2. bölüm · 90+3'te Sen

2. Bölüm – Mecburi Tanışma

Rüya ✨

Lina Yalçın, sabahları erken gelmeyi severdi. Kulüp binası henüz dolmamışken, koridorlar sessizden olmayı.İnsanların maske takmasına gerek kalmadığı saatlerdi bunlar.
Ofisinin kapısını açtığında pencereyi araladı. Serin hava içeri doldu. Duvarındaki fotoğrafa kısa bir an baktı. Sisli saha. Boş tribünler. Gözlerini kaçırdı. Bugün takviminde tek bir isim vardı:
Aras Demir.
Dosyasını açmıştı ama çoktan ezberlemişti. Yaşı, oynadığı kulüpler, başarıları sıralanmıştı. Hepsi kağıt üzerindeydi. Ama Lina, kağıtlarla ilgilenmezdi. Onu ilgilendiren şey, satır aralarındaki boşluklardı.
İlk görüşmede fark etmişti.
Bu adam konuşmuyordu ama susarak çok şey söylüyordu.
Kapı çaldığında omuzlarını farkında olmadan dikleştirdi.
“Girebilirsiniz.”
Aras içeri girdiğinde Lina başını kaldırmadı. Onu süzmek istemiyordu. İnsanlar bakıldıklarını hissettiklerinde savunmaya geçerdi. Oysa Lina savunma istemiyordu. Açık bir alan istiyordu.
“Oturabilirsiniz,” dedi sakin bir sesle.
Aras oturdu. Sessizlik oldu. Lina kalemini eline aldı ama yazmadı.
“Burada olmak istemediğini biliyorum,” dedi. “Ama istememek, işe yaramaz bir sebep.”
Aras kaşlarını çattı.
“Beni çözmeye mi çalışıyorsunuz?”
Lina başını kaldırdı. Gözleri netti.
“Hayır,” dedi. “Seni dinlemeye çalışıyorum.”
“Konuşmuyorum.”
“Bunu fark ettim.”
Aras’ın dudağının kenarı istemsizce gerildi. Lina’nın kaçırmadığı küçük bir detaydı.
“Futbol senin için ne?” diye sordu.
Bu kez Aras hemen cevap vermedi. Gözleri pencereye kaydı.
“İş.”
Lina not almadı.
“Yalan.”
Aras başını çevirdi.
“Ne dediniz?”
“İş dediğin şey, geceleri uykunu kaçırmaz,” dedi Lina
“Ama sen yorgun görünmüyorsun. Yıpranmış görünüyorsun.”
Cümlesi havada asılı kaldı.
Aras ayağa kalkmadı. Sesini yükseltmedi. Ama bakışları sertleşti.
“Beni tanımıyorsunuz.”
“Doğru,” dedi Lina. “O yüzden acelem yok.”
Bir süre daha sessiz kaldılar. Lina bu sessizliği bozmadı. Çünkü bazı insanların konuşabilmesi için önce susulması gerekiyordu.
“Gol attığında,” dedi Lina yumuşak bir tonla, “neden sevinmedin?”
“Herkes sevinmek zorunda mı?”
“Hayır,” dedi Lina. “Ama herkes bir şey hissetmek zorunda.”
Bu kez Aras’ın nefesi değişti.
“Bazen hissetmemek daha kolaydır.”
Lina başını salladı.
“Haklısın,” dedi. “Ama uzun vadede insanı tüketir.”
Aras gözlerini kaçırdı. O an, Lina onun içinde bir kapının aralandığını hissetti. Çok az. Neredeyse fark edilmeyecek kadar. Ama yeterliydi.
“Bu görüşmeler,” dedi Aras, “beni sahada daha iyi yapacak mı?”
Lina düşünmeden cevap verdi.
“Seni insan olarak ayakta tutacak,” dedi. “Saha sonra gelir.”
Aras’ı hazırlıksız yakaladı.
Görüşme bittiğinde Lina dosyayı kapattı.
“Haftada iki kez,” dedi. “İstersen konuşuruz, istemezsen susarız. Ama kaçmayız.”
Aras kapıya yöneldi.
“Benden ne bekliyorsunuz?” diye sordu duraksayarak.
Lina gözlerini ondan ayırmadı.
“Dürüstlük,” dedi. “Özellikle kendine karşı.”
Kapı kapandığında Lina derin bir nefes aldı. Sandalyeye yaslandı. Lina, duvardaki sisli saha fotoğrafına yeniden baktı. Bazı maçlar, daha başlamadan insanın içine çökerdi.
Kapı kapandıktan sonra Lina bir süre yerinden kalkmadı. Oda yeniden sessizliğe gömülmüştü ama bu kez huzurlu değildi. Aras Demir’in bıraktığı ağırlık, havada asılı kalmıştı.
Kalemi masaya bıraktı. Not almamıştı. Normalde her görüşmeden sonra mutlaka bir şeyler yazardı. Ama bu kez yazacak kelime bulamamıştı. Çünkü yazmak, kontrol demekti.
Lina, ilk kez kontrolü kaybettiğini hissediyordu. Ayağa kalktı. Pencereye yaklaştı. Sahaya baktı. Çimler uzaktan kusursuz görünüyordu. Oysa her çim parçasının altında ter, baskı ve kırılma vardı.
İş bu, dedi kendine.
Duygu değil.
Ama içindeki ses, onu rahat bırakmadı.
Aras’ın “Bazen hissetmemek daha kolaydır,” deyişi kulaklarında yankılandı. Lina bu cümleyi çok iyi tanıyordu. Yıllar önce kendisi de aynı şeyi söylemişti. Aynı kaçışı seçmişti.
Dosyayı yeniden açtı. Bu kez kişisel notlar bölümüne kısa bir cümle yazdı:
“Sessizlik, savunma mekanizması.”
Kalemin ucunda durdu. Bir şey daha yazmak istedi ama vazgeçti.
O gün Lina, kulüp binasında Aras’tan kaç kez bahsedildiğini fark etti. Antrenörler, yöneticiler, medya sorumluları çok konuşuluyordu. Herkes ondan söz ediyordu. Ama kimse onu gerçekten tanımıyordu.
Öğle arasında mutfağa geçtiğinde iki çalışan fısıldaşıyordu.
“Böyle yıldızlar zor olur,” dedi biri.
“Egosu vardır kesin,” dedi diğeri.
Lina cevap vermedi. Kahvesini aldı, dışarı çıktı.
İnsanlar her zaman güçlü olanı kolay etiketlerdi.
Sahaya doğru yürürken Aras’ı gördü. Tek başına çalışıyordu. Diğerleri çoktan içeri girmişti. Top ayağındaydı ama vuruşları sert değildi. Kontrollüydü. Sanki bir şeyi ölçüyordu.
Lina durdu. İzlediğini fark ettiğinde rahatsız oldu. Tam geri dönecekken Aras başını kaldırdı. Göz göze geldiler.
Bu kez kaçmadı.
Bir saniye.
İki saniye.
Ne selamlaştılar ne de gülümsediler. Ama aralarında sessiz bir anlaşma vardı:
Birbirimizi gördük.
Lina ilk adımı atan oldu. Başını hafifçe eğdi. Profesyonel bir selam. Aras sadece başını salladı.
Ama topu ayağının altına alırken, Lina fark etti:
Elleri titremiyordu. Ama omuzları gergindi.
Baskı, diye düşündü ve yalnızlık.
Bu düşünce canını sıktı. Çünkü empati, sınırları aşmaya başlamıştı.
Akşam olduğunda Lina eve döndü. Ayakkabılarını çıkardı, çantasını koltuğa bıraktı. Evin sessizliği kulüp binasındakinden farklıydı. Burada sessizlik, onun seçimi değildi.
Mutfakta ışığı yakmadan oturdu. Pencerenin önüne. Sokak lambasının sarı ışığı masaya vuruyordu.
Telefonunu eline aldı. Bir mesaj vardı.
Annesinden.
“Maçı izlemedim. Sen nasılsın?”
Lina mesajı okudu ama cevap yazmadı. Telefonu ters çevirdi. Çünkü bazı sorular, cevaplandığında gerçek olurdu.
Duvara yaslandı. Gözlerini kapattı. Tribün sesi bir anlığına zihnine doldu. Islıklar, bağırışlar, bir çığlık.
Nefesi hızlandı. Gözlerini açtı. Geçti, dedi kendine.
Artık geçti.
Ama kalbi buna inanmıyordu.
Ertesi gün Aras’la ikinci görüşme vardı. Lina erkenden geldi. Masadaki sandalyelerin yerini değiştirdi. Karşı karşıya değil, yan yana olacaklardı. Daha az yüzleşme, daha çok eşlik.
Kapı çaldı.
“Girebilirsiniz.”
Aras içeri girdi. Sandalyelere baktı, bir an duraksadı.
“Yer mi değiştirdiniz?”
“Bugün sorgulamayacağız,” dedi Lina. “Sadece aynı odada olacağız.”
Aras oturdu.
“Bu da bir yöntem mi?”
“Evet,” dedi Lina. “Bazı insanlar, karşısında biri varken değil yanında biri varken konuşur.”
Sessizlik oldu. Ama bu kez kaçacak bir sessizlik değildi.
Aras derin bir nefes aldı.
“Ben buraya gelince,” dedi, “herkes benden bir şey beklemeye başladı.”
Lina başını çevirmedi.
“Sen ne bekliyorsun?”
Uzun bir duraksama.
“Hiçbir şey,” dedi Aras.
Sonra ekledi:
“Ya da artık ne bekleyeceğimi bilmiyorum.”
Lina not almadı. Gülümsedi de. Sadece oradaydı.
Görüşme bittiğinde Aras odadan çıkmadı. Lina ayağa kalkmamıştı ama onun hâlâ orada olduğunu hissediyordu. Sessizlik, bu kez yarım kalmış bir cümle gibiydi.
“Bir şey daha var,” dedi Aras.
Lina başını çevirdi.
“Dinliyorum.”
Aras ayağa kalktı. Pencereye yaklaştı. Sahaya baktı.
“Benden korkuyor musunuz?” diye sordu aniden.
Lina bu soruyu beklemiyordu. Ama şaşırmadı da.
“Hayır,” dedi dürüstçe. “Neden korkayım?”
“Herkes ya benden bir şey ister ya da benden çekinir.”
Lina sandalyesinde biraz doğruldu.
“Ben senden bir şey istemiyorum,” dedi. “ seni olduğundan büyük de görmüyorum.”
Aras’ın yüzünde kısa bir ifade değişikliğine neden oldu. Alışık olmadığı bir şeydi bu. Ne yüceltilmek ne de uzak durulmak.
“O zaman beni nasıl görüyorsunuz?” dedi.
Lina bir an düşündü.
“Yorgun,” dedi sonunda. “Ama hâlâ direniyor.”
Aras hafifçe güldü. Sessiz, neredeyse kendine.
“Bunu kimse söylemedi bana.”
“Söylemek istememiş olabilirler,” dedi Lina. “İnsanlar güçlü görünenlerin yorulabileceğini unutur.”
Aras geri dönüp sandalyeye oturdu.
“Beni iyileştirmeye mi çalışıyorsunuz?” diye sordu.
“Hayır,” dedi Lina net bir tonla. “İyileştirmek benim işim değil.”
“Peki ne?”
“Yanında yürümek,” dedi. “İstersen.”
Bir süre ikisi de konuşmadı. Lina saate baktı. Görüşme süresi çoktan dolmuştu ama bunu hatırlatmadı. Aras da kalkmadı.
“Saha dışında da böyle misiniz?” dedi Aras. “Hep bu kadar sakin?”
Lina gözlerini ondan ayırmadı.
“Hayır,” dedi. “Ama burada olmak zorundayım.”
“Neden?”
Bu soru, sınırdaydı. Lina fark etti. Ama geri çekilmedi.
“Çünkü bazı yerler vardır,” dedi yavaşça, “kaçmasak da orada durmamız gerekir.”
Aras onun ne demek istediğini tam olarak anlamadı. Ama cümle, içinde bir yere dokundu.
Kapı yeniden çalındı. Kulüp görevlisi başını uzattı.
“Toplantı var,” dedi Lina’ya. “Beş dakika.”
Lina başını salladı.
“Tamam.”
Aras ayağa kalktı. Kapıya yöneldi ama durdu.
“Burada söylediklerimiz,” dedi, “gerçekten sadece burada mı kalıyor?”
Lina hiç düşünmeden cevap verdi.
“Evet,” dedi. “Aksi olsa bu kapının anlamı olmazdı.”
Aras başını salladı. Kapıyı açtı. Çıkarken duraksadı.
“Teşekkür ederim,” dedi kısa bir sesle.
Lina tek kelime etmedi. Ama o kapı kapandığında, kalbinin biraz daha hızlı attığını hissetti. Toplantı uzundu. Lina not aldı, dinledi, profesyoneldi. Ama zihninin bir köşesinde Aras’ın sesi vardı.
“Herkes benden bir şey ister. ”
Toplantıdan sonra koridorda yürürken Aras’ı yeniden gördü. Yalnız değildi. Takım arkadaşlarıyla gülüyordu. Ama gülüşü yüzüne tam oturmuyordu.
Lina bunu fark ettiğine kızdı. Bakma, dedi kendine. Bu senin işin değil. Ama gözlerini kaçırırken Aras’la yine göz göze geldiler. Bu kez daha kısaydı. Ama daha yoğundu.
O akşam Lina günlüğüne tek bir cümle yazdı:
“Mecburiyetle başlayan şeyler, bazen en derin bağlara dönüşür.”
Kalemi kapattı. Defteri çekmeceye koydu. Işığı söndürdü..