1. bölüm · Abimin Arkadaşı
BÖLÜM1✩°。⋆⸜Sınırın İlk Adımı
Ben Melina Yıldız.
Bu cümleyi kendi kendime söylememin bile bir anlamı yok aslında, çünkü Yıldız soyadı kulağa ne kadar düzgün, ne kadar “normal bir hayat” gibi gelse de, benim hayatım hiçbir zaman o kadar düzgün ilerlemedi; özellikle de abim Milan Yıldız varken.
Milan, her şeyi kontrol etmeyi seven insanlardan biri… ama öyle bağırarak, ortalığı karıştırarak değil; daha çok sessiz, net, “ben söylediysem doğrudur” tavrıyla ve insanı fark etmeden bir çizginin içine sokarak.
Ve ben o çizginin dışında kalmaya çalışırken çoğu zaman başarısız oluyorum.
Bu gece de öyleydi.
Telefonumda tek bir mesaj vardı.
“Ben gelemiyorum. Ateş seni alır.”
Milan’dan.
Mesajı okuduğum anda içimde hafif bir sıkışma oldu, çünkü “Ateş seni alır” cümlesi basit bir cümle gibi görünse de aslında hiçbir zaman basit bir şey olmuyordu; özellikle de Ateş Soylu söz konusuysa.
Onu daha önce birkaç kez görmüştüm ama hiç böyle bir durumda, hiç “beni bir yerden alması gereken kişi” olarak değil; daha çok uzaktan fark edilen, fazla konuşmayan ama konuştuğunda ortamın tonunu değiştiren biri olarak kalmıştı zihnimde.
Ve şimdi o, beni alacaktı.
Kapının önüne çıktığımda gece çoktan oturmuştu şehre, ışıklar sokakları doldurmuştu ama ben hâlâ içeride kalmak istiyordum, çünkü dışarıda beni bekleyen şeyin ne kadar “normal” olmadığını hissediyordum.
Motorun sesi duymadan önce onu gördüm,Ateş Soylu, yolun kenarında duruyordu.
Motorun yanında.
Siyah bir motosiklet, sokak lambasının altında hafif parlayan metal detaylar ve onun o çok sakin duruşu… sanki motor onun bir uzantısıymış gibi, ayrı bir şey değilmiş gibi.
Kaskı kolunun altındaydı.
Bakışları bana geldiğinde kısa bir sessizlik oldu, ne uzun ne kısa.
Sadece yeterince rahatsız edici.
“Hazır mısın?” dedi.
Sesi yükselmedi, düşmedi, hiçbir şey yapmadı; sadece vardı.
Ben ise refleks olarak kapıyı biraz daha arkamda tutarak, “Başka biri yok muydu?” dedim, çünkü neden onunla gitmem gerektiğini anlamak istemiyordum.
Ateş omzunu hafifçe oynattı, sanki bu soru onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi.
“Var mıydı bilmiyorum,” dedi, “bana söylendi.”
Bu cevap, aslında bir cevap bile değildi ama yine de yeterliymiş gibi duruyordu onun için.
Ben kapıya yaslandım, onu biraz daha inceledim, çünkü insan bazen karşısındaki kişiyi anlamak için bakar ama bazen de sadece içindeki huzursuzluğu büyütür.
“Motorla mı gideceğiz?”
Ateş kaşını hafif kaldırdı.
“Evet.”
Ben ise bir adım geri çekildim.
“Ben binmem.”
Bu cümle daha yüksek çıktı istemeden, çünkü gerçekten binmek istemiyordum.
Motor… çok hızlıydı, çok açık, çok kontrolsüzdü ve ben kontrolsüz hiçbir şeyi sevmiyordum.
Ateş bunu duydu ama tepki vermedi, sadece kaskı tekrar elinde çevirdi, sanki bu konuşmayı daha önce defalarca yaşamış gibi.
“Başka araç yok,” dedi.
“Ben taksiyle giderim.”
“Burada taksi yok.”
“Yürürüm.”
Ateş bu kez hafifçe nefes verdi, ama bu bir sinirlenme değil, daha çok “bu neyin inadı” gibi bir şeydi.
“Melina,” dedi, ismimi ilk kez söylüyordu, “ya gelirsin ya kalırsın.”
Ben motorun yanına yaklaştım ama binmedim.
“Ben arkaya oturmam,” dedim.
Ateş bu kez bana döndü.
“Önce kimseyi arkaya oturtmadım zaten.”
Bu cümle beni daha da sinirlendirdi çünkü sanki bu bir ayrıcalıkmış gibi söylenmişti.
“Ben de binmem zaten,” dedim tekrar, daha inatçı.
Bir süre sustu sonra sadece motorun üzerine oturdu, sanki tartışma onun için bitmiş gibi.
Kontak sesi geceyi kestiğinde içimdeki huzursuzluk büyüdü.
Motor çalışıyordu ve ben hâlâ ayaktaydım.
Ateş geriye bakmadan konuştu.
“İstersen burada kal.”
Bu cümle aslında bir davet bile değildi sadece bir seçenekti.
Ama seçenek gibi duran şeylerin bile insanı sıkıştırma gücü vardır.
İçeriden müzik sesi geliyordu hâlâ, sıcak, kalabalık, güvenli… ama ben dışarıdaydım.
Ben bir adım geri atar gibi oldum ama motor çoktan hareket etmeye başlamıştı, Ateş hâlâ arkasına bakmıyordu ve bu, sanki benim orada olup olmadığımı umursamıyormuş gibi bir his yaratıyordu içimde; bu hissi sevmedim.
Refleksle öne doğru eğildim.
“Dur—” diyemedim bile.
Sadece o an, çok hızlı bir kararla, arkasına atladım sanki düşünürsem yapamayacakmışım gibi.
Motorun titreşimi, dengesi, hızın küçük küçük artışı… hepsi bir anda daha gerçek oldu. Ama asıl fark ettiğim şey motor değildi.
Ateş’ti.
Arkasına oturduğum anda, istemsizce ona biraz daha yaklaştım çünkü dengeyi sağlamak zorundaydım ve o an elimi tutunacak bir yer ararken fark ettim ki onun montunun üzerinden hissedilen şey sadece kumaş değilmiş; omuzları ve sırtı, düşündüğümden çok daha belirgindi.
Bunu fark etmek garip bir şekilde kafamda bir cümle gibi değil de bir his gibi yer etti.
Sert değil, abartılı değil… ama netti.
İnsan bazı şeyleri bakarak anlar ama bazı şeyleri ancak temas edince fark eder; ben şu an ikinci kategorideydim.
Ve o an refleksle, istemeden, ellerimi onun beline koydum ama bu “sarılmak” gibi değildi ilk başta.
Daha çok tutunmak gibiydi çünkü motor bir anda hızlanmıştı ve ben düşmemek için ne yaptığımı bile düşünmeden tamamen içgüdüyle hareket ediyordum.
Ateş hâlâ konuşmadı,arkasına bile bakmadı.
Sanki benim binip binmemem onun planını değiştirmemişti.
Ama benim için her şey değişmişti.
Ellerimin altında hissettiğim şey, sadece bir insanın vücudu değilmiş gibi geldi; hareket ettikçe sırtındaki kasların gerilip gevşemesi, motoru kontrol ederken omuzlarının sabit ama güçlü duruşu… hepsi çok netti ve ben bunu fark ettikçe istemsizce daha da sıkı tutundum.
İlk başta biraz çekinerek, sanki fazla temas etmek yasakmış gibi ama motor hızlandıkça bu çekingenlik yerini tamamen reflekslere bıraktı.
Bir an hafifçe öne kaydım ve farkında olmadan daha da yakına geldim.
Tam o sırada Ateş, sanki rüzgârın içinden konuşuyormuş gibi çok sakin bir sesle söyledi:
“Korkuyorsan bakma.”
Bir an öylece kaldım cevap vermem gerekiyormuş gibi hissettim ama aslında hiçbir şey söylemek istemiyordum, çünkü onun sesi bile zaten fazla netti ve beni olduğum yerden daha da rahatsız ediyordu.
Sonra istemsizce, biraz inatla, biraz da kendime karşı bir savunma gibi konuşmam gerektiğini hissettim:
“Bakmıyorum zaten.”
Ama bunu söylerken bile aslında neye baktığımı bilmiyordum; motor mu, yol mu, yoksa sadece tutunmak zorunda olduğum o insan mı…
Ve farkında olmadan, ellerimi biraz daha sıkı bastırdım sanki bırakırsam düşecekmişim gibi.
Ama aslında düşeceğim şey yer değilmiş gibi hissediyordum.
