veriyordu. Arabayı lunaparkın girişine yakın bir yere park ettiğinde motorun sesi kesildi ama Duru’nun heyecanı kesilmedi.
“İLK ÖNCE PAMUK ŞEKER!” diye neredeyse bağırdı arka koltuktan.
Ateş kemerini çözerken başını hafifçe arkaya çevirdi.
“Daha içeri girmedik.”
“Ama ben şimdiden istiyom.”
“Tamam küçük hanım,” dedi sesi istemeden yumuşayarak, “önce bi inelim.”
Ben kemerimi çözüp kapıyı açarken dışarıdaki yaz akşamı havası yüzüme çarptı. İçeriden gelen müzik sesi, uzaktan duyulan çocuk kahkahaları ve rengarenk ışıklar ortamı canlı gösteriyordu. Ayağımı yere koyup kapıyı kapatırken arka taraftan Ateş’in sesi geldi.
“Gel bakalım.”
Başımı çevirdiğimde Ateş çoktan arka kapıyı açmıştı. Bir eli kapının üstünde duruyordu, diğerini Duru’ya uzatmıştı. Duru ise koltuğun üstünde dizlerini toplamış, kollarını direkt Ateş’e uzatmıştı.
“Ben yürümicem,” dedi hiçbir utanması olmadan. “Biraz yoruldumm.”
Ateş istemeden kısa bir nefes verdi ama yüzündeki ifade tam tersine yumuşamıştı. Hafifçe eğilip onu tek hareketle kucağına aldı; Duru refleks gibi direkt boynuna sarıldı, başını omzuna yasladı.
“Biraz ağırlaştın sen,” dedi Ateş sakin ama alaycı bir sesle.
Duru hemen başını kaldırdı.
“YALAN!”
Ateş bu sefer gerçekten güldü. O sert ve umursamaz duran halinden eser yoktu o anda; gözlerinin kenarı hafifçe kıvrılmış, yüzünde istemeden oluşan bir sıcaklık vardı.
“Tamam, şakaydı,” dedi başını hafifçe onun saçına yaslar gibi yaparak. “Küstün mü?”
“Biraz.”
“Pamuk şekerle geçer mi?”
Duru bir saniye düşündü.
“Geçer.”
Ateş istemeden gülümsedi.
Duru minicik elleriyle onun omzuna sarılmaya devam ederken bir şeyler anlatmaya başladı; kreşte bir kızın oyuncağını aldığından, sonra öğretmenin ona kızdığından bahsediyordu. Ateş de gerçekten dinliyordu. Arada başını sallıyor, bazen kısa kısa cevap veriyor, bazen de güldüğü için omuzları çok hafif oynuyordu.
Ben ise birkaç adım geride durmuş, onları izliyordum ve istemeden aklımdan geçen düşünceye sinir oldum.
Çünkü Ateş’i ilk defa böyle görüyordum.
Sürekli laf atan, sinir bozan, her şeye karşı umursamaz duran Ateş gitmiş gibiydi. Yerine garip şekilde sakin biri gelmişti.
Duru konuşurken ona gerçekten dikkatle bakıyordu. Yorulduğunu anladığında tek kelime etmeden kucağına almıştı. Üstelik bunu zorundaymış gibi değil doğal bir şeymiş gibi yapıyordu.
Çok iyi bir baba olurdu.
Hem de düşündüğümden çok daha iyi.
Bu düşünce öyle aniden gelmişti ki hemen kendime kızdım.
Ne alaka şimdi?
Ama gözlerimi de çekemedim.
Çünkü lunaparkın ışıkları yüzüne vururken, bir kolunda Duru’yla sakin sakin yürüyen Ateş bir anlığına fazla etkileyici görünmüştü.
Bir an fazla uzun bakmış olmalıyım ki Ateş tam o sırada başını kaldırdı. Duru omzunda bir şeyler anlatmaya devam ederken gözleri istemeden bana kaydı. O kadar kısa sürdü ki görmezden gelinebilirdi belki ama yine de yakalanmış gibi hissettirdi. Refleks gibi hemen bakışımı başka yere çevirdim; sanki az önce birkaç dakikadır onları izleyen ben değilmişim gibi lunaparkın ışıklarına bakıyormuş rolü yaptım.
“İNMEK İSTİYORUUM” dedi duru tatlı sesiyle.
“Melinaaa!”
Duru’nun sesiyle tekrar döndüm.
Küçük ellerinden birini bana doğru uzatıyordu.
“Sen de gel,” dedi çok doğal bir sesle. “Beraber yürüyelim.”
Bir an durdum.
Sonra istemeden gülümsedim ve yanlarına doğru yürüdüm. Duru hiç düşünmeden boşta kalan elini bana uzattı. Parmakları küçücüktü; elimin içine sığacak kadar küçük.
“Ben ortada olcam,” dedi ciddi ciddi. “İkiniz kavga etmeyin.”
Ateş çok hafif burnundan güldü.
“Kavga mı ediyoruz biz?”
Duru başını salladı.
“Biraz.”
Bu sefer Ateş kısa bir an bana baktı. O bakış yine gereğinden uzun sürmüş gibi geldi.
“Çocuk gözlemci,” dedi sakin bir sesle.
“Fark ettim,” dedim.
Lunaparkın girişine doğru yürümeye başladığımızda kalabalığın sesi daha da yükselmişti. Rengarenk ışıklar yüzümüze vuruyor, içeriden gelen müzik sesi karışık bir uğultu oluşturuyordu. Duru bir sağa bir sola bakıyor, her gördüğü şeyi heyecanla işaret ediyordu.
Bir noktada başını kaldırıp Ateş’e doğru baktı.
“Ben seni seviyom,” dedi hiç beklenmedik bir anda.
Ateş’in yüzündeki ifade bir saniyeliğine yumuşadı.
Öyle çok belli olan bir şey değildi ama vardı.
“Çünkü bana pamuk şeker alıyosun.”
Ateş bu sefer net bir şekilde güldü.
“Vay be. Sevginin şartları varmış.”
Ben ise istemeden güldüm.
“Dürüst en azından.”
Sonra Duru bir anda bana döndü.
“Seni de seviyom.”
Kalbim istemeden yumuşadı.
“Neden?” diye sordum gülerek.
Hiç düşünmeden cevap verdi.
“Çünkü güzelsin.”
Bir an sustum.
Ateş başını hafif yana çevirdi ve o kadar sakin, o kadar normal bir sesle konuştu ki bir saniye cümleyi işleyemedim.
“Haksız da sayılmaz.”
Adımlarım istemeden yavaşladı ve direkt ona baktım.
O ise sanki hiçbir şey dememiş gibi yürümeye devam ediyordu. Bir eli Duru’nun elini tutuyor, diğer eli cebinde, yüzünde o sakin ifade vardı ama ağzının kenarında çok hafif bir sırıtış oluşmuştu.
Direkt gözlerimi kıstım.
“Duru’nun yanında uslu dur biraz,” dedim kendimi toparlamaya çalışarak.
Ateş bana kısa bir bakış attı.
“Ne yaptım?”
“Hiç.”
Ağzının kenarı biraz daha kıvrıldı.
“Tamam küçük.”
Duru araya girdi hemen.
“Ben de küçük!”
“Sen ekstra küçüksün,” dedi Ateş hiç düşünmeden.
Duru bunu birkaç saniye düşündü sonra önemli bir karar vermiş gibi başını salladı.
“Tamam.”
Lunaparkın girişinden geçerken ışıklar daha da çoğalmıştı. İçeriden gelen müzik sesi iyice yükselmiş, her tarafta koşuşturan insanlar görünmeye başlamıştı. Bir tarafta balon satanlar, diğer tarafta pamuk şeker standları vardı. Hava tatlı ve biraz da şeker kokuyordu.
Duru bir anda omzundan doğrulup parmağıyla ileriyi gösterdi.
“ATEŞ AMCAAA!”
“Hı?”
“ŞU ŞEYEEE BİNİCEZZ!”
Başımızı çevirdiğimiz yerde minik çocuklar için dönen atlıkarınca vardı.
Ateş hiç tartışmadan başını salladı.
“Tamam.”
Atlıkarıncaya geldiğimizde Duru heyecanla koşmaya çalıştı ama sendeledi.
Ateş refleks gibi hemen kolundan tuttu.
“Yavaş.”
“Ben hızlıyım!”
“Fark ettim.”
Görevliyle konuşurken Duru bana döndü.
“Sen de bin.”
“Ben mi?”
“Eveeet!”
“Ben biraz büyük değil miyim bunun için?”
Duru bunu hiç mantıklı bulmamış gibi yüzünü buruşturdu.
“Ateş amca da büyük.”
İstemeden güldüm.
Tam o sırada Ateş yanımıza geldi.
“Ne konuşuluyor?”
“Sen yaşlı mısın diye,” dedim direkt.
Bir saniye durdu sonra bana baktı.
“O kadar mı yaşlıyım?”
“Biraz.”
“Tamam,” dedi çok sakin bir sesle, “o zaman seni de çocuk bölümüne bırakırız.”
“Çok komiksin.”
Duru ikimizin arasına girip ellerimizi tuttu.
“İkiniz de geliyosunuz.”
Ve nedense ikimiz de itiraz etmedik.
✩°。⋆⸜
Bir süre sonra lunaparkın içindeki zaman garip bir şekilde hızlı akmaya başlamıştı. Önce Duru’nun zoruyla atlıkarıncaya bindik; Duru her turda aynı heyecanla el sallıyor, Ateş “düşme bari” diye söylenirken bile gülmesini saklayamıyordu. Sonra küçük tren, çocuk dönme dolabı, bir tane de ışıklı arabalar derken Duru her gördüğü şeye aynı heyecanla “bir buna daha!” demeye başlamış ama enerjisi yavaş yavaş tükenmişti.
Saat ilerledikçe hava biraz daha serinlemiş, lunaparkın ışıkları karanlığın içinde daha belirgin görünmeye başlamıştı. Kalabalık hala vardı ama o ilk gelişteki koşturmalı heyecan biraz daha sakinleşmiş gibiydi. Duru ise artık eskisi kadar koşmuyordu; az önce pamuk şekeriyle oradan oraya zıplayan çocuk gitmiş, yerine ara ara esneyen, yürürken biraz yavaşlayan minik biri gelmişti.
Bir noktada Ateş’in yanında yürürken direkt onun koluna yaslandı.
“Ben yoruldumm…” dedi sesi uzayarak.
Ateş aşağı baktı.
“E sonunda.”
“Ben çok gezdimm.”
“Fark ettik.”
Duru dudaklarını büktü.
“Biraz oturalım mı?”
Ateş başını kaldırıp etrafa baktı. Birkaç metre ileride lunaparkın içindeki küçük kafelerden biri vardı; sarı ışıkları yanıyordu, masaların çoğu doluydu ve içeriden kahveyle waffle kokusu geliyordu.
“Tamam,” dedi sakin bir sesle. “Mola.”
Duru bunu duyar duymaz biraz canlandı.
“Ama dondurma da istiyorum!”
Ben istemeden güldüm.
“Az önce pamuk şeker yemedin mi sen?”
“Yedim.”
“Bir de dondurma mı?”
Küçük omuzlarını kaldırdı.
“Tatlı mideye gitmiyo.”
Bir saniye sustum sonra istemeden kahkaha attım.
“Bu bilgiyi kim verdi sana?”
Duru çok ciddi bir ifadeyle:
“Ben biliyom.”
Ateş bu sefer gerçekten güldü. Başını hafif eğip elini kısa bir an saçından geçirdi.
“Bilim insanı.”
Kafeye geldiğimizde Ateş önce Duru için sandalyeyi çekti. Duru resmen kendini bırakır gibi oturdu, ayakları sandalyeden sallanıyordu. Ben de karşılarına oturdum. Lunaparkın ışıkları hala uzaktan görünüyordu; müzik sesi biraz daha boğuk geliyor, ortam yürüyüşten sonra fazla rahat hissettiriyordu.
Garson gelir gelmez Duru direkt doğruldu.
“BEN DONDURMA İSTİYORUM!”
“ÜÇ TOP.”
“Bir.”
“İKİ.”
“Bir buçuk.”
Duru birkaç saniye düşündü.
“Tamam…”
Ben istemeden güldüm.
“Pazarlık yapıyor resmen.”
Ateş omuz silkti.
“Her zaman.”
Bir süre sonra Duru’nun çikolatalı dondurması geldi. Küçük elleriyle kaşığı tutup ilk lokmayı aldığı anda gözleri resmen parladı.
“BU ÇOK GÜZEL…”
Sonra aniden bana döndü.
“Melinaa.”
“Hı?”
“Sen de yesene.”
Kaşığını direkt bana uzatmıştı.
İstemeden biraz öne eğildim.
“Senin kaşığın ama.”
“Olsunnn.”
Bir an gülümseyip minicik bir kaşık aldım.
“Güzelmiş.”
Duru gururla doğruldu.
“Ben seçtim.”
O an fark etmeden biraz daha ona yaklaşmıştım. Saçının önüne düşen minik tutamı kulağının arkasına iter gibi yaptım.
“Sen bayağı tatlısın,” dedim istemeden.
Duru direkt sırıtıp sandalyesinde sallandı.
“Ben biliyorum.”
Ateş masanın diğer tarafından bizi izliyordu.
Bir şey demiyordu ama yüzündeki ifade gereğinden fazla sakindi.
Sanki bu görüntüyü izlemek hoşuna gidiyormuş gibi.
Duru dondurmasının yarısını bitirmişti ama konuşma enerjisi zerre azalmamıştı. Küçük ayakları sandalyeden sallanıyor, bir eliyle kaşığını tutarken diğer eliyle havada anlattığı şeyleri canlandırıyordu. Bir anda aklına çok önemli bir şey gelmiş gibi doğruldu.
“Melinaaa…” dedi sesi uzayarak.
“Hı?”
Kaşığını havada tutup biraz gizli bir şey anlatacakmış gibi öne eğildi.
“Ben birini seviyom.”
Sonra sandalyesinde biraz daha dikleşti. O kadar ciddi görünüyordu ki sanki kırk yıllık ilişki anlatacaktı.
“Ben Alp’i çok seviyom,” dedi başını sallayarak. “Çünkü bana en sevdiği kalemi verdi.”
Ben direkt ilgilenir gibi biraz daha öne eğildim, dirseğimi masaya yasladım.
“En sevdiği kalemi mi?”
“Eveet! Mavi. Üstünde yıldız vardı.”
“Offf…” dedim istemeden gülümseyerek. “Bu bayağı romantik bir hareket ama.”
Duru gururla başını salladı.
“Ben de öyle düşündüm.”
Masadan hafif bir bardak sesi geldi.
Ateş su bardağını biraz fazla dikkatli bırakmıştı.
“Kalem vermek büyük olaymış,” dedi aşırı sakin bir sesle.
Ama o sakinliğin altında hafif bir şey vardı.
Ben istemeden ona baktım.
“Dalga geçme.”
“Geçmiyorum,” dedi omuz silkerek. “Bilgi alıyorum.”
Duru bunu çok ciddiye aldı.
“Alp bana bazen sırada yer de veriyo.”
Ben direkt gülümsedim.
“Tamam… Alp bayağı centilmen o zaman.”
Duru parladı.
“Değil mi!”
İstemeden biraz daha ona yaklaştım. Küçücük saç tellerinden biri yanağına yapışmıştı, elimle yavaşça kulağının arkasına ittirdim.
“Bak ama,” dedim daha yumuşak bir sesle, “bir erkekten hoşlanınca önemli şeyler var.”
Duru hemen dikkat kesildi.
“Ne?”
Ateş de bir şey demeden arkasına yaslandı ama bakışı direkt bendeydi şimdi.
Gerçekten dinliyordu.
Ben gülümseyip Duru’ya biraz daha yaklaştım, sesimi küçültür gibi yaptım sanki aramızda gizli sır konuşuyormuşuz gibi.
“Mesela seni güldürüyor mu?”
Duru düşündü.
“Bir keresinde düştüm diye güldü…”
Bir an durdum.
“Tamam, bu biraz kötü örnek.”
Duru da güldü.
“Sonra özür diledi.”
“Hmm,” dedim başımı sallayarak. “Özür dilemesi iyi. Seni üzünce üzülüyorsa güzel.”
Ateş hala sessizdi ama gözlerimi kaldırınca fark ettim; gerçekten dikkatli dinliyordu. Kolunu masaya yaslamıştı, elindeki bardağı unutmuş gibiydi.
Duru hemen yeni soruya geçti.
“Başka?”
“Mesela…” dedim düşünür gibi yapıp, “seni dinliyor mu?”
“Dinliyo.”
“Yanında iyi hissediyor musun?”
Duru minicik omuzlarını kaldırdı.
“Eveeeet.”
Gülümsedim istemeden.
“Tamam o zaman. Ama en önemlisi…”
Biraz daha eğildim.
“Sana iyi davranması.”
Duru gözlerini kocaman açtı.
“Nasıl?”
“Seni üzmemesi,” dedim tatlı tatlı gülümseyerek. “Seni ağlatmaması. Sana değer vermesi. Hani sen konuşunca gerçekten dinlemesi falan.”
Duru bunu çok ciddi düşünmeye başladı.
Ateş ilk kez araya girdi.
“Standartlar yükseldi yalnız.”
Başımı çevirip ona baktım.
“Ne?”
“Çocuk için bile uzun liste.”
Kaşımı kaldırdım.
“Az şey mi söyledim?”
Ateş birkaç saniye bana baktı.
Uzun uzun.
Sonra çok sakin bir sesle konuştu.
“Yok,” dedi gözlerini benden ayırmadan. “Gayet mantıklı.” ama bunu söylerken bakışı öyle bir yerde takılı kalmıştı ki bir anlığına sanki Duru için değil de, başka bir şey düşünüyormuş gibi geldi.
Duru birkaç saniye boyunca kaşığını dondurmanın içinde çevirdi. Az önce Alp’i anlatırken aşırı heyecanlı olan yüzü bu sefer biraz düşünceli görünüyordu. Sonra bir anda aklına takılmış bir şeyi söylemeye karar vermiş gibi bana doğru eğildi.
“Ammaa…” dedi sesi biraz küçülerek.
“Hı?”
Kaşığıyla kendi yanağını gösterdi.
“Alp bazen bana çilli diyo.”
Bir an durdu.
Sonra dudaklarını büktü.
“Ben de sinir oluyorum.”
İstemeden güldüm ama direkt dalga geçmemeye dikkat ederek biraz daha ona yaklaştım. Küçücük yüzüne baktım; gerçekten çok ciddi anlatıyordu bunu, sanki büyük bir ilişki problemi çözüyormuşuz gibi.
“Çilli mi diyor?”
Başını hızlı hızlı salladı.
“Eveeet! Çünkü burnumda minnacık var.” dedi parmağıyla yüzünü göstererek. “Ben istemiyom öyle demesini.”
Gülümseyip biraz eğildim, sesimi yumuşattım.
“Bak ama…” dedim tatlı tatlı, “insanlar bazen sevdiklerine küçük isimler takabiliyor.”
Duru hemen kaşlarını çattı.
“Niyee?”
“Çünkü önemsedikleri için,” dedim gülerek. “Hani birini sevince bazen onunla ilgili bir şey dikkatini çeker ya… sonra tatlı bulduğu için öyle seslenebilir.”
Duru birkaç saniye düşündü.
“Tatlı mı buluyo yani?”
“Olabilir,” dedim başımı hafif yana eğerek. “Belki seni farklı buluyordur. Hem bak, seni üzmek için söylüyor gibi mi?”
Duru hemen başını iki yana salladı.
“Hayır…”
“Dalga geçiyor gibi mi?”
“Biraz gülüyo…”
İstemeden güldüm.
“Tamam ama kötü gülme mi?”
Bir an düşündü.
“Yok…”
“E o zaman belki seni sevdiği için yapıyordur.”
Duru’nun gözleri bir anda büyüdü.
“Gerçekteeen?”
“Bence olabilir,” dedim gülümseyerek. “Hem birini önemseyince bazen öyle küçük isimler çıkabiliyor.”
Tam o sırada masanın diğer tarafından sakin bir ses geldi.
“Doğru.”
Başımı çevirince Ateş’in bize baktığını gördüm. Bir kolu sandalyenin arkasındaydı, diğer eli bardağın yanında durmuştu ama yüzündeki ifade garip şekilde sakindi.
“İnsan bazen sevdiğine isim takar,” dedi çok normal bir şey söylüyormuş gibi.
Duru hemen ona döndü.
“Sen taktın mı?”
Bir saniye sessizlik oldu.
Sonra Ateş hiç düşünmeden.
“Takıyorum.”
Duru merakla öne eğildi.
“Kimeee?”
Ateş’in bakışı çok kısa bir an bana kaydı sonra ağzının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
✩°。⋆⸜
Bir süre sonra Duru’nun konuşmaları yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. Az önce Alp’in neden bazen onunla oynamadığını, öğretmenin neden hep sessiz olun dediğini aynı heyecanla anlatan çocuk gitmiş; yerine dondurmasının son birkaç kaşığını ağır ağır yiyen, arada bir gözlerini ovuşturan uykulu bir Duru gelmişti. Küçücük bedeni sandalyeye iyice yayılmıştı artık, başı ara ara öne düşüyor sonra kendi kendine toparlanıyordu.
Ben fark etmeden biraz daha yaklaşmıştım ona.
“Uykun mu geldi senin,” dedim yumuşak bir sesle.
“Gelmediii…” dedi anında ama bunu söyler söylemez ağzını kapatmadan kocaman esnedi.
İstemeden güldüm.
“Tamam.”
Duru gözlerini yarım açtı.
“Biraz…”
Ateş saati kontrol edip sandalyede biraz geriye yaslandı.
“Bence toparlanalım,” dedi sakin bir sesle. “Yarın öğlene kadar uyur yoksa.”
Duru anında itiraz etmeye çalıştı.
“Ammaa…”
Sonrası yine esneme oldu.
Ben gülümseyip saçının önüne düşen minik tutamı düzelttim.
“Yarın yine gelirsiniz belki.”
Bu fikir hoşuna gitmiş gibi başını salladı ama gözleri artık tam açık duramıyordu.
Bir süre sonra kalktıklarında Duru direkt refleks gibi Ateş’e doğru yürüdü. Hiç düşünmeden iki kolunu kaldırdı.
“Kucaak…”
Ateş tek kelime etmeden eğildi. Onu alışmış biri gibi kolayca kucağına aldı; Duru başını direkt omzuna koydu, bir eli Ateş’in tişörtünü hafifçe tuttu.
“Ben seni seviyom…” diye mırıldandı yarı uykulu şekilde.
Ateş istemeden hafif gülümsedi.
“Bende seni seviyorum”
Ben yanlarında yürürken istemeden onları izliyordum. Lunaparkın ışıkları biraz azalmıştı artık, kalabalık seyrelmişti ve gece havası daha serin hissediliyordu. Ateş’in adımları otomatik yavaşlamıştı; Duru uyanmasın diye daha dikkatli yürüyordu sanki.
Arabaya geldiğimizde Ateş dikkatlice arka kapıyı açtı. Duru resmen uyuyakalmıştı artık; yanağı Ateş’in omzuna yaslı, nefesi düzenli gidip geliyordu. Ateş bir an eğilip onu çok yavaş şekilde arka koltuğa yerleştirdi. Saçını yüzünden çekip kemerini dikkatlice bağladı, üstündeki ince hırkayı da düzeltti.
Duru uykulu şekilde hafif kıpırdadı.
“Ateş amca…”
“Hı?”
“Gitme…”
Ateş istemeden çok hafif gülümsedi.
“Gitmiyorum.”
Küçük eli bir an onun bileğini tuttu, sonra tekrar gevşedi.
Uyumuştu.
Kapıyı yavaşça kapatınca birkaç saniye sessizlik oldu.
Uzaktan lunaparkın müzik sesi hâlâ duyuluyordu ama çok hafiflemişti.
Ateş ön tarafa geçti, kapıyı açıp içeri oturdu. Motoru çalıştırmadan önce kısa bir an arkaya baktı.
“Tam pil bitti,” dedi hafif gülümseyerek.
Ben istemeden sırıtıp kemerimi taktım.
“Bugün bayağı yoruldu.”
“Eğlendi ama.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Ateş motoru çalıştırdı.
Araba yavaşça hareket etmeye başladığında şehir ışıkları tekrar camdan akmaya başlamıştı.
Araba lunaparkın otoparkından çıkarken içeride sakin bir sessizlik vardı. Az önceki kalabalık, müzik ve Duru’nun hiç durmayan konuşmaları bir anda geride kalmış gibiydi. Şimdi sadece motorun hafif sesi ve dışarıdaki sokak lambalarının cama vurup kaybolan ışıkları vardı.
Arkada Duru tamamen uyumuştu; başı cam tarafına hafif yaslanmış, küçük elleri battaniye gibi üstüne çekilmiş hırkasını tutuyordu. Arada bir uykusunda kıpırdanıyor ama hemen tekrar derin nefesine dönüyordu.
Ben istemeden arkaya dönüp bir kez daha baktım “Çok tatlı ya,” dedim fark etmeden.
Ateş kısa bir an dikiz aynasından arkaya baktı.
“Öyle,” dedi sakin bir sesle. “Ama fazla konuşuyor.”
İstemeden güldüm.
“Sana çekmiş.”
Başını hafif yana çevirdi.
“Ben bu kadar değilim.”
“Duru senden daha sakin bence.”
Bu sefer çok kısa burnundan güldü.
“İmkansız küçük.”
Direkt ona döndüm.
“Bana küçük deme diyorum ya!”
Ateş bir saniye sustu sonra gerçekten güldü.
Öyle kısa değil, bayağı gülüyordu bu sefer. Direksiyondaki elini gevşetti, başını hafif iki yana salladı.
“Niye bu kadar sinir oluyorsun?”
“Çünkü sinir bozucu!”
Ateş birkaç saniye sustu sonra göz ucuyla bana baktı ve o kadar rahat, o kadar normal bir sesle konuştu ki bir an ne dediğini geç anladım.
“Unuttun mu?”
“Neyi?”
Ağzının kenarı çok hafif kıvrıldı.
“İnsanlar bazen sevdiklerine isim takabilir.”
Gerçekten bir saniye boyunca beynim boşaldı.
Direkt ona baktım, o ise gözünü yoldan ayırmamıştı.
Sanki az önce çok normal bir şey söylemiş gibiydi ama ağzının kenarındaki o belli belirsiz sırıtış…