3. bölüm · Abimin Arkadaşı
BÖLÜM3✩°。⋆⸜Havuz
Saatin kaç olduğunu ilk başta anlamadım, çünkü odanın içindeki sessizlik zamanın geçtiğini değil durmuş olduğunu hissettiriyordu; sonra telefonumun ekranına baktım ve o soğuk ışığın içinde beliren rakamlar bir anda gerçeği yüzüme çarptı.
04:12.
Kalem hâlâ elimdeydi ama sayfanın üzerinde ilerleme yoktu; aynı soruya bakıp durduğumu, çözmeye çalışıyormuş gibi yaparken aslında sadece oyalandığımı fark ettiğim an içimde ince bir huzursuzluk yayıldı, çünkü bu sadece “yapamamak” değildi, bu “odaklanamamak”tı.
Aşağıdan gelen sesler hâlâ tamamen kesilmemişti ama artık gürültü değil, yorgunluk vardı o seslerde.
Birinin yarım kahkahası, sonra sessizlik, sonra televizyonun kısılmış uğultusu…
Gözlerimi kapattım ve “Yeter,” diye fısıldadım, çok düşük bir sesle.
Kalemi masaya bıraktım ama sonra durdum.
Tam kalkacakken matematik kitabına tekrar baktım sanki onu bırakmak bir yenilgiymiş gibi hissettirdi.
Bir an düşündüm sonra kitabı elime aldım.
“Dışarıda çözerim,” dedim kendi kendime, sanki ortam değişince her şey değişecekmiş gibi.
Defterimi de aldım, kalemi kitabın arasına sıkıştırdım ve odadan çıktım.
Koridor loştu, ev yarı uyur haldeydi.
Merdivenlerden inerken adımlarımı yavaş attım, salona bakmamaya çalıştım ama yine de gözüm kaydı; herkes dağılmış, uykuya yenilmiş gibiydi ve ben o görüntünün içinden sessizce geçip mutfağa yöneldim.
Arka kapıyı açtığımda gece havası yüzüme çarptı.
Bahçeye çıktım.
Havuzun yüzeyi ışıkların altında neredeyse hiç kıpırdamıyordu, sanki zaman orada gerçekten durmuş gibiydi ve ben pufların olduğu köşeye yürüyüp yavaşça oturduğumda ilk defa o gece biraz nefes alabildiğimi hissettim.
Kitabı dizlerimin üzerine koydum, kalemi elime aldım.
“Tamam,” dedim, bu sefer gerçekten başlayacakmışım gibi.
Sayfayı çevirdim, ilk adımı yazdım.
Sonra ikinciyi ve sonra durdum.
Kaşlarımı çattım.
“Yok,” dedim, baştan sildim.
Bu sefer farklı bir yerden tekrar başladım ama yine aynı noktada takıldığımda kalemi biraz daha sıkı tuttum.
Sayfaya baktım.
“Saçma,” diye mırıldandım, sanki soru hatalıymış gibi.
Tekrar denedim.
Aynı sonuç.
Sil.
Zaman geçti ama ilerleme olmadı.
Sorunun ortasında takılı kalmıştım ve ne kadar uğraşırsam uğraşayım bir adım ileri gidemiyordum; bu da içimde yavaş yavaş büyüyen bir sinire dönüşmeye başladı çünkü mesele artık sorunun kendisi değildi, mesele benim o noktayı geçemiyor olmamdı.
Derin bir nefes aldım,kalemi bıraktım ve gözlerimi kapattım.
Gözlerimi kapattım.
“Bu kadar zor değil,” dedim kendime, biraz daha sert bir tonla.
“Bence de zor olmamalı.”
Ses bir anda geldi.
Başımı kaldırdım.
Ateş.
Ne zamandır oradaydı bilmiyordum, çünkü geldiğini duymamıştım bile; kapıya yaslanmış gibi duruyordu, yüzünde ne tam bir gülümseme ne de ciddi bir ifade vardı, sadece o her zamanki rahat haliyle bana bakıyordu.
Kalbim bir an gereksiz hızlandı ama bunu belli etmemeye çalıştım.
“Uyumadın mı?” dedim, sanki en normal şey buymuş gibi.
Omuz silkti.
“Sen de uyumamışsın.”
Gözlerimi kaçırdım, tekrar kitaba baktım.
“Ders çalışıyorum,” dedim, savunma gibi çıkan bir cümleyle.
Yavaşça yanıma doğru yürüdü sonra pufun kenarına, bana çok da uzak olmayacak şekilde oturdu.
“Göster,” dedi.
Bir an durdum.
“Ne?”
“Takıldığın yeri,” dedi, başıyla kitabı işaret ederek.
İçimde kısa bir tereddüt oldu ama sonra kitabı hafifçe ona doğru çevirdim.
“Şurası,” dedim, kalemin ucuyla işaret ederken.
Eğildi ve soruyu inceledi sonra kalemi elimden aldı.
Parmakları benimkine değdiği an istemsizce hafifçe geri çekildim ama o bunu fark etmemiş gibi devam etti.
“Burada hata yapmışsın,” dedi, çok sakin bir sesle, “şurayı direkt böyle alman lazım.”
İki küçük adım yazdı ve bir anda soru… çözülmeye başladı.
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Ciddi misin?” dedim.
Başını kaldırmadan, hafifçe gülümsedi.
“Bu kadar.”
Bir an sustum sonra dudaklarımı sıkıp baktım.
“Ben yarım saattir uğraşıyorum bununla,” dedim.
“Yarım saat fazla,” dedi, gayet net.
Gözlerimi devirdim“Sağ ol ya,” dedim hafif bir ironiyle.
Bu sefer başını kaldırdı, göz göze geldik.
Bir anlıktı ama uzun sürdü.
“Teşekkürler… Ateş abi,” dedim, kelimeleri özellikle seçerek.
Ateş’in ifadesi çok değişmedi ama gözlerinde çok küçük bir şey kaydı.
Fark edilecek ama söylenmeyecek kadar.
“Rica ederim,” dediğinde sesinin o sakinliği garip bir şekilde daha fazla dikkatimi çekti, çünkü ortada büyütülecek hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu ama ben aynı rahatlıkta değildim; kitabıma bakıyordum ama gerçekten görmüyordum, kalemi elime almıştım ama yazmıyordum ve o kısa anın gereğinden fazla uzamasına sinirlenmeye başlamıştım.
Sessizlik tekrar aramıza yerleşti.
Tam bir şey söyleyecektim ki hafif bir rüzgar esti; bahçenin o durgun havasını bir anda hareketlendiren, geceyi biraz daha “gerçek” yapan o serinlik saçlarımı yüzüme doğru savurdu ve istemsizce gözlerimi kapatıp saçlarımı kenara almaya çalıştım.
Ama ben dokunamadan önce o yaptı.
Parmakları saçlarımın arasından çok kısa bir hareketle geçti, yüzümün önüne düşen tutamı yavaşça kulağımın arkasına aldı ve o kadar doğal yaptı ki sanki bunu düşünmemişti bile, sadece refleks gibi olmuştu.
Bir an donakaldım,nefesim yarım kaldı.
Başımı yavaşça ona çevirdim.
“Bana abi deme,” dedi.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim ve “Ne?” dedim, istemsizce.
“Garip duruyor,” dedi, gözlerini benden çekmeden.
“Garip olan ne?” dedim, bu sefer biraz daha savunarak.
“Sen söyleyince,” dedi.
Kalbim bir an daha hızlı attı ama bunu belli etmemeye çalıştım.
“Alışkanlık,” dedim, omuz silkerek.
“Ayarlarsın,” dediğinde sesinin o sakin, neredeyse umursamaz tonu geceye karışıp gitti ama cümlenin kendisi öyle kolay dağılmadı; sanki havada kalıp etrafıma dolandı ve ben ne kadar “tamam, bitti bu konu” demek istesem de içimde bir yer o cümleyi bırakmak istemedi.
İçimde küçük bir huzursuzluk yükselmeye başladı; ne oturduğum yerde rahat hissediyordum ne de kalkıp gitmek kolay geliyordu, sanki o birkaç saniyelik şey, olduğundan çok daha büyük bir hale gelmişti ve ben bunu kabul etmek istemediğim için daha çok geriliyordum.
Derin bir nefes aldım.
Kitabımı yavaşça kapatırken çıkardığı o hafif ses bile fazla yüksek geldi.
“Ben içeri geçiyorum,” dedim sonunda, sesimi olabildiğince normal tutmaya çalışarak.
Ateş bir şey demedi sadece başını çok hafif salladı o kadar.
Ayağa kalktığımda pufun yumuşaklığı arkamdan çekilirken bir an dengesiz hissettim ama hemen toparladım, kitabı ve defteri göğsüme bastırıp yürümeye başladım; adımlarım yavaştı ama gereksiz yere dikkatliydim, sanki her hareketim fark edilecekmiş gibi.
Kapıya doğru ilerlerken arkamdan gelen sesi duydum.
“İyi geceler.”
Kapının eşiğine geldiğimde elim kapıya uzandı, kolu tutarken parmaklarım hafifçe gerildi ve tam kapıyı açacakken içimde o küçük, inatçı taraf konuştu.
Başımı hafifçe ona çevirdim.
“İyi geceler Ateş abi,” dedim.
Özellikle.
Bilerek.
Ateş’in bakışı bana geldi, gözlerinde çok hafif bir gülümseme kaydı.
Ama bu gülümseme “komik” bir şeymiş gibi değil…
daha çok “anladım” gibi.
Kapıyı açtım,içeri girdim ve koşar adımlarla odama çıktım.
✩°。⋆⸜
Sabah gözlerimi açtığımda ilk birkaç saniye nerede olduğumu anlamakta zorlandım; odamın içi hâlâ yarı karanlıktı, perde tam kapanmadığı için güneş odanın bir köşesine ince bir ışık bırakmış ama geri kalan her şeyi geceye ait gibi bırakmıştı ve ben yastığa gömülmüş halde birkaç saniye tavana bakarken neden bu kadar yorgun uyandığımı anlamaya çalışıyordum.
“Of…” diye mırıldandım kendi kendime, kolumu yüzüme atarak.
Bahçe.
Matematik kitabı.
Ve Ateş.
Sonra istemeden dudaklarımın kenarı çok hafif kıvrıldı.
Yavaşça yataktan kalktım, üstüme rahat bir şeyler geçirdim, saçlarımı hızlıca topladım ama birkaç tutam yine yüzümün önüne düşüyordu; aynaya baktığımda uykulu görünüyordum ve dürüst olmak gerekirse o an umurumda da değildi.
Kapının koluna uzandığımda bir saniye durdum.
Aşağı inmek istemiyor muydum?
Biraz.
Ama açlıktan ölmek üzereydim ve sonuçta bu benim evimdi.
Ben niye saklanıyordum ki?
Koridor sessizdi ama aşağıdan sesler geliyordu; birinin gülmesi, mutfakta dolap kapağının kapanma sesi, televizyonun çok kısık uğultusu…
Merdivenlerden inmeye başladım ve daha son basamağa gelmeden salonu gördüm.
Ev tam anlamıyla dağılmış gibiydi.
Koltuğun bir kenarında battaniyeler toplanmış, yerde birkaç yastık gelişigüzel duruyor, sehpanın üstünde boş cips paketleri ve yarım kalmış kola bardakları vardı; belli ki gece bir noktada herkes pes etmiş ve olduğu yere yığılmıştı.
Milan mutfak tezgâhına yaslanmış telefonuyla uğraşıyordu.
Ateş mutfak tarafındaydı,elinde kahve kupası vardı ve saçları biraz dağılmış, üstündeki siyah tişört kırışmıştı.
Ve bu kadar uykusuz görünmesine rağmen hâlâ gereksiz derecede iyi görünüyordu.
Hemen gözlerimi başka tarafa çevirdim.
Tam o sırada biri beni fark etti.
“Vay vay…”
Ses salondan geldi.
Başımı çevirdiğimde Baran’ı gördüm, dün gece bana oyun için ısrar eden çocuğu.
Koltuğa yayılmış oturuyordu ama beni görünce direkt doğruldu; yüzünde fazla rahat, fazla samimi bir gülümseme vardı.
“Uyuyan güzel sonunda uyandı,” dedi gülerek.
Gözlerimi devirdim.
“Sabah sabah hiç çekemem seni,” dedim direkt.
Baran güldü.
“Haksızlık bu ama,” dedi, eliyle yanındaki boş yeri göstererek, “gel otur bari.”
“Daha kahvaltı bile yapmadım,” dedim.
“E daha iyi,” dedi hemen, “yan yana yeriz.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Baran, saat kaç olmuş farkında mısın?”
“Farkındayım,” dedi gayet rahat, “ama sabah enerjim yüksek.”
“Ne kötü bir özellik,” dedim.
Milan mutfaktan kahkaha attı “Bir de sürekli konuşuyor bu,” dedi.
“Çekemiyorsunuz beni,” dedi Baran hiç bozulmadan.
Sonra tekrar bana döndü “Hadi ama, gel otur,” dedi, eliyle koltuğu göstererek, “sabah sabah yalnız bırakma beni.”
Tam cevap verecektim ki…başka bir ses geldi.
“Sabah sabah rahat bırak kızı.”
Yüzünde öyle ciddi bir ifade de yoktu aslında; tamamen normal görünüyordu ama ses tonu… sanki cümleyi gereğinden kısa tutmuş gibiydi.
Tam o sırada Milan gözlerini Ateş’e çevirdi yüzünde o rahatsız edici, her şeyi anladığını sanan abi gülümsemesi vardı.
“Hayırdır oğlum…” dedi kahvesinden bir yudum alarak, “sabah sabah korumacılık mı başladı?”
Ateş gözlerini devirdi.
“Kes sesini.”
Milan sırıttı.
“Abartıyorsunuz,” dedim sonunda.
Sonra özellikle, tamamen bilerek ekledim:
“Merak etme Ateş abi, kendimi koruyabiliyorum.”
Baran anlamayıp hâlâ gülüyordu, Milan’ın yüzünde ise direkt sırıtış belirdi.
Dolabı açıp kupa ararken kendi kendime belli belirsiz gülümsediğimi fark ettim ama bunu hemen düzelttim; saçmalıyordum sonuçta.
Tam kupayı alırken mutfak girişinden bir ses geldi “İnat yapıyorsun.”
Başımı çevirdim.
Ateş kapının kenarına yaslanmış duruyordu; yüzünde tam bir ifade yoktu, ne kızgın görünüyordu ne de normal… sadece bana bakıyordu ve bu, gereğinden fazla dikkat dağıtıcıydı.
Kaşlarımı kaldırdım “Ne inadı?”
“Anladın sen.”
“Ben bir şey anlamadım.”
Bir saniye sustu sonra başını hafif eğdi ve o kadar sakin bir sesle konuştu ki bu daha kötüydü.
“Tamam küçük.”
Bir an gerçekten ne diyeceğimi bilemedim “Küçük mü?” dedim direkt.
Omzunu hafif kaldırdı.
“Sen başladın.”
“Benim adım var.”
“Ben de kullanırım istersem,” dedi, kupasını tezgâha bırakırken.
“Komik değil.”
“Hıhı.”
Bir an gözlerimi devirdim ama bu sefer gerçekten sinir olmakla gülmek arasında kaldım.
Tam cevap verecekken Baran mutfağa daldı.“Ben demiştim ya, kahvaltıyı bensiz yapmayın diye,” dedi, direkt yanıma gelip tezgâha yaslanarak.
“Kim dedi?” dedim.
“Ben dedim işte.”
Sonra fazla rahat bir şekilde ekledi “Bu arada ciddi söylüyorum, bugün benim takımımda oluyorsun.”
“Seninle aynı takımda olmak istediğimi de nereden çıkarttın.”
Baran dramatik şekilde elini kalbine koydu.
“Kalbimi kırdın.”
Tam o sırada Milan salondan bağırdı “Millet! Öğlene kadar sürünmeyin, havuza geçiyoruz!”
Bir anda herkes hareketlenmeye başladı ve salondan sesler aynı anda yükselmeye başladı.
“Benim şort nerede?”
“Lan havlu alın!”
Ev birkaç saniye içinde daha da karışmıştı; biraz önce yarı uykulu duran insanlar bir anda hareketlenmiş, biri üst kata koşmuş, biri koltuğun kenarına bıraktığı eşyalarını toplamaya başlamıştı ve ben mutfak girişinde elimde kahve kupasıyla olanları izlerken ortamın enerjisi bir anda değişmiş gibi hissediyordum.
“Tamam o zaman,” dedi Baran aniden doğrularak, “madem havuza giriyoruz, Melina sen de hazırlanıyorsun.”
“Kim dedi?”
“Ben.”
“Bu karar mekanizması ne zaman oluştu?”
“Şimdi,” dedi gülerek.
Milan mutfaktan bağırdı “Melina on dakika veriyorum sana, sonra gelip kapını kırarız.”
“Abartma!”
“Ciddiyim!”
Baran hemen ekledi “İstersen yardım ederim kıyafet seçmeye.”
“Bir dakika daha konuşursan seni ben havuza atarım,” dedim.
Baran gülmekten kendini toparlayamadı tam o sırada Ateş çok sakin bir şekilde kupasını aldı.
“Önce kendin gir de,” dedi Baran’a.
Tonunda çok hafif bir şey vardı,şaka gibi ama tam şaka değil.
Baran kaşını kaldırdı “Hayırdır?”
“Bir şey yok,” dedi Ateş.
Ama vardı.
Bunu anlamak için çok dikkat etmeye gerek yoktu aslında; ses tonu fazla sakindi, yüzündeki ifade fazla düzgündü ve nedense bu kadar normal görünmeye çalışması daha dikkat çekici oluyordu.
Baran kaşını kaldırdı ama çok üstüne gitmedi.
“Tamam abi ya,” dedi gülerek, “geriliyorsunuz hemen.”
“Ben hazırlanacağım,” dedim sonunda, konuyu kapatır gibi ve kupayı tezgâha bıraktım.
Odama girer girmez kapıyı kapattım ve sırtımı birkaç saniye kapıya yasladım.
Ev aşağıda hâlâ gürültülüydü; birilerinin bağırdığı, Milan’ın yüksek sesle bir şey anlattığı, Baran’ın yine durmadan konuştuğu belli oluyordu ama odanın içindeki sessizlik bütün o sesleri biraz uzaklaştırıyordu.
Dolabı açtım ve havuza girmek için bir şeyler çıkarmaya başladım ama aklım dağınıktı; elim bir şeyi alıyor, sonra başka bir şeye kayıyor, ne giymek istediğime karar veremiyordum.
Telefonumu yatağın üstünden aldım sonra direkt Özge’nin sohbetini açtım.
Parmaklarım hızlı hızlı ekranda dolaşmaya başladı.
Melina Yıldız: ÖZGEEE acil bize gelsene 😭 Milan’ın arkadaşları bizde kaldı dün geceden beri ev kaos gibi ve şimdi havuza gircez. Yalnız kalmak istemiyorum cidden gel 😭
Gönderdim ve sonra hemen bir tane daha yazdım.
Melina Yıldız: Bir de anlatmam gereken şeyler oldu ama mesajla anlatılmaz… GEL SEN 😭
Mesajı gönderir göndermez telefonu yatağa bıraktım.
Tam dolaptan bir şey daha alacakken telefon titredi.
Mesajı açar açmaz istemeden gülümsedim.
Özge Arslan: KIZIM MANYAK MISIN 😭😭 BU NASIL MESAJ TABİ Kİ GELİYORUMMM
Daha ben okuyup bitirmeden ikinci mesaj geldi.
Özge Arslan: Dur hazırlanıyorum hemen uçuyorum resmen ayrıca anlatmam gereken şeyler oldu ne DEMEK????? SENİN EVDE NE OLUYOR LAN
İstemeden kısa bir kahkaha attım.
Tabii ki tepkisi buydu.
Sonra yatağın kenarına oturup hızlıca cevap yazdım.
Melina Yıldız: Ben biraz kafayı yedim galiba ama emin değilim, sen gelmeden açıklayamam
Mesajı gönderdikten sonra telefonu bıraktım ama dudaklarımın kenarındaki o küçük gülümseme gitmedi.
Çünkü Özge’nin gelmesi bir anda içimi rahatlatmıştı.
✩°。⋆⸜
Özge’nin gelmesinden birkaç dakika sonra evin içindeki hava tamamen değişmişti; sanki bir anda herkesin enerjisi ikiye katlanmış gibi olmuştu çünkü Milan onu görünce “oh tamam düzen geldi” moduna girmiş, Baran ise yeni birini daha konuşacak hedef olarak seçmiş gibi sürekli bir şeyler anlatmaya başlamıştı ve ben yukarı çıkarken arkamdan gelen sesleri bile yarım yarım duyabiliyordum.
“Bu ev hep mi böyle?” diye Özge’nin sesi geldi aşağıdan.
“Bugün hafif bile,” dedi Milan.
“Yalan söylüyorsun kesin,” diye karşılık verdi Özge.
İstemeden gülümsedim ve kapıya yaslanıp aşağıya doğru seslendim:
“Özge gel buraya.”
“Geliyorum!”
Adımlarını hızlı hızlı merdivenlerden çıkarken duydum, birkaç saniye sonra odanın kapısı açıldı ve Özge içeri girer girmez direkt etrafı süzmeye başladı.
Özge odaya girdiğinde yatağın üstüne yayılmış kıyafetlere bakıp kaşlarını kaldırmıştı.
“Sen ne yapıyorsun burada?”
“Bikini seçiyorum.”
“Bu mu seçmek?” dedi, yatağı işaret ederek.
“Kararsızım.”
“Sen zaten her şeye kararsızsın,” dedi direkt.
Özge dolabın önünde birkaç saniye durduktan sonra sanki gerçekten bu işi ciddiye alıyormuş gibi ellerini beline koydu ve tek tek askılara bakmaya başladı; ben ise yatağın kenarına oturmuş, onun “seçme modunu” izliyordum.
Özge bir bikiniyi çekip çıkardı.
“Bu.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Lacivert bu,” dedim, sanki çok hızlı bir karar vermiş gibi.
“Evet görüyorum.”
O kadar rahat söyledi ki ben de gülmek zorunda kaldım.
Özge çantasından sarı bikiniyi çıkarttı“Ben bunu giyeceğim bu arada.” dedi heyecanlı bir şekilde.
“Yakışır.”
Dediğim sırada aşağıdan bir anda bağırış koptu.
“HAVUZA GİRİYORUZ!”
Baran’dı.
Özge bir an durdu“Bu çocuk neden sürekli bağırıyor?”
“Alış,” dedim.
Tam o sırada telefonum titredi ve hemen ekranıma baktım.
Ateş Soylu: On dakika demiştin küçük?
Ama cevap veremedim çünkü Özge beni acele ettirirken bir yandan sarı bikinisini omzuna atmış, bir yandan da sanki evin sahibiymiş gibi rahat hareket ediyordu; ben ise yatağın üstünden lacivert bikiniyi alıp banyoya geçerken hâlâ içimde garip bir huzursuzluk vardı çünkü aşağı indiğimde neyle karşılaşacağımı bilmiyordum ama aslında bunun sadece “havuz” olmadığını da hissediyordum.
Ayna karşısında birkaç saniye durdum “Saçmalama,” dedim kendi kendime.
Sonra hızlıca hazırlandım.
Lacivert bikini üstü cildime oturduğunda Özge kapıya vurdu.
“Haydi!”
“Geliyorum!”
Saçımı hızlıca topladım, üstüme ince bir şey geçirdim ve ikimiz birlikte merdivenlerden aşağı indik.
Bahçeye çıktığımız an yüzümü sıcak hava karşıladı;h avuzun sesi, suyun hafif dalgalanması, müzik ve insanların konuşmaları bir anda üstüme geldi.
Ortam… canlıydı.
Milan havuzun içindeydi, Baran suyun kenarında Ege’ye su sıçratıyordu, birkaç kişi kahkahalar atıyordu.
Ve Ateş…Havuzun kenarında duruyordu.
Üzerinde siyah bir şort vardı.
Saçları hafif ıslak gibiydi ve güneş tam omuzlarına vuruyordu.
Özge hemen koluma dokundu.
“Gel,” dedi fısıldayarak, “bakma öyle.”
“Bakmıyorum,” dedim hemen.
Ama bakıyordum, Milan bizi fark etti.
“İşte geldi kraliçeler!” diye bağırdı.
Baran hemen el salladı.
“Bakın kim sonunda suya inmiş!”
Özge hiç düşünmeden Baran’ın yanına doğru koşup suya atladığında etrafa bir anda büyük bir sıçrama sesi yayıldı; herkes kahkaha atarken ben bir an kenarda durup ıslanmış zemine baktım ve sonra istemsizce havuzun kenarına doğru yürüdüm çünkü artık orada ayakta durmak da garip gelmeye başlamıştı.
Ateş hâlâ aynı yerdeydi.
Bir an yanına yaklaşırken kalbimin neden biraz hızlandığını anlamamaya çalıştım ama bu düşünceyi de fazla kurcalamadım.
“Sen suya girmiyor musun?” dedim, sesimi normal tutmaya çalışarak.
Başını hafif çevirdi.
“Giriyorum.”
Gözlerimi devirdim“Cidden çok açıklayıcı oldun.”dedim.
“Sen de hâlâ girmedin.”
“Girdim sayılır.”
“Sayılmaz.”
Özge’nin kahkahası uzaktan geliyordu, Baran bir şeyler bağırıyordu, Tuğra su sıçratıyordu ama hepsi sanki daha uzakmış gibi hissediliyordu.
Ben havuz kenarına oturdum ve ayaklarımı suya soktum.
“Çok konuşuyorsun ama az şey söylüyorsun,” dedim.
Bu sefer kısa bir sessizlik oldu sonra başını kaldırıp bana baktı,ıslak saçları alnına düşüyordu ve kahve gözleri güneşin altında daha çok parlıyordu sanki.
Bakışı biraz daha uzun kaldı ve ilk defa ses tonu değişti.
“Lacivert yakışmış.”
Ben hâlâ suyun içinde ayaklarımı hafifçe oynatırken, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordum ama içimde garip bir şey kıpır kıpır olmuştu
